1 Film 3 Analiz: The Hurt Locker (2. Analiz – Hakan Bilge)

“Ölümcül Tuzak” ya da Hollywoodvari Tuzak

“Hollywood’un satamayacağı bir film yoktur.”

(Paul Rotha) *

Bu yazıda The Hurt Locker’dan (2008, Ölümcül Tuzak) hareketle Hollywood’un propaganda araçlarının satıraralarını okumaya çalışacağız.

The Hurt Locker’da yakın-plan’da (close-up) görünen bir Iraklı var mı? ‘Öteki’ olmadan, koşulsuz kabul edilen bir canlı organizma? Ama bu bile yeni bir düşünce sayılmaz. Klasik dönem Amerikan sinemasından propagandist iki örnek: Henry Hathaway’in The House on 92nd Street’inde (1945, 92. Caddedeki Ev) Amerikan ajanı Bill Dietrich (William Eythe) hayatını tehlikeye atarak Nazilere karşı mücadele eder. Kimlik değiştirir, Almanya’da eğitim görür, ajanlığın kitabını yazar. İkinci Savaş döneminden bir casusluk serüveni. Samuel Fuller’ın Pickup on South Street’inde (1953, Güney Caddesindeki Pikap) McCoy (Richard Widmark) ve Candy’i (Jean Peters) aynı ulvi menfaat biraraya getirir: Sovyet komünist tehlikesine karşı mücadele. Soğuk Savaş (Cold War) döneminden gizil bir propaganda filmi. Yakın dönemden iki örnek: Sinema araçlarını oyuncak gibi alıp kullanan muhafazakâr Steven Spielberg’in Saving Private Ryan’ında (1998, Er Ryan’ı Kurtarmak) ağır çekim’de (slow motion) kolunu bacağını yitiren Amerikan askeri; Munich’te (2005, Münih) yine “ağır çekim”de ölen İsrailliler filan. Amerikalı ön safta onuruyla ölmüştür hep; cow-boy’uyla, sheriff’iyle, silahşörüyle, ajanıyla, rozetlisi ve takım elbiselisiyle.

Sinemasal bir gezinti

Amerika Birleşik Devletleri için Vietnam kelimenin en basit anlamıyla bir çamurlu bataklıktı. Gerilla savaşı yürüten çekik gözlüler Amerikan ordusunu ciddi kayıplara uğratmıştı. Bununla birlikte Amerikan ordusu çoluk çocuk, genç yaşlı ayırt etmeden önüne ne gelir ve kim çıkarsa yüksek kalibre silahlarıyla, napalm’leriyle yerle bir ediyordu. Mezkûr savaş çılgınlığı, hastalıklı bünye, Stanley Kubrick’in Full Metal Jacket’ında (1987), Michael Cimino’nun The Deer Hunter’ında (1978, Avcı), Francis Ford Coppola’nın Apocalypse Now’ında (1979, Kıyamet), Oliver Stone’un Platoon’ında (1986, Müfreze); kent vebası anlamında da Martin Scorsese’nin Taxi Driver’ında (1976, Taksi Şoförü) işlenmişti. Şimdi Irak ve Ortadoğu söz konusu. Ama Vietnam Sendromu salt filmlerle değil, rock sound’larıyla, 68 hareketi ve çiçek çocuklarla, Jean Genet, Jean-Paul Sartre gibi düşünür ve yazarlar eliyle hemen her ortam ve ülkede defaatle protesto edilmiş ise de; şu haliyle Irak için aynısını söylemek çok zor. Vietnam’da olan-bitenin salt bir katliam, insan ırkına yöneltilmiş ve yeni silahların denendiği bir deney ortamı gözüyle bakabilen dünya halklarının; Irak veya Afganistan için aynı vizyonu koruduğu iddia edilebilir mi? Bunun yanıtını vermek kolay, evet; ama fazla uzağa gitmeye de gerek yok. Kathryn Bigelow’un The Hurt Locker’ı tastamam özetliyor meseleyi.

