Florence and The Machine / Florence’in Akciğerleri

Siz de son zamanlarda şöyle kulağınızın pasını silecek yeni bir müziğin eksikliğini hissediyor musunuz? Herkes ve herşey birbirine benziyor. Vasatın azıcık üzerine çıkan işler heyecanla yere göğe sığdırılamıyor. Medya ve internet ortamında durmadan şişirilen şarkıcılar ya da eserlerinin kof olduğunun en kısa zamanda keşfedilmemesi işten bile değil. Bu çorak topraklarda bir vaha vazifesi gören bazı işler oluyor ki insanın kaybolan ümitleri tekrar yerine geliyor. İşte “Florence + The Machine”e bu nedenle değiniyorum.

Florence + The Machine, Florence Welch ve arkasında çalan muhtelif müzisyenlerden oluşan bir grup ve son zamanlarda müzik piyasasındaki en heyecan verici yenilik. Şimdi grup diyorum ama aslında konsept; Siouxie and the Banshees, P.J. Harvey, Paula Cole Band veya Goldfrapp örneklerinde olduğu gibi tamamen solistin üzerine yapılandırılmış. Arkada çalan orkestra elemanları değişse de tek daimi üye Isabella Summers. “Machine”, Florence’in başından beri müzik ortağı olan bu sofistike keyboard’cının lakabı aslında. Ama konsept gereği tüm ekibi adlandırıyor. İşin içinde olanlar bu kızın tüm gelişimini yakından takip etmişler fakat ben de çoğu kişi gibi kendisini biraz geç keşfettim. Eğer kendisini tanımayan varsa bu yazıyı okuduktan sonra “ben neler kaçırmışım” diyebilir. Ben çok hayıflanmıştım zira.

Florence’in tanımıyla “temel olarak 90′ların hip hopu ile gospel korolarından esinlenen” şarkıları ölüm, vahşet ve şiddet gibi oldukça karanlık temalardan besleniyor. Bu kadar genç (1986 doğumlu) bir sanatçı için ağır olduğu düşünülse de Florence, şarkı sözlerinin bu konulardan oluşmasını doğal buluyor. 10 yaşındayken büyükbabasının yavaş yavaş ölümüne ve 14 yaşındayken büyükannesinin intiharına tanık olan kızımızın annesi (ki kendisi Harward’da Rönesans eğitimi almış bir profesör ve Kraliçe Mary Dönem Sanatı departmanında dekandır), 12 yaşındaki Florence’ı da yanına alarak evi terkediyor ve komşuyla kaçıyor. Üstelik bu adamın Florence’ın yaşlarında 3 çocuğu da var. Çevresindeki herkes bu zavallı kızın bunca acıyla nasıl baş edebildiğini merak ederken Florence bu acıyan bakışlardan kurtulmak için odasına kapanıyor ve yüksek sesli müzikle deliler gibi dans ediyor. Akademik olarak düzgün bir eğitim alan Florence, ders sırasında aniden şarkı söylemeye başlaması nedeniyle bazı sorunlar yaşıyor. Ayrıca disleksi, dismetri ve insomnia’dan muzdarip. Yani bunca arıza, sanatsal olarak verimli bir patlamaya neden olmuşsa, benim kabulümdür.

Bence müzisyenin en büyük handikapı BBC tarafından belirgin biçimde desteklenmesi. Yani eğer sesine ve müziğine güveniyorsan neden böyle bir desteğe ihtiyaç duyarsın ki? Her neyse, belki de bu destek sayesinde Florence, henüz albümü yayınlanmamışken üç single ile geniş bir hayran kitlesi edinmişti bile.

2008′de sunulan ilk single olan “Kiss with a Fist” bence grubun (ve sonra gelecek albümün) genel havasına yakışmayan vasat bir punk parçası. Belki bunun sebebi Florence Welch’in ilk grubu “Ashok”dan kalma bir şarkı olmasıdır. O sıralarda şarkının adı “Happy Slap” imiş. Adından da anlaşılacağı gibi tüm şarkı boyunca tekmeler, tokatlar, tabaklar havalarda uçuyor, yataklar aleve veriliyor, çeneler ve bacaklar kırılıyor, kanlar akıyor.

“Dişlere atılan tekme bazıları için iyidir

Yumrukla öpüşmek hiç öpüşmemekten iyidir”

Sorulan sorulara bir açıklık getirmek isteyen Florence, 16- 17 yaşlarında yazdığı bu şarkı için şunları söylüyor: “Bu şarkı kesinlikle bir aile içi şiddet hakkında değil. Birbirlerini psikolojik olarak sınırlara sürükleyen iki insan hakkında; dövüşüyorlar ama hala birbirlerini seviyorlar. Bu şarkı kesinlikle saldırıya uğrayan biri hakkında değil, aslında fiziksel bir şiddet de yok. Bu şarkıda kimse kurban değil.” Şarkının daha sonra “Jennifer’s Body” adlı korku filminin soundtrack’i olduğunu belirteyim.

Aynı yıl çıkan ikinci single “Dog Days are Over”, birden mutluluk tarafından “çarpılan” bir kadının bu garip değişimden saklanmaya çalışmasıyla ilgili gerçek anlamda “gaz” bir parça.

“Köpek günleri geçti

Köpek günleri bitti

Atlar geliyor o yüzden kaçsan iyi edersin.

Annen için koş, baban için koş,

Çocukların ve tüm kardeşlerin için koş.

