Anasayfa / Sinema / İkonlar & Portreler / Liv & Ingmar (2012, Dheeraj Akolkar)

Liv & Ingmar (2012, Dheeraj Akolkar)

Dheeraj Akolkar’ın 2012’de çektiği bir belgesel: Liv & Ingmar.

liv-and-ingmar-belgeseli

Güzeller güzeli Rita Hayworth, eşi Orson Welles’ten boşandıktan sonra, “Anladım ki bir dâhiyle yaşamak zormuş,” minvalinde bir şey söylemiş. Aynı şey Liv Ullmann (d. 1938) ile Ingmar Bergman (1918-2007) için de söylenebilir.

Bergman’ın tansiyonu yüksek yapıtlarındaki gelgitli kadın-erkek ilişkileri gibi inişli çıkışlı bir birliktelik yaşayan ikili oldukça zor zamanlar yaşamış, buna rağmen sonuna dek dost kalabilmeyi de başarmışlar. Liv dönem dönem Ingmar’a küsüp ondan uzaklaşarak kendisini gizlemeyi tercih etse de, ayrılmalarını izleyen süreçte en azından filmler aracılığıyla yeniden bir araya gelmişler, bu kez iki güzel dost ve sırdaş olarak. Aşklar, iyi kuramadığımız dostluklar yüzünden bitmiyor mu zaten? Aşk varsa, dostluk yok demektir ya da dostluk yoksa aşk da biter. Hayatı da özetleyen trajik bir paradoks. Bu minvalde ikilinin birbirlerini tutkuyla arzulamalarına rağmen istikrarlı bir halde birlikte yaşamayı beceremediklerini, ama sanat ve sinema söz konusu olduğunda askıya aldıkları tutkularının yeniden dirildiği kesinlikle söylenebilir. Bu örnekte özel bir aşkın tarihinin sinema sanatının genel tarihiyle buluştuğu gözlemlenebilir. Liv ile Ingmar’ın özel yaşamlarında yolları ayrılmış olsa bile filmler aracılığıyla birliktelikleri sürmeye devam ediyor ve gelecekte de devam edecek.

Liv, muhteşem Persona‘nın (1966) çekim sürecinde hissettiklerini sadelikle özetliyor:

“Her sabah o geldiğinde ağlamaya başladığımı hatırlıyorum; çünkü çok bunalmıştım. Ve aniden artık bunaldığımı hissetmemeye başladım. Ben çok… Ben çok âşık olmuştum.”

liv-ullmann

O sırada evli olan Liv durumu hemen kocasına ve kocasının annesine bildirdiğini de ifade ediyor. Bunun altında ezildiğini de gizlemiyor. Ama pişmanlığa dönük herhangi bir emare de yok.

Hayat seçimlerden ibarettir. O da Bergman’ı seçerek evliliğini noktalamış. Kendisiyle evlenmemesine rağmen Bergman’dan bir çocuk doğurmuş. 1966-1970 arası birlikte dört film çekmişler. Bununla birlikte ta Saraband’a (2003) değin ara ara çalışmaya da devam etmişler. 1966 ile 2003 yılları arasında Bergman’ın 10 uzun metrajlı filminde başrol oynayan Liv Ullmann sinema çalışmalarını sürdürmeye ve ayrıca film yönetmeye de kaldığı yerden devam ediyor.

Kırılgan aşkın ve birlikteliğin acılar içinde, inişli çıkışlı sürdüğünü anlıyoruz. Ama bir yerde Liv şöyle diyor:

“…o benim için daima zalim biriydi.”

Bergman’ın aşırı içe dönük, egoist bir insan olduğunu belirtiyor. Kendisini Farö adasına adeta esir aldığını, çok sık kavga ettiklerini, ama hiç olmamış gibi de devam ettiklerini söylüyor. Hayatın kendisi gibi acımasız bir birlikteliği düşe kalka yürüttükleri kesin. Arada Liv’in gözleri doluyor, özlemle anıyor onu. Bazen kızıyor. İyinin ve kötünün ötesinde. Hayat da böyle değil mi zaten? Mutluluk bir başkasının düşü değil de nedir?

Tutku’daki (En passion, 1969) karı-koca arasındaki itiş kakışın, Kurtların Saati’ndeki (Vargtimmen, 1968) karı-koca problemleri ve sanatçının içsel bunalımının, Utanç’taki (Skammen, 1968) yabancılaşma ve aile içi ilişkisizliğin ve hatta Bir Evlilikten Manzaralar’daki (Scener ur ett äktenskap, 1972) gene yabancılaşma ve arzunun sıfır noktasının birçok açıdan otobiyografik olduğu sonucuna varıyoruz. Sanat, en mahrem duyguların yabancılaştırılmış imajlar ışığında yeniden yaratılması değil de nedir? Sinema, has auteur‘ün çarpıtılmış bir görüntüsü değilse nedir?

liv-ullmann_ingmar-bergman

Bu bağlamda Liv’in örnek gösterdiği film belirsiz bir zamanda, belirsiz bir ülkede patlak veren bir savaşı hikâye eden Utanç filmi. Filmde bir sahnede, çıkan bir yangına tanık olan, Ullmann’ın oyunlaştırdığı kadın kahramanın mücadelesi ve yaşadığı şokun aslında otobiyografik bir detay olduğunu, korkunç alev görüntüsünün esasen kendisi ile Bergman arasındaki hiddeti yansıttığını öngörebiliyoruz. Nitekim Bergman, oyuncusu Ullmann’dan daha iyi bir rol almak için değil sadece, aynı zamanda onu incitmek ve yaralamak maksadıyla alevlerin içine doğru itiyor. Bir başka deyişle, bir yandan oyuncusunu sette yönetirken, diğer yandan da ona olan kızgınlığından intikam alıyor. Kuşkusuz bu tarz otobiyografik entantaneleri sinema tarihinden rastgele seçerek örnek gösterebilmek oldukça zordur.

Çok güzel enstantanelerle, önemli ayrıntılarla zenginleştirilmiş bir belgesel bu: Liv’in Hollywood’a gidişi ve başka filmlerde oynaması, Bergman’ı terk etme kararı aldıktan sonraki yaşantısı, ona yazdığı bir notu Bergman’ın bir oyuncak ayıcığın içinde saklaması, tahta kapının üzerinde tuttukları, salt şekil ve sembollerden oluşan günlük, acı verici ve özlem dolu mektuplar ve daha ötesi…

ingmar-bergman_liv-ullmann

Arada benim de Liv gibi gözlerim dolmadı değil. Bergman’ın ve Ullmann’ın sadece sanatçı değil, herkes gibi zaafları olan insanlar olduklarını enine boyuna öğreniyorsunuz. Aşk her şeyin çözümü değil, belki de yeni sorunların başlangıcı, diye düşündüm.

Münzevi Bergman ve edebi âşık Ullmann; siz ne güzelsiniz!

Hakan Bilge

sinefil78@gmail.com

Yazarın diğer yazıları ve twitter sayfası.

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

world-war-z

World War Z (2013, Marc Forster)

Saf ırkçı ve muhafazakâr nasihatlerle örülü World War Z (2013, Dünya Savaşı Z, Marc Forster) ...

Bir Yorum

  1. Liv diyor ki:
    “Onu asla bırakamayacağımı biliyordum. Ve bırakamadım da…”
    Sadece büyük bir aşk değil, aynı zamanda sarsılmaz bir arkadaşlık.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir