Kapitalizmin Hizmetinde: James Bond

“Kapitalist üretim tarzı manevi üretim biçimlerine, sanat ve şiire düşmandır.”

(Karl Marks)         

Trench, Sylvia Trench sözleri tarihin derinliklerinde kaybolsa da, düşmanları tarafından kiralık katil, kraliçenin köpeği denilerek aşağılansa da, burjuva kitle kültürünün ve soğuk savaş döneminin en belirgin figürlerinden hatta serinin son filminde ‘’İngiliz gücünün temsilcisi’’ olarak ilan edilen, hiç takmadığı şapkasını uzaktan askıya atmasıyla bilinen ve dünyada en çok tanınan kraliyet donanması casusunun Bond, James Bond sözleri elli yıldır beyazperdede söylenmeye devam ediyor.

         Devletler, devlet başkanları, ideolojiler ve yönetim biçimleri değişmesine karşın Palmerston’un her şeyi özetlediği ‘’İngiltere’nin dost ve düşmanları yoktur,  değişmez çıkarları vardır” sözlerindeki ‘’değişmez çıkarların’’ yılmaz bekçisi Bond değişmeden kalabiliyor hatta yalnız ülkesinin değil Batı dünyasının da koruyuculuğunu üstlenerek. Henüz Shakespeare ile baş edemese de, ne Palmerston ne Churchill ne de diğerleri (tuhaf şey, From Russia With Love filminde Türk casusu Ali Kerim’in masasında Churchill fotoğrafı var) Bond’un karizmasına karşı koyamamış ve tarih kitaplarının iki kapağı arasında sıkışıp kalmışlardır. İlk Bond filminin 1962’de çekilmesinden sonra Amerika ve İngiltere’de başkanlık/başbakanlık görevleri onar kez, Türkiye’de ise –çoğu zaman birkaç kişi arasında kalsa da- tam kırk kez el değiştirmiştir. Johnson, Callaghan, Brown, Çiller, Yılmaz, Talu, Irmak gibi isimler daha şimdiden unutulmuşken Blair, Nixon, Demirel, Ecevit gibi biraz daha uzun soluklu olanlar da yakında aynı akıbete uğramaktan kurtulamayacaklar ancak Bond her zaman olduğu gibi yaşamaya devam edecektir.

         İngiliz kültüründe; ilk karşılaşmada zevk alınması mümkün olmayan ancak belirli bir süreç sonunda emek, deneyim ve bilgi edinerek yani bir anlamda bilerek ve isteyerek kazanılabilecek zevk nesnelerini tanımlamak için kullanılan ve dilimize ‘’edinilmiş zevk’’ olarak çevrilebilecek bir kavram bulunmaktadır. Kurbağa bacağı, kızartılmış akrep gibi tuhaf yiyeceklerden, bungee jumping ve sigaraya kadar birçok şey edinilmiş zevk kapsamına girebiliyor. İnsanın, ilk anda zevk ve tat vermesi bir yana mide bulandıran hatta acı veren bir şeyden zevk alacağım diye çaba göstermesinde, herkese göre olmayışının alınan zevkte hatırı sayılır rol oynaması ve kişinin yalnızca bir zevk kaynağı değil, ‘’başkalarının’’ sahip olmadığı bir zevk kaynağı bulmuş olmasıyla açıklanabilmektedir.

Bond’un yüzüne söylenen ancak söyleyenin kimliğinden hareketle kolaylıkla çürütülebilecek hiçbir derinliğe sahip olmayan kiralık katil, kraliçenin köpeği sözleri, gerçek bir eleştiriden çok yukarıdaki kavramdan hareketle isimlendirebileceğimiz ‘’edinilmiş öfke’’ kavramı içerisinde değerlendirilmelidir. Propagandanın dengelenmesi maksadıyla, edilgen konumdaki seyircinin arkasına yaslandığı koltuğunda, büyüsüne kapıldığı filmin tamamen nesnel olduğuna inanmasını sağlamaya yarayan ‘’edinilmiş öfke’’ söylemleri Hollywood tarafından filmlerin doğasına eklemlenmekte, böylece olaylar ve olgular arasında sebep-sonuç ilişkisi kuramayan cahil beyinler tarafından peşinen lanetlenen eleştiri bir sömürü kaynağı haline dönüştürülmektedir. Kendini filmin kahramanı ile özdeleştiren (burada Bond) önceden koşullandırılmış seyirci eleştirilerin doğruluğunu kabul ettiği an kendi esaretine katkıda bulunmuş olacağından, bunu daha baştan reddedecektir.

Eleştiri ve sisteme karşı çıkış, sözde toplumun her kesimi tarafından benimsenen ve ayaküstü konuşulan, yüksek enflasyon (kimlerin etkilendiğinden söz edilmez), toplumsal ahlakın bozulması (bencilliği, ahlaksızlığı, erdemsizliği aşılayan ve zaten yıkılması gereken burjuva ahlakı olduğu belirtilmeden), hava ve çevre kirliliği (muhakkak Afrikalılar ve Asyalılar sebep oluyordur), rüşvet, uyuşturucu ve kürtaj gibi (temelinde yatan toplumsal sorunlara hiç değinilmez) filmin hitap ettiği muhafazakâr kitlenin hoşlandığı genelgeçer konulardan ibarettir. Ucuz işgücü, küresel kapitalistlerin baskısı (Quantum of Solace’da ücretlerdeki kuruş seviyesindeki düşüşün işçi eylemlerine konu edilmesi seyirci için dehşet verici olmaktan çok hayret verici, komik bir olay algısı yaratacak şekilde aktarılır. Bu tema yakın zaman filmlerinden Qcean’s Eleven filminde de benzer şekilde işlenmiştir) Latin Amerika ülkelerinin kaderi denilen ve haftada bir değiştiği vurgulanan diktatörlük heveslisi askerlerle doğru yanlış ayırımı yapmadan kendi halkının çıkarları doğrultusunda işbirliği yapan Batılı ülkelerden söz edilir ancak (asıl kötünün kaynakları kendi halkına dağıtan bir Marksist olduğu araya sıkıştırılır) Latin Amerikalı diktatörlerin kendi halkına ihanetlerinden ve temelinde yatan ekonomik sömürü düzeninden asla söz edilmeyerek, burjuvazi tarafından toplumsal olarak geçerli bulunan sorunlar gündeme getirilirken uygulanan sansür gizlenmiş olur. Bu sözde demokratik tartışma zemini özgür düşünce ve ifade yanılsamasının sahteliğinin kolayca açığa çıkarılmasını önler.

Tatillerini Bodrum’da yapabilen (mutlaka devrimci yoldaşlarla birlikte), ağızlarından puroları (elbette Küba’da devrimci kızlar tarafından sarılmıştır), ellerinden viski kadehleri (tabii ki İngilizlerle mücadele eden İrlandalı ve İskoç yoldaşlar tarafından üretilmiştir), ülkesinin bağımsızlık savaşını küçümsediği için Enver Hoca’dan Mao’ya, Che’den Castro’ya, Stalin’den Troçki’ye çeşitli hiziplerin ardında koşan ancak Mustafa Suphi, İştirakçi Hilmi, Şefik Hüsnü isimlerinden habersiz, literatürü bilmeyen, dünya ve ülke gerçeklerini soyuta indirgeyerek parka, bot ve bereden oluşan garpdop solculuğunu benimsemiş ‘’burjuva nimetlerinden faydalanan inançlı sosyalistleri’’mizin bile analiz yapmakta zorlandığı bu ilişkiler yumağında sıradan seyircinin hiç şansının olmadığını söylemeliyim.

         Bu konuyu burada bırakarak, Bond filmlerinin alamet-i farikalarından, dünyayı ele geçirmek için uğraşan kötü adamlar hakkında birkaç söz söylemek istiyorum. Uzay araçlarından, denizaltılara, helikopterlerden roketlere, nükleer silahlardan iletişim sistemlerine pek çok ülkenin bile elinde olmayan imkan ve paraya sahip ancak karizma yoksunu kötü adamlar hiçbir seyircinin kendisini özdeşleştiremeyeceği kadar karikatürizedir. Bir fırsatını bularak Bond’u ele geçirseler dahi gizli yerlerine götürmekten ve bütün şeytani tasarılarını anlatmaktan kendilerini alamayan kötü adamların kullandığı daha alt seviye kötüler var ki isminin söylenmesiyle bile kendilerinden isteneni tam olarak yerine getirebiliyorlar. Böyle durumlarda kötü adamların yardımcısı olmadığım için seviniyorum çünkü sadece ismimin söylenmesiyle veya bir baş hareketiyle ne yapmam gerektiğini asla anlayamazdım. İlk dönem filmlerinde boy gösteren Sprectre dâhil hepsi bulduğu her fırsatı paraya çevirmek için kullanan beceriksiz sürüsünden ibarettir. Birçoğunun eçcinsel olduğu veya ima edildiği bu kötü adamların çevrelerindeki güzel kızlar, onların bu ‘’sırrını’’ maskeleyen ve Bond’a sunulmak üzere bekleyen birer nesneden başka bir şey olmadıkları gibi bu kızların kötü adamlarla ‘’yatmıyor’’ oluşu muhafazakâr ajan Bond’u mutlu etmektedir.

Bond’un karizmasını ve çekiciliğini alabildiğine sergilediği filmlerde fiziksel olarak çirkin, tuhaf, cahil, kibirli, merhametsiz ve sürekli başarısızlığa mahkûm kötü adamlar arasında dayanışma bulunmadığı gibi seçme şansları da yoktur. Bazen itici bir cüce, bazen demir çeneli bir dev, bazen eşcinsel iki arkadaş veya aptallığı yüzünden okunan bodur bir karakter kullanılırken en azılı düşman Blofeld, tüm yaptıklarının çirkinliğinden kaynaklanmış olabileceğini düşündürecek kadar tuhaftır. İlk filmlerde ıssız adalarda, denizin derinliklerinde veya dağların zirvelerinde saklanan, köpekbalığı, timsah, yılan veya zehirli örümcek beslemekten zevk alan kişiler olarak sunulan kötü adamlar ümitsizce, parlak fikirlerini uygulamak için çaba gösterseler de başarısızlıklarının nedeni yine kendileri olmaktadır. İyilerin safına geçmeleri için hiç bir şansları olmadan kişiliklerinin demir parmaklıkları arasında çılgınca koşuşup duran, ellerine geçirdikleri Bond’u öldürmemek için kendilerinin bile inanmakta zorlandığı bahaneler üretmeye çalışan kötü adamlar, üstün ahlak ve vatanseverliğini vurgulamak adına ilahi düzenin özünü ve mükemmelliği temsil eden Bond’a rüşvet teklifinde bulunsalar bile benzer bir teklif İngiliz casusunun ağzından asla duyulmaz.

Batı dünyası ve yapımcılara göre Bond filmleri, aşırı derecede karmaşık bir dünyada (Bond açıktır, samimidir), içten pazarlıklı, sadakatsiz ve ahlaksız (Bond doğaldır, dürüsttür, fedakârdır), gençliğin düzenini bozucu (Bond muhafazakârdır. Birçok kadınla ilişki yaşaması hatta kadınların çoğunun bir sevgilisi veya kocasının bulunması Bond’u veya İngiliz kamuoyunu rahatsız etmezken, Bond’un ‘’kulaklarını tıkamadan’’ Beatles dinlenemeyeceğini söylemesi muhafazakâr kamuoyunun desteğini muhakkak kazanmıştır), dünyayı karanlığa götürecek Marksizm gibi kökü dışarıda ideolojiye sahip kötüler grubu ile (Bond halk tarafından benimsenmiştir) sömürüye karşı mücadele eden, özgür dünya ve geleceğin sınıfsız toplumu için savaşan İngiliz casusunun maceralarını anlatmaktadır. Ancak kötü adamların tüm kaderlerinin, bir sonuç elde edemedikleri dönemsel planları devreye sokup, dünyayı bir krizin eşiğine sürüklemek ve Bond’un bütün hazineyi kendine –Batı dünyası- mal etme çabasına meşruiyet kazandırmaktan öteye gitmediğini anlamak için ‘’aydınlanmış’’ olmaya gerek olmadığı düşüncesinde olduğumu söylemeliyim.

Serinin ilk filminde, Amerika’nın uzaya göndereceği füzenin bir parazite maruz kalması ve bunun uçuş güvenliğini tehlike düşürebilecek olmasından hareketle, o yıllarda İngiliz egemenliğinde bulunan Jamaika’ya gönderilen Bond’un macerası anlatılmaktadır. Bir adayı satın alan Çinli kötü adam kendini yerli halk dâhil tüm meraklı gözlerden uzak tutmak için adada ejderha yaşadığı dedikodusunu yaymakta ve bunda da başarılı olmaktadır. Bond filmlerinde yerliler aptal, çirkin, aşağı ve akılcı düşünceden yoksun olarak gösterilmeye çalışılmakta olup bir filmde siyahî bir kızın gorile dönüştüğü gösterilirken bir başkasında siyahî kötü adamın ölümünün şişerek ve patlayarak gösterilmesi arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır. Yerlilerin ejderhadan dolayı adaya yaklaşmaktan korkmaları karşısında Bond’un gülüp geçtiği sahne, en arsız ve rezil örneklerini Indiana Jones filmlerinde gördüğümüz ‘’aydınlanmasını’’ gerçekleştirmiş muhteşem Batı düşüncesi ile dünyanın diğer halklarının inançlarının kıyaslanmasını yapmaya çalışan ve kendi inancını başkalarınınkinden üstün gören aşağılık bir zihniyetin beyazperdeye yansımasından başka bir şey değildir.

‘’Yalnız insan kulağında meme olduğu ileri sürülmüştür ve işittiğime göre zencilerde kulak memesinin bulunmaması hiç de seyrek rastlanan bir olgu değildir’’ veya ‘’Zencilerin yabancıları kokularından ayırt edebildiği’’ gibi bilimsel nesnellikten alabildiğine uzak bahanelerle dünya üzerinde yaşayan bir ırkı insan yerine koymamak için yaptıklarına bilim demekten asla utanç duymayan Darwin, teorisini bilimsel bir temele değil burjuva ideallerine göre kurmuştur. İlkçağlar boyunca doğal seçme olmamış olsaydı günümüzdeki aşamaya gelinemeyeceğine ve uygarlığın doğal seçimin işini birçok yönden engellediğine inanan Darwin ve 1890’lı yıllarda ortaya çıkan Sosyal Darwincilere göre, gerekli üstünlüklere sahip ırk Anglosaksonlar ile onun Amerikan koludur. Ayakta kalabilen ve ‘’dünyayı yöneten’’ onlar olduğuna göre bütün bir dünya tarihi Batı insanının ortaya çıkması için var olmuş ve evrimin son halkası tamamlanmış sayılmıştır. Çünkü ‘’Uzun bir dönem boyunca, çok zeki, enerjik, yiğit, yurtsever ve iyiliksever insanları en çok sayıda yetiştiren bir ulus, bu bakımdan geri kalmış uluslara genellikle egemen olur.’’ (Türlerin Kökeni) Bir filmde Anglosakson kimliğinin yüceltilmesi ve diğer ırkların aşağılanması o kadar abartılmıştır ki, Kuzey Koreli kötü adamlar DNA’larına dek her şeyleriyle Batılı olmak için mücadele eden ve kendi kimliklerinden utanan aşağılık kişiler olarak yansıtılmıştır.

Irkçılığı, sömürgeciliğin rasyonelleştirilmesi ve onu destekleyen sosyal davranış biçimlerini tanımlayan bir olgu olarak ele alan Oliver Cox, kapitalizm ve milliyetçiliğin yükselişi ile Avrupalılar arasında ırkçı sömürü ve önyargıların geliştiği tezini ileri sürmekte, kapitalizmin dünya çapında yaygınlaşmasına bağlı olarak tüm ırkçı düsmanlıkların yönetici kapitalistlerin, beyazların ve Kuzey Amerikalıların politika ve davranışlarının izlerini taşıdığını iddia etmektedir ki katılmamak elde değil.

1962 yılında çekilen ilk Bond filminin Fleming’in niçin serinin ilk değil de dördüncü kitabı olan Dr.No’dan başladığı hatta Fleming’in böyle tuhaf bir konuyu işlemiş olabileceği konusundaki merakımın Sırlar Evreni isimli kitabını okuduktan sonra açık bir şüpheye dönüştüğünü söylemeliyim. Halkın vergileriyle karşılanan evlerinde ve limuzinlerinde güven içinde yaşayan Washington’daki sapkın generallerin egolarını tatmin etmek için Amerikan Genelkurmayının Northwoods Operasyonu isminde, birçok yurtsever Amerikalının ve masum Kübalının anlamsız yere öleceği bir savaşı gerektirecek bir plan hazırladığından bahseden James Bamford şöyle diyor: 

‘’Genelkurmay Başkanı ve tüm kuvvet komutanlarının yazılı olarak onayladığı planlar, belki de Birleşik Devletler hükümetinin şimdiye dek yaptığı en ahlaksız planlardı. Antikomünizm adına, Amerikan halkını kandırmak ve Küba’ya karşı başlatılması amaçlanan iyi planlanmamış bir savaş için destek sağlamak amacıyla kendi ülkelerine karşı gizli ve kanlı bir terörist savaş başlatmayı önerdiler. Northwoods Operasyonu kod adlı plan gereği, masum insanlar Amerikan caddelerinde vurulacak, Kübalı mültecileri taşıyan gemiler açık denizlerde batırılacak Washington D.C.’de, Miami’de ve başka yerlerde şiddetli terörizm dalgası yaratılacaktı. Bombalar insanları hedef alacak, uçaklar kaçırılacaktı. Düzmece kanıtlar kullanılarak tüm bunların suçu Castro’nun üstüne atılacaktı; böylece, Genelkurmay Başkanı Lemnitzer ve onun komplocu takımına, savaşlarını başlatmak için ihtiyaç duydukları bahanenin yanı sıra, Amerikan ve uluslararası kamuoyu desteği sağlanmış olacaktı.’’ (Sırlar Evreni)

Genelkurmay Başkanının aklına böyle bir fikrin ‘’Castro ellerine iyi bir bahane vermezse, Birleşik Devletler herkesin kabul edebileceği bir bahane uydurmayı düşünebilirdi’’ diyen eski başkan Eisenhower tarafından sokulmuş olabileceğini dile getiren yazar, Castro’nun işgal için Amerikan Genelkurmayına bir bahane sunmamasına çok öfkelenen General Lemnitzer’in bu fikri hiç unutmadığını yazıyor. Bu, planın hazırlıklarının 1958’li yıllara kadar –yani Lemnitzer’in Genelkurmay karargâhında göreve başladığı yıllar- gidebileceğini gösteren en önemli ipucudur. Amerikalıların en yakın müttefiklerinin görüşünü alabilmek adına İngiliz dostlarına bir şeyler fısıldamış olabileceğini ve kendisi de bir casus olan Ian Fleming’in Bond karakterini oluştururken özgeçmişi, yaşadığı, duyduğu ve okuduğu yaşamına yön veren bazı olaylardan etkilendiğini varsayabiliriz.

‘’İlk kez uzaya çıkarak dünya yörüngesini dolanan Amerikalı olacak olan John Glenn’in yolculuğuyla ilgili bir fikir ciddi şekilde düşünülmeye başlandı. Tarihi yolculuğu için Glenn, 20 Şubat 1962’de Cape Canaveral’dan havalanacaktı. Uçuşta Amerikan erdemleri olan doğruluk, özgürlük ve demokrasi bayrağı da gezegenin yörüngesine taşınacaktı. Fakat Lemnitzer ve kuvvet komutanlarının başka bir düşüncesi vardı. Roketin havaya uçurulması ve Glenn’in ölmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Amaç (…) kabahatin Küba’daki komünistlere ve diğerlerine ait olduğuna dair kesin bir kanıt sağlamaktı. Bu, Kübalıların elektronik parazit yaydıklarını kanıtlayacak birtakım delillerin üretilmesiyle başarılacak diye devam ediyordu Lemnitzer. Böylece NASA uzaya ilk Amerikalıyı gönderme hazırlıkları yaparken, Genelkurmay da John Glenn’in olası ölümünü savaşı başlatacak bahane kullanmayı amaçlıyordu.’’ (Sırlar Evreni)

Bu bilgiler ışığında ilk Bond filmi Dr. No’nun, onaylanan ve tam yetki verilerek (eski Ford danışmanı, sonrasında Dünya Bankası Başkanı) Savunma Bakanı McNamara’ya gönderilen –nedense McNamara kendi kopyasını saklamış ancak başsavcıya veya Başkan’a gönderip göndermediği konusunda bir şey söylememiştir- planın perde arkasındaki güçlerinin Başkan Kennedy’e söyletilen ‘’Bond filmlerini seviyorum’’ sözleri başta olmak üzere gizli yönlendirmelerde bulunduğunu, uygulamaya geçilmesi halinde dünya kamuoyunu yatıştırmak ve kendi yalanlarına kendilerini inandırmak maksadıyla Amerikan Genelkurmayının insanlık düşmanı planına paravan olmak üzere çekildiğine inandığımı söylemeliyim.

Yalnızca tek bir filmde, o da, kanundışı işler yapan ama nedense kötü adam olarak sınıflandırılmayan Draco’nun kızıyla düzmece başlayan macerayı saymazsak Bond filmlerinde sevgiye, aşka ve çocuğa yer yoktur. Bond kızları, erkeklere ve evlilik kurumuna ilgi göstermediklerinden erkekler genellikle müzmin bekârlardan oluşmaktadır. Herkesin kalacak bir yeri olduğu ama yuvası olmadığı bu kasvetli ve yalnız çiftler dünyası anneliğin ve babalığın son izlerini de yok etmekte ve seyirci, cinselliğin öne çıkartıldığı tek gecelik ilişkilerin olağan kabul edildiği bir dünya yaratılmasının gerektiği yolundaki çelişkili yargıya zorlanmaktadır.

Kötü adamların sürekli olarak ve hiç bir sonuç almaksızın kur yaptığı, hediye yağmuruna tuttuğu ancak yalnızca cilveleşme içinde kaldığı kadınlar gerçek bir erkek bulamadıklarından lezbiyenliğe yönelmiş yahut cinsel soğukluğa yakalanmışlardır. Yıllardır süregelen tatminsizliklerini Bond ile giderdikten sonra ‘’bir daha yapalım James’’ sözünü slogan haline dönüştüren ve iyi ile kötü arasında seçim yapmaya zorlanan kadınlar nedense kendilerine daha kötü davranan Bond’u tercih ederler.

Yakın tarihli bir filmde uzay mekiği çalışmalarında rol alan bilim adamını arayan ve onun kadın olduğunu anlayınca şaşıran Bond için kadınlar yalnızca sevişilecek ve sonra bir köşeye atılacak, kendisine ateşelen silah namlularının önüne hedef yapılacak varlıklardır. Yatağa girdiği kadınlara ‘’Ne yaptıysam ülkem için yaptım, zevk aldığımı düşünmüyorsun değil mi’’ diyebilecek kadar kadına hiçbir değer vermeyen Bond İngiliz elçiliğindeki casus kızı tutuklatmak için polise haber verdikten sonra, az sonra tutuklanacağından habersiz kızla son bir kez sevişir ve ondan sonra hapse yollar.

Gerçek yaşamdaki çocuğuna ve evine bakan kadının mütevazı evcil zevklerinden ve annelikten bile yoksun bırakılan, bütünüyle yapayalnız, kapalı bir dünyada, hiç bir yarar sağlamaksızın etrafta dönüp duran, tek varolma nedeni, sonsuza dek tahrik eden bir cinsel varlık olmaya indirgenen kadının bu durumu, namusu dâhil sığınabileceği hiçbir yer bırakılmayacak şekilde özgürlük adı altında pazarlanır. Lenin ‘’kadınların serbest aşk isteği’’ ile neler anlaşılabileceğine ilişkin bir liste yapmış, aslında burjuva isteği olan son maddelerin ilk maddelerde sıralanan ve herkesin kabul edebileceği baskı unsurlarının ardına gizlenmeye çalışıldığını söylemiştir ki Bond filmleriyle yapılan da tam olarak budur.

1.    Aşk işlerinde maddi hesaplardan özgür olmak mı?

2.    Bu konuda neden özgür olmak, maddi endişelerden mi?

3.    Dinsel önyargılardan mı?

4.    Papa ve benzerlerinin yasaklamalarından mı?

5.    Toplumun önyargılarından mı?

6.    Bir imsenin çevresinin dar koşullarından mı?

7.    Yasaların, mahkemelerin, polisin bağlayıcı hükümlerinden mi?

8.    Aşkın içindeki ciddi unsurlardan mı?

9.    Çocuk doğurmaktan mı?

10.Zina özgürlüğü mü?

Kültürel havaya ayak uydurmayı çok iyi bilen ve doğal olanı yansıttığını iddia eden Bond’un kusursuzluğuna inanmaya zorlanan seyirciye tanınan seçenek kendisini Bond’a donüştürmesidir. Bu andan itibaren hayranlık duyduğu bu imgenin kendi imgesi olduğunu bilen ve onun düşündüğü gibi düşünen, onun masumiyetinin kendisinin masumiyeti ve onun mücadelesinin kendisinin mücadelesi olduğuna inanan seyircinin beklentisi Bond ile aynı hale gelir çünkü Bond da merdivenleri tırmanmaya en alt basamaktan başlamıştır. Peki, öyle midir?

İkinci Dünya Savaşı günlerinde Amerikalıların istihbarat ödeneği bulamadıkları yerlere zengin subayları gönderdikleri biliniyor. Bond’un bazı filmlerinde düşük bir maaş ve kraliçeden bir aferin uğruna çalıştığının dile getirilmesi İngilizlerin de aynı taktiği benimsemiş olduğu halde küçük burjuva desteğini yitirmemek içindir. Bond’un doğumundan itibaren para sıkıntısı olmamış, smokini üzerinde asla iğreti durmamıştır. Kraliyet donanması subayı olan Bond, Cambridge üniversitesinde ve İngiliz soylularının gittiği Eton okulunda okumuştur. Mavi kana mensup kraliyet donanmasında yarbay olan Bond’un, ailesinin kökenlerinin 1300’lü yıllara kadar gittiği bir filmde konu edilmiştir. Masonluğun İngiltere ve İskoçya’da ortaya çıkışı ile ailesinin kökenlerinin aynı yer ve aynı dönemde çakışmasına tesadüf diyemeyeceğimize göre Bond’un yarbay (commander) rütbesi Eski ve Kabul Edilmiş İskoç Riti’nin 27. derecesindeki bir masonun kısaltılmış unvanı olan komandör rütbesini çağrıştırdığı için tercih edilmiş olabilir mi, bilemiyorum. Sıradan bir casusun ‘’İngiliz gücünün temsilcisi’’ olmakla takdim edilemeyeceği göz önüne alınırsa gelecek filmlerde Masonluk ile olan ilişkisi gündeme getirilecektir düşüncesindeyim. Bizim zenginden alıp fakire veren Sherwood ormanlarının serüvencisi Robin Hood bile Ridley Scott’un ellerinde Masonik bir karaktere bürünüverdi, belki de hep öyleydi…

Tüm cazibesinin altında bir kıskançlık, insafsızlık, zulüm, şiddet, şantaj, güçsüzün sömürülmesi yatan Bond daha ilk filmde işbirliği yaptığı yerli Quarrel’e ‘’ayakkabılarını’’ getirmesini emretmekten çekinmemiştir. Bu sahnenin ırkçı olmadığını iddia edeceklere soruyorum, acaba Quarrel’in böyle bir istekte bulunabileceğini düşünebilir misiniz? ‘’Evimde Filipinli bir hizmetçi var ancak Filipinli bir ailenin beyaz bir hizmetçisi olduğunu düşünemiyorum’’ sözlerinin de vurguladığı gibi her daim burjuva sınıfının temsilcisi olan ve gülen yüzünün ardındaki kapitalist ideolojinin kızgın çehresi ile kadife eldiveninin içindeki demir yumruğu ortaya çıkarmaktan asla çekinmeyen Bond’un dünyasında kimse bir başkasını sevmez, tek bir şefkat, bağlılık, merhamet ve adalet belirtisi bile görülmez. Adalet hakkında İlerleme İçin İttifak Koordinatörü Covey Olivier daha 1968’de açıkça şöyle söylemiştir. ‘’Bugün hakkaniyete uygun fiyatlardan söz etmek, bir ortaçağ kavramını canlandırmaya kalkışmak olur. Zira biz bugün ticaret özgürlüğü çağında yaşıyoruz…’’ (Latin Amerika’nın Kesik Damarları)

Ekonomik üretim araçlarını tek bir sınıfın denetlediği bir toplumda; o sınıf zihinsel üretim araçlarını, fikirleri, duyguları, sezgileri denetler. Dünyanın pek çok yerinde yenilgiye uğrayan çıkar şebekesini gizlemek için strateji değiştiren emperyalizmin, ideallerini ‘’Amerikan rüyasına’’ dönüştürmeyi başarması üzerine başta Hollywood olmak üzere televizyonlar, radyolar, dergiler, gazeteler ve kitaplardan günlük konuşmalara kadar her şey, her gün, her an ezilen ve sömürülen sınıfları birbirinden kopartarak uluslararası dayanışmasını zayıflatmaktadır. Burjuvazinin egemen ve ayrıcalıklı konumunu haklı çıkarmak için hükmedilenlerin dünyasını zararsız, doğal, saf, durağan köylü kesimi ile tehlikeli, şüpheci, kötü, hareketli kent kesimi olarak ikiye bölmekte hatta kendilerine dayatılan tüm değer yargıları ve ahlakın hükmedenlerden geldiğini anlamaması için işçi sınıfını da memur işçi, polis komiser, doktor hemşire, asker sivil, subay astsubay gibi sanal kavramlarla parçalamakta ve her birini öteki için tehdit unsuru olarak sunmaktadır.

Bir filmde kapısında uluslararası hayırseverler derneği tabelası bulunan bir yerde Spectre üst düzey yöneticilerinin toplantısı gösterilir. Bu sahne ile sosyal devlet politikaları eleştirilmekte komünistlerin eşitlik, hak, adalet görüntüsü altında kendi çıkarlarını düşünen bir avuç kötü olduğu izlenimi seyirciye verilmeye çalışılmaktadır. ‘’Her çağda egemen düşünceler egemen sınıfın düşünceleri olmuştur’’ diyen Marks, burjuvazinin, proletaryayı sömürmeye başladığı andan itibaren, sınıf mücadelesini iyi ve kötü arasındaki ahlaki savaşa indirgemeye çalıştığını söylemiştir. Ahlâkî etiket, çatışmanın ekonomik kökünü gizlemeyi ve sınıf düşmanının faaliyetini gizleyerek işçi sınıfının eksikliklerini onları zayıflatmak amacıyla, ahlaki kusura ve alay konusuna dönüştürür. Bond filmlerinde kötü adamların her türlü ahlaki zayıflıkları bu kapsamda değerlendirilmelidir.

Alexis de Tocqueville, Amerika’da Demokrasi kitabında şöyle demiştir ve haklı çıkmıştır. ‘’Bu yolla, dünyada, ruhu bozmayan fakat gevşeten ve hareket yaylarını sessizce çözen bir tür faziletli materyalizm kurulabilir.’’

Çarpma, çarpışma, düşme, havalanma, kaçma, kovalama, kavga, dövüş türünden hareketlilik yaşanır, gemiler, arabalar ve uçaklar parçalanıp silahlar ateşlenirken seyirci çöp bidonları, sıkışık yollar, tamiratlar, başıboş köpekler, insan yığınına dönmüş sokaklar, polisler, lağımlar ve gecekondular olmak üzere çağdaş kent yaşamının bütün sefaletine tanık olur. Kent, dışına kaçılması gereken, sonu gelmez faaliyetlerin sürüp gittiği, denetlenmesi olanaksız, varlığı anlamsız bir teknoloji faciası olarak gösterilirken, burjuva ideallerinin sürekliliği konusunda hiç bir itirazı olmayan köylü, halkın ürettiği her şeyin bekçisi olarak ilân edilerek popülerleştirilir.

Bond’un dünyasında üretim toplumsal değil doğaldır, tüm nesneler Q’nun ellerinde birden belirir ve bitmez tükenmez maceralarda armağan olarak sunulur, üretmek için kimsenin çalışması gerekmez. Emekçi ya da bir proletere rastlanmaz ve hiç bir şey sanayiin ürünü değildir. Q bölümünün birçok filmde deniz aşırı ülkelere taşınmış olması ve birçok ürünün üretim aşamasının değil de olmuş bitmiş son halinin gösterilmesi üretim süreçleriyle olan ilişkisinin kesilmesi gayretidir. Saat, araba, kalem, giyecek, altın gibi ismi ne olursa olsun bütün bu ürünlerin insangücü kökenli oluşları gizlenmiş, nesnenin kökeni ile onu üretim işlemine bağlayabilecek bağ ve toplumsal bellek kesilip atılmıştır. Doğrudan ekonomik üretimin yokluğunda işçinin teri, kanı ve emeğinden kopartılmak suretiyle özelliksiz, köksüz ve gelecek nesillere aktarılamayan birer meta haline dönüştürülen ürünler hiçbir filmde iki kez kullanılmazlar. İşçi sınıfı ve sınıfsal mücadele safdışı edilince çaba göstermeden servet edinmek meşru hale getirilmiş oluyor.

‘’İlk çakıl taşının insan eliyle işlenerek bıçak haline gelmesi için öylesine uzun bir zaman geçmişti ki, bizim tarih diye bildiğimiz zaman, bunun yanında önemsiz kalır. Ama zorunlu adım atılmış, insan eli özgürleşmiştir, bundan böyle de yeni hünerler kazanacak, bu yolla edinilen büyük el yatkınlığı insan soyundan soyuna geçecek, gittikçe artacaktır. Onun için, emeğin sadece bir organı değil ama aynı zamanda da bir ürünüdür el, Ancak emek yoluyla… insan eli mükemmellik derecesine ulaşabilmiştir’’ (Engels)

Bond maceralarında çalışanlar, kasiyerler, resepsiyon görevlileri, hostesler, satış elemanları ve garsonlar gibi hizmetlerini satan kimselerden ibarettir. Böylece hiç bir zaman üretilmeyen ancak her zaman satın alınan tüketim dünyasında satın alma işi sürekli yinelenmiş olur. Yeri gelmişken ülkemizde de her sokağa birer alışveriş merkezi açılmak suretiyle genç nüfusun güvenlik görevlisi ve kasiyere dönüştürülmesi yönündeki çabaların son hızla sürdürüldüğünü ve buraların kapanması halinde ellerinde nitelikli hiçbir mesleği bulunmayacak yüzbinlerce gencin varolduğunu görmenin acı verici olduğunu söylemeliyim.

Yazılı veya sözlü her kelimenin Batı ideolojisinin (bir konuyu açıklığa kavuşturmak gerek. Burjuvazi yalnızca Batı toplumlarında var olan bir sınıf olup diğer toplumlarda bulunan benzer sınıflara –işbirlikçi- denilir. Batı burjuvazi demektir) propagandasını yaptığı günümüz dünyasında sürekli ve yoğun olarak baskıyla kuşatılmış kişi tek başına kurtuluş yolu bulamayacak kadar acizdir. Önceki yazılarımdan birinde sözünü ettiğim bir olayı kısaca hatırlatmak isterim. Ülkedeki komünist faaliyetleri araştırmak üzere kurulan Amerika’ya Karşı Çalışmalar Kurulları Meclisi (HUAC) üyelerini tedirgin eden 1944 yapımı Song of Russia isimli bir filmi araştırmak üzere bilirkişi olarak çağrılan Ayn Rand, ‘’insanları gülerken göstermenin’’ komünistlerin her zaman kullandıkları bir propaganda olduğundan hareketle, Rusları gülerken gösteren bu Amerikan filminde de Rus parmağı olduğunu iddia edebilmiştir. Geçtiğimiz günlerde karşılaştığım bir metnin yukarıdaki savı desteklediğini görmemin hiç şaşırtıcı gelmediğini söylemeliyim.

‘’Soğuk savaş yıllarında Moskova’ya yaptığım bir ziyareti anımsıyorum; beni en çok etkileyen şey şehrin renksizliği olmuştu. Gökyüzü griydi, evler griydi, arabalar griydi, caddede yanımdan geçen bütün insanların yüzü soluktu. Ama beni en çok hayrete düşüren hemen hemen hiç kimsenin gülmemesiydi. Yol boyunca defalarca hafifçe gülümseyerek selamladığım Moskovalıların hiçbirinden karşılık almadım. Başlarda bu durum eğlenceli geliyordu (o kadar tuhaftı ki, o yüzden) ama bir saat geçtikten sonra bu ortamın benim üzerimde yarattığı etkin farkına vardım. Ruh halim değişmişti. O neşeli halimden eser kalmamıştı. Yüzümdeki gülümseme gitmişti. Hüzünlü bir ruh haline kapılmıştım. Kendimi boz bulanık hissediyordum. Farkında olmadan fiziksel ve psikolojik açıdan çevremdeki insanları yansıtıyordum.’’ (Buy.ology-Martin Lindström)

Soğuk Savaş yıllarında dediğine göre en geç 1990 yılında gitmiş olacağını düşünürsek, bu sırada 20 yaşından küçük olan 1970 doğumlu yazarın saatlerce Moskova sokaklarında yalnız başına nasıl ve niçin gezmiş olabileceğini merak ediyorum. Moskova’nın yanı sıra Romanya, Bulgaristan, Gürcistan, Ukrayna gibi pek çok ülkeye gitme fırsatım oldu. Çoğu duvarın yıkılmasından sonra gerçekleşen bu ziyaretlerimde halk pazarlarında ekmek arası rendelenmiş havuç satan satıcının önünde uzayan kuyruklar başta olmak üzere büyük bir sefalete ve acıya tanık olsam da, belki yazarın istediği anlamda kahkahalarla gülmeyen bu insanların yine de kendilerine gülümseyerek merhaba diyenlere somurtarak baktıklarını görmedim. Böyle yapanlar muhakkak vardır ancak oranı Fransa’dan veya Danimarka’dan daha fazla değildir. Örneğin Fransa’da Fransızca haricinde bir dili kullanıyorsanız değil size gülümsemeleri bakkaldan ekmek bile alamazsınız, yüzünüze bakmazlar. Yazarın böyle bir şeyi ‘’uydurmuş’’ olmasının tek izahı Burjuvazinin Rus halkını asık suratlı, nemrut ve gülmeyen bir millet gösterme çabasının günümüzde de sürdürülğünün en açık göstergesidir. Yazar tabii ki bunu emirle değil içinden öyle geldiği için, Sovyetleri kötülemenin ve aşağılamanın kendisine yeni fırsat kapıları açacağı bilinciyle gönüllü olarak yapmaktadır.

Burjuvazi eşittir Batı ne demektir, burjuvazi niçin Batı düşünce dünyası haricinde yetişmez, yetiştiğini düşünenlere niçin işbirlikçi denir Türk yazınının en büyük kalemlerinden Kemal Tahir bu konuda şöyle diyor. ‘’İçerde devlet desteğiyle yerli zengin yetiştirmeye sapıldı mı, bunun, bizim gibi memleketlerde, üst idareci kadrolara sıvaşmaması mümkün değildir. Üst idareci kadrolar, milli zenginlerle ortaklık da kursalar, rüşvet karşılığı aracılk da yapsalar, keselerine attıklarının her zaman on katını, çoğu zaman, hatta yüz katını, şuna buna sus payı verip çarçur ettirirler. Bu durum içerde ister istemez, bazı alanlarda zengin edeceklerinin işlerini kolaylaştırmak için tekeller kurmaya zorlar hükümetleri… Devlet işletmelerinin zararına katılmadan kaymağını alarak, fazladan pazarı tekel şartları içinde tutarak iş yapanlar, Batı anlamında kapitalist olamazlar. Bunlar ne kadar çok zenginleşirse, devleti o kadar çok didikler, temellerini o kadar çok oyar. Bunlar, içinde bulundukları şartlar dolayısıyla sınıf şuuruna varamadıkları için kendi devletlerini kurmaya yönelemezler. Tersine hiçbir sorumluluk yüklenmeden Batı anlamında sınıf karakteri olmayan enikonu SAHİPSİZ devleti kendi hesaplarına çalıştırıp soymayı çıkarlarına daha çok uygun bulurlar. Bu düzende, doğulu devlet, haklara karşı ödevini yerine getiremez olur. Halkın düşmanlığı, bir anlamda da umutsuzluğu arttıkça artar. Yüksek idarecilerle onların hırsızlık ortakları da bu umutsuz halklara gittikçe daha etkili kötü örnek olurlar. Bir yandan zenginlik düşmanlığı alıp yürürken öte yandan insanlar içinde debelendikleri kara yoksulluktan anca vurgunla, kanunsuz çarpmalarla, lotaryalar yoluyla kurtulacakları inancına varırlar. Böyle ortamlarda hırsızlık ayıp olmaktan çıkar. Toplumun en alt tabakalarında sürünenler bile hiç olmazsa çocuklarını okutup bu soygun çetesine katmayı biricik amaç edinirler. Böyle ortamlarda haklara doğruları anlatmak giderek imkânsızlaşır. En akıl almaz yalanlar, hayaller tabulaşarak enaçık gerçeklerin yerini tutar. Bu sebeple böyle ortamlarda siyasi partiler ister istemez birer yalan fabrikası haline gelir. Seçmen söylenene değil, bunlardan hangisinin iktidara yakın olduğuna, yakın olanlardan da hangisinin vurguna daha açık, daha yatkın olduğuna bakar. Böyle durumlarda, politikacıları hırsızlıkla suçlamak, onların seçim güçlerini azaltmaz, tersine artırır.’’ (Kurt Kanunu)

Bu toprakların en büyük yazarlarından Kemal Tahir’in dedikleri karşısında tüyleri ürpermeyenler için Amerikan saldırganlığı en fazla duyan Latin Amerika’dan bir yazarın dediklerine kulak verelim:

‘’Sosyal piramidin tepesinde yer alan altı milyon Latin Amerikalının toplam yıllık geliri piramidin dibinde yığılı duran yüz kırk milyon yoksul emekçinin yıllık gelir toplamına eşit. Günlük kazancı çeyrek dolardan ibaret olan tam altmış milyon köylü var bugün Latin Amerika’da; aynı Latin Amerika’da, İsviçre ve ABD’de açtırdıkları özel hesaplarda beş milyar doları biriktirmiş bekleyen felaket tüccarları da var ve bunlar, yeni üretim ve iş alanlarının açılıp geliştirilmesine ayrılabilecek olan bu muazzam servetleri, milyonlarca insanı hem aşağılayan, hem kışkırtan bir pervasızlık içinde lükse, tantanaya, gösterişe, hiçbir üreticiliği olmayan yatırımlara ayırıp heba etmekteler. Emperyalist iktidar merkezlerini sulayan yağmur, sistemin geniş kenar mahallelerini baskına uğratmaktadır. Buna paralel ve eşzamanlı olarak da, bizim içeride egemen ama dışarının egemenliği altındaki sınıflarımızın refahı, yük hayvanları gibi yaşamaya mahkum halk yığınlarımızın talihsizliğini…talihsizlikten de öte, felaketini oluşturmaktadır.’’ (Latin Amerikanın Kesik Damarları)

Arkadaşlarına değil görevine sadakat duyan Bond hiçbir zaman görevin başarılması veya önemsiz birinin hayatının kurtarılması gibi ahlaki bir ikilemle karşılaşmamış, bir kaçış yolu varsa her zaman ilk çıkan o olmuştur. Doğru yolu bularak iyilerin safına geçen Jaws’ın, kendisinin emrini yerine getirirken mutlak bir ölümle karşı karşıya kalacağını bilmesine karşın Bond bu duruma aldırış etmez ancak filmin sonunda Jaws’ın mucizevî bir şekilde kurtulduğu haberi gelir. Diğer Bond filmleriyle kıyaslandığında Jaws’ın kurtuluşunun aykırılık oluşturduğunu ve filme sonradan Bond’un bu umursamazlığının seyircide oluşturacağı –belki de oluşturduğu- tepkiyi azaltmak için eklenmiş olduğunu düşünüyorum.

Kira, elektrik faturası, yiyecek veya giyecek konusunda asla bir sorunla karşılaşmayan, görevde olsun olmasın en lüks otellerde konaklayan, en pahalı içkileri içen, en iyi arabalara binen ve sürekli son teknoloji ürünü cihazlar kullanan Bond sihirli bir bolluk içinde yaşar. Bu müsrif ve lüks toplumda geçim yolları konusunda büyük bir sıkıntı yaşanmadığından kötü adamlar servetin kökenini gizlemek için birer araç olarak kullanılırlar. Casino Royale filminde Bond’un kumarda kazandığı paranın, Afrika’da bir dilim ekmek ve bir bardak su bulamayan insanların parası olduğu görmezden gelinerek –çünkü paraları çalan Batı değil kendi yöneticileridir. Kötü adamdan çalmak ise onu cezalandırmaktır- Bond tarafından casinolarda harcanır. ‘’Para sayesinde ruhları cennete bile göndermek mümkündür’’ diyen Kolomb’un torunları tarafından dünyalarının tüm faziletlerini içerebildiği ve güzel olan her şeyi simgelediği para en büyük amaç ilan edilmiştir.

Bond’un temel karakteristiği yalnızlığıdır. Tek bir arkadaş, tek bir dost edinememiştir. Her faaliyeti kendi toplumsal sınıfının tarihsel yaşantısını üretir. Ritm hiç bozulmaz. Şekiller sürekli olarak yer değiştirir. Hikâye bitmez tükenmez bir şekilde tekrarlanır. Bond kendisine hareket sağlayan her şeyi kullanır, tank, jet uçağı, araba, tekne veya uzay roketi… Bu mekanik araçların kolayca ortaya çıkışları ve birden kayboluşları şaşırtıcıdır. Nesnelerin işlevleri değiştirilmeden yeni bir renge boyanmaları gibi, Bond da faaliyetlerinin doğası ve dürtüsü değiştirilmeksizin yüksek teknoloji ile yeniden donatılır.

Bilim oyuncak dolabından çekilip çıkarılır, bir süre oynandıktan sonra yerine konur. Aynı şekilde, Bond da günlük yaşamından çekip alınır ve kötü adamı yakalamak adına sağa sola koşturur, görevini yapar ve sonra bir sonraki maceraya kadar gündelik yaşamına döner. Başlangıç ve sonun hep aynı olduğu hatta maceranın kendisinin bile, aynı eski malzemenin abartılmış yinelenmesinden başka bir şey olmadığı filmlerde seyirci bir maceradan diğerine geçerken görevin bitirilmiş olması başka bir maceraya atlamak için kullanılan basamak olur.

Bugün yeni olan bir şey yarın eski sayılmaktadır. Bilimin ürünleri, Q’nun icatları ve piyasadaki en son fikirler anında tüketilecek nesnelerdir yoksa çabuk bozulabilir, modası geçebilir ve yerlerini başka şeyler alabilir. Bilim, bir tür hayret ve şaşkınlık yaratan teknolojik reklâm aracı haline getirilir. Hiç bir ilerleme yoktur yalnız o ana hizmet eden bu araçlar ulaşım veya biçimsel çeşitlemeler için kullanılır ve bir sonraki filmde çoktan unutulmuşlardır bile. Üretici güçler olmadığından sözde bilimi temsil eden ve sürekli alaya alınan zavallı Q’nun çalışmalarında bilimsel rasyonellik önem taşımaz.

Her bir filmdeki faaliyetler küçük ayrıntılar dâhil bir öncekiyle esasta aynıdır. Bond birbirinin taklidi olan maceralar içinde döner ancak bu dönüş bir gün bıkkınlık uyandıracağından seyirciyi perdeye çekebilmek için yeni malzemeler bulmak zorundadır. Bıkkınlık ve değişiklik korkusu, karakterlerin fiziki hareketlilikleriyle bastırılırken samimiyet, geleneksel karakterin kullanılmasıyla sağlanır. Maceranın çekiciliğine kapılan seyirci, yeni teknikler karşısında, karakterlerin kendi kendilerini tekrarlayıp durduklarını fark edemez. Son Bond filmi Skyfall’ın yönetmeni bu durumu şöyle izah ediyor:

“Her yeni Bond filminin öncekilerden daha büyük, daha iyi, çok daha fazla görülmeye değer, daha heyecanlı ve daha şaşırtıcı olması gerekmektedir. Yeni tehlikeli sahneler, orijinal hileler, seyirciyi eğlendirmek ve heyecanlandırmak için yeni yollar aramak; senaryo yazarları, yapım ekibi, sahne koordinatörü ve her yeni sahnenin maliyetiyle ilgilenenler ile aylarca süren tartışmalar ve toplantılar sonunda belirlenmektedir. Maliyetler büyük bir baş ağrısıdır ancak tüm Bond filmleri gişede başarı elde ederek büyük kar sağlamıştır. Bu açıdan akıllı davranmak ve para kazanmak için Bond filmlerine daha çok para yatırmak doğru bir ticari yaklaşım olacaktır.’’

Son Bond filminde sık sık sözü edilen gölgelerde savaşmak, komünist Rusya’nın bir taktiği olarak yansıtılırken İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batı’nın, özellikle İngilizler ve Amerikalıların Napolyon’dan Hitler’e uzanan tarihsel süreçte Avrupa’yı tarihin derinliklerinde yokolmaktan kurtaran Rusya’yı derhal düşman ilan ederek artık savaşların gölgelerde yapılacağını söylemelerine hiç değinilmez. Gölgelerin karanlıkta değil aydınlıkta olduğu göz ardı edilir. Stratejik Servisler Ofisi’nin (OSS) şefi Orgeneral Wiliiam O.Donovan, Başkan Henry Truman’a ‘’Rusya Birleşik Devletler için henüz bilmediğimiz çok daha büyük bir tehdit oluşturacaktır’’ derken Hitler daha intihar etmemişti. Aynı sözler Churchill tarafından da dile getiriliyordu ancak Sovyetlerde böyle bir konuşmanın varlığına dair bir ipucu bulamıyoruz. Son Bond filminde artık gölgelerde savaşmak yok derken Rus tehdidinin tamamen bittiği ve artık yeni bir düşman ortaya çıktığını söylemektedir ki yeni düşmanın kim olduğu gelecek filmde belli olacaktır. Ancak filmin İstanbul’da geçiyor oluşu yeni düşmanın İslam olduğuna dair ipuçları veriyor mu, göreceğiz. Goldeneye filminin açılışında Berlin Duvarı’nın, Lenin’in heykellerinin, orak çekiç simgelerinin kısaca komünizmin yıkılışı gösterilerek Fukuyama’nın ilan ettiği ‘’tarihin sonu’’ tezine destek veriliyor. Tarih felsefesinin oluştururken ırkçı yaklaşımlarını gizlemeye gerek duymayan daha doğrusu bunun ırkçılık değil gerçekler olduğunu söyleyen Hegel Prusya devleti ile tarihin sonunu işaretlemişti, Amerikan ideolojik tetikçilerinden Fukuyama duvarın yıkılmasıyla tarihin sonucu ilan etti aynısı Roma için de söylenmişti ama tarih devam ediyor. Churchill, Lenin için ‘’Sovyetlerin başına gelebilecek en kötü şey Lenin’in doğması, daha da kötüsü ölmesi olmuştur’’ derken haklı mıdır? Marksist görüş tarihteki her şey olması gerektiği için olmuştur demesine karşın Stalin’in yerine Troçki’nin devam etse ve Lenin’in bir müddet daha yaşamış olsa ne olurdu diye düşünmeden edilmiyor…

Bir casus deşifre olmaktan, sınır dışı edilmekten daha da kötüsü yıllarca hapse düşmekten korktuğundan kimliğini asla söylemezken düşük profilli kalamayan Bond hemen her yerde casus değil de diplomatik bir temsilci gibi davranmaktan çekinmiyor. Sokak ortasında meraklı kalabalığın bakışları altında, sırf birkaç saat tutuklanmamak adına başka bir ülkede MI6 casusu olmanın dokunulmazlığı varmış gibi hem kendisinin hem de işbirliği yaptığı ajanın kimliğini açıklamaktan çekinmiyor. Başka bir filmde politik bir karaktere bürünerek Rambo’dan önce Afganistan’a gelerek Rusların esir tuttuğu bir Afgan liderini serbest bırakarak Amerika’dan önce harekete geçiyor. En komiği diyeceğim ama en arsızı demek daha doğru olacak, ilk yöntemi provoke etmek olan bir İngiliz casusu Ruslardan, Sovyet vatandaşı olmayan birine ilk kez verildiği öylenen Lenin Şeref Madalyası aldığının söylenmesi oluyor.

Bond nerdeyse hemen her filmde olayı kişiselleştirmemesi yönünde ikaz edilir, filmlerin en az yarısında yetkileri elinden alınır veya M’in direkt emirlerini uygulamaz. CIA’den arkadaşı Felix’in karısının öldürülmesi üzerine tamamen kendi başına harekete geçse de görevini emirler doğrultusunda tamamlar. Olayın tamamen kişiselleştiği filmde ise emirler doğrultusunda başlayan görev İngiliz hükümetinin inisiyatif alamaması sonucu müstakbel kayınpederi kötü adam Draco’nun adamlarının Bond’a yardım etmesiyle kötü adam altedilir ancak İngilizler bundan dolayı hiç utanç duygusu hissetmez ve itaatsizliğinden dolayı Bond hiçbir zaman cezalandırılmaz. Her şey düzmecedir ve aslolan İngilizlerin çıkarlarının korunmasıdır. Yoksa demokrasi havariliğine halel getirmeyecek şekilde inkâr edilebildiği ölçüde kimin kiminle işbirliği yaptığı önemli değildir.

Azılı düşman, kötülerin kötüsü, Bond’un karısının katili Blofeld’in ölümü intikam duygularını tatmin etmeyecek kadar sıradan ve kimsenin sorgulamadığı şekilde gerçekleşir. Bir patlama esnasında ölüp gider. Her zaman her olayı kişiselleştirmekle suçlanan Bond, karısını öldüren adamın ölümünü kişiselleştirmez. Bir görev daha başarılmış ve düşman, ölümüyle kahraman ilan edilemeyecek şekilde bertaraf edilmiştir.

Daha üçüncü filmde (Goldginfer) kötü adam bir 00 ajanını satın aldıklarını söylese de üzerine gidilmez ve özellikle soğuk savaşın son ermesinden sonraki filmlerde ajan ihanetleri doruk noktasına ulaşır. Bir filmde Avrupa’daki bütün 00 ajanlarının çağrıldığı bir sahnede dokuz ajan yan yana oturuken üç yöneticinin karşılarında oturduğu ve bir daire şeklini alark Arthur’un şövalyeleri veya İsa’nın havarilerini simgeleyebilecek kadar ileri gidebilen 00 ajanlarının sürekli ihanet etmeleri nasıl açıklanabilir. M’in kişisel korumalığını yapandan tutun da son filmin kurgusunun tamamen üzerine kurulduğu ajan ihaneti meselesi, anlaşılmayan ve üzerine gidilmeyen bir konudur. Gidildiği noktalarda da sebep sonuç ilişkisine değinilmeyerek sistemi kendi çıkarları için kullanan çürük elmalar olduğu belirtilerek cezaları verilmektedir.

İki kutuplu bir dünya düzeninde seyirci başka türlüsünü yemeyeceği için kötü adamın küresel bir yıkım getirmek adına New York veya Moskova’yı yok edebilecek planlar yaptığı vurgulanır. Dünyayı kurtaran Bond olsa da bu şehirlerin arasına Londra veya İngiltere sıkıştırılmaz ve seyirci Bond’un dünyayı kurtardığı zırvalıklarına tahammül etse de Amerikan altınlarını korumak için yanında CIA, FBI ajanları varken British İntellegnce adına Amerikan topraklarında operasyon yapsa da hiçbir zaman Londra’yı kurtaramamıştır.

Bond’un Amerikan topraklarında Kraliçe’nin İstihbarat Servisi adına operasyon yapması seyirciye ne kadar tuhaf geldiyse, aynı tuhaflığı hisseden ‘’birileri’’ tarafından belki ikaz edilen senaryo yazarları başka bir filmde hiçbir işe bulaşmaması yönünde defalarca ikaz edilen Bond’u ‘’gözlemci’’ olarak bir uyuşturucu baskınına dâhil ediyorlar. Ancak senaryo yazarlarının ve yapımcıların kulağının adamakıllı bükülmesi için yıllar geçmesi gerekiyor. Die Another Day ile İngilizlere ilk kez fırça çeken CIA senaryoya dâhil olduğu bundan sonraki hemen her filmde Bond’u tokatlamaya devam eder.

Yakın dönem filmlerinden birinde Bond CIA’deki arkadaşı Felix ile buluşur. Aralarında şiddetli tartışma yaşanır. 60’lı ve 70’li yıllarda Bond’a koşulsuz yardım eden Felix yoktur artık. Bond’un, kimse kokaine ve komünizme aldırış etmese Güney Amerika’nın hali ne olurdu, yıllardır bu ülkelerin altını oyuyorsunuz demesiyle Sabri Çağlayangil’in CIA yıllardır altımızı oymuş sözlerini hatırlamamak elde değil. Bond alaylı bir şekilde CIA’nın herkesle çalışmasına hayranım diye sözlerini bitirir. Evet, biz de hayranız.

Son söz olarak kısaca söylemek gerekirse Bond’un görevi Batı’nın denetiminden uzakta gelişen sanayinin engellenmesidir. Batı’dan bağımsız hareket etmenin kötü sayılmak için yeterli olduğu filmlerde ele geçirilen bütün ileri teknoloji ürünleri daha iyi bir amaç uğruna kullanılmak yerine derhal imha edilirler. Böylece dünyaya yeteri kadar gözdağı verilmiş olur, Yaparsanız yıkarız.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarın diğer film eleştirileri için tıklayınız.

Tokyo Sonata (2008, Kiyoshi Kurosawa)

24 Aralık 2009 Yazan:  
Kategori: Manşet, Sanat, Sinema, Yakın Dönem & Günümüz Sineması

Tokyo Sonata Tokyo Sonata, Japon sinemasının son yıllarda verdiği en önemli eserlerden birisi. Yönetmeni Kiyoshi Kurosawa ise ülkesinde korku-gerilim türünde yaptığı filmleriyle tanınıyor. Bu açıdan Tokyo Sonata yönetmenin filmografisi açısından farklı bir yerde duruyor diyebiliriz.

Tokyo ismiyle başlayan filmlerin öncüsü, belki de en iyisi, şüphesiz Yasujiro Ozu’nun Tokyo Monogatari - Tokyo Hikâyesi (1953) adlı filmidir. Ozu’nun geleneksel yapısını oluşturduğu Gendai-Geki (Modern Japon Sineması) türünün bütün formüllerini içeren yapısı ile Tokyo Sonata filmi Ozu geleneğiyle beslenen bir film olarak karşımıza çıkıyor. Bir aile dramı olarak ele alabileceğimiz film, toplumun en küçük yapısı olan ‘aile’ içerisindeki bireylerin psiko-sosyal durumlarını ve aile-içi iletişimsizliğini nirengi noktası olarak alıyor.

Tokyo ismini merkeze alan filmlerde (filmin adında geçmese bile) batı modernitesini benimseyen bir Japon toplumuyla karşılaşırız. Sinemada Tokyo ismine bu kadar iltimas geçilmesinin en büyük nedenlerinden biri de geleneksel Japon toplumunun değişim ve dönüşümünü ifade edebilecek yegâne şehir özelliği taşımasıdır. Türk sinemasında görülen Anadolu-İstanbul ayrımına benzetebiliriz bu durumu. Karakterin göç edebileceği bir yer varsa orası İstanbul şehridir. Tıpkı bir Japon’un göç etmesi gereken bir yer varsa Tokyo şehri olması gibi. Bu nerdeyse iki farklı toplum (geleneğe dayalı-modernizme dayalı) profiline perspektif olarak bakmamızı sağlar. Modern Japon toplumu ele alınacaksa öykünün Tokyo gibi büyük bir şehirde geçmesi görünen en kısa yoldur.

Japon Aile Yapısı ve Japon Toplumunun Çözülmesi Üzerine

İkinci dünya savaşından sonra hızlı bir yapılanma süreci içerisinde devinen Japonya için her şey iyiye gitmiyordu muhakkak. Bu şekilde hızlı bir gelişim beraberinde toplumsal bağların yıpranmasına, zedelenmesine ve kuşaklar arası çatışmaların yaşanmasına neden olacaktı. Ozu filmlerinde gördüğümüz geleneksel aile yapısındaki elementler -ki bu ailenin içerisinde büyükbaba, büyükanne de vardır- günümüz Japon sinemasında artık göremeyeceğimiz unsurlar haline getirilmiştir. Ozu’nun Tokyo Hikâyesi’nde gördüğümüz ve Tokyo’ya çocuklarının ziyaretine gelen büyükbaba ve büyükannenin (en küçük nesil bakış açısından bakarsak) bu koskoca şehirde yaşayan çocuklarının yabancılaşmasını ve aralarındaki iletişimsizliği Tokyo Sonata filminde ailenin içe dönük yapısında görebiliyoruz. İletişim ve yabancılaşma böylece çekirdek aile yapısının içine kadar sinmiştir. Doğu toplumlarının aile yapısını incelediğimizde karşımıza ataerkil bir yapı ortaya çıkmaktadır. Yaşlı aile büyükleri ile çocuklar (hatta torunlar da) aynı büyük evde yaşar, evin en yaşlı erkeğine hürmet gösterilir, kadınlar ise daha çok evde ev işlerini yaparken, erkekler çalışmak için evden çıkar; sofraya hep birlikte oturulur ve baba yemeğe başlamadan hiç kimse yemeğe başlamaz. Sistem erkek egemenliğine dayalı ve erkeğin iktidarını sarsmayacak şekilde kurulmuştur. Bu açıdan bakıldığında filmimiz de aynı yansımaları göstermektedir. Ancak bu bir tür sıkışmışlık ifadesiyle verilmektedir. Gelenekler, çağdaş insan yaşamına ne kadar dayanabilir? Japon aile yapısı ortaçağdan beri süregelen samuray kültür ve şiddetine dayalı bir merkezde toplanmıştır. Haliyle bunun uzantılarını birinci dünya savaşından sonra militarist ve emperyal söylemlerden çıkarabiliyoruz. Ancak bu toplum geliştikçe ve modernleştikçe bu şiddetin çarpıtılmış olarak ifadesini cinsel edinimlerde görmeye başlıyoruz. Şiddetin yön değiştirmesi ve bunun cinsel anarşizm hareketlerine yol açmasını Japon Sinemasının seyrinden çıkarmak mümkündür. Örneğin en hararetli dönemini (seksüel açıdan) 1970–1980 arasında Pembe Şiddet (Pink Violent) akımıyla yaşayan Japon sineması ucuz ve bayağı filmlerden oluşan, tema olarak cinselliği ve şiddeti ön plana çıkaran filmler yapmıştır ki, etkisini şimdiki Japon korku sinemasında ve ütopik konulu animelerde görmek mümkündür. Takeshi Miike’nin filmlerini bu gruba dahil edebiliriz.