Tüm sevgini ve hasretlerini geride bırak

Onları yanında taşıyamazsın

Eğer hayatta kalmak istiyorsan”

Florence şarkıyı yaparken, Ugo Rondidone adlı bir sokak sanatçısının aynı adlı yapıtından esinlenmiş. Melodi harpın tınlamaları üzerine inşa edilmiş; vokalin sessiz sedasız girişi fırtına öncesi sessizliğini çağrıştırıyor. Çünkü vurmalılarla aniden ritm değiştiren şarkı tam bir curcunaya dönüyor. Gospel benzeri aralarla biraz soluk alıyoruz fakat “ne oluyoruz” bile diyemeden şarkıyla beraber çılgınca koşmaya başlıyoruz. Ve şarkı nefes nefese finale eriştiğinde başa sarıp tekrar dinlemek işten bile değil. Florence şarkının ilk klibini beğenmemiş olacak ki 2010 yılında konsepte daha uygun daha sanatsal bir klip çekiliyor. Şarkı “Slumdog Millionaire” ve “Eat, Prey, Love” (Ye, İç, Sıç, Yat olarak çevirmek istiyorum) adlı şiddetle uzak durulması gereken malum filmde kullanılıyor. Görünen o ki Florence, üzerinde çok çalıştığı ve daha iyisini hakkettiği aşikar bu değerli parçalarını ucuz popüler kültür ürünleriyle heba etmekte beis görmüyor. Yaşı küçük ya belki ondandır…

İlk iki şarkısı dillere pelesenk olan Florence nihayet (bence en iyi şarkılarından biri olan) “Rabbit Heart (Raise It Up)”ı albümün hemen öncesinde 2009′da çıkarıyor. Bu nasıl bir şarkıdır Yarabbim? Harpın arkaik lirizminin üzerine eklenen ham davullar, hırçın yaylılar ve keyboarddan aktarılan sert titreşimlerle kulağa akan melodi o kadar değişik ki neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. Şarkıyı bir kefeye koymak mümkün değil. Son zamanlarda dinlenebilecek en kaliteli düzenlemelerden biri. Florence’ın vokalindeki duadan çığlığa kadar uzanan değişkenlik insanı yüreğinden yaralıyor. Üstüste binen ses kanalları sayesinde Florence’lardan oluşan bir koro hissiyatı oluşturan bu sonuca ulaşmak benim diyen tonmaisterlerin saçlarını yolduracak cinste. Temel olarak “önemli bir karar vermeden önce duyulan korku” hakkındaki şarkı için Florence şöyle demiş:

“Bütün o karanlık şarkıları yaptım. Ve firma artık daha neşeli şeyler yapmamız gerektiğini düşünmeye başladı. Bunu yapmaya çalıştığım süreçte bir şeyleri kurban ettiğimi farkettim. Evet neşeli piyanolarım ve davullarım vardı ama sözler şöyle geldi: ‘Bu bir lütuf/ Ama bedeliyle gelir/ Koyun kimdir/ bıçak kimdir?’ Rabbit Heart korku hakkında bir şarkı. Olabilecek şeylerden çok korkarım. Ve spot lambalarının altında bulunmaktan.”

Neden bilmiyorum, şarkı ve klibi bende bir “Alice Harikalar Diyarında” hissiyatı uyandırıyor. Belki sözlerindendir:

“Ayna ne kadar parlak ve yeni

Cazibe ne çabuk kayboluyor

Dönerek zamanın dışına akıyorum

Yanlış hap mıydı aldığım? (Jefferson Airplane göndermesi?)

İşte buradayım, tavşan yürekli bir kız

Spotların altında donakalmış

Görünen o ki, son fedakarlığı yapıyorum…”

Belki de klibinden kaynaklanıyor. Bir kır toplantısı; 70′lerin çiçek çocuklarından oluşmuş bir grup (Wells’in Eloi’lerini veya mitolojik “Faerie” halkını da andırmıyor değiller) Florence’i içlerine alarak dans etmektedir. Bu hoş görüntüler, topluluğun hareketlerinin gittikçe garipleşmesiyle rahatsız bir hal almaya başlar. Florence irade dışı olarak bir şölen sofrasına oturtulur; gelin kendisidir. Tacizkar damat ise “The Hatter”ın kopyası gibidir. Tüm konuklar güle oynaya şölen masasını bir tabut haline getirirler ve havai danslarla Florence’in cenazesini nehre, son yolculuğuna bırakırlar.

Bu ve benzeri nefis kliplerin Florence’ın imajını ziyadesiyle desteklediğini düşünüyorum. Peri masalı veya Anglo-Sakson mitolojisini andıran bu analojik imgeler ordusu sayesinde bu klibin YouTube’a düşer düşmez tıklanma rekorları kırdığını belirtmek istiyorum. Popüler kültürün basit bir örneği olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim ama kalitesini ve çok boyutluluğunu yadsıyamam. O yüzden etkileniyorum zaten.

Benim grubu tanımam, ilk albümlerini yayınladıkları 2009′a denk geldi. İlk dinlediğim şarkıları ise, albüm çıkar çıkmaz yayınlanan dördüncü single’ları “Drumming Song” oldu.

“Bu şarkı, siz ve bir oğlan arasında, dile getirilemeyen bir elektrikle ilgili. Karşınızda dikildiklerinde nefes alamazsınız, düşünemezsiniz, düzgün birşey yapamazsınız. Ben çok garibimdir; eğer birinden hoşlanırsam gerçekten acizleşirim. Hatırlıyorum da, bir bar penceresinin önünden geçerken içeride ilk sevgilimi görmüş, kendimi yerlere atıp toprağı tırmalamıştım. Çünkü çok korkmuştum. Ben herşeyi çok yoğun yaşarım, bu yüzden müziğim de yoğun ve aşırıdır. Eğer birinden hoşlanırsam gerçekten hoşlanırım, mahvolurum. O zamanlarda hip-hop dinliyordum ve bu tempoya uyacak bir şeyler yapmak istedim. Bence en ileri görüşlü müzik budur. Bu hızda yapılmış en ileri görüşlü müzik. Ve yine Gotik imajlarla; peri masalları ve Edgar Allen Poe öyküleriyle dolu. Çocukken çok fazla Gotik korku öyküleri okurdum.”

Kendisinin de belirttiği gibi “Drumming Song” aşkla atan bir kalbin gürültüsü hakkında aşırı bir şarkı. Florence gürültülü ve muhteşem şeylerden hoşlandığını söylüyor her tarafta (kilise çanları gibi). Şarkı da öyle. Hiç dinmeyen çiğ davul sesleri Kate Bush’un primitif işlerini hatırlatıyor (özellikle de “Sat in your Lap” şarkısını). Florence’in karakteristiği olan kreşendo burada tam anlamıyla yerini buluyor. Zorlu vokaller, araya giren koral bölümler, hiç kesilmeyen davullar, çılgın orkestra ve tahammül sınırlarının eşiğine henüz gelmişken ulaşılan final… Nefes nefese, armonik bir gürültü!

“Sirenlerden daha güçlü

Kilise çanlarından daha yüksek

Cennetten daha tatlı

Ve cehennemden daha sıcak…”

Şarkıyı destekleyen klipte Florence, büyük bir katedral içinde, Ortaçağ rahibelerini andıran bir grupla beraber dans ediyor (Koreografi olduğundan şüpheliyim. Ya da o da çiğ bir yapıya sahip). Hafif bir (uzun bacaklı) “Catwoman” ve (daha arıza) bir Róisín Murphy havası da mevcut.

Albüm “Lungs (Akciğerler)”ın çıkışına kadar bekleyen ama aslında gizli bir hit olarak tüm süreçte sırasını bekleyen “You’ve Got The Love” aslında “Dog Days are Over” single’ının B-side’ı ve (aynı Madonna’nın Vogue’u gibi) destekleyici olması gerekirken asıl şarkının önüne geçen bir şarkı. Orijinal olarak “The Source” adlı gruptan Candi Staton’ın sesiyle aktarılan soul-gospel karışımı bu dans şarkısı daha önce Joss Stone tarafından da cover’lanmıştı. Çocukken dinlediği şarkıyı bir konser sırasında söyleyen Florence, dinleyicilerin yüzlerindeki ifadeden o kadar etkileniyor ki bu cover’ı stüdyoda kaydetmeye karar veriyor. Nihayet klibi de çekildiğinde istediği patlamayı yakalıyor (Şarkı, albümün CD formatına bonus track olarak eklenmiş). Şarkıyı dinlerken insan gerçekten içinde bir şeylerin yükseldiğini hissediyor. Özellikle de finale doğru Florence’in çığlık çığlığa kendini kaybettiği bölümler, neden bilmiyorum gözlerimi dolduruyor (çok mu duygusalım?). Bu kısacık şarkı nasıl bu kadar etkili olabilir, nasıl bir marş haline gelir izleyip görün. Florence, bu genç yaşında hem şarkının asıl sahiplerini hem de daha kıdemlisi Joss Stone’u (bizim oraların tabiriyle) “donunda sallayıp sallayıp fırlatıyor”. (Evet… Evet… Doğru duydunuz. Gerçekten bunu söyledim!). 2010 yılında rapçi Dizzie Rascal’ın katkısıyla bu şarkının uzatılmış bir versiyonu da single olarak çıkarıldı (You Got The Dirtee Love).

Lungs albümünün en son single’ı olarak seçilen “Cosmic Love” Florence’ın tarzını yansıtan dünya dışı bir şarkı (ismi üstünde). Yoğun alkollüyken yarım saat içinde yazdığı bu şarkı tam anlamıyla bir Kate Bush şarkısı: “Kalbinden kayan bir yıldız gözüme yerleşti/ Çığlık attım/ Gözlerimi parçalarken/ Ve kör kaldım…”. Yine primitif davullar, harpın nazik sesi ve yine bir yakarışı seslendiren koro… “Lungs”ın şarkı listesi şöyle:

1- Dog Days Are Over

2- Rabbit Heart (Raise It Up)

3- I’m Not Calling You a Liar

4- Howl

5- Kiss with a Fist

6- Girl with One Eye

7- Drumming Song

8- Between Two Lungs

9- Cosmic Love

10- My Boy Builds Coffins

11- Hurricane Drunk

12- Blinding

*Bonus Track: You Got the Love (Florence and the Machine version)

İki cover (Girl with One Eye ve You Got the Love) dışındaki tüm sözler Florence’a ait. Bu durumda şarkı sözleri pek bir kanlı canlı oluyor tabii ki:

“İlkbaharda deri değiştirdim/ Değişen rüzgarla uçup gitti/ Sular maviden kırmızıya döndü/ Adadığım gökyüzüne doğru…” (Rabbit Heart)

“Sana yalancı demem yeter ki yalan atma/ Sana hırsız demem yeter ki benden çalma/ Sana hayalet demem yeter ki musallat olma/ Ve seni öyle severim ki/ İzim veririm bana kıymana… Ciğerlerimde bir hayalet var/ Uykumda nefes alıyor/ Dolanıyor dilime/ Usulca konuşuyor/ Ve ayaklarımla yürüyor…” (I’m Not Calling You a Liar)

“Karanlıkta haykırıyorum, uluyorum senden ayrıyken/ Dişlerimi göğsüne geçirip, atan kalbinin tadına varmak için… Tırnaklarım cildini yırtıyor ki içeri girebileyim… Senin sesinle şakıyan kanımı akıtmak istiyorum… Etinin dokusu gelinlik gibi yumuşacık/ Kendimi kollarına dolayana dek rahat yok bana artık… Tıpkı ele geçirilmiş bir çocuk gibi/ Damarlarımda bir canavar uluyor/ Seni bulup tüm kırılganlığını yırtıp atmak istiyor… Temiz kalpli bir adam bile, her gece dua eden/ Kurt olabilir sonbaharda ay parlarken…” (Howl)

“Sesi yuttum/ O da beni yuttu/ Ta ki ruhumda hiçbir şey kalmayana kadar…” (Drumming Song)

“Çünkü nefesim kapana kısıldı/ İki ciğer arasında… Uyurken aramızdan uçtu/ Ağzından süzülüp benimkine aktı…” (Between Two Lungs)

“Ve karanlıkta/ Kalp atışını duyabiliyorum/ Sesi işitmeyi denedim/ Fakat duruverdi/ Ve o kadar karanlıktaydım ki/ Ona dönüşecek kadar karanlık…” (Cosmic Love)

“Sevgilim tabutçudur bütün gün bunu yapar/ Ne iş olsun diye, ne de oyun olsun diye/ Kendine bir tane yaptı, bir tane de bana/ Bir tane de sana yapacak şu günlerde…” (My Boy Builds Coffins)

“Yok artık sanki ölümün kendisi yok olmuş gibi ölüyü düşlemek/ Yok artık bir oğlan için, bahçedeki bir beden için karga gibi bağırmak/ Yok artık aşık kız gibi hayal kurmak/ Yanlış bir dünyaya aşık bir kız gibi…” (Blinding)

