Audrey Hepburn: Sinemanın Zarafeti

Ocak 18, 2012 by  
Filed under İkonlar & Portreler, Sanat, Sinema

Gözlerinin yansımalarından geçen insanları, olayları izledik bir vakit sinema perdelerinde. Ve belki de o anlarda ne senaryo, ne de diğer oyuncular…

Sadece gözleri, masum ve ürkek tebessümüydü bizi filmlerine bağlayan.

Audrey Hepburn’den bahsediyorum, şüphesiz sinemanın zarafetinden…

Ailesi boşanmaya karar verdiğinde henüz bir yaşında olan Audrey, ardından gelen savaş davulları ve üniformaların gölgesinde faşist işgal günlerinin Hollanda’sında yaşadı ilk çocukluk yıllarını.

Savaş bittikten sonra çocukluk hayali sinema için Londra’ya gelen Audrey ilk rol aldığı film olan Young Wives Tale’de (1951) görevlendirildiğinde henüz 22 yaşındaydı.

Sinema tarihine damgasını vuracağından habersiz The Lavender Hill Mob (1951), The Secret People (1952) gibi filmlerde oynadıktan sonra, ona büyük başarı sağlayan, ilk başrolünü oynadığı The Roman Holiday (1952)  filmiyle En İyi Kadın Oyuncu Akademi Ödülü’nü kazandı.

Ardından gelen Sabrina (1954), War and Peace (1956), Funny Face (1957), Breakfast at Tiffany’s (1961), My Fair Lady (1964)  gibi önemli yapımlarda karşımıza çıkan Audrey, kendisine güzelliğiyle ilgili gelen bir soru üzerine verdiği aşağıdaki cevap onu daha da iyi tanımamız ve filmlerini tekrar keşfe çıkmamız için iyi bir başlangıç olabilir:

“Çekici dudaklar için, nezaket dolu konuşun.

Güzel gözler için, iyi insanları arayıp bulun.

İnce bir vücut için, yemeğinizi aç olanla paylaşın.

Güzel saçlar için, her gün bir çocuğun ellerinin onlar arasında gezinmesini sağlayın.

Denge için, bilgi adına yürüyün, hiçbir zaman yalnız olmazsınız.

İnsanlar, eşyalardan daha çok, onarıma, yenilenmeye, canlanmaya, gelişmeye ve bağışlanmaya ihtiyaç duyar; asla kimseyi fırlatıp atmayın. Eğer bir yardım eline ihtiyaç duyarsanız, kolunuzun sonunda bir tane bulacağınızı unutmayın. Yaşlandıkça, iki eliniz olduğunu fark edeceksiniz – biri kendiniz için diğeri başkalarına yardım etmek için…

Bir kadının güzelliği giydiği giysilerde, vücudunda ya da saçını tarama şeklinde değildir. Bir kadının güzelliği gözlerinde görülür, çünkü gözler kalbin aynasıdır, sevginin yaşadığı yerin! Bir kadındaki gerçek güzellik ruhuna yansır. Sevgiyle verdiği ilgi, gösterdiği tutkudur. Ve bir kadının güzelliği sadece geçen yıllarla büyür…”

Mehmet Onur Kocabıyık

m.onurkocabiyik@hotmail.com

Woody Allen - Ingmar Bergman

Aralık 11, 2011 by  
Filed under İkonlar & Portreler, Sanat, Sinema

Ingmar Bergman’ın ölümünün ardından Woody Allen’ın yazdığı yazı…

Bergman’ın öldüğü haberini film çekmekte olduğum İspanya’nın kuzeyindeki küçük ve sevimli bir kasabada, Oviedo’da aldım. Bir keresinde Bergman bana güneşli bir günde ölmek istemediğini söylemişti, umarım dilediği gibi, öldüğü zaman hava aşırı parlak olmamıştır.