Tokyo Monogatari

Tokyo Sonata yukarıda söylemlediğimiz birçok ifadeyi sırtında taşıyor. Özellikle masaya yatırdığı orta sınıfa dair söylemleri günümüz Japonya’sının ekonomik açılımlarına tezat düşmeden ifade ediyor. Zaten filmimizin girizgâhı erkeğin iktidarını ele almasıyla başlıyor. Baba Ryuhei Sasaki (Teruyuki Kagawa), orta düzey bir şirkette çalışan müdürdür. Ancak ekonomik buhran neticesinde bu işinden çıkarılır ve işsiz kalır. Ryuhei’nin işten çıkarılma sebebi ise, Çinlilerin daha ucuz işgücü sağlamaları ve şirkete ekonomik açıdan katkıda bulunmalarıdır. Kapitalizme dayalı bir devlet sisteminde, özel açılımlar bireyin üstünde Demoklesin kılıcı gibi sallanmaktadır. Filmde bu konuda irdelenen tek ülke Çin’in ucuz işgücü sağlaması değildir. Aynı zamanda evin büyük oğlu Amerikan askeri olmak için başvuruda bulunur. Japon ideolojisi zayıflamıştır, tıpkı ele alınan çekirdek ailenin babası Ryuhei gibi. Dikkat edilirse ikinci dünya savaşı veya öncesinde Japonya sürekli mağdur taraf olarak lanse edilir, ancak Japonların Çin’de, özellikle Nanking’te yaptıkları şeyler, Almanların Yahudi Soykırımına yönelik eylemlerinden farksızdır. Bu yüzden filmde sürekli ticaret yapılan iki ülke olarak Çin ve Amerika gösterilir. Ekonominin hacmi ya da kapitalist düzenin ilkeleri bu ülkelerle yapılan ticari ilişkilere bağlıdır. Paternal bir geleneğe sahip olan Japon ideolojisi kapitalist sistem nedeniyle zayıflamış, hatta bu ataerkil gücünü kaybetmiştir. Aile babasının, yani otoritenin iğdiş edilmesi ile kapital ve modernist açılımların koşut bir kurgu içerisinde verilmesi bir anlamda bunu pekiştirir. İkinci dünya savaşı temasına dayanan Japon filmlerinde milliyetçiliğin ne denli önemli bir şey olduğunu, ülkenin yenilgi sonrası askerlerin harakiri yapmalarına neden olacak kadar faşizan bir ideolojiye sahip olduğunu hatırlatmakta fayda görüyorum. Haberlerde çıkan ve bu konu hakkında yorum yapan bir gencin sözleri dikkate değerdir:

“Amerika ile çok fazla ticaretimiz var. Bu yüzden Amerika’nın bir problemi varsa bu Japonya’yı direkt etkiler.”

Tokyo Sonata

Tokyo Sonata

Tokyo Sonata

İşten çıkarılan Ryuhei bu konuda yalnız değildir. Ancak yapması gereken bir şey vardır. Yeni bir iş bulana kadar her şeyi ailesinden gizlemek. İşini kaybetmek; para kazanmamak, mağaraya et götürememek, bir anlamda otoriteni kaybetmek, elindeki kemiği düşürmek demektir. Sorunu salt ekonomik haliyle ele almak bir yerde F.W. Murnau’nun 1924 yapımı Der Letzte Mann (Son Adam) filmini hatırlatmaktadır. Bu filmde üniformalı otel görevlisi yaşlandığı için, iktidarını kaybeder, sistem onu çiğneyerek kendisi için farklı bir iş olanağı sağlar (otelin tuvaletinde havlu tutar). Peki, kahramanımız (Emile Jannings) buna hazır mıdır? Kesinlikle hayır. Savaş sonrası Alman toplumunun üniformaya verdiği ideolojik değer -bir otel görevlisinin bile olsa- ve gösterilen saygı, bireyin toplum içindeki konumunu kaybetme korkusuyla üniformanın çıkarılmaması gerektiğini, çıkarıldığı anda otoritenin sarsılacağı hissiyatıyla çakışır. Kahramanımız bunun bilincindedir. Bu yüzden evine akşam geldiği zaman üniformayla gelir, sabah işine gittiği zaman aynı üniformayla gider. Aynı şekilde Tokyo Sonata’nın mecrası da aynı istikamette seyretmektedir. Ryuhei aynı şekilde üniformasıyla -orta sınıf işçilerin giydiği takım elbise?- evden çıkar, dışarıda dolanır ve akşam yeniden evine döner. Yukarıda söylediğimiz gibi tek başına değildir Ryuhei. Yoksullar için dağıtılan yemek kuyruğunda gördüğü eski arkadaşı da üç aydan beri işsizdir. Aylak bir şekilde sokaklarda gezer her ikisi de. Arkadaşının evine gidip akşam yemeğinde bir işte çalışıyormuş gibi davranırlar, böylece arkadaşının karısı hiçbir şeyden şüphelenmeyecektir. Ama arkadaşının kızı her şeyin farkındadır. Aslında filmdeki her şeyin farkında olan karakterler çocuklardır. Bu yüzden ne kadar sert olursa olsun eleştirilerini çekinmeden dile getirirler. Ryuhei’nin küçük oğlu (Kenji) aynı şekilde her şeyin bilincindedir. Bu filmde çocuklar yetişkinlerin oynadıkları üç maymun eylemlerini yapmazlar. En basitinden örnek vermek gerekirse, Ryuhei’nin küçük oğlu haksız yere öğretmeninden azar işitmesine rağmen, öğretmenin porno dergisi okuduğunu ifşa etmekten çekinmez. Ya da babasının otoritesini kaybetme korkusunu, babasından şiddet göreceğini bile bile babasına söyler. Yönetmenin kimliğini bu çocuklar içerisinde sakladığını, onlara naklettiğini düşünüyorum. Kenji, almak istediği piyano derslerini babası izin vermediği için gizlice almaya başlar. Kendisinde bu konuda bir yetenek olduğunu görüyoruz. Filmin başından sonuna kadar her şeyi kapı aralığından dinleyen veya tanık olan Kenji’nin dışavurumu sergilediği sanatta, filmin sonunda çaldığı Claire Debussy’nin eşsiz sonatı Clair de Lune notalarında ortaya çıkacaktır. Tıpkı yönetmenin Japon toplumuna karşı dışavurumu olarak niteleyebileceğimiz bu filmi gibi. Ryuhei tıpkı Der Letzte Mann filmindeki Jannings gibi bir alışveriş merkezinin temizlikçisi olur. Her iki yönetmenin filmografisinde korku-gerilim türünün ağırlıklı olduğu ve nadiren bu tür dramlara yer vermeleri ilginç bir tesadüftür. Aslında Tokyo Sanatı’nı bile bir korku-gerilim filmi olarak ele alabiliriz. Örneğin Ryuhei’nin arkadaşı karısını ve kendisini zehirleyerek öldürür. Filmde bu gösterilmemesine rağmen, karakterin öldüklerini duyduktan sonra yaşadığı gerilimi hissetmek mümkündür. Acaba benim ve ailemin de sonu bu şekilde mi olacak? Ya da babanın çocuğuna şiddet uyguladığı sahneler babanın canavara dönüştüğü, kendini dizginleyemediği sahnelerdir. (Bu sahnelerin birinde Kenji babasının şiddeti yüzünden yukarıdaki merdivenlerden sürüklenerek düşer, bir elin piyano tuşlarına baştan sona kadar vurması ile oluşan ritmik ses gibi bir ses çıkar. Merdivenleri bu açıdan piyano tuşlarına benzetirsek daha kolay anlaşılabileceğini sanıyorum.)

Tokyo Sonata

Tokyo Sonata

Anne Megumi Sasaki’nin (Kyoko Koizumi) durumu ailenin diğer üyelerinden farksız değildir. Filmin ilk sahnesinde fırtına yüzünden açılan kapıyı kapatır, ancak biraz bekledikten sonra kapıyı açar. Onun ev içinde dış yaşamdan soyutlanışını temsilen birçok defa görürüz. Örneğin bir hırsız tarafından kaçırıldığında bindiği arabanın üstünü açar, kapalı kalmasının intikamını bu şekilde alır. Annenin ruh halini yansıtan başka bir sahnede Megumi’yi yemek yaparken pencere parmaklıklarının ardından izleriz. Seyirci olarak adeta dışarıda bırakılarak bizden anne hakkında karar verirken daha yumuşak davranmamız istenir.

Tokyo sonata

Anne her zaman ailenin duygusal merkezi olarak görev alır, ancak kimliksiz bir şekilde evin içinde dolanıp durur. Bir ehliyet aldığı zaman büyük oğlu Takashi ‘onu hiç kullanmayacaksın bile’ der, anne ise ‘sadece kimlik niyetine aldım’ diyerek içerisinde bulunduğu durumdan kurtulmaya çalışmasını vurgular. Onun uzamsal olarak evin içindeki konumu bizi de psikolojik olarak bir kapatılmışlığa, klostrofobik bir yalıtılmışlığa iter. Ryuhei’nin arkadaşına gittiği zaman, arkadaşının evi mekansal açıdan oldukça soğuk ve steril olarak döşenmiştir adeta içinde ruh olmayan bir vücuda benzer, ancak Ryuhei’nin evi bu açıdan biraz daha umut vaat eder bir şekilde ahşap ve sıcaktır.

Tokyo Sonata

Yönetmenin toplum-bakışı sadece aile çerçevesi üzerinden işlenmez, Kenji’nin piyano dersleri aldığı hocası boşanmıştır, ailemizin evine giren hırsız birçok işe girip sürekli kaybetmiş ve sonunda hırsız olmayı seçmiştir. Kendisinin de ifade ettiği gibi ‘hırsızlığı bile becerememiştir.’’ Anneyi yüzünü gördüğü için kaçırır ve ona hayat hikâyesini anlatır. Ancak hırsızın (Koji Yokusho) tipik olarak toplum dışına itilmiş olmasından mütevellit bizde de anneye karşı duyduğumuz samimi duygular belirir. Dostoyevski’nin dediği gibi; ‘Suç toplumsal düzenin bozukluklarına karşı yapılmış bir protestodur.’’ Annenin, hırsıza söylediği ‘Sen, sen olabilen tek insansın’ söylemi bundan hareketle yapılan kötü eylemin tarafımızdan mazur görülmesine olanak sağlar ki hırsızımız çaldığı arabayla birlikte sabah denizin dibine bir yolculuk yapar.

