Anasayfa / Sinema / Notting Hill (1999, Roger Michell)

Notting Hill (1999, Roger Michell)

Türkçeye, Aşk Engel Tanımaz şeklinde çevrilmiş, başrollerini Julia Roberts ve Hugh Grant’in paylaştıkları ve Roger Michell yönetmenliğinde beyaz perdeye aktarılan, 1999 İngiltere yapımı romantik komedi türünde bir film Notting Hill. Klişe bir konuya ve tahmin edilebilirliği zor olmayan bir finale sahip olmasına rağmen, 1994 yapımı İngiliz romantik komedilerini başlatan filmlerden biri olan Four Weddingsand a Funeral’ın (Dört Nikâh Bir Cenaze) yaratıcısı, senarist Richard Curtis’in hakkını verdiği bir film. Aynı zamanda BAFTA, en iyi komedi filmi, en iyi soundtrack ve en iyi İngiliz filmi ödüllerine de sahip. Notting Hill’in, Elvis Costello’dan Shania Twain’e ve Ronan Keating’e kadar olan soundtrack’ini de es geçmemek lazım ki, Will’in şahane bir Bill Withers şarkısı olan Ain’t No Sunshine eşliğinde dört mevsim boyunca Portobello Road’da yürüdüğü sahne eminim pek çoğumuzu etkilemiş ve akıllarda yer etmiştir.

notting-hill-1999-roger-michell

William Thacker (Hugh Grant), eşinden boşanmış, absürd bir tip olan Spike (Rhys Ifans) ile evini paylaşan, Notting Hill’in tam merkezinde, Portobello Road’da sadece seyahat kitapları satan sıradan bir adam. Anna Scott (Julia Roberts) ise dünyaca ünlü bir Hollywood yıldızı, billboardlarda, reklam afişlerinde boy boy fotoğraflarıyla hep göz önünde ve insanların odak noktasında olan bir aktris. Birbirinden çok farklı olan bu iki insanın ortak bir noktaları vardır ki, o da ikisinin de gerçek aşkı bir türlü bulamamış olmalarıdır.

notting-hill-julia-roberts

Anna’nın bir gün Will’in kitapçı dükkanına gelip Türkiye ile ilgili kitap satın almasıyla ikilinin yolu bir şekilde kesişmiştir. Anna, kitabı satın alıp çıkar ve bir süre sonra Will, portakal suyu almak için dükkândan ayrılır. Dönerken hiç beklenmedik şekilde Anna ile çarpışır ve elindeki portakal suyunun ikisinin de üstüne dökülmesiyle olaylar dizisi başlamış olur. Will, evinin tam karşıda olduğunu söyleyip Anna’yı üstünü değiştirmesi için evine davet eder ve Anna, Will’in teklifini kabul eder. Bu garip durumla iyice şaşkına dönen Will, Anna’nın az konuşan ve ciddi görünen haline tezat bir şekilde tüm şapşallığıyla birlikte sürekli konuşmaya ve komik davranmaya başlar. Anna, tavırlarından hoşlandığı bu komik adamı aniden öper ve ikilinin arasındaki etkileşim başlamış olur. Birkaç gün sonra Anna, Will’e bir telefon mesajı gönderir ve onu yeni filmi Helix’in basın toplantısına davet eder ancak mesajda bu toplantıdan bahsetmediği için Will bu daveti normal bir buluşma şeklinde algılayarak Anna’yla görüşmeye gider. Otele vardığında kendisini bir basın toplantısının içinde bulan Will, ortama uyum sağlayabilmek adına o anki şaşkınlıkla kendini masada rastgele gördüğü Horse & Hound dergisinin basın mensubu olarak tanıtır ve Anna’nın filmini izlememesine rağmen tüm film ekibiyle söyleşi yapmak zorunda kalır. Bu arada Anna’yla konuşma fırsatı yakalayıp akşam kızkardeşi Honey’nin (Emma Chambers) doğumgününe gelmesi için Anna’dan söz almış olur.

Max (Tim Mcinnerny) ve Bella (Gina Mckee), Will’in yakın arkadaşlarıdır ve Honey’nin doğumgünü onların evinde kutlanacaktır. Bir müddet Anna’nın şaşkınlığını yaşayan bu insanlar, bir süre sonra Anna’yla güzel ve samimi bir iletişim kurarlar. Hep birlikte ortaya koydukları son browni bahsiyle herkes hayatındaki sorunlardan bahsetmeye başlar. Dışarıdan bakıldığında muhteşem görünen Anna’nın hayatı hiç de zannettikleri gibi sorunsuz değildir. Anna, tüm bu sorunlardan bahsederken kendini onların yanında çok rahat hisseder.

