Man of Steel (2013, Zack Snyder)

Bu yazı Xale Vanya’ya ithaf edilmiştir. 

superman-filmleriBu senenin ‘blockbuster’ filmlerinden biri olarak tanımlayabileceğimiz Man of Steel, Zack Synder’in bilindik rasist söylemlerini rahatça gizleyebileceğini düşündüğü bir diğer filmidir. Böylesine bir filmi çekerek aslında kendine simgesel olarak ırkçı bir yer açmıştır da diyebiliriz. Synder’in 300 (2006) filmindeki ırkçı perspektifini görmemek için aptal olmak gerekir. Spartalıların savaşçı kimliklerini korumak, yüceltmek, soylarını ıslah edercesine imha etmeye çalıştıkları insanları çukurlara attıklarını görürüz. Mamafih bu deforme olmuş bedenleri işaret edercesine tekrar karşımıza çıkan Pers ordusundaki deformasyona ne demeli? Zizek, Yamuk Bakmak kitabında özellikle popüler kültürün metalaştırdığı zombi filmleri -nam-ı diğer ‘yaşayan ölülerin dönüşü’- hakkında simgesel olarak gömülmediklerini, bu yüzden geri döndüklerini ifade eder. Bunun nedeni ‘cehennemde yer kalmamasıdır.’’ (Tırnak içindeki cümle yine Synder’in Dawn of the Dead (Ölülerin Şafağı, 2004) filminin afişinde yazılmıştır.). Cehennemde yer kalmamasının nedenini Zizek’in de altını çizdiği noktayla ilişkilendirmek mümkündür. 20. yy’da insanların yaşadığı iki büyük travma ‘holocost ve gulag’ olaylarıdır. Yahudi Soykırımı aynı zamanda gereğince gömülmedikleri için yeniden dünyaya gelen haddi zatında Yahudilerin zombi olarak geri dönmesidir. Bir nevi Batı Uygarlığının Antigone ile hesaplaşmasıdır. (Zizek:2005).  Synder’in 300 filmindeki öldürülen ve örneklediğimiz üzere ‘gereğince gömülmeyen’ deformasyona uğramış insanların Pers ordusunda karşımıza çıkmaları tesadüf olmasa gerek. Film ilk çıktığı zaman yapılan yanlış yorumlardan birisi de Batı-Doğu çatışması olarak lanse edilmesi, Doğuluların oldukça canavarımsı ve fiziksel olarak çirkin gösterilmesine karşılık Spartalıların baklava dilimli fizikleriyle savaşmalarıdır. Doğu uygarlığı tamamen örtünmüş ve maskelenmiştir, Batının sembolizasyonu daha açık, şeffaf, neredeyse çırılçıplaktır. Bir anlamda bu film Batı’nın kendisiyle bir iç hesaplaşması, vicdani sorumsuzluğunun musibetidir. Filmde Doğu-Batı ayrımı yoktur. Ya da Sparta-Pers savaşı yoktur. Deyim yerindeyse aynı madalyonun iki farklı yüzü vardır. Batı kendisini fiziksel olarak mükemmelleştirirken, aynı zamanda bilinçaltını bir tür ‘ucube’ olarak göstermiştir.

300 filminde Synder’in bakış açısı bir ülkenin askerlerinin yaptığı kahramanlıkları göstermek ya da tarihe dair alıntılanan bir olayın, bir savaşın kendisini göstermek değil, bu deforme olmuş varlıklara karşı savaşmaktır. Burada Sparta’nın tarihte yapmış olduklarını değil, Synder’in işlediği temaları eleştiriyorum. Elbette Hollywood’un bu tür anlatılara tarafsız olarak bakmasını beklemek de aptallık olur. Ancak Hollywood’un sinema kimliği artık emperyalizme ya da kapitalist sisteme çanak tutmaktan çok öteye geçmiş bulunmaktadır. 300 filminde Spartalıların yine deforme olmuş bir başka karakter (Ephilates) tarafından ispiyonlanmaları sonucunda ölmeleri, filmin bu konudaki hassasiyetine bir vurgudur. Synder’in nihai amacının bu olmadığına inanmak istemeyenler son filmi Man of Steel’e (2013) bir göz atabilirler. Lakin 300 filmindeki faşist ve ırkçı vurguyu görmek için de böylesine sözüm ona bir Süpermen filmi çekilmesi gerektiğinin altını çizmek istiyorum. Bu nedenle Synder ırkçı söylemlerine 300 ile yer açmış ve onu sinemanın simgesel tarihine yerleştirmeye çalışmıştır diyebiliyoruz.

Man-Of-Steel

Süpermen filmlerinin kökeni, çizgi romanının tarihi, daha önce çekilmiş filmleri, hayal kırıklığına uğratan yeniden çekimlerinden bahsetmeyeceğim. Lakin bu konuda sıradan bir sinema izleyicisinin bildiği kadarını bildiğimi itiraf etmekle yetineceğim. Eminim bu sözde kahraman üzerine iyi kötü az çok bir şeyler biliyorsunuzdur. Giydiği kıyafetin renginin anlamı, geldiği gezegen, zayıflıkları ve ezeli düşmanları, S harfinin ne anlama geldiği vs… Bütün bunları bir kenara atıyor ve filmin kullandığı dili ve görselleri üzerinden nereye varmaya çalıştığını görmek açısından ilerliyoruz.