Tokyo Sonata

Hırsız karakteri gerçekten sistemin dışına çıkmayı başarmış tek karakterdir. Sam Mendes’in Revolutionary Road (2008, Hayallerin Peşinde) filmini izleyenler hatırlayacaktır; tımarhaneye girmiş bir karakterin sözleri filmin merkezindeki ailenin yapılanışına karşı eleştirileri ve farklı duruşu bize bu filmdeki hırsız karakterin edinimlerinin pekiştirilmesini sağlayacaktır. Herkesin farkında olup da söyleyemediği ve yapamayacağı eylemleri bu karakterin üzerinden işleyen yönetmen böylece aradaki toplumsal uçurumun ne kadar büyük olduğunu da gösterir. Film boyunca aileyi görebildiğimiz tek yer yemek masasıdır. Bunun dışında aile üyelerinin her birinin farklı hikâyesindeki tecrit edilmişlik ve parçalanmışlık duygusu seyircinin üzerine siner.

Yönetmenin bu filminde toplum eleştirisi ne ilktir ne de son olacaktır. Uzak doğu sinemasında özellikle son on yılda gördüğümüz temel eserlerin hep bu yönde ilerlediğini görüyoruz. Güney Kore sineması bunu ‘criminal’ ölçüde ele alırken, Tayvan sineması orta ve büyük şirketler nazarı altında ele almaktadır Edward Yang’ın 2001 yapımı Yi yi (Bir, İki) filmi buna çok güzel bir örnek sunar.

Yazan: Kusagami

kusagami@sanatlog.com

The Kite Runner (2007, Uçurtma Avcısı)

Derya Arslan’a Sevgilerimle…

“Senin için bin tane olsa yakalarım.”

Monarşinin son yıllarından başlayıp Sovyet işgali ile devam eden sürecin arkasından Taliban rejiminin diktalığının hâkim olduğu coğrafya Afganistan… Bu süreci yaşayan günümüz Afganistan’ını gerçekçi bir bakış açısıyla anlatan Uçurtma Avcısı, her ne kadar farklı dünyaya ait olsalar da birlikte büyüyen iki çocuğun, Emir ve Hasan’ın, yaşamlarının ve kaderlerinin nasıl kesiştiğini, geçmişiyle geleceği arasında sıkışan, hala kendi iç muhakemesini veren Emir’in gözünden trajik bir şekilde anlatmaktadır… Arkadaşlık, dostluk, kardeşlik, ihanet, yalan ve sadakatin bedeline ilişkin olduğu kadar, zengin bir kültüre ve doğal güzelliklere sahip Afganistan’ın bakir topraklarının nasıl yok edildiğine, yaşanan insanlık trajedisine tanık olacaksınız. Tüm bu yaşananları romanında aşama aşama çok iyi anlatan Khaled Hosseini, bir çocuğun gözünden olayları daha iyi lansettirmiştir…

Romanın içeriğinden kısaca bahsedersek: Kabil’in zengin ve nüfuzlu Peştun bir tüccarın oğlu Emir, babasıyla olan katı mesafesini, annesinin onu doğururken ölmesine bağlamaktadır. Aslında Emir’in pısırık, çekingen ve tutuk davranışları, atak, cesur, girişken babası için işkence gibidir… Onun gibi bir babaya sahip bir oğulun bu derece pısırık olması, babanın kanayan yarasıdır aslında. Aynı zamanda Emir’le birlikte büyüyen ve kâhyanın oğlu olan Hasan ise babanın tam istediği bir oğul örneğidir. Emir’i sürekli Hasan’la kıyaslaması Emir’in psikolojisini bozmuştur. Bu durum ilerleyen günlerde Emir’in, Hasan’ı babasıyla arasındaki mesafenin sebebi olarak görmesini sağlayacaktır. Her ne kadar hor görülen bir Hazara olsa da Hasan, o kadar sadık, bağlı ve iyi niyetlidir ki, sahibi için her türlü fedakârlığa, zorbalığa katlanacak kadar… Bu noktada belirtmek isterim ki, Hazaralar Kabil’de istenmeyen, sürekli hor görülen ve bir hayvandan farkı olmadığına inanılan bir etnik azınlıktır. Hazaraları yanında bulunduran Peştunlar eğer zengin ve nüfuzlu değilseler o toplumdan aforoz edilmektedir. İşte böyle bir ortamda Hasan ile arkadaşlık etmeye çalışan Emir, anti-sosyal bir çocuktur. Hasan’ın onu koruduğuna inandığı için onunla vakit geçirmektedir. Ki içinde Hasan’ın Hazara olmasından kaynaklanan bir muhakeme vardır. Can alıcı olayların başladığı yer: Emir’in babasının gözüne girmek için mükemmel bir fırsat olarak düşündüğü uçurtma yarışmasıdır. Dönemin vazgeçilmezi olan bu yarışmada Emir’in amacı babasının rekorunu kırmaktır. Tabii, cahilliğinden dolayı hor görüp alay ettiği; ama bir türlü vazgeçemediği Hasan’ın zekâsıyla… “Senin için bin tane olsa yakalarım Emir Can…” demesi, Emir’e ne kadar sadık ve bağımlı olduğunu gösterir. Ta ki, tam bir Hazara düşmanı sadist, pedofilik tecavüzcü kişilik Assef’le karşılaşıncaya kadar… Assef, Alman asıllı bir anne ve Peştun bir babanın çocuğudur. Gençlik yıllarında Hasan gibi diğer çocuklara yapmış olduğu kötülükleri (işkence, tecavüz…), Taliban yetkilisi olarak da devam ettirmiştir. Tüm sadistliği ve acımasızlığıyla… Assef ile Hasan’ın arasında geçenler ve bu süreçte yaşananların Emir’in üstündeki sosyo-psikolojik etkilerini, Emir’in monarşi Afganistan’ından ABD’ye uyum sürecini başarılı bir dille anlatan yazar, Emir’in olgun yaşına rağmen geçmişinin iç hesaplaşmasını, Hasan’a yaptığı en büyük kötülüğün onu, yarışma günü, korumamış olmasından dolayı hayatının en büyük darbesini yemesine göz yumduğu için kendisini affedememesini, babasının yakın arkadaşı Rahım Khan’ın telefonu üzerine tekrar Afganistan’a dönen Emir’in: “Yeniden iyi biri olmak mümkün. Bir kez daha yukarıya, ikiz uçurtmalara baktım. Hasan’ı düşündüm. Baba’yı, Ali’yi, Kabil’i… Her şeyi değiştiren o 1975 kışına kadar olan yaşamımı. Her şeyi değiştiren ve beni bugün neysem o yapan kışı…” hikâyesini olaylar zinciri şeklinde etkileyici bir şekilde anlatmıştır yazar.

Baba: “… Mollalar ne derse desin, yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir… Bir insanı öldürdüğün zaman yaşamını çalmış olursun. Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı çalmış olursun. Yalan söylediğinde birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun…”

Bu romanda öncelikle Soğuk Savaş dönemindeki ABD-SSCB çekişmesini bariz bir şekilde görebiliriz. Baba karakterinin Rus düşmanlığı, Amerika hayranlığı, sömürgecilik sonrası yeni sömürgecilik dönemi, kültürler arası çatışma, iç savaş, göç, küreselleşme gibi konulara farklı perspektiflerle “öncesi”ni ve “sonrası”nı değerlendirme olanağı sağlamaktadır. Her ne kadar Amerikan yanlısı olsa da roman, gerçekçi bir tutum sergilemektedir aslında.

Afganistan doğumlu Amerikalı yazar Khaled Hosseini’nin ilk romanı olmakla birlikte bir Afgan tarafından İngilizce yazılmış ilk roman olması açısından önemlidir. Ayrıca 2003 yılında yayımlanan bu roman New York Times’ın en çok satanlar listesinde birinci olmuştur. Bununla birlikte uluslararası çok satanlar listesine girmiş, sekiz milyona aşkın kişi tarafından okunmuş, hem 2006 hem 2007 yılında Penguin/Orange Readers’s Group Ödülünü kazanmıştır. Yazarın best-seller olan bu eseri, maalesef aynı etkiyi sinemada izleyiciye verememiştir.

The Kite Runner’ın yapımcılığını Sam Mendes, Walter F. Parkes ve Laurie MacDonald’ın gerçekleştirmiş, senaryosunu ise “25th Hour”ve “Troy”daki çalışmasından tanıdığımız David Benioff ile Khaled Hosseini beraber yazmışlardır. Yönetmenliğini Marc Foster’ın yaptığı bu 2007 yapımı filmde, Benioff ile Foster ikinci defa karşılaşmışlardır “Stay” den sonra. Bir ABD yapımı olmasına karşılık filmin büyük bir bölümünde karakterler Afganistan Farsçasıyla konuşmaktadır. Best-seller olacak kadar etkileyici bir kitabın bu derece kötü bir uyarlaması tamamen, benim tabirimle, “based on faciası” diyebilirim size. Bir solukta okuduğum bu kitap tamamen yönetmenin talihsizliğine uğramıştır. Uçurtma Avcısı’nın etkileyici hikâyesi yönetmenin kaderci, itici üslubuyla can vermiş adeta… Her ne kadar teknik açıdan değerlendiremesem de eksikleri açık bir şekilde anlaşılabiliyor: Küçük oyuncuların performansı dışında, hikâyeden kopuk sahneler, önemli karelerin geçiştirilmesi, örneğin Sovyet işgalinden üstünkörü bahsedilip, ABD’nin can alıcı düşmanı Taliban’ın bile ayrıntısından kaçınılmış. Ayrıca Taliban tarafından yasaklanan uçurtma yarışmasının önemsizce geçiştirilmesi, olayların ikinci aşaması olan Emir’in, Hasan’ın çocuğu Sohrab’ı ABD’ye götürmeye çalışırkenki mücadelesi yok denilecek kadar silik alınmıştır. Kitabı okumayan biri için belki ilginç gelebilir, ki öyledir, tecavüz sahnesinden başka etkileyici kısmı yoktur; ama okuyan için gerçekten can sıkıcı olabiliyor. Kitabı okuyanların kapıldığı büyü filmi izleyince kayboluyor diyebilirim. Kitabın ABD yanlısı olduğundan bahsetmiştim; ama filmde ABD’yi cennet gibi gösterecek kadar ısrarcı olunması ise ilginçtir. Bu durumun yönetmenden kaynaklandığını film üzerine yapılan şu eleştiri ile ispatlayabilirim sanırım:

“Ezber bozmak bir yana yoğun ahlakçı klişeler yüzünden, anlatmaya çalıştığı hikâyenin güzelliği gölgede kalan bir film. Belki de, Afgan topraklarından kopup gelen bir ismin çok daha fazlasını katabileceği, doğru yönetmenini bulamamış, kopup boşluğa giden bir uçurtma gibi…

Bunun üzerine söylenecek bir söz olmasa gerek, değil mi?

Yazan: Melike Karagül