Birilerinin kalbinde veya düşüncelerinde yaşamaktansa, birilerinin evinde yaşamayı tercih ederim. Bergman’ın filmleri de televizyonda, hatta müzelerde gösterilecek; DVD olarak basılmaya devam edecek elbette, ama benim tanıdığım Bergman’ı tatmin edecek şeyler değil bunlar. Eminim ki eline fırsat geçse her bir filmini ömrünü uzatmak karşılığında seve seve takas ederdi. Bu da ona film çekmeye devam etmek için kabaca 60 doğum günü daha kazandırırdı.

Bergman’ın asıl hoşlandığı filmin üretim aşamasıydı. Eserlerinin nasıl karşılandığıyla pek ilgilenmezdi. Beğenildiği zaman mutlu olurdu, ama, bir keresinde bana, “Eğer bir film kötü eleştiri alırsa bu beni rahatsız eder… 30 saniye kadar” demişti. Eleştirmenlerce beğenilmekten zevk alırdı fakat aslında buna ihtiyaç duymazdı. İzleyicilerin filmlerinin tadını çıkarmasını da isterdi, kolay çözümlenebilir olmasalar bile.

Bu kolay olmayan çözümlemeler için çaba gösterenler karşılığını alır. Mesela ‘The Silence’taki (Sessizlik) iki kadının aslında kendi içinde çelişen tek bir kadın olduğunu yakaladığınız an, o anlaşılmaz derecede karmaşık filmin düğümü çözülüverir. Ya da ‘The Seventh Seal’ (Yedinci Mühür) ve ‘The Magician’ (Sihirbaz) izlemeden önce İskandinav felsefesine göz gezdirmek yardımcı olabilir. Onun dehası da işte böyle zor konuları işlerken bile seyircinin dikkatini her an perdede tutabilen usta bir hikâye anlatıcısı olmasında yatıyordu. Filmin ne anlatmak istediğini kavrayamamış ama izlediği karelerden büyük zevk almış olduğunu itiraf eden pek çok insan gördüm.

Bergman esasen tiyatroya bağlı olduğunu her fırsatta dile getirirdi; tiyatro yönetmenliğinde de üstüne yoktu. Filmlerinde tiyatronun yanında resim, müzik, edebiyat ve felsefenin etkileri de görülüyordu. Film şeritlerine işlediği çalışmaları belki de insanlığın en temel kaygılarına eğildiği için o şiirsel derinliğe ulaşabiliyordu. Ölümlülük, aşk, Tanrısal sessizlik, insan ilişkilerinin zorlukları, dinsel kuşkunun ızdırabı, başarısız evlilikler, insanlar arasındaki iletişim kopukluğu.

Ama yine de ademoğlu sıcakkanlı, neşeli, şakacı karakterli, sahip olduğu müthiş yeteneklere güvensiz, kadınların elinde oyuncak olabilir. Bergman’ı tanımak için illa o, insanlığın kaçınılmaz kaderi olan kasvetli evrenin içyüzünü bize İsveç aksanlı sosla sunan muhteşem, karamsar ve korkutucu dehanın yaratıcı tapınağına dalmak gerekmez. Onu tanımak, “Woody, çok aptal bir rüya gördüm. Film setindeymişim ve kamerayı nereye yerleştireceğimi bilemiyormuşum. Halbuki bunu yıllardır yaptığımı ve gayet de iyi becerdiğimi biliyorum. Sen hiç böyle sıkıntılı rüyalar görür müsün?” veya “Sence kameranın bir santim bile yerinden oynamadığı, bunun yerine oyuncuların kadraja girip çıktığı bir film çeksem ilginç olur mu? Yoksa insanlar oturup bana güler mi?”

Tutucu kafayla film çekmeye çalışanları hayretler içinde bırakmış biriydi o. Sinema okulundayken temel kural kameranın her daim hareket halinde olmasıydı. “Sinema, hareket halindeki resimlerden oluşur, o halde kamera da yerinde durmamalıdır” diyen profesörlerimiz aslında çok da haksız sayılmazdı. Fakat, Bergman kamerayı Liv Ullman ya da Bibi Anderson’un yüzüne sabitleyip uzun süre bıraktığında çok garip bir şey olurdu. Adeta karakterin içine çekildiğinizi hisseder ve sıkılmak bir yana heyecanlanırdınız.

O bir dâhiydi

Tüm tuhaflıkları, felsefi ve dinsel takıntıları bir yana, Bergman Nietzsche ya da Kierkegaard’ın fikirlerini dramatize ederken bile eğlenceli olmayı bilen doğuştan yetenekli bir hikâye anlatıcısıydı.

Yıllardır azılı bir hayranı olduğumu bildikleri için, Bergman öldüğünde birçok basın organından yorum ve röportaj teklifi aldım. Benim yapabileceğim yine onun üstatlığını övmek olabilirdi ancak. Beni ne yönde etkilemiş olduğunu sordular. O beni etkileyemezdi ki, dedim. O bir dâhiydi. Ben de bir dâhi olmadığıma ve dahası deha sonradan öğrenilemediğine göre bu imkânsız.

Bergman büyük bir yönetmen olarak tanındığı sıralarda ben komedi yazarlığı yapan bir stand-up’çıydım. Ondan, yapabileceğin en mükemmel eseri yaratmaya odaklanıp gerisine boşvermeyi, kimseyi takmadan bir projeyi tamamlayıp diğerine geçmeyi öğrendim. Bergman yaşamı boyunca yaklaşık 60 film yaptı. Ben daha 38′deyim. Demek ki, üstadı kalite olarak yakalayamasam bile sayıca yakalama şansım hâlâ var.

Sinematik Dedikodular

Aşağıda yer alan asparagas dokümanın –muhtelif sinema dergileri, bazı kitaplar ve gazetelerden; ayrıca IMDb, Ekşi Sözlük vb. sitelerden yaklaşık 2006 yılında derlemiştim– birkısmının doğru olma olasılığı elbette var; fakat doğru da olsalar yanlış da, bu tarz magazinel fazlalıkların her daim birilerinin işine yaradığı da bir gerçek. Gazetelerin tirajının artması, oyuncuların reklamlarının yapılması vb. vb. Bazen de pek işe yaramaz bu tür gariplikler. Misal şöhreti yüksek karizma sahibi kişilikler düpedüz yerin dibine geçirilir, fanları ise bu haberlerden dolayı bahsi geçen şöhretlere kuşkuyla bakar vs. vs. Öyleyse sormalı: Niçin dedikoduya ihtiyacımız var? Hangi duygumuza sesleniyor bu? Sanatın içinde bunun bir anlamı var mı? Bir de tersinden sormalı: Birazdan okuyacaklarınız eğer doğru olsaydı ne olurdu?… Neyse. Aşağıda sinematik dedikodulardan bir bölüm var; Hollywood ve Avrupa sinemasından belli başlı figürlerin yer aldığı. Hiçbir işinize yaramayacak bir saçmalıklar demeti! “Duy da inanma!” türünden…

Sinematik Dedikodular

Dario Argento’nun Suspiria (1977) adlı korku filmini sinemada izleyen otuzdan fazla kişinin kalp krizinden ölmesi.

James Dean ve Marlon Brando’nun biseksüel olmaları; hatta birbirleriyle de ilişki yaşamaları.

Fransız oyuncu Catherine Deneuve’ün gençliğinde telekızlık yapması.

Al Pacino’nun, Dog Day Afternoon’dan (Köpeklerin Günü – 1975) sonra iyi bir filmde oynamadığını düşünmesi.

Stanley Kubrick’in The Godfather’ı (Baba – 1972) 10 kez izledikten sonra gelmiş geçmiş en iyi film olduğunu söylemesi.

Yönetmen Billy Wilder’ın gençliğinde jigololuk yapması.

Douglas Sirk’in fetiş oyuncusu Rock Hudson’ın öldükten sonra biseksül olduğu ortaya çıkınca karısının Rock’un James Dean’e de âşık olduğunu açıklaması.