Aslında albümde daha dikkat çekici parçalar yok değil. Mesela sırf onu ağlattı diye bir kızın gözünü oyan sert bir hatunun anlatıldığı, hafif “Kill Bill” kıvamındaki cover “Girl with One Eye” gibi: “Bıçağı aldığım gibi oydum gözünü/ Eve götürdüm ki göreyim sönüp öldüğünü/ Valla çok şanslı ki suratına bir sırıtma çizmedim/ Tek gözü açık uyuyor bu yüzden / Bedeli buydu ödemesi gereken… Dedim ki, hey, tek gözlü kız/ Çek pis parmaklarını pastamdan!/ Dedim ki, hey, tek gözlü! / Küçük kalbini sökerim, beni ağlattın çünkü.” Her ne kadar cover desem de daha önce hiç kaydı yapılmamış olan bu şarkı, Florence’ın bir zamanlar beraber çalıştığı “Ludes” adlı bir gruba aitmiş. Orijinal halinin nasıl olduğu bilinmiyor, o yüzden Florence + The Machine’in kaydı orijinaldir diyebiliriz.

Albümde bir diğer dikkat çeken parça da kanın oluk oluk aktığı, gore sahnelerle bezeli “Howl”. Kesinlikle bir single olarak değerlendirilmesi gereken bu şarkı hayranların ısrarlı talepleriyle her konserde seslendirilen gizli bir hit. Savaş davullarını andıran vurmalıların üzerine eklenen vahşi yaylılardan oluşan orkestrasyon eşliğinde Florence ses tellerini sonuna kadar sömürüyor. Oldukça dik modülasyonlar ve durmadan ilerleyen kreşendo nedeniyle söylenmesi de eşlik etmesi de zor bir parça. Genç ve enerjik yapısıyla, nedense, gençlik korku filmlerinden alınma sahnelerden oluşan amatör kliplere meze olan şarkı benim gözümde de; güzel ve aptal kızların, yarı çıplak, kaslı kurt adamlara ya da soluk benizli vampirlere aşık olduğu filmlere soundtrack olacakmış hissi uyandırıyor (Nitekim o da oluyor).

Florence’in Amerika’ya açılması farz olduğundan (maalesef dünya müzik piyasasının ipleri hala Amerika’nın elinde) bu coğrafyada Kasım 2010′da çift diskten oluşan bir albüm yayınladı “Between Two Lungs”. Lungs albümünün yanına eklenen, B-side’lar ve canlı performanslardan oluşan bonus diskin şarkı listesi şöyle:

1. Heavy In Your Arms

2. You Got The Dirtee Love

3. Hurricane Drunk (The Horrors Remix)

4, Strangeness & Charm (Live from Hammersmith Apollo)

5. Swimming (Live From Hammersmith Apollo)

6. Dog Days Are Over (Yeasayer Remix)

7. Drumming Song (Live from the London Roundhouse)

8. Girl With One Eye (Live from the London Roundhouse)

9. Hurricane Drunk (Live from the London Roundhouse)

10. Dog Days Are Over (Live from the London Roundhouse)

11. My Boy Builds Coffins (Live from the London Roundhouse)

12. Hospital Beds (Live from the London Roundhouse) (Daha önce yayınlanan Kiss with a Fist single’ının B-side’ı)

Bu yenilenmiş albümün lokomotifi olarak seçilen şarkı “Heavy In Your Arms”, “Twilight (Alacakaranlık)” serisinin yeni bölümü için yazılmış aslında. Daha önce “Rabbit Heart”da kendini kurban etmekten bahsederken nasıl olur da bu kadar ucuz bir pazarlama ürününe dahil olur akıl erdirmek mümkün değil. Kendisi de yaptığı şeyin kabul edilebilirliğini sorguluyor demek ki çünkü filmi gereksiz alt metinlerle değerlendirme çabasında: “Bu şarkı aşkın ağırlığıyla ve bazen iki insan arasında ne denli büyük bir sorumluluğa neden olduğuyla ilgili. Bence bu, Twilight serisinin içerdiği güçlü bir tema; özgürleşmek mi yoksa hüküm altına mı girmek. Bazen yüklendiğiniz aşk sizi çökertebiliyor”. Yok ya! Florence’ın hemen bu popüler kültürden uzaklaşması ve kendine saygılı bir biçimde yeraltına, ait olduğu alternatif sulara geri dönmesi gerekiyor bence.

Sırası gelmişken; Florence’in tarzını (alternatif pop/rock, indie, punk, hip-hop, gospel, soul…falan uzatmadan) kısaca “Siouxie Sioux veya Annie Lennox tarafından söylenmiş Kate Bush şarkıları” şeklinde yorumlayabilirim. Aslında benzetmelerden pek hoşlanmam ama müzisyenle ilk defa tanışacaklar için bir yöntem bulmalıyım değil mi? Her ne kadar alternatif-pop yapsa da sahne performanslarında rahat kıyafetler yerine, Róisín Murphy ve Tori Amos gibi “haute couture” giyinmeyi seviyor, modaya uyarak. Dekorlar Kate Bush’un “Ivy” konseptini andırıyor. Yaşından beklenmeyecek bir sahne hakimiyeti var. Bu “cool” imajı Debbie Harry ve daha çok Stevie Nicks’i andırıyor. Florence’ın görselliğini hayal etmek yerine Pre-Raphaelist neo-klasik ressamların “The Lady of Shalott” yorumlarından bir fikir edinebilirsiniz (gerçekten). Pek güzel olmadığını itiraf etmeliyim ama çok düzgün bir fiziği var. Tüm bunlar birleşince oldukça erotik bir şarkıcı olduğunu söyleyebilirim. En çok da şarkı söylerken kendini kaybetmesi, seyircide profesyonel değil de amatör bir işi izliyormuş hissi uyandırıyor ki bu heyecan verici birşey. Daha önce de söylemiştim, şarkıları oldukça zor. Kızımız belli bir ses eğitimine sahip değil. Altodan sopranoya dek uzanan geniş bir alanda şarkı söyleyebiliyor. Nitekim, dar bir göğüs kafesi (Florence çok zayıf), eğitimsiz ama nitelikli bir ses, icra edilmesi zor şarkılarla yanyana geldiğinde canlı performanslarda değişken bir sonuç ortaya koyuyor. “Howl”un tatmin edici bir canlı performansına zor rastlanırken “You’ve Got The Love”ın canlı halleri stüdyo kayıtlarından çok çok daha güzel geliyor kulağa. Keza “Rabbit Heart”ın canlı vokalleri daha bir etkileyici sanki. Florence falsolu sesler çıkarmaktan korkmuyor. Albümünde bile detone sesler var. Şarkı söylemeyi çok sevdiği her halinden, her mimiği ve jestinden belli oluyor. Diyafram kontrollü seslerden çok yürekten sökülüp gelen çığlıklar duyabiliyorsunuz. Bazen dik seslere çıkamıyor, gerisini koyveriyor. Bazen hiç ummadığı kadar güçlü bir sese ulaşıyor, kendisi de buna şaşırıyor. Genel olarak müziğini, marine edilmiş bir rostodan çok çiğ bir et parçasına benzetiyorum ben. Kanlı kanlı, can yakıcı. Şarkı bitince ağızda garip bir tat kalıyor, insanın yüreği şişiyor. Eleştirmenler de bu “ham” performanslara zor bulunan bir cevher olarak sıkıca sarılıyorlar. Neticede herkes bu kızın çok ama çok etkileyici olduğunda hemfikir.