Sendrom sözcüğü katliam coğrafyası Vietnam cangılındaki Amerikan askeri için bizatihi biçilmiş kaftandı. The Hurt Locker’da cadde aralarında, çatılarda, tehlikeli ve meşum sokaklarda bomba arayan Özel Timler kafası tıraşlanıp Irak’a zorla götürüldükleri için mi önem arz ediyorlar? Her Iraklının, yoldan geçen bir çocuğun, sarıklı ve de şalvarlı ihtiyar amcanın, işportacı bir adamın ve dahi bilcümle Müslüman Arap’ın potansiyel suçlu, dahası hem suçlu hem güçlü olduğu bir uzamda sinemanın realitesinden bahsedilebilir mi? Ülkesine petrol için zorla girdiğiniz, bebelerini öldürdüğünüz, açlıktan ve de ilaçsızlıktan ölüme terk eylediğiniz bir coğrafyada hangi ulvi menfaatler adına terör estirip jandarmalık yapıyorsunuz? The Hurt Locker’ın bu bağlamda savaş karşıtı olduğu ya da savaşa objektif bir vizyonla yaklaştığı söylenebilir mi? Hadi canım, şaka mı yapıyorsunuz! The Hurt Locker, Strange Days’de (1995, Tuhaf Günler) Amerika’yı kutsayan, cinsiyet ayrımcısı bir yönetmenin filmidir. Artık yeni ideolojik bir özelliği daha var; Amerika’nın kıçını yalamak!

‘Öteki’ler

Amerika her daim ‘öteki’ yaratmayı becermiş bir süper-devlet. Naziler üzerine propaganda yapıtları çektiriyor, Japonlara atom bombası hediye ediyorsa da filmlerinde bu gerçeği sürekli bastırıyor, Sovyet komünistlerini tukaka ilan ediyor; Çinliyi, Kuzey Koreliyi, Afganlıyı, Vietnamlıyı, İranlıyı, Iraklıyı eziyor, yokediyor, dışlıyor, ötekileştiriyor. Amerika için düşman veya ‘öteki’ sürekli değişse de ortak amaç ve hedef baki kalıyor. Kim ya da ne olduğu önemli değil; ‘öteki’ni aynada görmektense aynayı yerle bir ediyor. Fiziksel sınırları olmayan, coğrafyasından binlerce kilometre uzaklıktaki ülkelere girip çıkıyor. Şu: Amerika düşmanı en çok ülkedir artık. ‘Öteki’ icat etmekte hep bir adım önde yürüyor. ‘Öteki’ni değiştirip biçimlendirirken Coca-Cola’sını ihraç ediyor. Fast Food’unu açıkgönüllülükle armağan ediyor. Filmlerini pazarlıyor. Özgürlükçülüğünü ilan ediyor. Bu bağlamda The Hurt Locker’da da James Cameron’ın Avatar’ında da (2009) yine düşman-ötekilerin karşımızda belirmesi tesadüf değil. Sinema ve dolayısıyla Hollywood Dream Factory halen ikili karşıtlığın çocuk bahçesi olarak dominant devingenliğini ortaya koyuyor. Avatar’daki büyük kurtarıcı mitosu The Hurt Locker’da yerini “ilahi adalet”in (Bush’un kulakları çınlasın!) tecellisi için sokakları ve dolayısıyla bu sokaklarda devinen Iraklıların korunması amacıyla hayatını tehlikeye atan Amerikan askeri tipolojisine bırakıyor. Aslında amaç özgürlüğü inşa etmek. İlahi adalet aşağı yukarı budur. Militer/totalitarist dayatma, iktidar aygıtı, yayılmacı (kolonyalizm) kan emicilik filan şöyle dursun; öldürmek kaçınılmaz olabilir. Eğer ilahi adaleti sağlamak istiyorsanız mutlaka önünüze çıkan böcekleri ezmek zorundasınız. “Bakın!” diyor The Hurt Locker; “Sizin için, adalet için, teröristlerin temizlenmesi için Amerikan askeri hayatı ile kumar oynuyor. Oysaki onun da bekleyen bir karısı, bir çocuğu var. Ailesinden kilometrelerce uzakta düşman avlıyor. Bakın, Amerikan askeri özgürlük için ölüyor!” Katil, terörist ve insan avcısı Iraklı öteki olduğuna göre Amerikan askeri de kahraman oluyor haliyle. “Düşman” var ise “kahraman” da olmalı. “Kötü” olduğuna göre mutlaka bir de “iyi” olmalı… “The Hurt Locker’da yakın-plan’da (close-up) görünen bir Iraklı var mı? “Öteki” olmadan, koşulsuz kabul edilen bir canlı organizma?” demiştik yukarıda. İşte bu noktaya geliyoruz. The Hurt Locker’da öykü boyunca hep Beyaz Adam var. Olan-biten Beyaz Adam’ın vizöründen kurgulanıyor. Beyaz Adam’ın dışında kalanlar anormal ve cehennemî boyutuyla Irak ve onun içinde devinen ‘öteki’dir.