Doğumgünü partisinden sonra birlikte yürümeye başlayan Will ve Anna girişin yasak olduğu bir parka girerek tüm hayatlarını birlikte geçiren bir çiftin bankına otururlar ve Anna, Will’i öper. Artık ikilinin arasındaki aşk kıvılcımı alevlenmeye başlar ve Anna, Will’i kaldığı otel odasına davet eder, fakat ikisini de kötü bir sürpriz beklemektedir. Anna’nın Amerika’dan ünlü aktör sevgilisi gelmiştir ve Will’in Anna’yla ilgili olan umutları suya düşmüştür. Will, Anna’yı unutmaya çalışır ve arkadaşları Will’i farklı kadınlarla tanıştırmaya başlarlar ancak Will, Anna’ya âşık olmuştur bir kere ve ona hissettiği büyülü çekimi başka bir kadına hissedememektedir.

Başına talihsiz bir olay gelen ve uygunsuz fotoğrafları basına sızan Anna çareyi Will’in evine sığınmakta bulur. Will ve Anna ilk defa birlikte uzun zaman geçirirler ve sevişirler. Bu birlikte geçirdikleri zaman birbirlerine olan aşklarını kanıtlamış gibidir adeta. Spike’ın ağzından kaçırmasıyla Anna’nın yerini öğrenen tüm İngiltere basını Anna ve Will’in fotoğraflarını çeker. Bu durum ikilinin aralarının bozulmasına ve iletişimlerinin kopmasına neden olur. Aradan geçen mevsimlerden sonra Will, Anna’yı unuttuğunu düşündüğü bir anda Anna’nın Londra’ya geleceğini duyar ve soluğu onun film setinde alır. Anna’dan kendisiyle ilgili duyduğu bir cümleyle tekrar hayal kırıklığı yaşar ve oradan ayrılır. Ertesi gün Anna, Will’i dükkânındaziyarat eder ve bir hediye getirir fakat beklediği karşılığı alamaz. Tam Londra’dan ayrılacağı gün bir basın toplantısı vardır ve Will ani bir kararla oraya gider ve her şey değişir.

notting-hill-filmi

Notting Hill, ″Sevmek, güzel bir kadında aşkı aramak değil, bir başkasında kendini bulmaktır.″ diyen Dostoyevski’yi kanıtlar nitelikte bir film. Aslında çok bizden, çok naif bir aşk hikâyesi. Dünyaca ünlü bir Hollywood yıldızının sıradan bir kitapçıyla olan neredeyse imkânsız görünen aşkları, Will’in tabiriyle ″sıradan bir ölümlünün bir tanrıçaya aşık olması″, oldukça gerçekçi ve oldukça samimi bir şekilde işlenmiş ki, bu aşk hikâyesinin mutlu sonla bitmesini istiyorsunuz.

notting-hill-hugh-grant

Anna, gösterişli ancak sahteliklerle dolu hayatında, Dostoyevski’nin dediği gibi bir başkasında kendini bulan bir kadın. Çoğumuzun istediği de bu değil mi aslında? Ne kadar güzel, ne kadar yakışıklı, ne kadar zengin, ne kadar statü sahibi olursak olalım tüm bunlardan sıyrılıp yanındayken kendimizi bulacağımız birine ihtiyaç duymuyor muyuz?

Anna’yla Will’in sevişme sahneleri örneğin. Birbirlerine olan hislerini açık bir şekilde dile getirmemelerine rağmen sevişmeye ve birbirlerine dokunmaya başladıkları an aslında her şeyi birbirlerine ifade etmiş olmadılar mı sizce de? Kaçımız yaşamadık veya yaşamıyoruz ki, karşımızdakine çekinerek ya da bir şekilde kendimize engel olarak hislerimizi açıkça dile getiremeyip, tüm dile getiremediklerimizi aslında sevişirken tüm çıplaklığımızla ve tüm benliğimizle ortaya koyma halini?

notting-hill-1999-film-elestirisi_sanatlog-com

Anna’nın, ″Bir adamın önünde durmuş, ondan kendisini sevmesini isteyen bir kadınım.″ cümlesi filmin ve aşkın bir nevi özeti gibi. O çok güzel, o çok yakışıklı, o çok zengin, o iyi bir statüye sahip vs. gibi bahanelerle karşımızdakine önyargıyla yaklaştığımız ancak önemli olan şeyin Anna’nın cümlesindeki gibi sevilme isteğimiz ve o büyülü çekimi yaşayacağımız kişinin olduğunun kanıtı Notting Hill.

Konusu ve mutlu sonu itibariyle ″bu kadarı ancak peri masallarında olur″ dedirten, yan karakterlerle zenginleşen kurgusuyla, diyalogların doğallığıyla, gülümseten romantik sahneleriyle ve ″Birini seviyorsun ve o da seni seviyor. Bu çok zayıf bir ihtimal.″ sözüyle aşkı yaşayabilmenin kolay olmadığını ve bunu yaşayabilenlerin aslında ne kadar şanslı olduklarını sorgulatan sıcak, samimi ve naif bir film.

Eda Demir

edademir88@gmail.com

Yazarın diğer yazıları.

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

noah-russell-crowe

Noah (2014, Darren Aronofsky)

Marc Forster’ın World War Z’sini (2013, Dünya Savaşı Z) izlerken de benzer duygulara kapılmıştım: Yetenekli ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir