Florence and The Machine / Florence’in Akciğerleri

Siz de son zamanlarda şöyle kulağınızın pasını silecek yeni bir müziğin eksikliğini hissediyor musunuz? Herkes ve herşey birbirine benziyor. Vasatın azıcık üzerine çıkan işler heyecanla yere göğe sığdırılamıyor. Medya ve internet ortamında durmadan şişirilen şarkıcılar ya da eserlerinin kof olduğunun en kısa zamanda keşfedilmemesi işten bile değil. Bu çorak topraklarda bir vaha vazifesi gören bazı işler oluyor ki insanın kaybolan ümitleri tekrar yerine geliyor. İşte “Florence + The Machine”e bu nedenle değiniyorum.

Florence + The Machine, Florence Welch ve arkasında çalan muhtelif müzisyenlerden oluşan bir grup ve son zamanlarda müzik piyasasındaki en heyecan verici yenilik. Şimdi grup diyorum ama aslında konsept; Siouxie and the Banshees, P.J. Harvey, Paula Cole Band veya Goldfrapp örneklerinde olduğu gibi tamamen solistin üzerine yapılandırılmış. Arkada çalan orkestra elemanları değişse de tek daimi üye Isabella Summers. “Machine”, Florence’in başından beri müzik ortağı olan bu sofistike keyboard’cının lakabı aslında. Ama konsept gereği tüm ekibi adlandırıyor. İşin içinde olanlar bu kızın tüm gelişimini yakından takip etmişler fakat ben de çoğu kişi gibi kendisini biraz geç keşfettim. Eğer kendisini tanımayan varsa bu yazıyı okuduktan sonra “ben neler kaçırmışım” diyebilir. Ben çok hayıflanmıştım zira.

Florence’in tanımıyla “temel olarak 90′ların hip hopu ile gospel korolarından esinlenen” şarkıları ölüm, vahşet ve şiddet gibi oldukça karanlık temalardan besleniyor. Bu kadar genç (1986 doğumlu) bir sanatçı için ağır olduğu düşünülse de Florence, şarkı sözlerinin bu konulardan oluşmasını doğal buluyor. 10 yaşındayken büyükbabasının yavaş yavaş ölümüne ve 14 yaşındayken büyükannesinin intiharına tanık olan kızımızın annesi (ki kendisi Harward’da Rönesans eğitimi almış bir profesör ve Kraliçe Mary Dönem Sanatı departmanında dekandır), 12 yaşındaki Florence’ı da yanına alarak evi terkediyor ve komşuyla kaçıyor. Üstelik bu adamın Florence’ın yaşlarında 3 çocuğu da var. Çevresindeki herkes bu zavallı kızın bunca acıyla nasıl baş edebildiğini merak ederken Florence bu acıyan bakışlardan kurtulmak için odasına kapanıyor ve yüksek sesli müzikle deliler gibi dans ediyor. Akademik olarak düzgün bir eğitim alan Florence, ders sırasında aniden şarkı söylemeye başlaması nedeniyle bazı sorunlar yaşıyor. Ayrıca disleksi, dismetri ve insomnia’dan muzdarip. Yani bunca arıza, sanatsal olarak verimli bir patlamaya neden olmuşsa, benim kabulümdür.

Bence müzisyenin en büyük handikapı BBC tarafından belirgin biçimde desteklenmesi. Yani eğer sesine ve müziğine güveniyorsan neden böyle bir desteğe ihtiyaç duyarsın ki? Her neyse, belki de bu destek sayesinde Florence, henüz albümü yayınlanmamışken üç single ile geniş bir hayran kitlesi edinmişti bile.

2008′de sunulan ilk single olan “Kiss with a Fist” bence grubun (ve sonra gelecek albümün) genel havasına yakışmayan vasat bir punk parçası. Belki bunun sebebi Florence Welch’in ilk grubu “Ashok”dan kalma bir şarkı olmasıdır. O sıralarda şarkının adı “Happy Slap” imiş. Adından da anlaşılacağı gibi tüm şarkı boyunca tekmeler, tokatlar, tabaklar havalarda uçuyor, yataklar aleve veriliyor, çeneler ve bacaklar kırılıyor, kanlar akıyor.

“Dişlere atılan tekme bazıları için iyidir

Yumrukla öpüşmek hiç öpüşmemekten iyidir”

Sorulan sorulara bir açıklık getirmek isteyen Florence, 16- 17 yaşlarında yazdığı bu şarkı için şunları söylüyor: “Bu şarkı kesinlikle bir aile içi şiddet hakkında değil. Birbirlerini psikolojik olarak sınırlara sürükleyen iki insan hakkında; dövüşüyorlar ama hala birbirlerini seviyorlar. Bu şarkı kesinlikle saldırıya uğrayan biri hakkında değil, aslında fiziksel bir şiddet de yok. Bu şarkıda kimse kurban değil.” Şarkının daha sonra “Jennifer’s Body” adlı korku filminin soundtrack’i olduğunu belirteyim.

Aynı yıl çıkan ikinci single “Dog Days are Over”, birden mutluluk tarafından “çarpılan” bir kadının bu garip değişimden saklanmaya çalışmasıyla ilgili gerçek anlamda “gaz” bir parça.

“Köpek günleri geçti

Köpek günleri bitti

Atlar geliyor o yüzden kaçsan iyi edersin.

Annen için koş, baban için koş,

Çocukların ve tüm kardeşlerin için koş.

Tüm sevgini ve hasretlerini geride bırak

Onları yanında taşıyamazsın

Eğer hayatta kalmak istiyorsan”

Florence şarkıyı yaparken, Ugo Rondidone adlı bir sokak sanatçısının aynı adlı yapıtından esinlenmiş. Melodi harpın tınlamaları üzerine inşa edilmiş; vokalin sessiz sedasız girişi fırtına öncesi sessizliğini çağrıştırıyor. Çünkü vurmalılarla aniden ritm değiştiren şarkı tam bir curcunaya dönüyor. Gospel benzeri aralarla biraz soluk alıyoruz fakat “ne oluyoruz” bile diyemeden şarkıyla beraber çılgınca koşmaya başlıyoruz. Ve şarkı nefes nefese finale eriştiğinde başa sarıp tekrar dinlemek işten bile değil. Florence şarkının ilk klibini beğenmemiş olacak ki 2010 yılında konsepte daha uygun daha sanatsal bir klip çekiliyor. Şarkı “Slumdog Millionaire” ve “Eat, Prey, Love” (Ye, İç, Sıç, Yat olarak çevirmek istiyorum) adlı şiddetle uzak durulması gereken malum filmde kullanılıyor. Görünen o ki Florence, üzerinde çok çalıştığı ve daha iyisini hakkettiği aşikar bu değerli parçalarını ucuz popüler kültür ürünleriyle heba etmekte beis görmüyor. Yaşı küçük ya belki ondandır…

İlk iki şarkısı dillere pelesenk olan Florence nihayet (bence en iyi şarkılarından biri olan) “Rabbit Heart (Raise It Up)”ı albümün hemen öncesinde 2009′da çıkarıyor. Bu nasıl bir şarkıdır Yarabbim? Harpın arkaik lirizminin üzerine eklenen ham davullar, hırçın yaylılar ve keyboarddan aktarılan sert titreşimlerle kulağa akan melodi o kadar değişik ki neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. Şarkıyı bir kefeye koymak mümkün değil. Son zamanlarda dinlenebilecek en kaliteli düzenlemelerden biri. Florence’ın vokalindeki duadan çığlığa kadar uzanan değişkenlik insanı yüreğinden yaralıyor. Üstüste binen ses kanalları sayesinde Florence’lardan oluşan bir koro hissiyatı oluşturan bu sonuca ulaşmak benim diyen tonmaisterlerin saçlarını yolduracak cinste. Temel olarak “önemli bir karar vermeden önce duyulan korku” hakkındaki şarkı için Florence şöyle demiş:

“Bütün o karanlık şarkıları yaptım. Ve firma artık daha neşeli şeyler yapmamız gerektiğini düşünmeye başladı. Bunu yapmaya çalıştığım süreçte bir şeyleri kurban ettiğimi farkettim. Evet neşeli piyanolarım ve davullarım vardı ama sözler şöyle geldi: ‘Bu bir lütuf/ Ama bedeliyle gelir/ Koyun kimdir/ bıçak kimdir?’ Rabbit Heart korku hakkında bir şarkı. Olabilecek şeylerden çok korkarım. Ve spot lambalarının altında bulunmaktan.”