Film Süpermen’in doğumuyla başlar. Gezegen artık yok olmanın eşiğine gelmiş, nihai sonuna yaklaşmaktadır. Yeni doğmuş olabilir ama halen umudun var olduğuna dair bir işaret olarak okuyabiliriz kahramanımızın doğuşunu. Bu arada S harfi umudu temsil ediyor arkadaşlar.

Filmin ilk sahnelerinde genel olarak gezegeni tanıtma amaçlı bir epilog görüyoruz. Ancak bu bizleri şaşırtmıyor. Bizden daha ileri bir teknolojiye sahip olduklarını sandığımız Kriptonlular çocuklarını mağara şeklinde bir yerde doğuruyorlar. Hemen tepkileri görüyorum. Ne de olsa gizli bir doğum olmak zorunda; böyle mağaramsı bir yer lazım. Kimse görmesin, bilmesin, duymasın tarzında bir doğum gerçekleştiriliyor. Amenna. Ancak mağarayı da geçtik, diğer sözde mekânlar açıkçası hiç de ileri bir teknolojinin varlığını tanıtlamıyor, kullanılan teknolojik araçlar her ne kadar bir gösterge olarak bize ileriymiş gibi gösterilse de daha çok Antik Çağ ile gelecek arasındaki kurulmuş bir analojiden söz edebiliriz. Yüksek binalar toprak alan üzerine kurulmuş ve yaşayan diğer canlılardan birkaç tane gösteriliyor ki, bunlar da dünyamızın Antik çağlarında var olan canlılara benziyor. Daha da derinleştiriyoruz; sözüm ona kurulan yönetim ya da konsül sanki Kripton gezegenine ait değil de Roma İmparatorluğu’nun sıfır tarihine göndermede bulunuyor olabilir mi? Bu oldukça basit bir çıkarım, birçok farkında olan izleyici de bunu çıkarmıştır. Bir anlamda bizden ileri bir teknolojiye sahip olarak gösterilen Kriptonlular aslında bizim yaşadığımız ve geçmişte bıraktığımız -sandığımız- bir tarihi yaşıyorlar. Hristiyanlığın doğuşu ve Mesih’in doğumuna tekabül eden gezegenin yok oluşu ki neden yok olacağı özellikle belirtiliyor. Gezegenin çekirdeğine enerji sağlayabilmek amacıyla müdahale edilmesi bu gezegenin yok oluşunu hızlandırıyor. Bu aynı zamanda herkesin kafasında olan dünyanın sonu teorilerinden birisidir. Bu söylemi Pacific Rim filmiyle paylaşıyor.

orhan-micoogullari-sanatlog.com

Film uzam olarak Dünya’nın geçmiş zamanını Kripton’un şimdiki zamanıyla denkleştirirken (bu gezegenin sadece şimdiki zamanını görürüz), Dünya’mızın olası bir yok olma senaryosunun geleceğini Kripton’un şimdiki zamanında görmekteyiz desek yanlış olmayacaktır. Bu biraz da Zizek’in Lacan’dan alıntıladığı bastırılmışın geri dönüşü nereden gelir sorusuna verdiği cevapta da gizli olabilir. Bastırılmış olan nereden gelir? sorusunun cevabı ‘gelecekten gelir’ olarak imlenir. Ancak bu konuyu derinleştirmek bizi komplo teorilerine sürükleyecektir. ‘’Umarım bazı arkadaşlar bu konuyu derinlemesine inceler ve genişletirler.’’ Ancak fazla kurcalamamalarını da tavsiye ederim. Özellikle ‘bazı’larının.  En nihayetinde filmimiz bir zaman filmi değildir. Doğal olarak sonuç nedenden önce gelir gibi bir yorum da yapamayız. Her ne kadar iki farklı gezegenin olduğunu bilsek de hiç de iki farklı gezegen olmadığının altını çizmek gerekir.

[Film dışında bir senaryo: Aslında hazır aklıma gelmişken şöyle bir zaman senaryosu hazırlanabilir. Süpermen’in bütün hücrelerinde kendi ırkının genetik kodları hazır yer almışken, fi tarihinde bu genetik kodlar sayesinde Kriptonlular dünyamızda yeniden bu kodlar sayesinde yaşama kavuşurlar. Daha sonra dünya’yı aslında Kripton gezegeni kullanmaya ve son olarak insanlar gibi sömürmeye ve bütün enerji kaynaklarını tüketerek yeniden gezegenin yok olmasına neden olurlar. Sanırım bu senaryoyu daha önce kutsal kitaplarda Yahudi başlığı altında okumuştuk. Yahudiler’in sürülmesi, kutsal topraklara yeniden dönmeleri, Hz. İsa’nın doğuşu ve Yeni Ahit… Konumuzdan kopmadan devam edelim…