Yazımı sonlandırırken, usül öyledir ya, Florence + The Machine’in aldığı ödülleri sıralamak istiyorum (sayısız adaylıklarını bir tarafa bırakarak):

2009 BRIT Ödülleri Critic’s Choice ödülü

Studio8 Media Uluslararası Müzik ödüllerinde Temmuz 2009′un en iyi şarkısı ve kadın vokali

UK Festival Ödülleri En İyi Çıkış Yapan Artist

UK Music Video Ödülleri (2009) En İyi Stilize Video ödülü (Drumming Song ile)

2010 South Bank Show Ödülü

2010 BRIT Ödülleri MasterCard özel ödülü En İyi Albüm

Glamour Women Of The Year (2010) Yılın Grubu

Meteor Ireland Müzik Ödülleri En İyi Uluslararası Grup

Elle Style Ödülleri Yılın Müzisyeni (2010)

2010 MTV Video Music Ödülleri En İyi Sanat Yönetimi ( Dog Days are Over video klibi)

Q Awards En İyi Kadın Müzisyen ve En İyi Şarkı (You’ve Got The Love)

UK Festival Ödülleri 2010 Yılın Marşı (You’ve Got The Love)

Avrupa Festival Ödülleri 2010 En İyi Çıkış

Önümüzdeki 53. Grammy Ödüllerinde En İyi Çıkış Yapan Müzisyen ödülüne adaylığı kesin gözüyle bakılan Florence + The Machine’i deneyimlemek için henüz çok geç değil.

Kaynaklar:

Yazıyı yazarken verdiğim bilgileri (kafamdan uyduramayacağım için) Wikipedia’nın “Florence and The Machine” başlığından ve grubun legal sitesinden aktardım. Geri kalan tüm yorumlar bana ait, o yüzden copiraytı mopiraytı yok!

Videolar:

http://www.vuutv.net/dad0bb10cf:0SLoOzTMjC8.html (Howl Canlı Performans)

http://www.vuutv.net/c257e9b91e:TpLXQorSQe8.html (Drumming Song Videoklip)

http://www.vuutv.net/c865aaa9ba:7nxO-yPQesA.html (Rabbit Heart Videoklip)

http://www.vuutv.net/266871420e:WK3dGMBgzwU.html (You’ve Got The Love canlı performans)

wherearethevelvets

wherearethevelvets@sanatlog.com

SanatLog-Toumani Diabaté Röportajı

Yoğun dünya turnesi arasında kendisini İstanbul’da yakaladık ve siz Dünya Müziği severler için Toumani Diabaté ile söyleştik. SanatLog

SanatLog: Kora Enstrümanı eskiden beridir bazı ülkelerde hala pek bilinmiyor. Röportajımızın başında biraz koranın geçmişi hakkında bilgi verebilir misiniz?
Toumani Diabaté: Kora ile sunduğumuz geleneksel şarkılar o kadar eski şarkılar ki, birçok dinleyicinin iyi bildiği batı klasik müziği eserlerinden bile eski bir geçmişi var… Aslında diğer enstrümanlara rağmen daha çok kişiye ulaştığında herkes birçok batı enstrümanından daha geleneksel ve hiç yabancı olmadığını fark edecek… İyi müzik dinleyicileri bunu fark etmeye başladı bile…

SanatLog: Ebeveynleriniz Ulusal Enstrüman Topluluğunda yer alan müzisyenlerdi ve müzik gelişiminizde mutlaka doğrudan etkileşimleri olmuştur. Anne ve babanız müzik kariyerinizde size bir yol çizdi mi yoksa sizi kendinizle baş başa özgür mü bıraktılar?
Toumani Diabaté: Babamın müzik doğasında vardı ama ben babamı o kadar az görebiliyordum ki…Belki genlerimde taşıyordum diyebilirim ama daha doğrusu yetiştiğim çevrenin bu büyüleyici kora müzikleriyle çevrelenmesi benim gerçek motivasyonumdu, babamdan uzak olduğumu saklamıyorum çünkü hep seyahat etmek zorundaydı… Hem annem hem babam zaten müzikle meşgullerdi ve ben müziği kendimde buldum…

SanatLog: Hiç şüphesiz böyle bir ebeveyn sayesinde birçok farklı müzik dinlediniz. Böyle bir müzik zenginliği içerisinde olmanız korayı kendi kendinize öğrenmenizde size ne kadar katkısı oldu?
Toumani Diabaté: Aslında bu konuda mütevazı değilim çünkü bunun bana Tanrı’dan bir hediye olduğunu düşünüyorum. Bulunduğum çevrenin bu müzikle dolup taşması elbette beni etkilemiştir ama ben bu müziği keşfetmekten çok bu müziğe doğduğumu düşünüyorum; bana bu müziklerle kendimi ifade etmek çok doğal geliyor…