Neden bilmiyorum, şarkı ve klibi bende bir “Alice Harikalar Diyarında” hissiyatı uyandırıyor. Belki sözlerindendir:

“Ayna ne kadar parlak ve yeni

Cazibe ne çabuk kayboluyor

Dönerek zamanın dışına akıyorum

Yanlış hap mıydı aldığım? (Jefferson Airplane göndermesi?)

İşte buradayım, tavşan yürekli bir kız

Spotların altında donakalmış

Görünen o ki, son fedakarlığı yapıyorum…”

Belki de klibinden kaynaklanıyor. Bir kır toplantısı; 70′lerin çiçek çocuklarından oluşmuş bir grup (Wells’in Eloi’lerini veya mitolojik “Faerie” halkını da andırmıyor değiller) Florence’i içlerine alarak dans etmektedir. Bu hoş görüntüler, topluluğun hareketlerinin gittikçe garipleşmesiyle rahatsız bir hal almaya başlar. Florence irade dışı olarak bir şölen sofrasına oturtulur; gelin kendisidir. Tacizkar damat ise “The Hatter”ın kopyası gibidir. Tüm konuklar güle oynaya şölen masasını bir tabut haline getirirler ve havai danslarla Florence’in cenazesini nehre, son yolculuğuna bırakırlar.

Bu ve benzeri nefis kliplerin Florence’ın imajını ziyadesiyle desteklediğini düşünüyorum. Peri masalı veya Anglo-Sakson mitolojisini andıran bu analojik imgeler ordusu sayesinde bu klibin YouTube’a düşer düşmez tıklanma rekorları kırdığını belirtmek istiyorum. Popüler kültürün basit bir örneği olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim ama kalitesini ve çok boyutluluğunu yadsıyamam. O yüzden etkileniyorum zaten.

Benim grubu tanımam, ilk albümlerini yayınladıkları 2009′a denk geldi. İlk dinlediğim şarkıları ise, albüm çıkar çıkmaz yayınlanan dördüncü single’ları “Drumming Song” oldu.

“Bu şarkı, siz ve bir oğlan arasında, dile getirilemeyen bir elektrikle ilgili. Karşınızda dikildiklerinde nefes alamazsınız, düşünemezsiniz, düzgün birşey yapamazsınız. Ben çok garibimdir; eğer birinden hoşlanırsam gerçekten acizleşirim. Hatırlıyorum da, bir bar penceresinin önünden geçerken içeride ilk sevgilimi görmüş, kendimi yerlere atıp toprağı tırmalamıştım. Çünkü çok korkmuştum. Ben herşeyi çok yoğun yaşarım, bu yüzden müziğim de yoğun ve aşırıdır. Eğer birinden hoşlanırsam gerçekten hoşlanırım, mahvolurum. O zamanlarda hip-hop dinliyordum ve bu tempoya uyacak bir şeyler yapmak istedim. Bence en ileri görüşlü müzik budur. Bu hızda yapılmış en ileri görüşlü müzik. Ve yine Gotik imajlarla; peri masalları ve Edgar Allen Poe öyküleriyle dolu. Çocukken çok fazla Gotik korku öyküleri okurdum.”

Kendisinin de belirttiği gibi “Drumming Song” aşkla atan bir kalbin gürültüsü hakkında aşırı bir şarkı. Florence gürültülü ve muhteşem şeylerden hoşlandığını söylüyor her tarafta (kilise çanları gibi). Şarkı da öyle. Hiç dinmeyen çiğ davul sesleri Kate Bush’un primitif işlerini hatırlatıyor (özellikle de “Sat in your Lap” şarkısını). Florence’in karakteristiği olan kreşendo burada tam anlamıyla yerini buluyor. Zorlu vokaller, araya giren koral bölümler, hiç kesilmeyen davullar, çılgın orkestra ve tahammül sınırlarının eşiğine henüz gelmişken ulaşılan final… Nefes nefese, armonik bir gürültü!

“Sirenlerden daha güçlü

Kilise çanlarından daha yüksek

Cennetten daha tatlı

Ve cehennemden daha sıcak…”

Şarkıyı destekleyen klipte Florence, büyük bir katedral içinde, Ortaçağ rahibelerini andıran bir grupla beraber dans ediyor (Koreografi olduğundan şüpheliyim. Ya da o da çiğ bir yapıya sahip). Hafif bir (uzun bacaklı) “Catwoman” ve (daha arıza) bir Róisín Murphy havası da mevcut.

Albüm “Lungs (Akciğerler)”ın çıkışına kadar bekleyen ama aslında gizli bir hit olarak tüm süreçte sırasını bekleyen “You’ve Got The Love” aslında “Dog Days are Over” single’ının B-side’ı ve (aynı Madonna’nın Vogue’u gibi) destekleyici olması gerekirken asıl şarkının önüne geçen bir şarkı. Orijinal olarak “The Source” adlı gruptan Candi Staton’ın sesiyle aktarılan soul-gospel karışımı bu dans şarkısı daha önce Joss Stone tarafından da cover’lanmıştı. Çocukken dinlediği şarkıyı bir konser sırasında söyleyen Florence, dinleyicilerin yüzlerindeki ifadeden o kadar etkileniyor ki bu cover’ı stüdyoda kaydetmeye karar veriyor. Nihayet klibi de çekildiğinde istediği patlamayı yakalıyor (Şarkı, albümün CD formatına bonus track olarak eklenmiş). Şarkıyı dinlerken insan gerçekten içinde bir şeylerin yükseldiğini hissediyor. Özellikle de finale doğru Florence’in çığlık çığlığa kendini kaybettiği bölümler, neden bilmiyorum gözlerimi dolduruyor (çok mu duygusalım?). Bu kısacık şarkı nasıl bu kadar etkili olabilir, nasıl bir marş haline gelir izleyip görün. Florence, bu genç yaşında hem şarkının asıl sahiplerini hem de daha kıdemlisi Joss Stone’u (bizim oraların tabiriyle) “donunda sallayıp sallayıp fırlatıyor”. (Evet… Evet… Doğru duydunuz. Gerçekten bunu söyledim!). 2010 yılında rapçi Dizzie Rascal’ın katkısıyla bu şarkının uzatılmış bir versiyonu da single olarak çıkarıldı (You Got The Dirtee Love).