Amerika’nın kurulduğu dönemden itibaren bu geçmiş Grek-Roma imparatorluklarına olan arkaik sevgisi bitip tükenmeden her zerresine sirayet etmiştir. Mimarisinden –özellikle devlet binaları- tutun da, örnek olarak benimsedikleri ideolojilere kadar bunun yansımasını görebiliriz. Amerikan çizgi romanlarından beyazperdeye uyarlanan her süper kahraman kimliği aynı zamanda Antik Yunan’daki tanrılarla belli paralellikler taşımaktadır. Oldukça geniş ve beni aşan bir konu. Ancak bilinmesi gereken şey şu ki Synder’in gezegeni bir anlamda geçmişte kalmış bir Roma idealini yaşatmakla kalmayıp daha önce yapılmış olan hatayı da onarmak pahasına Mesih’i Süpermen kılığında yeniden dünyamıza getiriyor. Bu Batı medeniyetinin, her daim altında ezildiği ‘çarmıha gerilmişin’, Baudrillard’ın tabiriyle sürekli borçlu kalmasından kaynaklanıyor.

superman

‘‘Günümüzde akla gelebilecek bütün stratejiler şöyle özetlenebilir: Başımızı kurtaramayacağımız borcu, krediyi gerçek olmayan ve adlandırılamayan her şeyi dolaşımda tutmak. Nietzsche de Tanrı’nın başvurduğu hileyi şöyle çözümlüyordu. O, büyük Alacaklıyı borçtan kurtarmakla; Oğul’un fedakârlığı sayesinde insanı borçtan kurtarmakla borçluyu bu borcu ödeyemez hale getiriyordu. Çünkü alacaklı bu borcu çoktan ödemişti- böylelikle Tanrı bu borcu sonsuza dek dolaşıma sokma imkânı yaratıyordu ve insan da bunu ömür boyu üstleneceği bir hata olarak omuzlarında taşıyordu.’’ (1)

(1) İmkânsız Takas - Baudrillard J. (Çev: Ayşegül Sönmezay), Syf: 13 Ayrıntı: İstanbul

Diğer çizgi roman karakterlerinden bağımsız olarak Süpermen’e bir ölümsüzlük halesi atfedilmiştir. Filmin senaristlerinden David S. Goyer de bu kahramanın ölümsüzlüğüne dikkat çekmiştir. Bu yüzden diğer kahramanlar gibi karşısına gerçek anlamda bir kötü karakter çıkarılması oldukça güçtür. 
’’Ben de çizgi romanlar yazdım ve diğer çizgi roman yazarlarıyla burada çelişiyorum- ‘Süpermen öldürmez,’ diyorlar. Bu hikâyenin dışında var olan bir kural ve bu tür kurallara şahsen inanmıyorum. Bence bir film veya televizyon eseri yazıyorsanız hikâyenin dışındaki bir kurala bağlı kalınmamalı.” (2)

(2) http://divxplanet.com/index.php?page=haber&sid=1173

Kill Bill: Volume 2 filminde David Caradine’ın bu konudaki tiradı kulaklarımızı çınlatsın. ‘’Süpermen’in Clark Kent kimliği onun insanlığa olan bir eleştirisidir. İnsanın zayıflığına, acizliğine bir göndermede bulunur.’’ Süpermen bu nedenle diğer süper kahramanlardan ayrılır çünkü Mesih’tir. İnsanlığın sürekli dolaşımda olan borcu için gönderilmiş ve bu sefer insanların -pardon Amerikalıların- bankaya olan faiz borçlarını kapatmak için yeniden gönderilmiştir.

sanatlog.com-sinema-sitesi

Filme geri dönecek olursak: Rasist söylem birçok sahnede hem dilsel hem de görsel olarak kendini tekrar eder. Bunlardan ilki kahramanımızın öz babası Jor-El (Russel Crowe) tarafından belirtilir. Gezegen yok olmaktadır ve konsül herkesin kurtarılabilme ihtimalinin imkânsızlığına işaret eder. Jor-El, “Herkes mi?” diye sorar. ‘’Herkes zaten öldü. Bana kodeksin anahtarını verin. Irkımızın hayatta kalmasını sağlayayım.’’ Bu söylem de anlaşılan odur ki ‘ırk’ ifadesi gezegen henüz yok olmadan önce söylenmiştir. Bir anlamda herkes zaten ölmüş sayılır, en azından ırkımızı kurtaralım şeklinde bir yorum getirilebilmektedir. Daha sonra Zod konsülün olduğu yeri işgal ederek bir nevi kendine göre biçimlendirdiği ‘ırk kurtarma’ operasyonundan bahseder. Zod’un saç şeklini şahsım adına beğenmedim; berberinin saçını kısa kesmesi kendisine tipik bir kötü Romalı komutan izlenimi vermiş. Zod’un ırkı kurtarma fikri biraz daha farklıdır. “Baştan başlarız. Bizi bu hale getiren bozuk soyları keseriz.” tümcesi daha radikal bir kopuşu imler ve hemen kalıp olarak onu filmin ‘villain’ mertebesine ulaşmasını sağlar. Jor el kodeksi bu arada ele geçirir, kodeksin şekil itibariyle bir kafatasından başka bir şey olmadığını görürüz. Kodeks alınır. Süpermen’in yollanacağı gezegen bulunur. Bu gezegende yaşayan varlıkların zeki ancak Süpermen’i bir garabet olarak göreceklerini söyler Kriptonlu anne. Kriptonlu baba ise “Hayır onu bir tanrı olarak görecekler.” der. Haliyle babanın dediği olur. Buradaki söylemlerin ve kelimelerin hepsinin altını çizmeye gerek yok. Bu epilog zaten başlı başına 300 filmindeki söylemin aynısıdır. Kripton diye bir gezegen yok, Dünya var. Kripton sadece bu dünyanın izdüşümüdür. Amerikanın değil, Hollywood’un faşist söylemlerinden bir kaçıdır sadece. Bu arada 300 filmindeki Leonidas’ın eşi ile Jor-el’in eşinin birbirine benzemesi tesadüf olmasa gerek.