Savaş çığırtkanlığı & insan trajedisi

Savaş çığırtkanlığı ideolojik temellidir, malum. The Hurt Locker nereye konumlanıyor peki? Kaotik uzamı görünüşü kurtarmak için her şeyden önce. Perdedeki Iraklıyı avlarken, yönetmen de ideolojik-kamerasıyla seyirciyi avlayabilmelidir! Öyleyse yöntem belli: Özdeşleşim politikası Beyaz Adam’ın yürüyüşü, konuşması, düşünüş tarzı, eylemselliği üzerine kurgulanmalı. Acı çeken Amerikalı askeri görmeli, hissetmeli seyirci. Kaderini paylaşabilmeli. Sonra Oscar’lar yağar başınızın üzerine; ödüllendirilirsiniz, Amerikan askerinin trajedisine odaklandığınız için. Ama Iraklının kaderi kimsenin umurunda değildir. Doğrusu savaş Irak’ta neden vardır, bu soruyu sormak kimselerin aklına bile gelmez. The Hurt Locker da bu çizgiyi takip eden bir propaganda filmidir. Siz basında ve elektronik medyada savaş karşıtı filan olduğunu okudunuz; evet, ama filmlerin paketlenip pazarlanabilmesi için bunlar ideolojik-ekonomik önkoşuldur. Dokümanter anlatım stiline yakın durduğu, tarafsız olmaya çalıştığı yazılıp çizildi. “Bağımsız” bir film olduğu belirtildi. Ve daha bir sürü şey. Ama The Hurt Locker’da Iraklı yoktur; Amerikan ideolojisinin görme biçimine göre kurgulanmış bir Öteki-Iraklı vardır. Dolayısıyla özdeşleşim politikaları da bu nedenle Beyaz Adam’ın vizörüne göre ayarlanmıştır.

The Hurt Locker’ı savaş karşıtı bir film olarak değerlendirebilmek mümkün mü? Bunu belgeselci biçemin doğrudan baz alınmasına dayalı olarak gözlemci anlatımına bağlamak da olanaksızdır. Gözlemci vizyon, savaşı salt bir olgu olarak deneyimlemekle eşanlamlı; fakat The Hurt Locker tarafsız değil, bilakis Beyaz Adam’ın gözünü ödünç aldığı için taraflıdır. Oysa savaşa sosyolojik bir olgu, psikolojik bir felaket, ekonomik bir yıkım olarak bakacaksanız, -tarafsız olmasanız da- (ki ezilenin ya da sömürülenin yanında saf tutmak kimi kez taraflı olmayı da beraberinde getirecektir doğal olarak) dürüst olmanız gerekir. Nereye baktığınızın önemi büyük; çünkü dürüstlük bunu gerektirir. The Hurt Locker nereye bakıyor? Hazır filmsel reçetesiyle doğrudan Amerikan askerinin gözlerinin içine bakıyor. Öte yandan, savaşın anlamsallığı/nedenselliği problematiği söz konusu. Amerika niçin orada? Niçin Özel Tim’ler etrafta dolaşıyor? Bombalar niçin patlıyor? İnsanlar hangi sebepten ölüyor? Emperyalizm nedir? Bu soruları yanıtlamadan veya görmezden gelerek savaşa salt bir olgu olarak bakamazsınız. The Hurt Locker -ki artık ona Amerikan ideasının microcosmos’u demekten başka bir çare yok- bütün bu soruları es geçtiği içindir ki savaş karşıtı bir film değildir. Aldığı Oscar’ları da sonuna dek hak etmektedir; çünkü perdede acı çeken, özgürlük için canlarını feda eden zavallı Amerikan askerleri salınmaktadır.

Sonuç

1) Hollywood’daki zenci açılımı şimdilerde kadın yönetmen açılımıyla devam edeceğe benziyor. Barack Obama’nın Başkan seçilmesi, sürekli zenci oyunculara verilen Oscar ödülleri epey şaşırtıyor! Ki düne kadar zenciler, halk otobüsleri ve tramvaylarda ayrı köşelerde oturmak zorundaydılar. Amerika gerçekten büyük gelişim içerisinde!

2) The Hurt Locker’ın Venedik Film Festival’inde de ödüller alması, hanidir Avrupa’nın belli başlı festivallerinin Hollywood değerleriyle uzlaşmaya başladığını gösteriyor. Sinemanın gelecekte alacağı şekil bağlamında hayati bir meseledir bu. Cannes Film Festivali’nde her yıl tamamen reklam amaçlı olarak kısır Amerikan filmlerinin yarışması ve ayrıca festivalin sürekli Amerikan filmleriyle açılış yapması kanıt olarak mimlenebilir. Bu bağlamda Berlinale’nin Venedik ve Cannes’a göre daha tutarlı bir yol izlediğini, politik tutumunu muhafaza ettiğini söyleyebiliriz.

3) Hiçbir sinemasal anlamı olmayan Oscar ödülleri de yanlış kalemlerde cisimleşip bilinçsiz bir silaha dönüşüyor ve doğrudan Amerikan ideolojisine hizmet ediyor. Asıl acı olan da bu!

* Sinemanın Öyküsü, Paul Rotha, İzdüşüm Yayıncılık, Çev. İbrahim Şener, 1. Basım, 2000

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Yazarın öteki film eleştirileri için tıklayınız.

2012 (2009, Roland Emmerich)

Felaket filmlerinin yönetmeni olarak tanınan ve ‘’para sıkıntısı’’ nedir bilmeyen Roland Emmerich’in ‘’dünyanın sonunu’’ anlattığını iddia ettiği ve 2009 yılının büyük bir merakla beklenen filmi 2012 de sinemalarımızdan gelip geçiverdi. Konunun çekiciliği, yüksek bir bütçe, yönetmenin şöhreti, kitlelerin aksiyon ve felaket filmlerinden hoşlanması gibi etkenlerin üstüne bir de ‘’fragmanların’’ etkileyiciliği eklenince beklentilerin yüksek tutulmaması zaten olanaksızdı. Hangi konuda olursa olsun beklentilerin yüksek tutulmasının pek çok zaman hayal kırıklıklarını da beraberinde getirdiği bilinen bir gerçektir ancak her şeye rağmen filmin kendine özgü misyonunu yerine getirdiği ve hedef kitlesinin beklentilerini karşıladığı düşüncesinde olduğumu belirtmek isterim.

Sinema deyince, yedinci sanat, beyazperde, Hollywood, Yeşilçam gibi kavramlar, sevdiğimiz filmler ve oyuncular aklımıza gelse de sinemanın pek çok tanımı vardır ve benim için ‘’insanın insanileşmesine’’ katkıda bulunduğu ölçüde değerlidir. ‘’İnsanın insanileşmesi’’ kavramı bu yazının sınırlarını hayli aşacağından kısaca ve en genel biçimde ‘’insana değgin, insanı konu edinen, insanın kendini ve dünyayı sorgulama ve dönüştürme’’ gayretidir, diyebilirim. Böyle olması 2012 gibi ucuz propaganda filmlerinin izlenmeyeceği veya onlardan zevk alınmayacağı anlamına gelmez, gelmemelidir de. Çünkü insan düşünceleriyle, acılarıyla, sevinçleriyle bir bütün oluşturmakta ancak çelişkileriyle var olmakta, türünün devamını böyle sağlamaktadır. İdeal olana ulaşmak için çalışmak başka, gerçeğin göz ardı edilmesi başka şeydir. Doğru olan seyirciyi 2012 filminden uzak tutmak değil izlemiş oldukları filmin ucuz yönlerinin kendilerine gösterilerek maruz kaldıkları saldırıdan kurtulabilmelerini sağlamaktır.

Zengin bir Rus’un özel şoförlüğünü yapan adamımız Jackson (John Cusack) yayımlanmış bir kitabı bulunmasına karşın başarısız bir yazar, iki çocuğu olmasına karşın başarısız bir baba ve karısının başka bir adamı tercih etmesinden dolayı başarısız bir koca olma ‘’başarısına’’ sahip tipik Amerikalıdır. Karısı (Amanda Peet) zengin bir koca bulmasına karşın eski kocasına ilgisini yitirmemiş, aşk için değil, çocuklarının ve kendisinin geleceğini garantiye alma düşüncesiyle mantık evliliği yapmış bir kadındır. Yeni koca ise hayatı para ile ölçen, zengin ve ukala bir adamdır. Küçük çocuğa pahalı bir cep telefonu almak, onun için, çocukta davranış bozukluğuna yol açabilecek bir hareket değil, çocuğun sevgisini kazanmak için atılmış bir adımdır. Ayrıca zengin kadınların ‘’göğüslerini ellemek’’ de para ile ölçülebilir bir harekettir, kadın sevgilisi olsa bile.

Filmin içerisine serpiştirilmiş olan ailemiz ‘’Amerikan Rüyası’’ndan nasibini almış, her Amerikalının kendinden bir şeyler bulacağı tipik orta sınıf bir ailedir. Filmin her anında ‘’bireysellik’’ perdesinin ardına saklanarak ‘’bencilliğe’’ ve ‘’amaca ulaşmak için her yol mubahtır’’ fikrine vurgu yapılır. Filmin kahramanı Jackson, çocuklarını hafta sonu tatiline götüreceği günün sabahında bile dağınık ve sefil evinde uyuyakalabilmekte ve arabası çalışmayınca da patronun arabasını ‘’ödünç’’ alabilmektedir. Veya milyarder Rus ‘’ayısı’’ son ana kadar yanında bulunan ‘’sevgilisini’’ kendisini aldattığını bildiğinden kurtulabileceği gemiye almaz. Felaketin gelişi insanlığa bildirilmez, bilgi –kimin, hangi ölçütlerle seçtiği belli olmayanların kurtuluşu adına- saklanır.

Hollywood, toplumu değil bireyi öne çıkaran Batı düşünce sistemine uygun davranırken bunu hastalıklı bir şekilde yerine getirmekte, birey fikrini zehirlemektedir. Seyirci, milyarlarca insan ölürken filmin hiçbir anında bu insanları düşünecek fırsat bulamaz ve geminin kapılarına hücum eden insanların birbirlerini ezmesi karşısında bile üzüntü duymaz. Hatta Doktor Adrian’ın ‘’kapıları açalım’’ teklifi, seyirci tarafından kızgınlıkla karşılanır. Mantıklı ve doğru olan kapıların ‘’asla’’ açılmamasıdır. Dahası Rus’un ölümüne üzülen seyirci var mıdır, bilemiyorum. Ancak filmin kahramanı Jackson, geminin hidrolik kapısının kapanması için çabalarken herkes endişe duyar ve ölmeyip de su üstüne çıkınca, milyarlarca insanın ölmesine karşın mutlu sona ulaşılmış olur.