Lungs albümünün en son single’ı olarak seçilen “Cosmic Love” Florence’ın tarzını yansıtan dünya dışı bir şarkı (ismi üstünde). Yoğun alkollüyken yarım saat içinde yazdığı bu şarkı tam anlamıyla bir Kate Bush şarkısı: “Kalbinden kayan bir yıldız gözüme yerleşti/ Çığlık attım/ Gözlerimi parçalarken/ Ve kör kaldım…”. Yine primitif davullar, harpın nazik sesi ve yine bir yakarışı seslendiren koro… “Lungs”ın şarkı listesi şöyle:

1- Dog Days Are Over

2- Rabbit Heart (Raise It Up)

3- I’m Not Calling You a Liar

4- Howl

5- Kiss with a Fist

6- Girl with One Eye

7- Drumming Song

8- Between Two Lungs

9- Cosmic Love

10- My Boy Builds Coffins

11- Hurricane Drunk

12- Blinding

*Bonus Track: You Got the Love (Florence and the Machine version)

İki cover (Girl with One Eye ve You Got the Love) dışındaki tüm sözler Florence’a ait. Bu durumda şarkı sözleri pek bir kanlı canlı oluyor tabii ki:

“İlkbaharda deri değiştirdim/ Değişen rüzgarla uçup gitti/ Sular maviden kırmızıya döndü/ Adadığım gökyüzüne doğru…” (Rabbit Heart)

“Sana yalancı demem yeter ki yalan atma/ Sana hırsız demem yeter ki benden çalma/ Sana hayalet demem yeter ki musallat olma/ Ve seni öyle severim ki/ İzim veririm bana kıymana… Ciğerlerimde bir hayalet var/ Uykumda nefes alıyor/ Dolanıyor dilime/ Usulca konuşuyor/ Ve ayaklarımla yürüyor…” (I’m Not Calling You a Liar)

“Karanlıkta haykırıyorum, uluyorum senden ayrıyken/ Dişlerimi göğsüne geçirip, atan kalbinin tadına varmak için… Tırnaklarım cildini yırtıyor ki içeri girebileyim… Senin sesinle şakıyan kanımı akıtmak istiyorum… Etinin dokusu gelinlik gibi yumuşacık/ Kendimi kollarına dolayana dek rahat yok bana artık… Tıpkı ele geçirilmiş bir çocuk gibi/ Damarlarımda bir canavar uluyor/ Seni bulup tüm kırılganlığını yırtıp atmak istiyor… Temiz kalpli bir adam bile, her gece dua eden/ Kurt olabilir sonbaharda ay parlarken…” (Howl)

“Sesi yuttum/ O da beni yuttu/ Ta ki ruhumda hiçbir şey kalmayana kadar…” (Drumming Song)

“Çünkü nefesim kapana kısıldı/ İki ciğer arasında… Uyurken aramızdan uçtu/ Ağzından süzülüp benimkine aktı…” (Between Two Lungs)

“Ve karanlıkta/ Kalp atışını duyabiliyorum/ Sesi işitmeyi denedim/ Fakat duruverdi/ Ve o kadar karanlıktaydım ki/ Ona dönüşecek kadar karanlık…” (Cosmic Love)

“Sevgilim tabutçudur bütün gün bunu yapar/ Ne iş olsun diye, ne de oyun olsun diye/ Kendine bir tane yaptı, bir tane de bana/ Bir tane de sana yapacak şu günlerde…” (My Boy Builds Coffins)

“Yok artık sanki ölümün kendisi yok olmuş gibi ölüyü düşlemek/ Yok artık bir oğlan için, bahçedeki bir beden için karga gibi bağırmak/ Yok artık aşık kız gibi hayal kurmak/ Yanlış bir dünyaya aşık bir kız gibi…” (Blinding)

Aslında albümde daha dikkat çekici parçalar yok değil. Mesela sırf onu ağlattı diye bir kızın gözünü oyan sert bir hatunun anlatıldığı, hafif “Kill Bill” kıvamındaki cover “Girl with One Eye” gibi: “Bıçağı aldığım gibi oydum gözünü/ Eve götürdüm ki göreyim sönüp öldüğünü/ Valla çok şanslı ki suratına bir sırıtma çizmedim/ Tek gözü açık uyuyor bu yüzden / Bedeli buydu ödemesi gereken… Dedim ki, hey, tek gözlü kız/ Çek pis parmaklarını pastamdan!/ Dedim ki, hey, tek gözlü! / Küçük kalbini sökerim, beni ağlattın çünkü.” Her ne kadar cover desem de daha önce hiç kaydı yapılmamış olan bu şarkı, Florence’ın bir zamanlar beraber çalıştığı “Ludes” adlı bir gruba aitmiş. Orijinal halinin nasıl olduğu bilinmiyor, o yüzden Florence + The Machine’in kaydı orijinaldir diyebiliriz.

Albümde bir diğer dikkat çeken parça da kanın oluk oluk aktığı, gore sahnelerle bezeli “Howl”. Kesinlikle bir single olarak değerlendirilmesi gereken bu şarkı hayranların ısrarlı talepleriyle her konserde seslendirilen gizli bir hit. Savaş davullarını andıran vurmalıların üzerine eklenen vahşi yaylılardan oluşan orkestrasyon eşliğinde Florence ses tellerini sonuna kadar sömürüyor. Oldukça dik modülasyonlar ve durmadan ilerleyen kreşendo nedeniyle söylenmesi de eşlik etmesi de zor bir parça. Genç ve enerjik yapısıyla, nedense, gençlik korku filmlerinden alınma sahnelerden oluşan amatör kliplere meze olan şarkı benim gözümde de; güzel ve aptal kızların, yarı çıplak, kaslı kurt adamlara ya da soluk benizli vampirlere aşık olduğu filmlere soundtrack olacakmış hissi uyandırıyor (Nitekim o da oluyor).

Florence’in Amerika’ya açılması farz olduğundan (maalesef dünya müzik piyasasının ipleri hala Amerika’nın elinde) bu coğrafyada Kasım 2010′da çift diskten oluşan bir albüm yayınladı “Between Two Lungs”. Lungs albümünün yanına eklenen, B-side’lar ve canlı performanslardan oluşan bonus diskin şarkı listesi şöyle:

1. Heavy In Your Arms

2. You Got The Dirtee Love

3. Hurricane Drunk (The Horrors Remix)

4, Strangeness & Charm (Live from Hammersmith Apollo)

5. Swimming (Live From Hammersmith Apollo)

6. Dog Days Are Over (Yeasayer Remix)

7. Drumming Song (Live from the London Roundhouse)

8. Girl With One Eye (Live from the London Roundhouse)

9. Hurricane Drunk (Live from the London Roundhouse)

10. Dog Days Are Over (Live from the London Roundhouse)

11. My Boy Builds Coffins (Live from the London Roundhouse)

12. Hospital Beds (Live from the London Roundhouse) (Daha önce yayınlanan Kiss with a Fist single’ının B-side’ı)

Bu yenilenmiş albümün lokomotifi olarak seçilen şarkı “Heavy In Your Arms”, “Twilight (Alacakaranlık)” serisinin yeni bölümü için yazılmış aslında. Daha önce “Rabbit Heart”da kendini kurban etmekten bahsederken nasıl olur da bu kadar ucuz bir pazarlama ürününe dahil olur akıl erdirmek mümkün değil. Kendisi de yaptığı şeyin kabul edilebilirliğini sorguluyor demek ki çünkü filmi gereksiz alt metinlerle değerlendirme çabasında: “Bu şarkı aşkın ağırlığıyla ve bazen iki insan arasında ne denli büyük bir sorumluluğa neden olduğuyla ilgili. Bence bu, Twilight serisinin içerdiği güçlü bir tema; özgürleşmek mi yoksa hüküm altına mı girmek. Bazen yüklendiğiniz aşk sizi çökertebiliyor”. Yok ya! Florence’ın hemen bu popüler kültürden uzaklaşması ve kendine saygılı bir biçimde yeraltına, ait olduğu alternatif sulara geri dönmesi gerekiyor bence.

Sırası gelmişken; Florence’in tarzını (alternatif pop/rock, indie, punk, hip-hop, gospel, soul…falan uzatmadan) kısaca “Siouxie Sioux veya Annie Lennox tarafından söylenmiş Kate Bush şarkıları” şeklinde yorumlayabilirim. Aslında benzetmelerden pek hoşlanmam ama müzisyenle ilk defa tanışacaklar için bir yöntem bulmalıyım değil mi? Her ne kadar alternatif-pop yapsa da sahne performanslarında rahat kıyafetler yerine, Róisín Murphy ve Tori Amos gibi “haute couture” giyinmeyi seviyor, modaya uyarak. Dekorlar Kate Bush’un “Ivy” konseptini andırıyor. Yaşından beklenmeyecek bir sahne hakimiyeti var. Bu “cool” imajı Debbie Harry ve daha çok Stevie Nicks’i andırıyor. Florence’ın görselliğini hayal etmek yerine Pre-Raphaelist neo-klasik ressamların “The Lady of Shalott” yorumlarından bir fikir edinebilirsiniz (gerçekten). Pek güzel olmadığını itiraf etmeliyim ama çok düzgün bir fiziği var. Tüm bunlar birleşince oldukça erotik bir şarkıcı olduğunu söyleyebilirim. En çok da şarkı söylerken kendini kaybetmesi, seyircide profesyonel değil de amatör bir işi izliyormuş hissi uyandırıyor ki bu heyecan verici birşey. Daha önce de söylemiştim, şarkıları oldukça zor. Kızımız belli bir ses eğitimine sahip değil. Altodan sopranoya dek uzanan geniş bir alanda şarkı söyleyebiliyor. Nitekim, dar bir göğüs kafesi (Florence çok zayıf), eğitimsiz ama nitelikli bir ses, icra edilmesi zor şarkılarla yanyana geldiğinde canlı performanslarda değişken bir sonuç ortaya koyuyor. “Howl”un tatmin edici bir canlı performansına zor rastlanırken “You’ve Got The Love”ın canlı halleri stüdyo kayıtlarından çok çok daha güzel geliyor kulağa. Keza “Rabbit Heart”ın canlı vokalleri daha bir etkileyici sanki. Florence falsolu sesler çıkarmaktan korkmuyor. Albümünde bile detone sesler var. Şarkı söylemeyi çok sevdiği her halinden, her mimiği ve jestinden belli oluyor. Diyafram kontrollü seslerden çok yürekten sökülüp gelen çığlıklar duyabiliyorsunuz. Bazen dik seslere çıkamıyor, gerisini koyveriyor. Bazen hiç ummadığı kadar güçlü bir sese ulaşıyor, kendisi de buna şaşırıyor. Genel olarak müziğini, marine edilmiş bir rostodan çok çiğ bir et parçasına benzetiyorum ben. Kanlı kanlı, can yakıcı. Şarkı bitince ağızda garip bir tat kalıyor, insanın yüreği şişiyor. Eleştirmenler de bu “ham” performanslara zor bulunan bir cevher olarak sıkıca sarılıyorlar. Neticede herkes bu kızın çok ama çok etkileyici olduğunda hemfikir.

Yazımı sonlandırırken, usül öyledir ya, Florence + The Machine’in aldığı ödülleri sıralamak istiyorum (sayısız adaylıklarını bir tarafa bırakarak):

2009 BRIT Ödülleri Critic’s Choice ödülü

Studio8 Media Uluslararası Müzik ödüllerinde Temmuz 2009′un en iyi şarkısı ve kadın vokali

UK Festival Ödülleri En İyi Çıkış Yapan Artist

UK Music Video Ödülleri (2009) En İyi Stilize Video ödülü (Drumming Song ile)

2010 South Bank Show Ödülü

2010 BRIT Ödülleri MasterCard özel ödülü En İyi Albüm

Glamour Women Of The Year (2010) Yılın Grubu

Meteor Ireland Müzik Ödülleri En İyi Uluslararası Grup

Elle Style Ödülleri Yılın Müzisyeni (2010)

2010 MTV Video Music Ödülleri En İyi Sanat Yönetimi ( Dog Days are Over video klibi)

Q Awards En İyi Kadın Müzisyen ve En İyi Şarkı (You’ve Got The Love)

UK Festival Ödülleri 2010 Yılın Marşı (You’ve Got The Love)

Avrupa Festival Ödülleri 2010 En İyi Çıkış

Önümüzdeki 53. Grammy Ödüllerinde En İyi Çıkış Yapan Müzisyen ödülüne adaylığı kesin gözüyle bakılan Florence + The Machine’i deneyimlemek için henüz çok geç değil.

Kaynaklar:

Yazıyı yazarken verdiğim bilgileri (kafamdan uyduramayacağım için) Wikipedia’nın “Florence and The Machine” başlığından ve grubun legal sitesinden aktardım. Geri kalan tüm yorumlar bana ait, o yüzden copiraytı mopiraytı yok!

Videolar:

http://www.vuutv.net/dad0bb10cf:0SLoOzTMjC8.html (Howl Canlı Performans)

http://www.vuutv.net/c257e9b91e:TpLXQorSQe8.html (Drumming Song Videoklip)

http://www.vuutv.net/c865aaa9ba:7nxO-yPQesA.html (Rabbit Heart Videoklip)

http://www.vuutv.net/266871420e:WK3dGMBgzwU.html (You’ve Got The Love canlı performans)

wherearethevelvets

wherearethevelvets@sanatlog.com

Tarantella; Örümcek Dansı

“Addó ti pizzicó la tarantella?
Sotto la putia de la’unnela”

(Söyle örümcek nerenden ısırdı?
Eteğimin kıvrımının tam altından)

Bir varmış bir yokmuş. Çok çok eski zamanlarda bir kilisenin bahçesinde genç erkek ve kızlar hem dansedip hem şarkı söylüyorlarmış. Fakat kilisenin rahibi gürültü nedeniyle o kadar kızmış ki; Tanrı’ya yakarmış. Ceza olarak gençlerin hiç durmamacasına tüm bir yıl dansetmesini istemiş. Tanrı isteğini kabul etmiş. Zavallı gençler, soğuk sıcak demeden tüm hava şartlarında, canları yanmadan, hastalanmadan dans etmeye başlamışlar. Kendilerini o kadar kaybetmişler ki üzerlerindeki giysileri paçavraya dönmüş. Bu histerik durum (ki o zamanlar St. Vitus dansı deniyormuş) bir salgına dönüşmüş; insanlar deliler gibi orada burada dans etmeye başlamışlar. Ancak bir yılın bitiminde durabilmişler.

Bu hikaye, 1374 yılından kalma bir dini öykü. Tanımlara göre, Tarantella’nın bahsedildiği ilk metinlerden biri olarak kabul görüyor. Her folklorik öğe gibi; biri farkedip yazılı hale getirilinceye kadar var olup olmadığı bilinmeyen bu dansın kökeni belki de daha eskilere dayanmaktadır.