Bu epilogun sonunda Süper kahramanımız hızlı bir şekilde gemiye bindirilerek dünyamıza gönderilir. Kodeks ise bir anlamda gezegendeki Kriptonluların genetik şifreleri ve her şifre Süpermen’in hücrelerine kazınmıştır. Filmde herhangi bir soykırıma rastlanmaz ama sembolik olarak bunun üzerinden kahramanımıza bu hale giydirilerek onun kurtarıcı ve bütün ırkın taşıyıcısı kimliğine göndermede bulunulur. Her ne kadar uzaktan bakıldığında bir über-mench gibi görünse de kahramanımız, Hollywood’un kalpazanlıklarının ve çarpıtmalarının sonunun olmayacağının kanıtı haline gelir.

populer-filmler

Daha önce okuduğum Orhan Hançerlioğlu’nun Düşünce Tarihi adlı eserindeki Nietzsche’ye atıfta bulunularak yapılan sövgü -Hançerlioğlu’na göre o yarı delidir- filmin bu alandaki hataları gibi tekrarlanmıştır. Aynı durum Hitchcock’un Rope (1948) filmindeki Nietzsche muhabbeti için de geçerlidir. Paragrafımızı alıntılayalım:

Nietzsche, ‘’Törebilimi aristokrattır. ‘’İyi bir aileden doğmadıkça hiçbir ahlaklılık mümkün değildir. İnsanın ilerliyi aristokratik toplumdan gelir.’’ der.

İnsanüstü ereği: Milyonlarca salağı ortadan kaldırarak geleceğin insanını kalıba dökmektir: ve ‘’Bütün bir ulusun yoksulluğu bir insan-üstünün acı çekmesinden daha az önemlidir.’’ (3)

(3) Düşünce Tarihi - Hançerlioğlu O.- syf: 245 Remzi: İstanbul

Filme son bir kez bu paragraftan üzerinden bakalım. Dostoyevski yasayı birebir uygulayanı zorba olarak kabul eder. Nietzsche’nin felsefesi ya da yukarıdaki sözleri birebir alındığında ve uygulandığında -Nazi Almanyası- karşımıza maalesef bu türden insanlık dışı portreler, zorbalıklar çıkmaktadır. Ama daha da üzücü olan şey ise Hollywood’un Nazi Almanya’sının fikirleriyle örtüşen bu tür filmler yapmasıdır. Nietzsche’nin bu paragrafını birebir alan Hançerlioğlu onu bir deli kabul ederken, Hollywood ise bilerek ya da bilmeyerek (bu daha da kötü)  birebir filme kaydeder. Süpermen’in filmin sonunda acı çekerek General Zod’u öldürmesi seyircide onun da zayıflığının olduğunu bilmesi ile eş tutulur. Süpermen’in de bir ‘zayıflığı varmış’ denilip onun karanlık taraflarına yapılan vurgunun esas amacı zayıflık değildir. Tam tersine insanların kendilerini sefil bir varlık olarak hissetmesidir. David Caradine’ı yeniden anıyoruz.

Man-Of-Steel-film-elestirisi

Nietzsche’nin vurguladığı ‘Bir ulusun yoksulluğu bir insan-üstünün acı çekmesinden daha az önemlidir.’’ sözünü bu anlamda daha iyi okumak gerekir. Uygar Şirin son dönemde çekilen süper kahraman filmlerindeki travmaları eleştirirken bunu gözden kaçırmış sanırım.

Hikâyeye bir şey katmak için yola çıkılıyor ama sonuç hikâyenin içinin boşaltılması. Bu boşluğun doldurulması için atılan cilaya “karanlık”, yapılan makyaja “kahramanların çocukluk travmaları” adı veriliyor. Travmaların onarılmasıyla mutlu sona ulaşıyoruz. İyi de travma vernikli ahşabın üzerine dökülen çay değil, silip geçesin. Travma ağacın içine işleyen, ona şeklini veren ve onun şeklini alan, “malzeme”yle iletişime geçen iz. Üstesinden gelmenin yolu da onu silmek değil, görmek. Manzaranın onu içerdiğini, onun varlığıyla anlam kazandığını bilmek. Tam da bu yüzden kahramanların travmaları olmaz, “yumuşak karın”ları olur. Travmaları olsaydı süper kahraman olmaz, insan olurlardı.” (4)

(4)http://uygarsirinyazihane.wordpress.com/2013/05/16/super-kahramanlarin basittravmalari

Buradan şunu sormak gerekir: Bu süper kahramanların özellikle Süpermen’in böyle travmatik olmasının nedeni nedir? Gerçekten süper kahramanların da sorunları ve problemleri olabileceğini, aynı zamanda içselleştirdikleri birtakım karanlık fikirler olabileceğini gösterip sıradanlaştırmak mı? Yoksa bunu seyirci üzerinden kendimizi aşağılık birer aptal olarak görmemizin bir yolu olarak kullanmak mı? Şunu diyeceğimizi düşünmüyorum: “Şu Süpermen’e bak, o da bizim gibi acı çekiyor, onun da içselleştirdiği ve iyilik yolunda kötülük yaptığı için aşamayacağı duygu durumları var.” Diyeceğimiz şey şu -Nietzsche’nin sözünden yola çıkarak- “Eğer bir süper kahraman acı çekiyorsa onun yerine benim yok olmam, acı çekmem, kendimi feda etmem gerekir.” Hollywood’un bu kodları son 15–20 yılda çok iyi bir şekilde kullandığını söylemeye gerek yok. Elbette burada bir fantazmadan bahsediyoruz. Ancak bu fantezi süper-kahramanların yerine dünya liderlerini ya da dünya üzerindeki yaşam konusunda söz sahibi olan insanları düşünürsek geçerliliğini ve gerçekliğini kazanmış olur.

sanatlogcom-sinema-blogu

Uygar Şirin’in söylemi eskimiş bir süper-kahraman idealinin bakış açısıyla yazılmıştır. ‘Nerede o eski süper-kahramanlar’ der gibi. Ancak şunu da görmek gerekir ki gerek Marvel gerek DC’nin seyircisine dayattıkları senaryo bu süper kahramanların travmalarına ve karanlık taraflarına bakarak izleyicide bir aşağılanmışlık hissiyatı yaratıp her an kendini feda edebilme kapasitesine ulaştırmaktır. Peki, biz seyirci olarak bu yükün altından kalkabilir miyiz? Elbette hayır. Bunu ödememiz için Süpermen’in ya da süper kahramanların öldürülebilir yok edilebilir olmaları gerekir. Baudrillard’ın İmkânsız Takas’ta belirttiği gibi: ‘’Çünkü alacaklı bu borcu çoktan ödemişti -böylelikle Tanrı bu borcu sonsuza dek dolaşıma sokma imkânı yaratıyordu ve insan da bunu ömür boyu üstleneceği bir hata olarak omuzlarında taşıyordu.’’

Orhan Miçooğulları

kusagami@sanatlog.com

Yazarımızın diğer film okumaları için tıklayınız.

Savaş Filmi mi, Savaş Propagandası mı?

Giriş

hakanbilge-sinema-elestirmeniYakın tarihteki münferit birkaç olayı yeniden-canlandırmanın tipik militer filmi olarak Nefes: Vatan Sağolsun (2009), Full Metal Jacket’tan (1987) bir sekansı (1) handiyse birebir alıntılayarak sözüm ona askerlik olgusuna salt askerlik olgusu olarak, dokümanterin anlatım stilinden yararlanarak da nesnel bir biçimde bakmak niyetinde gibi görünüyor. Elbette bu, tanrıbilici hüviyetindeki kameranın evrensel bir kayıt tutucu olarak işlevsel bir misyon yüklenmesi demektir. Çünkü Kubrick’in Full Metal Jacket’ı savaşı tüm çıplaklığıyla göstermeyi düstur edinmişti. Bu bakımdan iki farklı tematik düzlemden hareket etmiş, eni sonu birbirine içkin iki konuyu tek bir çizgide somutlaştırmıştı. Bu çizgi savaşın insanı insanlıktan çıkardığı düşüncesiyle paralel bir çizgide buluşur. Nitekim anlatının ilk bölümünde deniz piyadelerinin pedagojik formasyonuna odaklanılırken; ikinci bölümde doğrudan Vietnam’a, savaşa vizör tutulur. Amerikan deniz piyadeleri artık birer ölüm-makinesine dönüşmüşlerdir ve çekik gözlülerin kafalarını uçurmaya hazırdırlar!…