‘’Kıyamet’’ teorisini ‘’keşfeden’’ kişinin Hintli olmasının anlamı nedir diye düşünürken şöyle bir makale okudum: ‘’Büyüyen ekonomisinin yanı sıra, tehlikeli bir bölgede istikrarlı ve laik bir demokrasi olarak artan gücüyle Hindistan’ın ABD’nin önemli bir müttefiki olması beklenebilir. (…) Zira Hindistan, ABD’nin dış siyasetinde başarı hanesinde yer alan az sayıdaki ülkeden biri.’’ (Selig S. Harrison-Kabil’den Keşmir’e) Yağmur altında su birikintisinde iki direkli oyuncak gemisi ile oynayan çocuğun üzerine doğru umursamazca arabasını süren ve çocuğu çamur içinde bırakan Hintli şoföre karşın ‘’dikkat et, dikkat et’’ uyarıları yapan Amerikalı profesörün varlığı seyirciyi etkiler. Bu sahne ile ilişkiler ne kadar gelişirse gelişsin Hindistan’ın insani ‘’gelişmemişlik’’ düzeyi vurgulanır ve hadleri bildirilir ki benzer sahnelerin geçtiğimiz yılın bombası‘’Slumdog Millionaire’’ filminde de bulunduğunu hatırlatmak isterim. 

Ne idüğü belirsiz Hintli bir profesör, yeraltında –eski bir maden - muazzam bir araştırma merkezi kurmuş. Finans kaynağı kimdir, nedir anlayamayız ancak kendi ülkesi veya başka bir ülke yetkililerine haber vermek yerine Amerikalı profesöre haber vermesinden bir şeyler çıkarabilir miyiz, bilemiyorum. Güneşteki patlamaları nasıl görebildiğini çok merak ettim. Büyük olasılıkla NASA’ya ait uyduları kullanmaktadır. Öyleyse uyduların asıl sahiplerinin göremediğini dışarıdan biri nasıl görür? Sisteme nasıl girebilir? Bir soğutma sistemi bile kuramayan ve serinlemek için ayaklarını buz dolu bir fıçıya sokan bu adamların güneşteki ‘’bilinen en büyük’’ patlamaları görebilmesi tarihin bir cilvesi değilse çok keskin bir ironi olmuştur. Hintli bilim adamının Amerikalı karşısındaki durumu içler acısıdır, nasıl hitap edeceğine bir türlü karar veremez, ismiyle seslenir, arkadaşım diye hitap eder hatta utanmadan ‘’sahip’’ bile der. Yönetmen, senarist ve yapımcıların ‘’üzerinde güneş batmayan emperyal ve kolonyal Anglosakson İmparatorluğu’nun o eski güzel’’ dönemlerine bir gönderme yapmak istediği çok belirgindir.

Müzelerden ‘’Mona Lisa’’ vb. sanat eserlerinin de koruma altına alınması yönetmenin sevdiği bir hareket çünkü The Day After Tomorrow filminde de kütüphaneye sığınan ve soğuktan donmak üzere olmalarına karşın İncil’i yakmaktan kaçınan görevliyi hatırlayalım. Filmdeki tek ‘’insancıl’’ nokta da zaten bu… Yine de, bu durumdan şüphelenen Fransız Ulusal Müzesi Direktörünün öldürülmesi ile 1997’de Prenses Diana’nın ölümü arasında bir tür paralellik kurulmaya çalışılması cahil zihinlere bir parça ‘’kemik’’ atmaktan başka bir şey değil.

‘’İnsanlık tarihindeki en büyük program’’ denilen uygulama Profesör Adrian’ın direktiflerine göre belirlenmiş ve o da sürekli fikir değiştiriyor ve bir süpermen olmadığını gösterebilmek için sürekli ‘’yanılmışım’’ diyebiliyor. Dünya üzerindeki canlı yaşam sona ermek üzereyken ne insancıl değil mi? Diyecek söz bulamıyorum.