Toumani Diabate

SanatLog: Çok genç yaşta hâlihazırda dönemin ünlü isimleriyle müziksel işbirliğine girmiştiniz; müzik yapmaya başladığınızda uluslararası bir tanınmışlığa ulaşabileceğinizi hiç düşündünüz mü?
Toumani Diabaté: Benim bütün istediğim kora müzikleriyle, kendi gelenekselliğimi temsil ederek dünyayı dolaşabilmekti… Profesyonel olarak sahnede olmak bana çok heyecan veriyordu; açıkçası büyük isimlerle ilk tecrübelerimi kazanmak büyük bir şans ama benim odaklandığım sadece sahnede olmaktı…

SanatLog: Müzik kariyeriniz boyunca hep diğer sanatçılarla müzik alışverişi ve etkileşimi içerisinde oldunuz; farklı coğrafyadan gelen bu kadar müzisyen ile birebir çalıştıktan sonra yeni potansiyel işbirlikçinizde özel bir şey arıyor musunuz?
Toumani Diabaté: Bana pop yıldızları da kimi zaman heyecan verebiliyor… Tıpkı Björk’le çıkardığımız işler gibi alternatif müzikler yapan ve popüler olmuş o kadar başarılı isimler var ki… Madonna ile bir çalışma yapmak çok enteresan olabilirdi… Blur’den bildiğimiz Damon Albarn bana göre çok yetenekli ve kendine özgü işler çıkarıyor… Damon Albarn’la çalışmayı isterdim…

SanatLog: Kişisel olarak Roswell Rudd ile birlikte Caz müziğini Kora ile evlendirdiğiniz “Malicool” çalışmasını çok beğeniyorum, bu çalışma hakkında bizlerle ne paylaşabilirsiniz?
To
umani Diabaté: Kora ile doğaçlama yaptığımda caz duygusu o kadar yakınlaşıyor ki, geleneksel müziklerin cazla uyumu her zaman zengin kökleriyle ilgili… Hem cazın insan dramlarından çıkan ve müzikal olarak da zengin bir geçmişi var hem de kora çalgısı ve gelenekselliği tartışılmaz, bu yüzden uyumlarının iyi olduğuna ben de inanıyorum ve dinleyici özellikle caz dinleyicisi büyük keyif alıyor… 22 Mayıs’ta İstanbul’da aynı keyfi yaşıyor olacaksınız…

Toumani Diabate

SanatLog: Tüm müzik iş birlikteliklerinizin arasında en çok beğendiğiniz ve diğerlerine nazaran ön planda olan hangisi?
Toumani Diabaté: Yaptığım işlerden hiçbirine haksızlık etmek istemiyorum ama kaybettiğimiz bir efsane olarak Ali Farka Touré ile yaptığım çalışma benim kariyerim için çok değerli… Ali Farka’nın müzikleri geleneksel müzikler ve Mali’nin tüm köklerini taşıyor, onun albümünde bir müzisyen olarak yer alabilmek benim için bir ödüldü; üstelik Grammy alan bir albüm oldu…

SanatLog: Yıllardan beri grubunuz Symmetric Orchestra ile çalıyorsunuz ve şu ana kadar birlikte sadece tek bir albüm kaydettiniz, gelecekte onlarla planladığınız yeni çalışmalar dinleyecek miyiz?
Toumani Diabaté: Henüz son albümümü sunuyorum ve The Mande Variations benim için kendimi müzikle ifade etmeye başladığımdan beri alabildiğime inandığım yolu dinleyiciyle paylaşıyor… 20 yıl önce yayınladığımız ilk kora albümünden sonra benim için çok önemli… Bu yüzden yeni bir albüm heyecanı henüz duymuyorum çünkü son albümü daha çok insana ulaştırmak istiyorum… İstanbul’da da bunu yapıyor olacağım…

SanatLog: Kültürel alışverişi algılayıp ileri atılım yapan bir Dünya müzisyeni olarak, seyahatlerinizde diğer sanatçılardan neler duyuyorsunuz? Özellikle ilginizi çeken bir şey var mı?
Toumani Diabaté: Müzisyenler özellikle geleneksel müzikleri daha çok kişiye ulaştırabilmek için deneysel çalışmalar yapmaya devam ediyorlar ve artık ne dinleyici ne de müzisyenler bu konuda katı değiller… Ben yine de gelenekselden çok uzaklaşmamaya çalışıyorum… Eğer kökleri iyi biliyorsanız buna cesaret edebiliyorsunuz… Şimdi tanıştığım birçok müzisyende bu cesaret ve yetenek var.

Symmetric Orchestra

SanatLog: Ne zaman sınırları aşıp uluslararası bir grup olduğunuzu fark ettiniz?
Toumani Diabaté: Hiçbir zaman buna odaklanmadım ama henüz 19 yaşındayken sahnede Mali’nin en ünlü isimleriyle çalışıyordum ve benim için hayal ettiklerimin uzak olmadığını da biliyordum… Symmetric Orchestra’yla dünyanın en prestijli salonlarında konserler vermeye başlayınca şansımın arttığını tahmin edebildim…

SanatLog: Neredeyse tüm dünyayı turladınız ve Mandinka kültürünü insanlara müziğiniz vasıtasıyla tanıttınız, buna istinaden seyirciden aldığınız tepki nasıl?
Toumani Diabaté: İnsanlar popüler müzikleri seviyorlar ama bir yandan işin içine koskoca bir tarih girince daha çok mutlu oluyorlar… İlk safhada dikkat çekmek için deneysel çalışmalar işe yarıyor ama sonrasında geleneği sunmak hem benim için mutluluk verici hem de insanlar keşfettiklerinde daha çok öğrenmek istiyorlar…

SanatLog: Türk Müziği hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz? Beğendiğiniz sanatçılar veya yerel enstrümanlar var mı?
Toumani Diabaté: Herhangi bir ülkeye gittiğimde ilk olarak eski geleneksel müziklerini ve folklorunu öğrenmeye çalışıyorum ama özellikle yurtdışındaki festivallerden Aynur’u tanıyorum… Sesi çok güçlü ve çok etkileyici… Ömer Faruk Tekbilek adını yurtdışında en çok duyduğum bir başka müzisyen…