Nefes: Vatan Sağolsun, Full Metal Jacket bağlaşıklığını çabucak unutup rahatça egemen-söylemin içine saplanıyor. Temelde iktidarlarca sürekli vurgulanan hamasî edebiyatın karanlık kuyusuna yuvarlanarak yanılsamalı görevini ifa etmiş oluyor. Hâlbuki savaşa olgu olarak bakacaksanız eğer, temsil ettiğiniz kişiliklerin psikolojisine dolaysız olarak ışık tutmak zorundasınız. Hiç savaş sahnesi göstermeden bunu başarabilen filmlerle dolu sinema tarihi. Yanı sıra; mevcut sistemin kalıpsal formlarının da dışına taşarak savaşın insanlık dışı yanını vurgulamak zorundasınız. Savaşı yüceltemezsiniz. Sanat mı yapacaksınız, savaş sanatını mı öveceksiniz, bir karar vermeniz gerekir. Filmler hayatı değiştiremez belki, doğru. Fakat Guantanamo Yolu (2006, Winterbottom) gibi hümanist-evrensel yapıtların malum esir kampının kapatılmasında rolü olmadığı iddia edilebilir mi? Sanat öyle veya böyle güçlüdür. Eğer onu iktidar aygıtının kuklası haline getirirseniz nefes alamaz! Evet, Nefes: Vatan Sağolsun, henüz isminden başlayarak egemen-söylemin kucağına düşüyor. Burada egemen-söylemden kasıt, kuşkusuz hükümetler ve medya ile basın organlarıdır. Bu da sistemin ideolojik görüngüleri hakkında yeterince ipucu veriyor zaten.

Nefes-Vatan-Sagolsun-levent-semerci-hakan-bilge-film-yazilari

Propaganda Sinemasının Elementleri

“Bir gösterimin gösterimi fazla ağdalı görünürse, sağ ideolojinin çok tutarlı olmayan olasılıklarla dolu bir söylemi sunduğunu unutmayın. Bu söylem çok büyük askerî ve toplumsal bedel ödemeden harekete geçirilemez niteliktedir.”

(Yalnızlık Sineması) (2)

Eisenstein’ın 1925’te çektiği Potemkin Zırhlısı en ilkel kapitalisti bile etkileyebilecek güce sahip filmlerdendir ve montaj sanatının nihaî zaferini Yurttaş Kane (1941, Welles) sahneye mührünü vurana değin ilan etmiştir. Eisenstein, Potemkin’de, Bolşevik iktidarın sermayesini kullanarak tüm zamanlar için harika bir görsel şölen yaratmıştı. Özünde Sovyet Marxizminin propaganda aracı olan film bütün ideolojik söylemi ve kodlarına rağmen sinema sanatı adına bir kilometre taşı, devrimsel bir olay olmayı başarabilmişti.

Geleneksel sorunlardan biri sinema sanatının nasıl ele alındığıyla ilgilidir. Nefes: Vatan Sağolsun filmi üzerinden mevcut durumu okuyabiliriz. Hemen söyleyelim: İnsanları tek ortak noktada sorunsuzca birleştiren yegâne sanat disiplini olarak çoğun müzik sanatı gösterilegelmiştir. Ama sinema, Lumierre Kardeşler’in icat ettiği bu sihirli oyuncak, tarih sahnesine çıkalı beri müziğin kuvvetli ortaklaşmacılık ruhuna son vermiştir. Bugün herhangi bir film, farklı ideolojik ve değişik ekonomik-sosyal sınıflardan özneleri aynı çatı altında toplayabilmektedir. Aynı sahneye zıt kutuplardan insanlar aynı anda gülebilmekte, hatta ağlayabilmektedir.

Levent Semerci’nin debü filmi Nefes: Vatan Sağolsun da tipik göstergeleri açısından mezkûr söyleme denk düşüyor.

nefes-vatan-sagolsun-film-elestirisi-hakanbilge

İlk olarak;

Psikopat izlenimi veren Yüzbaşı tipolojisi, birçok Hollywood savaş filminde rastlayabileceğiniz karakteristik ve klişe bir profil çiziyor. Emri altındakilere verdiği nutuk, salt nöbet esnasında uyuyup uyumamak arasında kilitleniyor. Sahi, savaşlar böyle mi kazanılıyor? Yani ordu neferleri nöbette uyumaz iseler, her şey rayına girecek ve saygıdeğer medya da kendilerinden birkaç saniye bahsetmeyecek?! Bu da medya eleştirisi mi? Yıllar yılı süren iç savaşın sebebi ne, hiç kimse aklına bile getirmiyor.

Ekonomik-sosyal-tarihsel-sınıfsal-ideolojik-psikolojik hiçbir görüngü mevcut değil filmin önünde. Demiştik ya, “savaş salt bir olgu olarak” ele alınmaya çalışılıyor. Peki, savaşı yaratan nedenler her zaman ekonomik-sosyal-siyasal-ideolojik-psikolojik nedenler olmamış mıdır? 1984’ten beri kanlı çatışmalar var bu ülkede; halen de devam ediyor. Mehmetçik nöbet görevi esnasında uyudu diye mi savaş bunca yıldır sürüyor, ha Yüzbaşı? Ne kadar saf ve düzen yanlısı bir propaganda filmi olduğunu görüyorsunuz. Soruna dar bir mevziden, at gözlüğüyle bakmak bu olsa gerektir.

hakan-bilge-film-elestirmeni

İkinci olarak;