Gemiye binmeyen Amerikan Başkanı için ‘’demek kaptan batan gemisini terk etmiyor’’ deniliyor. Sanki dünya kendisinin gemisiymiş gibi başkanın kalması propagandadan da ileri, bir ‘’utanmazlık’’ değil de nedir? Kadim imparatorlukların dünyanın ‘’kaptanı’’ oldukları yönünde bir söylemleri bile olmamışken bu denli kendinden geçmeyi nasıl açıklayabiliriz acaba? Ayrıca İtalyan Başbakanının da dua etmek için kalması şu sıralar hayli sıkıntıları olan ve itibara gereksinim duyan başbakanının filme ‘’maddi destek’’ sağlamış olması ya da müttefiklik adına bir selam verilmesi olarak açıklanabilir mi?

Yenilmiş, ezilmiş, yağmalanmış ve aşağılanmış koca bir kıtayı ‘’Tanrı adına vahşi yerlileri imana getirme’’ daha doğrusu Hıristiyanlaştırma adına hareket geçen misyoner rahiplerden Yucatan’ın ilk piskoposu Diego de Landa sık sık Maya uygarlığının cesaret, irade, yardımlaşma gibi Hıristiyan erdemlerine sahip olduğunu dile getirmiştir. De Landa insanların eskiyi unutmasını sağlamak, geçmişle ve atalarının dinleriyle tüm bağlarını koparmak için pek çok Maya geleneğini yok etmiş, kitaplarını yaktırmıştır. Daha sonra, bilinmeyen bir nedenle bu medeniyetin öğretilerine merak saran ve öğrenmek isteyen De Landa kitaplardan bir kaçını saklamış ve kısmen çözülebilmiş bir Maya alfabesi oluşturulmasını sağlamıştır. De Landa alfabesi 1952’de Maya şifresini ilk kez çözen Rus dilbilimci Yuri Knorosov’un çalışmalarının temelini oluşturmuştur.

İnternette kısa bir gezinti yapıldığı takdirde gerek Maya kehaneti gerekse Tufan ile ilgili olarak pek çok bilgi erişilebilir olduğundan bu konularda ayrıntıya girmeyi uygun bulmuyorum. Konuyu merak edenlerin Burak Eldem’in 2012: Marduk’la Randevu isimli muhteşem kitabını okumalarını tavsiye edebilirim.

‘’Onca gelişmiş cihaza rağmen Maya’lar bunu öngörmüş’’ sözü tipik Batı uygarlığı dayatmasından başka bir şey değildir. Cem Yılmaz’ın AROG’da taş devri insanlarına ‘’sizleri eciş bücüş çizerlerdi ama tanıyınca hepinizi sevdim’’ diyerek Batı tipi düşüncenin dayatılmasına haklı bir eleştiride bulunarak gönlümdeki yerini sağlamlaştırmıştır.

Başkanın kızı gemiye binenlerin nasıl seçildiğini sorduğunda, insan türünün devamını sağlayacak ‘’kusursuz genlere’’ sahip insanların seçildiğini öğrenir. Batının günümüzdeki vahşi gücünün meşruiyetini sağlamaktan başka bir işe yaramayan Darwin teorisinin ‘’doğal seçilim’’ ve ırkçılık sosuna bulanmış bu soru sorulduğu esnada ekrana bir Arap görüntüsü yansır. Başkanın kızı küçümseyerek ‘’bunlar da mı genleri için seçildi, bunlar daha çok iyi cüzdanları için seçilmişe benziyor’’ der. Bu sahne ve ‘’Bizim görevimiz türümüzün devamını sağlamak’’ sözleri düpedüz ırkçılık göstergesi değilse nedir? Buradan devam ediyorum.