Maria Schneider’in Ultimo tango a parigi (Paris’te Son Tango – 1972) sonrasında; Michael Douglas’ın ise Basic Instinct’den (Temel İçgüdü – 1992) sonra rollerinin etkisinde kalıp psikolojik tedavi görmeleri.

Robert de Niro’nun karısından dayak yemesi.

Al Pacino’nun atalarından birinin Aziz olması.

Fransız oyuncu Gerard Depardieu’nün gençliğinin sefalet dönemlerinde müslüman olması.

Some Like it Hot (Bazıları Sıcak Sever – 1959) filminin çekimleri sırasında Marilyn Monroe ve Tony Curtis’in kısa süreli bir ilişki yaşamaları.

Mısırlı oyuncu Omar Sharif’in (Ömer Şerif) “Kemal Sunal, Doktor Civanım ile oyunculuk dersi verdi.” demesi.

A Clockwork Orange’da (Otomatik Portakal – 1971) Alex’in (Malcolm McDowell) iki dilberle seviştiği sahnelerin tamamen gerçek olması. McDowell’ın filmin çekimleri bittikten sonra birkaç yıl kendine gelememesi.

Sergio Leone’nin, The Godfather’ı yönetme teklifini “Ben kendi mafya filmimi çekeceğim.” diyerek reddetmesi.

Aktris Grace Kelly ile evlenirken Monaco Prensi’nin {fakir(!)miş} Kelly’nin babasından 1 milyon dolar istemesi.

Idiots (Gerizekalılar – 1998) filminin çekimlerinde çıplak sahnelerden çekinen oyuncularını motive etmek için Lars von Trier’in de soyunması.

Eyes Wide Shut’ın (Gözü Tamamen Kapalı – 1999) zorlu geçen çekimleri sırasında Tom Cruise’un gastrit olması.

Federico Fellini’nin fetiş oyuncusu Marcello Mastroanni’nin üşengeçlikten gazetelerin sadece ilk ve son sayfalarını okuması.

Stanley Kubrick filmi Full Metal Jacket’ın (1987) farklı bir finalinin olması; fakat şirketin bu finali beğenmemesi. Rivayet edilen finalde ise ölen Sniper’ın kafasını kesen askerler kafayla futbol oynuyorlarmış.

Bernardo Bertolucci’nin eşcinsel olması.

Ridley Scott’ın En İyi Yönetmen Oscarı’nı kazanmayı çok arzulaması.

Sovyet lider Stalin’in John Wayne’i öldürmeleri için KGB ajanlarını Amerika’ya göndermesi. (Ajanlar Amerika’dayken Stalin ölür ve iş yatar.)

Yılmaz Güney’in hapishane yıllarında, sevmediği için televizyondan uzak durması; sadece çizgi film Heidi’yi izlemesi.

Marlon Brando’nun The Godfather ile kazandığı Oscar ödülünü reddettikten sonra tekrar istemesi.

İngiliz strüktüralist yönetmen Peter Greenaway’in –kendisi 1942 doğumlu– sinemaya hayatı boyunca hiç gitmemesi.

Jack Nicholson’ın seviştiği her kadına orgazm sonrası “Nasıldım?” diye sorması.

Aktör Klaus Kinski’nin; annesi, kız kardeşi ve kızıyla (Nastassja Kinski) cinsel ilişkiye girmesi.

Sibel Kekilli’nin Eve Dönüş (2006) filmi üzerine Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde aldığı en iyi kadın oyuncu ödülünün sebebinin jüri üyeleriyle yatmış olmasına bağlanması.

Stanley Kubrick’in, spektaküler kült film Eraserhead’deki (Silgikafa – 1977) bebek rolünde oynayan kukla yüzünden David Lynch’i telefonla arayıp defalarca sormasına rağmen Lynch’in kuklanın yapımı ile ilgili herhangi bir ipucu vermemesi.