Deniliyor ki bu film gerçek olaylardan esinlenerek çekilmiştir. Bu garip ülkede kurmaca (fiction) bir roman yazılır, Mevlâna ile Şems’in aşkı gündeme gelir, eşcinsel edebiyatı yapılır. Nobel alırsınız, Ermeni yanlısı olursunuz. Gerçek olayları mı anlatıyorsunuz, gerçeklerden mi esinlendiniz, aman ha, dikkat edin, elinizde patlayabilir! Bu bir yana, daha önemli bir sorunsal var. Şu: Sanat ile yaşamı ortak paydada buluşturmak neden? Sanat ve yaşam birebir aynı düzlemde buluşabilir mi? Sanat yapıtları öznesine göre anlam üretmezler mi? Sanat eseri sürekli bir oluşum içinde değil midir? Bunların halen tartışıldığını Roland Barthes duysaydı, kemikleri sızlardı. Madem gerçeklere ihtiyacınız var, Nadire Mater’in Memed’in Kitabı’nı salık veriyorum. Filmden daha gerçek! Aslında filmin arkasındaki kurmayların niyeti açık: Eğer gerçeklerden bahsettiğinizi dile getirir ve filminizi bu minval üzre reklamize ederseniz, kimse size yanaşmaz, dil uzatamaz. Üstelik gerçekleri dile getirdiniz diye herkes sizi alkışlar, övgüler düzer, ödüller verir. Baudrillard’ın simülasyon teorisine selam.

Üçüncü olarak;

Şehit olup olmayacaklarını tartışan neferler, karton-figürler olarak belki de en tehlikeli zemini iştigal ediyorlar. Arabesk söylem içre sıkıştırılmaları da biraz bundan. Öyle ya, askere giden bu bilinçsiz çocuklar, arabesk dinleyen, toplumsal konularda kesin ve anlamlı fikirlere sahip olmayan cahil gençlerdir. Ölürler ve vatan sağolur işte! Eğer savaşta ölen askerleri şehit yaftasıyla uğurlayacak, konuyu da hemen kapatacaksak; bırakalım yazı yazmayı, film çekmeyi.

Ağır çekimde Yüzbaşı’nın evini ve dul kalan karısını gözlemleyen kamera, trajediyi dramatize etmek dışında bir varlık gösteremiyor. Olan-bitene -seyirciye rağmen- duygu sömürüsü yaparak yaklaşırsak, sanatla göbek bağlarımızı kesmemiz gerekecektir. PKK ve Terör, Kürtler ve azınlık sorunları; ulusal güvenlik ve güvenlik politikaları konularına sıra bile gelmiyor bununla birlikte. Mevcut bütün tarihsel-sosyolojik sorunların orijini nedir, esamisi okunmuyor. Bir karton-karakter de ODTÜ’den çıkıp dağlara konumlanan bir Kürt elebaşı olarak beliriyor. Sadece telsizden işitiliyor sesi. ‘Öteki’ bir sesten ibarettir; zira olayları Yüzbaşı’nın gözünden (‘egemen-söylem’ biçiminde okuyun) izliyoruz. Bütün egemen-söylem ısrarı, Ergenekonları çoğaltmayacak mı? Bundan vicdan azabı duymayacak mısınız? Faşizme, militarizme kapılanmak neden? Bu indirgemeci/yapay katharsis oyunlarıyla çocuklarını yitirmiş Türk ve Kürt annelerin yüreklerini yumuşatabildiniz mi?

hakan-bilge-sinema-yazilari

Dördüncü olarak;

Propagandist sularda yüzecekseniz gerçekle yüzleşmek için dokümanterin stil araçlarından istifade etmeniz yeter de artar. Ekip bunun bilincinde! Kurmaca-gerçeklik (vraisemblence) ile dokümanterin stil araçları kol kola veriyor ve al sana gerçekçi-toplumsal içerikli film. İdeolojinin kurmacasıdır bu aslında. İdeolojik olanın, egemen söylemin ortajen kodlarıyla sarmaştığı kurmaca. Mevcut yöntemin tehlikesi ise karakterleri derinlikli olarak ele alamamanızla eşanlamlıdır. Yazınsal ve sinemasal örneklerde, kısacası en iyi yapıtlarda figürler olumlu-olumsuz anlamda değişir/dönüşürler. Olması gereken de budur. Karakterler değişmez iseler, hele bir de detaydan yoksun iseler, tek-boyutlu biçimde kısıtlı uzamlarında kalakalırlar. Figür ve karakter arasındaki ucu belirsiz, ele avuca sığmaz fark da bu zeminde belirmeye başlar keza.

Popülist Bir Film

Tecimsel filmler için yaygın popüler terminolojinin uzantısı konumundaki logos şudur: Bir film salonları tıka basa doldurmuş ise başarılıdır! Hollywood’un en eski ideolojisidir bu ve dünyanın öteki yarısı gibi bu coğrafyaya da aynıyla nüfuz etmiştir. Bu, kalabalık salonlarda patlamış mısır eşliğinde izlenen görkemli (!) filmler tür olarak ya aksiyon, savaş ve bilimkurgu ya da komedi ve suç filmleri janrında düğümlenirler. Korku filmlerini de eklemek gerekiyor bu halkaya elbet. Nefes: Vatan Sağolsun da bu bağlamda popüler halkanın filmidir.