1890’lı yıllarda ortaya çıkan Sosyal Darwincilere göre, gerekli üstünlüklere sahip ırk Anglosaksonlar ve onun Amerikan koludur. Darwin teorisine göre ‘’Türlerin ve ırkların evrimi, farklılaşması süreci ancak doğal ayıklanma ile gerçekleşebilirdi.’’ Yapıtının tam adı topluma bakışını ortaya koyar: The Origin of Species by Means of Natural Selection or the Preservation of Favoured Races in the Struggle of Life (Doğal Ayıklanma Yoluyla Türlerin Kökeni ya da Üstün Irkların Yaşam Savaşında Ayakta Kalışları)

‘’Öte yandan biz uygar insanlar, elenme sürecini engellemek için elimizden geleni yaparız; geri zekâlılar, sakatlar ve hastalar için bakımevleri kurarız; yoksulları koruma yasaları çıkarırız; tıp uzmanlarımız her hastayı yaşatmak için en son ana kadar bütün ustalıklarını gösterirler. Böylece uygarlaşmış toplumların zayıf bireyleri kendi soylarını sürdürmektedir. Evcil hayvan yetiştiriciliği yapmış hiç kimse, bunun insan ırkına büyük zararı dokunmak gerektiğinden şüphe etmez. Bakımsızlığın ya da yanlış bakımın, evcil bir ırkın yozlaşmasına pek çabuk yol açması şaşırtıcıdır; oysa insanın kendi durumu ayrı tutulursa, hiç kimse en kötü hayvanlarını damızlıkta kullanacak kadar bilgisiz değildir.(…) Bütün öbür olay dizileri ancak Anglosaksonların Batı’ya olan o büyük göç akını ile bağlantılı, daha doğrusu, onun yardımcısı olarak düşünülünce amaçlı ve önemli görünür. Uygarlığın ilerlemesi problemi çapraşık olsa bile, hiç değilse şunu anlayabiliyoruz. Uzun bir dönem boyunca, çok zeki, enerjik, yiğit, yurtsever ve iyiliksever insanları en çok sayıda yetiştiren bir ulus, bu bakımdan geri kalmış uluslara genellikle egemen olur’’ (Charles Darwin – İnsanın Türeyişi) 

‘’Başkanların çoğu iktidar koltuğuna adam akıllı oturdular mı Winston Churchill olma tutkusundan kendilerini alıkoyamazlar. Özgürlük ve zorbalık üzerine büyük laflar etmeye yönelir, özgür dünyanın liderleri rolüne sarılıp ahlaki oyunlara girişirler. Başkan şöyle diyor: ‘’Farklı kıtalarda pek çok ülkede Amerikan kanı döktük. Başkalarının harabeye dönen ülkelerini yeni baştan inşa edip ekonomilerini ayağa kaldırmalarına yardım etmek için paramızı harcadık.’’ Amerikan dış siyasetinin ana ilkesinin ‘’Barış ve istikrar gibi büyük hedeflere odaklanarak, ticaretin serbestçe yapıldığı özgür bir dünya vizyonunu muhafaza ederek dünyadaki kapsamlı, derin ve kalıcı olumlu eğilimlerin ayakta kalmasına yardımcı olmak’’ esası üzerine kurulduğu söylenir.’’ (Fareed Zakaria – İmparatorluk Sonrası) 

Senaryonun zayıf olduğu yönündeki eleştirilere bu paragrafın yeterli olacağını düşünüyorum. 2012 filminin senaryosu nerdeyse dışişleri veya savunma bakanlığı tarafından yazılmış kadar ayrıntılı ve profesyoneldir. 

Danny Glover’ı gerek ses tonu, gerek bakışlar ve gerekse oyunculuk olarak tahminlerimin ötesinde yetersiz ve zayıf gördüğümü ve uzun zamandır bu kadar kibirli, ukala, Batı tipi yaşam tarzını dayatan ve üstün ırk fikrini dile getiren bir film izlemediğimi söylemek durumundayım. Film çekmek ileri teknoloji ürünlerine ve paraya indirgendiğinde ortaya çıkan sonuç kibir ve başarısızlıktır. 2012 sinema tarihinin ırkçı filmlerinden biri olarak tarihe geçmiştir ve yıllar sonra asla hatırlanmayacaktır.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarın öteki film eleştirileri için tıklayınız.