Kubrick’in en sevdiği beş filmden birinin Eraserhead olması.

Alfred Hitchcock fetişlerinden Cary Grant’in ajan olması.

Marilyn Monroe’nun sanıldığı gibi intihar ederek ölmemesi; hükümetin gizli sırlarını bildiği için öldürülmüş olması.

Pembe Panter serisinin yönetmeni Blake Edwards’ın Breakfast at Tiffany’s (Tiffany’de Kahvaltı – 1961) filminin sevimli aktrisi Audrey Hepburn’ün 2. Dünya Savaşı döneminde bale pabuçlarının içinde gizli mesaj taşıyarak hükümet adına kuryelik yapması.

David Lynch’in tuhaf koleksiyonlar yapması. Mesela kavanozda özenle bir rahim saklıyormuş.

Martin Scorsese’nin Taxi Driver’daki (Taksi Şoförü – 1976) Travis Bickle rolü için önceleri Harvey Keitel’i düşünmesi; rol Robert de Niro’ya gidince de çok yakın olan bu iki aktörün aralarının bozulması.

Atıf Yılmaz’ın arşivinde kendi filmlerinin yer almaması.

David Wark Griffith’in yönettiği The Birth of a Nation’ın (Bir Ulusun Doğuşu – 1915) Ku Klux Klan’ın yeniden canlanmasında pay sahibi olması.

Fernando Meirelles’in City of God (Tanrıkent – 2002) filminin uyuşturucu mafyasından izin alındıktan sonra çekilmesi.

Amerikalı bağımsız yönetmen Robert Altman’ın kendi yönettiği filmleri asla izlememesi.

Rita Hayworth ve Glenn Ford’un, Charles Vidor’un yönettiği Gilda’nın (Şeytanın Kızı – 1946) setinde, film aralarında ateşli ateşli sevişmeleri.

Federico Fellini’nin, yönetmenliğe başladığı dönemden itibaren başka yönetmenlerden etkilenmemek adına kendi filmleri dışında film izlememesi.

Sam Raimi’nin, kült korku filmi The Evil Dead’de (Şeytanın Ölüsü – 1981) gerçek cesetler kullanmış olması.

The African Queen (Afrika Kraliçesi – 1951) filminin çekimlerinde yerlilerle diyalog kuran yönetmen John Huston’ın günlerce çiğ maymun eti yemesi.

Marlene Dietrich’in II. Dünya Savaşı yıllarında ajanlık yapması.

Frank Sinatra’nın mafyayla bağlantılı olması.

Brian de Palma’nın Scarface’inin (Yaralı Yüz – 1983) hemen başında yer alan, Küba lideri Fidel Castro’nun konuşma sahnelerinden de anlaşıldığı üzere, Castro’nun bu filmi finanse etmiş olması.

Marlon Brando’nun, Francis Ford Coppola’nın The Godfather (1972) filminin oyuncu seçmelerine katılması.

İranlı yönetmen Abbas Kiorastami’nin –ki kendisi 1940 doğumlu– şu ana dek 70 dolayında film izlemiş olması.

Fellini’nin, deli rolüne bürünerek sözümona askerlikten çürüğe çıkması.

Sinema tarihinin ilk vamp starı Amerikalı Theda Bara’nın Arap menşeli olması.

Eyes Wide Shut’ın (Gözü Tamamen Kapalı – 1999) çekimlerinde Kubrick’in, aktris Jennifer Jason Leigh ile aktör Harvey Keitel’i setten kovması.

Greta Garbo ve Marlene Dietrich’in, birbirlerine delicesine aşık olup gizli kapaklı bir aşk yaşamış olmaları.

Brando’nun, Ava Gardner’a kur yaptığı için Frank Sinatra tarafından dövdürülmesi.

Evet, duy da inanma!