Tarantism (Tarantismo); tarantula ısırığına verilen cevap sonucu oluşan bir hastalık. 500 yıldır özellikle Güney Avrupa’nın tıbbi litaratür, müzik ve folklordeki güçlü yansımaları, bu fenomeni ciddiye almamız için yeterlidir. Hastalık, dans ve bu bölgede sık bulunan örümcekler isimlerini Güney İtalya’daki Taranto şehrinden almıştır. Dolayısıyla lokal halk, hastalığın Dr. Pietro Matthiole tarafından ilk defa 1370 yılında Siena’da tanımlamasından çok çok önce tarantismi bilmekteydiler.

taranto

Hastalığa neden olan ısırığın hangi örümcekten geldiği konusunda yanlış bilgiler mevcuttur. Gerçek sorumlu, Taranto bölgesinde ve Akdeniz bölgelerinde yaygın olan Kurt Örümceği, Lycosa Tarentula’dır.

lycosa tarentula

Bu kıllı şirin yaratığın zehrine karşı bir bağışıklık ya da ilaç geliştirilememiştir. Hastalar, genel vücut ağrısı, şişme, paralizi (felç), kas seyirmesi, bulantı, kusma, çarpıntı, delirium (algı durum bozukluğunun görüldüğü psikotik bir süreç), priapizm (geçmeyen ereksiyon), teşhircilik ve melankolik depresyonun dahil olduğu değişik klinik tablolarda görünebilir (ref. Dr. Zvonimir Maretic, Medicinski Centar in Pula, Hırvatistan).

“Birçokları, tarantula zehrinin niteliğinin gün be gün ya da saat saat değiştiğine inanır. Bunun nedeni ısırılan kişinin hareketlerindeki değişkenliktir. Bazısı şarkı söyler, diğerleri güler, diğerleri hıçkırır, diğerleri durmamacasına tekrar ağlar; Bazıları uyur diğerleri ise hiç uyuyamaz; kimisi kusar, kimisi terler ya da titrer; diğerleri devamlı kabuslar görür veya kudurma, öfke veya şiddete kapılır.Bu zehir değişik renklere karşı düşkünlüğü de uyarır; bu nedenle bazısı kırmızıya düşkünlük gösterir, diğerleri yeşile veya sarıya. Bazı vakalarda bu hastalık 40-50 yıl sürebilir. Çok eskiden beri söylenegelen müziğin tarantula zehrini tedavi edebildiğidir; etkilenmiş kişinin ruhunu uyandırır ve onu sarsarak kendine getirir.” Antoine Furetiére, Dictionnaire Universel, 1690

Bilimsel olarak bakıldığında, tarantula zehrinin tarantizme neden olan zehirden sorumlu olamayacağı aşikardır. Çünkü ısırığı, insanda kaşıntıdan daha fazla bir his uyandırmaz (Bu kıllı dev örümceğin tehlikesi dişleridir). Genelde tarantizm vakalarının tarlalarda veya hasat dönemlerinde sıklaşması, okları bölgede sıkça bulunan başka bir zehirli örümcek üzerine odaklıyor: Latrodectus tredecim guttatus.

Latrodectus tredecim guttatus

Yani bildiğimiz karadul! İşte bu örümceğin zehri, bahsedilen semptomlara neden olabileceği gibi ölüme bile sebebiyet verebilir. Bazı belgesellerde bu örümcek tarafından ısırılan kişilerin, yaşadığı tecrübeleri anlatışına tanık olmuşsunuzdur belki. Benim en çok hatırladığım bir kadın, ölmeyi dileyecek kadar acı çektiğini, tüm vücudunun sızım sızım sızladığını ve şuurunu kaybedecek raddeye geldiğini anlatmıştı. Ben yine de tarantizm vakalarının birkaçının (kadın hasta çoğunluğunu da göz önüne alarak) basit bir histeri krizi olduğunu düşünmekteyim. Evlenme çağına gelmiş arzulu bir kadının saçını başını dağıtarak yerlerde sürünmesi, üstünü başını yırtarak çığlıklar atması, bu tanıyı düşündürüyor. Üstelik bu krizi müzik ve dans eşliğinde atlatmış ve içinde kompleks olmuş sorunlardan deşarj olmuştur. Oh ne güzel!

Eski dönemlerde, modern reanimasyon teknikleri olmadığı için alternatif tıp yöntemlerinin benimsenmesi işten bile değildir. Nihayetinde müzikle terapi denen, günümüzde de uygulanan yöntem çok eskilerden beri uygulanmaktaydı. İşte “Tarantella” dediğimiz bu terapi yönteminin kökleri toprak kültüne kadar dayanmaktadır. Hristiyanlık öncesi tarihlerde, müziğin çeşitli eylemlerde bir araç olarak kullanılması yaygındı. Ayinlerin kökeni de buradan gelir. Çoktanrılı Roma’da, Bacchus (Yunanca karşl. Dionysus) kültüne özellikle değinmek istiyorum. Yine toprak kültüne bağlı bu şarap tanrısının yandaşları, ayinsel çılgınlık ve “ecstasy” denen durumu tanımlayacak hareketlerde bulunurlardı. Şarap veya başka uyarıcı otlar, girdikleri nörotik tabloyu kolaylaştırırdı. Bacchus rahibeleri, Bacchaeler, yılın belirli dönmelerinde, şarap festivalinde (Bacchanalia’da), yarı çıplak halde kendilerinden geçerek ayinler düzenlerlerdi (Bacchus kültünün üyelerinin çoğunlukla kadın olduğuna dikkat edin). Tüm vücutlarını şarapla yıkar, yapraklara bulanır; ellerindeki def, zil ve maşalarla müzik yaparlardı. Bu kendinden geçmişlik hali (histerik kriz?) bazen ölümcül sonuçlar doğurabilirdi (Yunan mitolojisinde bu rahibeler, yollarına çıkan yarı-tanrı ozan Orfeus’yu parçalarlar ve kafasını denize atarlar). Bazen Bacchanalia ayinlerinde kadehte kan içildiği rivayet olunurdu (şarap kana benzer; ya da gerçekten kan içiyorlardı). Vampirizmin temelleri de buralara kadar uzatılır zaten. Bazen Bacchus’un kendisi de vampir dişli ve boynuzlu olarak tasvir edilir (aslında boynuz bereket sembolüdür). Roma topraklarına Hristiyanlığın gelmesiyle (İtalyanlar koyu Katoliklerdir) bu dinin karşısında duran tüm rakip inançlar tehdit unsuru olarak algılandı. Toprak bereketine bağlı kültlerin tanrıları (Bacchus ve özellikle keçi tanrı Pan) demonlaştırıldı (Şeytan figürünün çıkışı bu tanrılardır). Bu da yetmedi, toprak kültüne bağlı kalan köylüler de etiketlendi: Villain (kötü karakter). Bu terimin kökeni “village” köy demektir. Neyse, tarantellada da bu toprak kültünün etkilerini görmekteyiz. Genellikle köylüler tarafından tarlada icra edilmesi, dansın ve müziğin Bacchanalia’dan miras unsurlar taşıması, ve özellikle toprak üzerinde yalınayak gerçekleştirilmesi (toprakla yakın temas kurulması) bu savı destekler niteliktedir. Tarantella-Scalza, yalınayak tarantella demektir. Yalınayak yapılan dansla ritm ve duygular daha iyi ifade edilir. Dansa eşlik eden müzikte genelde değişmeyen bazı enstrümanlar kullanılır. Bunlar def (tamburello, tamorra), kastanyet, ritm gitar (Chitarra battente), diyatonik harp (Organetto diatonico) veya bir çeşit gayda olan Zampogna’dır. Zampogna ve Organetto ses olarak birbirine çok benzer (ikisi de polifoniktir) ve birbirlerinin yerine kullanılabilir. Tabii ki nihayetinde vokal en önemli enstrümandır. Bazı temsillerde dansçılara, iblis maskesi takan ve Bacchus’u simgeleyen bir dansçı da eklenir.

kastanyet

Dansın birden çok telaffuzu vardır: Tarentule, Tarantel, Tarentelle ve Tarantelle. Belli başlı türleri ise şunlardır:

Tammuriata: Def (tamburin) eşliğinde yapılan dans demektir. Ritm oldukça enerjiktir ve eller, kollar ve vücudun üst bölümünün ritmik hareketleriyle icra edilir. Şarkı sözleri, dansın içeriği ve jestler oldukça erotik olduğu için dini çevrelerce pek iyi karşılanmamış olan dansın kökeni Napoli’dir.

def

Gargano Tarantella: Gargano, İtalya’nın güney doğusunda bir yarımadadır. Yüzyıllardan beri tarlalarda çalışan işçiler tarafından icra edilen bu dansa, ritm gitarla çalınan serenad benzeri bir müzik eşlik eder. Çift olarak yapılan dansta erkek eşinin etrafında dolaşır, onu tavlamaya çalışır. Bu arada sadece ellerle değil bacak hareketleri ve sıçramalarla da dansı süsler. İndirmek için (bütün müzik parçalarını, sağ tıklayıp “hedefi farklı kaydet”e basarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz): tarantella del gargano

gargano tarantella

Pizzica: Bu kelimenin kökeni iğne (pizzicare) dir. Sözcük, dansın örümcek ısırığının terapisinde kullanıldığına işaret eder. İndirmek için: pizzica

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

İşin garip tarafı müziğin karakteri de ısırığa veya böcek sokmasına benzer. İtalya’nın Salento bölgesi çıkışlı olduğundan genel olarak Pizzica Salentina olarak tellafuz edilen dansın birkaç şekli vardır:

Pizzica Taranta: Asıl terapi dansıdır. Örümcek ısırığından hastalanan kişinin etrafında tercihan bir halka oluşturulur. Enstrümanlar değişebildiği gibi genelde icracılar renkli kıyafetler ve kurdeleler takınırlar (hastaların değişik renklere değişik tepkiler verdiğini hatırlayın). Ellerinde kılıç, su testisi, yelpaze veya ayna bulunabilir. Amaç dans edip şarkı söyleyerek hastayı tedavi etmektir. Eğer zehirin etkisi kişide melankoli uyandırdıysa, tam aksi davranışlarda bulunulur. Yani yüksek enerjili müzikte hızla dansedilir ve kişiye uyarıcı objeler ve renkler gösterilir (msl kırmızı). Eğer zehir kişide ajitasyon ve aşırılık uyandırdıysa, terapi için kullanılan müziğin temposu düşürülür; hastaya mavi gibi sakinleştirici renkler gösterilir. Bu terapi günlerce sürebilir. Bazılarına göre, ısırıktan sorumlu örümcek ölesiye kadar sürdürülmelidir. Her ne kadar din dışı görünse de, dans esnasında hastanın iyileşmesi için azizlere yakarılır.

tarantism tedavi

Pizzica de Core: Kutlama dansıdır ve genelde aile toplantılarında, düğünlerde ve özel günlerde icra edilir.

Pizzica Scherma (bıçak dansı): Bizim kılıç kalkan oyunumuza benzeyen, genelde erkekler arasında yapılan bir danstır. Def çalan erkek çalgıcıların eşliğinde, ellerinde küçük bıçaklar olan köylüler veya tüccarlar, gururlarını gösterircesine dans ederler, yapılan anlaşmaları kutlarlar. Bu anlamda, panayır veya pazar kutlamalarında bereketi kutsamak için yapıldığını düşünmek zor olmayacaktır. 23 Nisan Çocuk Şenliği’nden aşina olduğumuz bir danstır.

Tarantellanın, kalıbı aynı kalmak üzere bölgelere göre değişik versiyonları vardır; En çok bilinen ve kulağa aşina geleni Napoli kaynaklı Napoliten Tarantella’dır (İndirmek için: napoletana tarantella).

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Conco d’Ora da denilen Sicilya adası çıkışlı Sicilian Tarantella (İndirmek için: sicilian tarantella

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

), Napoliten akrabasından oldukça farklıdır. Çizmenin parmak ucundaki Kalabriya bölgesi çıkışlı Tarantella Calabrese (İndirmek için: tarantella calabrese) yine değişik bir versiyondur.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

antidotum tarantulae

Tarantella için sayısız örnekten bazıları:

*Mendelssohn Opus 102 No.3

*Franz Liszt Symphony No. 3 in D, D 200 final bölümü

*Frédéric Chopin Tarentelle (Opus 43) (İndirmek için: tarentelle opus 43), özellikle sol el partisyonu dansın enerjisini yansıtacak şekilde, bir örümcek hareketine benzeterek yazılmıştır

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

*Rossini’den “La Danza” bir Napoliten tarantelladır

*Tchaikovsky İtalyan Kapriçyosu’nun finali

*Yine Tchaikovsky’den Fındıkkıran bale süiti: 2. Perde, Sahne III, No.14 Pas de Deux: Adagio (Şeker perisi ve kavalyesinin dansı) Variation I (erkek dansçı için) Tarantella

*Sergei Rachmaninoff 2 piyano için 2 No’lu süiti, Op 17 finali

*Claude Debussy “Danse” bir Tarantelladır

*Interview with the Vampire filminin soundtrackinde 3. parça “Lestat’ın Tarantella’sı”

*The Godfather III soundtrackindeki Sicilya Potpuri’sinde Tarantella vardır

*Harry Potter’da “Tarantallegra” büyüsü (büyü uygulanan kişinin bacaklarının kontrolsüz bir biçimde hızla hareket etmesine sebep olur -tıpkı sözü edilen dans gibi)

*Imprimatur romanı bir tarantella ekseninde kurgulanmıştır.

Özellikle en sondaki örnek üzerine eğilmek istiyorum. Araştırmacı gazeteci karı koca yazarların (özellikle 17. yy üzerinde uzmanlaşmış bir müzikolog olan Francesco Sorti ile filoloji ve din tarihi uzmanı Rita Monaldi) bu eseri; Tarantella ve etrafı hakkında eşi bulunmaz bilgiler veriyor (Imprimatur, Rita Monaldi ve Francesco Sorti. Literatür yayınları 2004). Kitabın arka kapağındaki kılıfta, romanda sözü geçen Barok müziklerin bulunduğu CD, okurların kulağına da hitap etmeyi amaçlıyor. Olayların geçtiği handa, kulaklara devamlı misafir olan bu rondo, karakterlerden biri olan gitarist Robert de Visée’nin enstrümanından çıkıyor (bu arada çok ilginçtir; de Visée hayali bir kahraman değildir. Bir barok lavtisttir. Bu romanı okuduktan sonra eserlerini edinmiştim). Sürprizi açık etmemek için şarkının ne anlama geldiğini söylemiyorum ama bu enigmatik ezgi isminin anlamını tam olarak karşılıyor: Les Baricades Mistérieuses / Gizemli Barikatlar (İndirmek için: les baricades mistérieuses).

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Romanın başkarakteri olan kastrat din adamı tarafından açıklandığı üzere bu eser, sanıldığının aksine saray organisti Francois Couperin’e ait değildir. Bu beste Kircher’indir!

tarantellada renklerin kullanımı

Athanasius Kircher (160?-1680): Alman kökenli efsanevi bir rahip bilimadamıdır. Zamanında o kadar ünlüymüş ki gerçekleştirdiği çok çeşitli yapıtlar, verdiği eserler ve tasarımları ile Leonardo da Vinci’nin rakibi olarak görülürmüş. Günümüzde de okkült öğretilere düşkün olan bazı araştırmacıların baş tacı ettiği bir bilimadamıdır. Mısır hiyeroglifleri üzerinde yaptığı araştırmalar sonucu yayınladığı eserlerler Mısırbilimi (Egyptology) alanında yapı taşı görevi görmektedir. Ayrıca manyetizma üzerine gerçekleştirdiği yapıtları çok konuşulmuş, günümüzde de araştırmacıların göz bebeği olmuştur. Bu çok yönlü adam (sıfat bulmakta güçlük çektiğimden basitçe adam dedim), müzik ve onun etkileri üzerine de araştırmalar yapmıştır. Bakalım, tarantula zehiriyle etkilenmiş hastaların müzik dışında hiçbir şeyle tedavi edilemeyeceğini belirttiği eserinde, Tarantella hakkında neler söylemiş:

“Nasıl ki bir enstrüman bir vakaya güzel ve uygunsa ve diğeri başka vaka için hoş karşılanıyorsa; bu örümceklerin veya insanların natürü ve görünümü gibi özellikleri de göz önünde bulundurulmalıdır.

Bu yüzden, bir tarantula türü veya diğeri tarafından ısırılan veya sokulan kişi için uygun müzik türünü veya şarkıyı seçmek gerekir. Nitekim Melankoli tarantulası tarafından yaralanan kişi uyuşuk, ağırkanlı ve uykulu bir hale gelir. Eğer asabi tür tarafından ısırılmışsa, bu onu kızgın, değişken, huzursuz, öfkeli ve cinayete meyilli yapar. Bu yüzden yaralı kişiye, belirli bir ton veya müziğin uygun olduğu konusunda karara varılmalıdır.

Bu suretle; melankolik olan ya da bu tür gizli bir zehiri barındıran tarantula tarafından sokulan kişi; nazik yaylılardan çok, trompet ve davul gibi yüksek sesli çalgıların gürültüsüyle uyarılır.

Nitekim, Taranto’dan gelen bir yazıda; davul, tambur, silah sesi, trompet ve buna benzer yüksek sesli enstrümanlar dışındaki çalgılarla asla dansa ikna edilemeyen, zehirlenmiş bir bakire rapor edilmiştir.

Asabi, aksi ve kudurmuş vakalar ise; onların havai ve kolay etkilenen ruhlarına cevap oluşturan; gitar, keman, lut, harpsikord ve benzeri enstrümanların cezbedici sesleriyle, hızla ve kolaylıkla tedavi edilirler.”

Athanasius Kircher
Magnes, sive De Arte Magnetica
Roma, 1641

Özellikle “Romantik Dönem”deki milliyetçiliğe dönüş modasıyla klasik müzik eserlerinde çokça yer alan Tarantella kalıbı hakkındaki yazıma son verirken, bu dansın içinin boşaltılarak önemsiz hale getirildiğini üzülerek belirtiyorum. Artık İtalyan düğünlerinde çalınan tempolu bir dans müziği olmaktan öteye gidemeyen Tarantella, barındırdığı muamma, toprak kültü ve manyetizma unsurlarıyla yeniden keşfedilmeyi bekliyor. Eğer ilginizi çeker de tecrübe etmek isterseniz; halk çalgıcıları tarafından icra edilen etnik yorumları değil, antik veya barok müzik yapan grupların klasik müzik enstrümanlarıyla gerçekleştirdiği yorumları tercih etmenizi öneririm.

Yazan: Wherearethevelvets

Film Müzikleri Üzerine Düşünceler (2) - Alfred Hitchcock & Bernard Herrmann

Hatırlayacağınız gibi Film Müzikleri Üzerine Düşünceler (1) adlı yazımda, asıl amacı görsel anlatımı desteklemek olan, film esnasında sıradan izleyiciler tarafından dinlenmeyen, umursanmayan film müziklerinin işlevinden, algısal bütünlük açısından öneminden ayrıntılı bir şekilde bahsetmiş; hatta kimi durumlarda müziğin filmin önüne geçebileceğini Steven Spielberg- John Williams ikilisini örnek vererek müzik yapımcısının başarısının, filmin yönetmeninin başarısını nasıl tetiklediğini sizlere anlatmaya çalışmıştım. Bu kısa anımsatmadan sonra size bahsetmek istediğim bir başka ikili Alfred Hitchcock ve Bernard Herrmann…

Bernard Herrmann

İnsanı paradoksal mizah anlayışıyla meraklandırıp gerilim dünyasının içine alan ve düşündürücü olduğu kadar şaşırtıcı bir sona sürükleyen, “thriller” sinemasının duayeni İngiliz yönetmen Sir Alfred Hitchcock… Ve onun pek çok filminin müziğine imza atmış olan, gerilim müziklerinin yanında caz partisyonları (Taxi Driver: Kendisinin son çalışması) gibi ilginç denemeleri olan, başta Hitchcock olmak üzere birçok yönetmenin (Brian De Palma, Martin Scorsese, Fred Zinnemann…) kompozitörlüğü yapan, Hollywood dünyasının en çok aranan müzik yapımcılarından Bernard Herrmann… İşte bu iki dâhi insan birleşince, izleyicide anlık etkiyle kalıcı iz bırakan mükemmel bir sinema şöleni karşınıza çıkıyor.

Açıkçası Hitchcock’un filmlerini bir “puzzle”a benzetebiliriz: Düşünün, elinizde birçok ipucu var; ama puzzle’ın parçaları eksik ve sözkonusu parçalar da hep birbirine benzemekte… Bu durum biraz sıkıcı olduğu kadar, merakınızı ve sabrınızı zorladığını da hissedebilirsiniz. İşte bu durumun senaryo versiyonu: Hitchcock’u “Hitchcock” yapan gerilim manevrasıdır. Bu onun vazgeçilmez özelliğidir… İşte bu noktada, birçok Hitchcock filminin vazgeçilmezi Herrmann’ın arpej girdaplarıyla stringlerinin daha da anlam kazandığı film müziklerini eklediğimizde, puzzle’ın ana temasını anlamak ve parçalarını birleştirmek daha da sürükleyici bir hâl almaya başlamaktadır. Bunun üzerine direkt olarak aklıma ilk gelen Hitchcock’un Vertigo (1958, Yükseklik Korkusu) ve Psycho (1960, Sapık) filmlerine kısaca bir bakalım:

Vertigo Psycho

Vertigo’daki arpej girdaplarında, gerilimi, aşkı, hüznü… sırasıyla izleyiciye o anı yaşatan Herrmann, Psycho’daki meşhur duş sahnesini çığlık atan stringleriyle hafızalara kazımayı başarmıştır… Yaklaşık kırk beş saniyelik bu meşhur duş sahnesi için Hitchcock, yetmiş ayrı plan kullansa da Herrmann’ın senaryo için bestelediği müziği dinledikten sonra şekillendiği söylenmektedir. Bu kırk beş saniyelik karenin bu derece etkileyici olması dâhice olsa gerek, değil mi? Psycho ile özdeşleşen bu thriller müziği halen kulaklarımızdadır ayrıca. İşte bu bahsettiklerim, bir önceki yazımda da belirttiğim, müziğin sahne ve repliklerle ilişkisini somutlaştırmaktadır. Sonuç olarak, bu noktadan da anlaşılacağı gibi seyirciye karakterdeki aşinalık ve farklılık duygusunu yaşatan farklı sahnelerdeki herhangi bir karakterin temasıyla olan uyumunu müzikle anlayarak yaşaması, seyircinin dikkatli olması açısından önemlidir.

Psycho - Janet Leigh

Bernard Herrmann’ın 1955 yılındaki The Trouble With Harry (Harry’nin Derdi) adlı filmle Hitchcock ortaklığı başlamış olup bu ortaklık 1964 yılındaki Marnie (Hırsız Kız) adlı filme kadar sürecektir. Belki en önemlisi diyebileceklerimiz Vertigo, North By Northwest (1959, Gizli Teşkilat) ve Psycho filmlerinin müzikleriyle Herrmann, daha çok ün kazanmıştır. Ayrıca belirtmek isterim ki, Herrmann, Hitchcock’un The Birds (1963, Kuşlar) adlı filminde özel kuş sesi efektleriyle, sinemada ses dizaynı ve kurgusu alanında da bir ilke imza atmıştır.

Muzip Hitchcock & Uykucu Herrmann

Başlıca Hitchcock-Herrmann filmleri:

The Trouble With Harry - 1955
The Man Who Knew Too Much - 1956
The Wrong Man - 1957
Vertigo - 1958
North By Northwest - 1959
Psycho - 1960
The Birds - 1963
Marnie - 1964

Yazan: Melike Karagül

Film Müzikleri Üzerine Düşünceler (1) - Steven Spielberg & John Williams

Film izleme sonrası yapılan klasik muhabbetleri düşünelim: Filmin oyuncularını ve performanslarını değerlendirme, yönetmen hakkında çeşitli fikirler yürütme ve de yönetmenin diğer filmlerine referanta bulunup izlenen filmle mukayesede bulunma… olmazsa olmazlardandır. Bununla birlikte; film dublajlıysa seslendirilmesi, çeviriyse alt yazıları, filmin geçtiği yer-zaman, oyuncuların kostümleri ve bunların “müzik”le uyumu… Bunların dışında, benim bazı durumlarda anlam veremediğim ve tartıştığım bir konu olan “filmin orijinal adı ile dilimize uyarlanan adı arasındaki uyuşmazlık”… Belki sizlere basit bir ayrıntı gibi gelebilir; ama bunun, bir filmin pazarlanması açısından önemli bir ayrıntı olduğunu düşünmekteyim. Anlatmak istediğim mesele, yapılan eleştirilerin göreceli olmasının yanı sıra ön plana çıkan seyirci algısındaki seçiciliktir…

Burada anlattıklarımın dışında (“algısal seçiciliğime” dayanarak) yer vermek istediğim konu: Beyazperdede geri planda tutulan, daha doğrusu “öteki”ler kısmının başını çeken, algısal bütünlük açısından önemli olduğunu düşündüğüm “Film Müzikleri”dir.

Bir film için özel olarak tasarlandığı, amacının filmdeki dramatik anlatımının güçlendirilmesi olduğu, görsel kurguyla eş zamanlı yazılan bir alandır film müzikleri… Bu tanıma göre film müzikleri salt görüntüsüz dinlendiğinde haz alabileceğimiz bir tür değildir. Buna paralel, salt film müziklerinin klasik müzikten bir farkı olmayacağını ileri sürebiliriz. Buradaki sonuç: “Film müziğine anlam kazandıran, beslendiği klasik müziğin görüntü ile birleşmesidir.” Peki, bu durumun aksini düşünelim ve kendi içimizde bir paradoks yaratalım. Şöyle ki: “Film müziğinden haz alan kişi aynı zamanda iyi bir klasik müzik dinleyicisidir.” diyebilir miyiz? Bunu diyebilmek için, film müziğinin temelini oluşturan klasik müziğin çok iyi anlaşılması gerekmektedir dinleyici tarafından. Buradan çıkan sonuç ise: “Salt film müziğini anlamak, iyi bir klasik müzik dinleyicisinin avantajıdır.” Her iki sonucu birlikte değerlendirdiğimizde ortaya çıkan tanım ise: Asıl amacı görsel anlatımı desteklemek olan, film esnasında sıradan izleyiciler tarafından dinlenmeyen, hatta umursanmayan; ama ayrıca dinlendiğinde iyi bir müzik olduğu anlaşılan türdür film müzikleri.

Öncelikli olarak bahsetmek istediğim konu, film müziğinin “yaratma süreci”dir. İşin zor kısmı olan bu süreçte, filme ilişkin temalar yaratılır ve filmin bütününü oluşturan parçalar bir araya getirilir. Bizi ilgilendiren kısım ise, yaratılan filmin ana teması ile bu temayı oluşturan parçaların“müzik”le uyumudur. Bu noktada müzik yapımcısına çok büyük bir görev düşmektedir. Bir yapımcı filmlere müziği ile ruh katabilmelidir. Öyle bir uyum yakalamalıdır ki, müziği ile filmin ömrünü uzatsın… Yapmış olduğu müzik filmle ve filmdeki karakterlerle o kadar iyi bütünleşmelidir ki, her bir notanın izlenimi kalsın seyircide… Mesele, bir yapımcının kafasındakileri seyirci ile “empati” kurarak filme, müzikle yansıtmasıdır aslında. Böylece seyirciyi derinden etkileyecek olan hikâye, müzikle birleştiğinde daha can alıcı olacaktır. Bu noktada müzik yapımcısının başarısı, filmin yönetmeninin başarısını tetikleyecektir adeta. Bu duruma en iyi örnek, Steven Spielberg – John Williams ikilisidir. İkilinin aklıma gelen başlıca filmleri şunlardır: “Sugarland Express”, “Jaws”, “E.T”, “Indiana Jones Serisi”, “Schindler’s List”, “Saving Private Ryan”, “Artificial Intelligence”, “Catch Me If You Can”, “The Terminal”, “Münich” ve “War of the Worlds.”

Bu birbirinden başarılı filmler, bu ikilinin birbirleriyle olan uyumunu ve dostluğunu bizlere göstermektedir. Bununla birlikte Spielberg, Williams için şunu söyler: “Tema için doğaçlama olarak pek çok çeşitli varyasyonlar yaratılabiliyor ve uyumu, melodiyi, birçok temayı ve orkestrayı bütünleyen kişi odur.” Buradan şunu anlamaktayız ki, müzikler sahnenin önüne geçebilir. Yani filmlerin önüne geçen müziklerin de var olduğudur… İşte bunu bizlere kanıtlayan, Spielberg ve Williams ikilisidir.

Film müziğinin anlaşılmasında müzik yapımcısına olduğu kadar biz seyircilere de önemli görevler düşmektedir. Öncelikle şu konudan bahsetmek istiyorum: Bir film izlerken doğal olarak, diyaloglara odaklanır seyirci. Aslında diyaloglardan öte onlara anlam kazandıran birçok ayrıntı (efektler, kostümler, sahne tasarımı, müzik…) vardır filmde. İşte en başında da belirttiğim gibi bu durum tamamen seyircinin algısındaki seçicilikle ilgilidir. Zaten iyi bir seyirci, filmi oluşturan parçaları anlamsal bir bütünlük içinde, filmin kurgusu ile paralel olarak sindiren seyircidir. Bu da o seyirci için filmin sadece diyaloglardan ibaret olmadığını kanıtlar. Bu durumla ilgili olarak bahsetmek istediğim bir başka konu, “Müziğin sahne ve repliklerle nasıl bir ilişkisi olduğu” hakkındadır. Farklı sahnelerde yer alan oyuncuları düşünelim. Bu farklı sahnelerde yer alan oyuncuların karakteristik özelliklerine göre temalar vardır. Tüm bunlara dayanarak da her sahnenin kendine özgü müziği vardır. Ayrıca bu sahnedeki her karakterin notasını bulabilirsiniz onunla özdeşleşen. İşte bu noktada film müziklerinin asıl amaçlarından biri ortaya çıkmaktadır: Seyirciye, karakterdeki aşinalık ve farklılık duygusunu yaşatmak… Seyirciye düşen görev ise dikkatli olmaktır. Bu durum seyirciye kolaylık sağlar aslında. Öyle bir şey ki, seyircinin, farklı sahnelerde herhangi bir karakterin temasıyla nasıl bağlantı kurulduğunu “müzik” sayesinde anlaması hiç de zor değildir.

Yazan: Melike Karagül