SanatLog: Sınırların birbirine geçmesiyle kanımca tüm kültürler kendi aralarında kaynaşmaya başladı. Sığ görüşlerin tüm utançları, ayrımcılıkları yıkılmaya başladı. Kültürel küreselleşme ve müziğin bunun içerisindeki rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Toumani Diabaté: Müziklerin birbirine yakınlaşmasıyla beraber çoğu kez tarihçiler hiç bilemeyeceğimiz tarihi yakınlıkları keşfediyorlar ya da hatta herhangi bir enstrümanın birbirinden çok uzak ülkelerde bile ortak bir enstrüman olabildiğini görüyorlar… Bu yakınlıkları ortaya koymak bence çok anlamlı ama diğer taraftan her ne kadar deneysel müziklere açık olsam da mümkün olduğu kadar geldiğim toprakların eski müziklerini tanıtabilmeye özen gösteriyorum…

SanatLog: Dünya Müziği kavramına inanıyor musunuz?
Toumani Diabaté: Benim ilgilendiğim geleneksel müzik tanımı ve yaptığım çalışmaların yan yana getirildiği tanımlama daha çok geleneksel müzik oluyor…. Ama popüler bir müzikle ya da isimle de geleneksel bir çalışma yapılabilir ve çok alternatif çalışmalar ortaya çıkabilir…

Bela Fleck & Toumani Diabate

SanatLog: Algı kolaylığı bakımından insanlar tarafından her şeyin etiketlendiği bir dönemde yaşıyoruz, siz müziğinizi herhangi bir stil ve tarz altında sınıflandırıyor musunuz?
Toumani Diabaté: Benim böyle bir kaygım yok ama açıkça benim yaptığım müzikler kora müzikleri… Belki bu müziklerin cazla buluştuğu deneysel çalışmalar da yapıyor olabilirim ama müziklerim tamamen bizim eski geleneksel müziklerimiz… Ancak kora müziklerinin yapısı deneysel çalışmalara izin veriyor ve özellikle sahnede cazla çok daha fazla yakınlaşıyor…

SanatLog: Zamanınız için teşekkürler…
Toumani Diabaté: Ben teşekkür ederim.

Röportajı Gerçekleştiren: Zekeriya S. Şen
(muzik@tikabasamuzik.com)

____________________________________________________________

Toumani Diabaté Hakkında

Dünyamızda çaldığı enstrüman ile gerçek anlamda özdeşleşen bir elin parmağı kadar az sanatçı var. Malili Toumani Diabaté bu sanatçılardan biri ve en önemlisi. Batı Afrika’nın 21 telli özgün kora enstrümanı ile özleşen sanatçı, son yirmi yıldan beri Kora’yı dünya müzik platformuna taşımakta. Ravi Shankar için sitar, Djivan Gasparyan için duduk, Jimi Hendrix için gitar ve Arif Sağ için saz neyse, Toumani Diabaté için kora o. Albümlerinin ülkemize sınırlı sayıda gelmesiyle pek fazla bilinmeyen veya belki kulaktan dolma bilgilerle tanıdığımız bu sanatçıyı biraz tanıyalım.

Kendi kulvarındaki en ilerici sanatçı olan, 10 Ağustos 1965 Bamako doğumlu, Toumani Diabaté, griot veya jelis müzisyen soyundan intikal etmekte. Neredeyse 71 kuşaktır müzisyen olan Diabaté sülalesinin kökleri Mandé İmparatorluğuna kadar uzanmakta. Sülale geleneği olarak, zamanın kora kralı olarak bilinen babası Sidiki Diabaté dâhil olmak üzere hiçbir kimseden ders almadan kora çalmasını öğrenen Toumani Diabaté, her Griot gibi enstrümanının sesini kendi kendine buldu.

Zamanla kendi stilini geliştiren yetenekli sanatçı, beş yaşında kora çalmayı çözdü ve ilk grubunu 13 yaşında kurdu. Delikanlı döneminde Mali’nin dünya çapındaki sanatçıları ile uluslararası konserler vermeye başlayan Toumani, yavaş ama sağlam adımlarla gelişti ve Mali müzik platformunda kendine has özel bir yere sahip oldu. Ut ve arp arasında bir enstrüman olarak sınıflandırılan kora, böylece eşsiz ritimleri ve tınıları ile çağdaş müzik akımında alternatif bir ses yarattı. Kendisini çok yönlü bir sanatçı olarak geliştiren Toumani Diabaté, hem geleneksel Mali müziğine sadık kalıp hem de Flâmenko, blues, caz, rock ve diğer müzik stilleri ile çapraz kültürel etkileşim sağlamakta.

Toumani Diabate

Yazılı kayıtlarda kora çalgı aleti ilk defa Mungo Park’ın 1799 tarihli “Travels in Interior Districts of Africa” adlı kitabında karşımıza çıkıyor. Burada Park, enstrümanı 18 telli kocaman bir arp olarak tanımlıyor. Kantar kabağının kurutulmuş bedeninin yarısının ortasından geçirilen, deri halkalarla sıkıştırılmış uzun ahşap bir saptan yapılan kora çalgı aleti, kısmen inek derisi ile kaplanır. 21 tel, ahşap sapın bünyesindeki deri halkaları kantar kabağının bedeni ile demir bir çember sayesinde birleştirir. Çalgının akordu bu deri halkaların aşağı-yukarı simültane hareketiyle sağlanır. Tel olarak çok kolay ulaşılabilecek ve gerilince kusursuz ton veren bildiğimiz balık misinası kullanılır. Arp sesine benzeyen bir ses veren kora enstrümanının karmaşık gibi görünen çalma stili ağırlıkta bir Flâmenko gitarını andırır. Kora enstrümanı çalgıcının kucağına yerleştirilerek çalınır. Her iki elin işaret ve başparmağı telleri hareket ettirirken geri kalan parmaklar enstrümanı kavrar. 21 telin on biri sol işaret ve başparmak ile çalınırken, geri kalan on tel sağ işaret ve başparmak ile çalınır. Kora enstrümanı çalgıcının farklı akort yöntemleri ile çok geniş bir gam skalasına sahiptir.