Yazan: Hakan Bilge

www.sanatlog.com

Bağımsız Sinemacı: Abel Ferrara

Amerikan bağımsız sinemasının ilginç isimlerinden biri olan Abel Ferrara ülkemizde fazla tanınan bir yönetmen değil. -Bildiğimiz kadarıyla sadece tek bir filminin DVD’si piyasaya sürüldü- Değişik türlerde filmler çevirmiş olan Abel Ferrara’nın filmlerinin ortak özelliği hemen hepsinin çok rahatsız edici olması, büyük bir sıkıntı ve kasvet duygusu içermesidir. İtalyan asıllı sinemacı filmlerinde Amerikan toplumunun kaygılarını, endişelerini ve kabuslarını dile getirmiştir. Ve diğer bir büyük sinemacı Martin Scorsese kadar derinlikli olmasa da bazı filmlerinde içinde yaşadığı ülkenin arka sokaklarının, kenar mahallelerinin sefaletini, çürümüşlüğünü, yozlaşmışlığını ve kokuşmuşluğunu bir yumruk gibi yüzümüze çarpan sertlikte ve acımasızlıkla anlatır. Onun filmleri o kadar karamsar ve tedirgin edicidir ki; kimi seyirciler bu filmlere katlanamayabilir ve izleyemeyebilirler. Bu yüzden Abel Ferrara filmleri her seyirciye göre değildir. Bu filmleri izleyebilmeniz için sağlam sinirlere sahip olmanız ve dayanıklı olmanız gerekir.

1979′da ilk filmini çeker. The Driller Killer (Matkap Katili) adlı gore korku filminin başrolünde kendisi oynamaktadır. Son derece vahşi ve kanlı sahneler içeren bu istismar filminin ardından esas ününü ve ilk çıkışını 1981′deki Angel of Vengeance (Ms .45 - İntikam Meleği) adlı filmle yapar. Tecavüze uğrayan genç bir kızın erkeklerden öç almasını içeren bu film de bir korku filmidir. -Bu film bazı meraklıları için kült film statüsüne erişmiştir- Daha sonra birkaç TV filmi ve 80′li yılların ünlü polisiye dizisi Miami Vice’ın birkaç bölümünü yönetir. Bunların ardından başrolünde Peter Weller’in olduğu (Robocop’daki robot polisi oynayan aktör) Cat Chaser (1989) isimli bir kara film çeker (Ne yazık ki bu film hakkında bilgim yok). Başrollerinde Christopher Walken ve Wesley Snipes’ın oynadığı King of New York’un (1990, New York Kralı) ardından başrolünde Harvey Keitel’in oynadığı Bad Lieutenant’ı (1992, Haşin Polis) yönetir. Bu film Ferrara’nın en iyi filmidir ve çoğu kişi tarafından en önemli filmi olarak kabul edilir. Ancak bu film son derece itici ve sert sahneler içerir; o yüzden pek çok yerde -ülkemiz dahil- sansüre takılır (Show TV on sene kadar önce bu filmi kuşa çevirerek bir kaç kez yayınlamıştı.).

1993 yılında, başrollerini Harvey Keitel ve Madonna’nın paylaştığı Dangerous Game’i (Tehlikeli Oyun) çeker Ferrara ama film fazla ses getirmez. Aynı yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan Body Snatchers (Vücut Parçalayıcılar) adlı filmi yönetir. Bu film Don Siegel’in 1950 tarihli ünlü bilim kurgu-korku filmininüçüncü ve çok başarılı bir yeniden çevrimidir. -Bu film kendi türünde zirvededir-

1995 yılında en kasvetli ve rahatsız edici filmi olan The Addiction (Tutku) isimli siyah beyaz, tüyleri diken diken eden vampir filmini çeker.

the addiction

Sonraları bizde en bilinen filmleri olan, başrollerinde yine Christopher Walken ve Isabella Rosselini’nin olduğu The Funeral (1996, Cenaze Töreni) adlı mafya filmi ve uyuşturucu bağımlılığı ve şizofreni hakkındaki, başrollerinde Dennis Hopper, Beatrice Dalle ve ünlü manken Claudia Schiffer’ın  oynadığı Blackout (1997, Karartma) filmleri gelir.

the funeral

1998′de şizoid bilim kurgu filmi New Rose Hotel (başrollerde Willem Dafoe, Asia Argento ve Christopher Walken) ve 2000′lerde ‘R Xmas (2001), başrolünde Juliette Binoche’un oynadığı Mary (2005, Meryem) adlı mistik fantastik film (bu film üç sene önce İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti) ve son olarak geçen yıl yine İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Go Go Tales (Striptiz Hikayeleri) -ki bu film kişisel görüşüme göre yönetmenin en başarısız ve niteliksiz filmidir; sıradan bir kara mizahtır- adlı filmleri çeken Abel Ferrara’nın filmografisi her bünyeye göre değil, görüldüğü gibi. Ancak içinde yaşadığımız dünyanın ne denli zalim ve acımasız olduğunu büyük bir sinemasal ustalıkla izlemek, düşünmek ve hayata daha farklı gözlerle -yenilenmiş, farklılaşmış insan olarak- bakmak istiyorsanız ve sinema sizin için sadece bir eğlence aracı değilse ne yapıp edin bu usta sinema adamının filmleriyle tanışın. Dünyaya bakış açınızın değiştiğini göreceksiniz.

(Not: Abel Ferrara filmlerinin çoğunun senaryosunu Nicholas St. John isimli şahıs yazmıştır. Bu şahıs kimi kaynaklara göre Ferrara’nın en yakın arkadaşı, kimi kaynaklara göre ise yönetmenin kendisidir.

Ayrıca bu önemli bağımsız yönetmenin Mary dışındaki filmlerini de yasal olarak DVD raflarında görmeyi diliyoruz.)

Yazan: Ömer Ziya Özkam

Zamana Direnen Bir Efsane: Marilyn Monroe

Şubat 12, 2009 by  
Filed under İkonlar & Portreler, Manşet, Sanat, Sinema

“Benim için bir gelecek olduğunu biliyorum; ama ben onu bekleyemem.”

Marilyn Monroe

“Hollywood’un gerçek değerlerine…”

Marilyn; (1926 – 1962) küçük yaşta cinsel tacize uğramış, babasını erken yaşlarda yitirmiş, daha on dört yaşındayken çocuk aldırmış, çocuğunu bir yuvaya teslim etmiş, üç mutsuz evlilik geçirmiş (sırasıyla; James Dougherty, Joe Dimiacho ve Arthur Miller) ve henüz otuz altı yaşındayken yaşamına son vermiştir.

Marilyn’in Billy Wilder, Howard Hawks ve John Huston gibi önemli yönetmenlerle çalışmasına rağmen, payına düşen rollerin genellikle fetiş nesnesi konumundaki özneler olduğunu ısrarla vurgulamak ve hayat kadını, model, koro kızı, aktris, şarkıcı, sekreter gibi “aptal sarışın” imajına uygun düşen ikinci derece rollerde sık sık görünmesini kendi seçimi olarak değil; bilakis tecimsel düşünen Hollywood prodüktörlerinin eğilimi şeklinde algılamak gerekir. Gerçekte hiç de “aptal sarışın” değildi Marilyn. Ömrü boyunca entelektüel idollere ilgi duymuştu, edebiyatla arası iyiydi. Kocası Arthur Miller (Miller, Marilyn’in oynadığı The Misfist’in senaryosunu da yazmış ünlü bir edebiyatçıydı.) ile birlikteyken okuma aşkı daha da artmıştı. Hatta James Joyce’un Ulysses’ini okurken çekilmiş bir fotoğrafı da vardır. Bu romanı okumuş olanlar, en azından hakkında biraz bilgisi olanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır. Sonuçta kültürsüz, şöhret peşinde, yığınların yaftaladığı gibi içi boş bir star asla olmadı Marilyn. Proleter bir aileden geliyordu o, annesi akıl hastanesinde ölmüştü. Ezilmiş ve çok acı çekmişti çocukluğunda, bu da yaşamı boyunca peşini bırakmayacaktı.