1987 yılında yirmi bir yaşında ilk albümü “Kaira”yı çıkartan Toumani Diabaté böylece babasının 1970 yılında sadece kora enstrümanı melodileri içeren ve Mali’nin ulusal sembolü kabul edilen “Ancient Strings” albümünün mirasını sürdürdü. Yüksek kalitede kişisel stil ile desteklenen nefes kesen doğaçlama kora melodileri ile dolu olan albüm, bir anda sanatçıyı ülkesinde yıldız yaptı. 1989 yılında sanatçı çapraz kültürel müzik etkileşimine soyundu ve İspanyol yeni akım Flâmenko grubu olarak bilinen Ketama ile “Songhai I” adlı albümü kaydetti. Albüm geleneksel Griot melodilerini yanıp tutuşan Flâmenko ezgileri ile birleştirerek yeni müziksel sınırlara süzüldü. Bu albümün devamı olarak kabul edilen “Songhai II” ise 1992 yılında geldi. Toumani Diabaté böylece namını dünya platformuna taşıdı. Aynı yıl Toumani Diabaté, The Symmetric Orchestra adında bir ekip oluşturarak sadece Japonya ve Mali’de piyasaya sürülen “Shake the Whole World” adlı çalışmasını çıkarttı. Kültürler arası müziksel deney yapmaya devam eden sanatçı kora virtüözlüğünü döktürmeye başladı ve bu enstrümanın ne kadar evrensel olduğunu kanıtladı.

Takip eden üç yıl boyunca dünyanın belli başlı şehirlerinde konserler veren sanatçı sadece Mali müziğini tanıtmakla kalmayıp müzikseverlerin kora enstrümanına olan ilgisini arttırdı. Sanatçı 1995 yılında yine ortak bir çalışma olan, kızının adını verdiği “Djelika” adlı albümü kaydetti. Bu albümde yanına, balafon (ksilofon benzeri bir çalgı cihazı) üstadı Keletigui Diabaté ve ngoni (minyatür gitar benzeri bir enstrüman; daha çok avcının arpı olarak biliniyor) üstadı olan Basekou Kouyate’yi aldı. Bu dönemde Mali’de sintisayzır ve gitar yaygınken Toumani Diabaté albümünde yerel, sakin ve akustik enstrümanları kullanarak daha modern bir müzik üretti. Daha sonra 1998 yılında kuzeni Ballake Sissoko ile birlikte “New Ancient Strings” adlı albüme imza attı. Böylece babasının mirasını bir üst boyuta taşıdı. Bu dönemlerde özellikle çalışmalarında vokal kullanmaması, albümlerinin daha geniş kitlelere ulaşmasına imkan verdi. Takip eden yıl sanatçı Amerikalı blues adamı Taj Mahal ve hepsi Batı Afrikalı sanatçılardan oluşan bir grup ile müzik işbirliğine girerek çok ses getirecek olan “Kulanjan” adlı albümü kaydetti. Bu albüm sayesinde Toumani Diabaté Mali ve Amerika arasında notasal köprü kurdu.

Sanatçı takip eden senelerde sırasıyla, 2001 yılında “Jarabi” adında bir toplama albüm çıkarttı, sonra yine Amerikalı bir sanatçı ile işbirliğine girdi ve caz tromboncusu Roswell Rudd ile belkide kariyerinin en sofistike albümü “Malicool”u çıkarttı. Bu karizmatik çalışmada sanatçı kora enstrümanının klişe sınırlarını zorladı. Uzun bir süre konserler veren sanatçı, tüm dünyayı birkaç defa turladı ve şu ana kadar 2000’in üstünde konser verip yaklaşık 180 tane festivalde yer aldı. Yorucu bir canlı performans zincirlemesinden sonra 2005 yılında, geçen sene kaybettiğimiz Ali Farka Touré ile “In The Heart of the Moon” adlı albümü çıkarttı. Bu albüm ile “En İyi Dünya Geleneksel Albümü” kategorisinde Grammy ödülünü evine götürdü. Sonra 25 Temmuz 2006 tarihinde Symmetric Orchestra ile ikinci çalışması olan en son albümü “Boulevard de L’independance” çıkarttı. Bu albüm sanatçının şu ana kadar çıkan çalışmalarının doruğu oldu. Sanatçının çalıştığı diğer önemli müzisyenler arasında Peter Gabriel, Salif Keita, Kasse Mady Diabate ve Damon Albarn yer aldı.

2008’de gelen “The Mandé Variations” ile sanatçı kora tekniklerini geliştirerek daha derin ezgilere doğru yola çıktı. Albüm, Diabate’nin engin virtüözlüğünün bir yansıması olmasının yanı sıra yenilikçi düzenlemeleri ve çalma tetkikleri ile koranın kalıplaşmış sınırlarından dışarıya taşması ile dikkat çekti. Normalde dört farklı akorda (Tomora ba, hardino, sauta ve Tomora mesengo) sahip olan kora, Toumani sayesinde bu albümde beşinci akordu kulaklarımız ile tanıştırdı. “Egyptian” (Mısırlı) adı verilen bu akort, bas ağırlıklı melankolik bir ritme sahip ve “The Mandé Variations”ın geneline hâkim.

Toumani Diabaté organik müziksel yapılandırmaları ve notasal zekâsıyla Keith Jarett’ın piyanoda yaptığını korada yapıyor. Belki bu bilincin ışığında Batı Afrika kora sanatçıları arasında Toumani Diabaté bir kora öncüsü olarak görülmekte ve buna istinaden de kendisine “kora’nın prensi” lakabı verilmiş durumda. Gelişen, zengin duygusal melodi sentezleriyle dinleyenin kulağına sımsıkı asılan Toumani Diabaté, her zaman akıcı, bütünsel çalışmaları ile kalitesini koruyor. Toumani Diabaté bu, geçmişi ve geleceği mükemmel zamansız müzik ile bir araya getiren bir müzik terzisi…

Yazan: Zekeriya S. Şen

Diabaté Diskografi:

1987 - Kaira
1989 – Songhai I
1992 - Songhai II
1992 – Shake The Whole World (Sadece Japonya ve Mali)
1995 – Dielika
1998 – New Ancient Strings
1999 – Kulanjan
2001 – Jarabi
2005 – In The Heart Of The moon
2006 – Boulevard De L’independance
2008 – The Mandé Variations