Öte yandan yetenekli bir oyuncuydu da Marilyn. Sahnedeki duruşu, jestleri ve özellikle etkileyici ve zeki bakışları hayranlık uyandırıcıydı. Bütün bu artılar, üstün nitelikler kariyeri boyunca bildik rollere bürünmesini engelleyemese de başka herhangi bir aktrisin olamayacağı kadar popüler olmayı başarmış, birlikte rol aldığı aktörleri ise derinden etkilemişti. Ölümünden sonra gerek dostları, gerek meslektaşları ve gerekse de Arthur Miller, konuşmalarında, yazılarında Marilyn’in “bir kurban”, “acılı bir eş”, “arafta bir ruh”, “çok başarılı ve değeri anlaşılamamış bir oyuncu”, “mutsuzluğunun kaynağı çocukluğunda aranması gereken bir yıldız”…şeklinde tanımlayacaklar ve yaşarken tam anlaşılamadığını, Hollywood’un ise Marilyn’in oyunculuk gücünü göremediğini belirteceklerdi. Misal aktör Sir Laurence Olivier, “Marilyn’e hırçın davrandığını, gereken nezaketi göstermediğini” itiraf edecekti.

Söylemek gerekir ki Marilyn, “perdeye yansıyan kişi” değildi, olamazdı zaten. Ait olduğu yaşam tarzı, onu biçimlendiren kültürel atmosfer buna engeldi. Burjuva doğmamıştı, bu nedenle sosyetik çevrelerde ağır makyajıyla dolaşırken hep rol yaptı, yapmacık gülücükler dağıttı etrafa, mutlu görünmeye çalıştı. Kendisini gerçekten seven birini aradı yıllarca ve bu esnada nice erkek geçti hayatından: Marlon Brando, Warren Beaty, John F. Kennedy, Arthur Miller, Joe Dimiacho, Frank Sinatra, Yves Montand… Fakat gerçek anlamda hiç mutlu olamadı Marilyn.

Beyaz perdede son olarak, bir baba gibi gördüğü ve çok sevdiği Clark Gable ile John Huston’ın yönettiği The Misfist (Uygunsuzlar - 1961) ve George Cukor’ın çektiği Something’s Got to Give (1962) adlı filmlerde görülen Marilyn; hayatına son verişinin ardından hayran kitlesini ve çevresindekileri yasa boğdu, 20. yüzyılın en popüler starı ve dahası en trajik figürü olarak tarihe geçti.

 

Hakan Bilge 

hakanbilge@sanatlog.com

Başlıca Filmleri:

The Asphalt Jungle (Elmas Hırsızları – 1950 – John Huston)

All About Eve (Perde Açılıyor – 1950 – Joseph L. Mankiewicz)

Clash by Night (Gece Çarpışması - 1952 - Fritz Lang)

Don’t Bother to Knock (1952 - Roy Ward Baker)

Monkey Business (Maymun Aklı – 1952 – Howard Hawks)

Niagara (1953 - Henry Hathaway)

Gentlemen Prefer Blondes (Erkekler Sarışınları Sever – 1953 – Howard Hawks)

How to Marry a Millionaire (Bir Milyonerle Nasıl Evlenilir - 1953 - Jean Negulesco)

River Of No Return (Dönüşü Olmayan Nehir – 1954 – Otto Preminger)

The Seven Year Itch (Yaz Bekârı – 1955 – Billy Wilder)

Bus Stop (Otobüs Durağı – 1956 – Joshua Logan)

The Prince and the Showgirl (Prens ve Şovkızı - 1957 - Laurence Olivier)

Some Like It Hot (Bazıları Sıcak Sever – 1959 – Billy Wilder)

Let’s Make Love (Gel Sevişelim – 1960 – George Cukor)

« Önceki Sayfa