Amerika’da böyledir. Box-office’leri 13 ile 18 yaş arasındaki çocuklar, yeni yetmeler oluştururlar ve dünya kamuoyuna bu bir hadiseymiş gibi lanse edilir. Bakın, gişe rekorları kıran bir film; herkes sinemaya! Reklam endüstrisi de kapitalizm aracılığıyla sahte bir kalite anlayışı üretir. Değerler-eşitsizliği sonuna kadar desteklenir. Kural bu denli basittir. Eksiyi eksiyle çarparsınız ve bu rakam katlanarak büyür.

Nefes: Vatan Sağolsun’un izleyicileri de çoğunlukla askere henüz gitmemiş gençlerden oluşuyor. Sadece birkaç ay tartışılan filmler değil, gerçek sinema duygusu olan; eğer savaş ise söz konusu olan, hümanizmayı tabana yayan filmler kalır geleceğe. Herhangi bir ideolojiye yaltaklanmayan filmler uzanır geleceğe. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Yüzbaşı ne demişti Nefes: Vatan Sağolsun’da: “Birgün bu savaş bitecek.” Aynı sözü daha evvelinde Apocalypse Now’da (1979, Coppola) sörf hastası soğukkanlı Albay Kilgore söylemiştir! Vietnam Savaşı bitti belki; ama Afganistan talanıyla, Irak sömürüsüyle, Libya kasaplığıyla devam etti. Halen de devam ediyor. Ya Türkiye’de? Geleceği okuyamamak, haliyle mazi bataklığına saplanmayı gerekli kılıyor; bu da sinema için iki kere vakit kaybı demek.

hakan-bilge-sinema-yazari

Tekniğin Çöküşü

Türk sinemasının janr dışında ayırdına varamadığı bir nokta da teknik alanda düğümleniyor. Sinemasal akımları senkronik olarak dönüştürememesinin sancılarıdır bu. Her ekole, tarza, yeniliğe ya geç ihtiyaç duyan ya da söz konusu sinemasal geleneklerle derinlikli ve ciddi ilişkiler kuramayan bir sinema var önümüzde.

Elbette bu tekniğe de yansıyacaktı. Derin odak (deep focus), kaydırma (travelling), subjektif açı filan hak getire; en basit sahne planlaması bile yeterince üzerinde düşünülmeden kurgulanıyor; kadraj gereksiz ayrıntılardan arındırılmıyor. Kamerayı koy ve çek. Sinema duygusu/birikimi yeterince gelişmemiş kalabalık ise zaten bununla ilgilenmiyor. Perdeye bakıp da görmek istediği şey bu değil. Komedi unsurları ve trajik duygular iç içe geçmeli; gişe filmi budur aşağı yukarı! Nefes: Vatan Sağolsun bu formülü uyguluyor.

Sinematografik olarak leitmotive’lerden yararlanarak görsel dünyasını inşa etmeye çalışıyor film: kabaran bulutlar, sarp tepeler, Atatürk Heykeli vb.

nefes-filmi-elestirisi-hakan-bilge-sanatlog-elestirmeni

Karakol baskını üzerinde duralım: Filmdeki karışık sahneleme, kurgudaki acemilik; bir film nasıl çekilir’i akla getirse de, Welles’in de dediği gibi, bir filmin temelini kurgunun oluşturduğu unutulmuşa benziyor. Karışık sahneleme, çatışmanın kaos ve kargaşasını sürekli kılmak ve vurgulamak maksadıyla başvurulmuş bir teknik olabilir; fakat gerilim nasıl ve hangi koşullarda yaratılır, sahneler nasıl planlanır, Deleuzecü anlamıyla imgenin hareketi nasıl sürekli kılınır ve daha bir sürü soru doğuyor ister istemez. En başta şu: Baskın gerçekleşiyor, bombalar yağmaya, kurşun sesleri vızıldamaya başlıyor. Açı-karşı açı tekniği, geniş plan çekimler filan hak getire; o denli sık kesmelere (cut) başvuruluyor ki sahnelerin etkileyicilik gücü azal(tıl)dığı gibi, olasılıkla yakalanmak istenen video-klip etkisinin de izleri siliniyor. Elbette bu bir ilk film; birçok zaafı da bünyesinde barındırıyor; fakat duygu yoğunluğunu yakalamak sinemada hiç kolay olmamıştır. Kaotik savaş atmosferi askerlerin ruhsal deformasyonuna koşut olarak yansıtılmak isteniyor belki. Söylemeye gerek yok ki, sinemada teori ve pratik, en iyi yönetmenlerin de sıklıkla ifade ettiği gibi, ancak çok düşük ölçekte kesişebilmiştir. Senaryo film değildir, sinema metnidir her şeyden önce. Godard’ın Le mépris (1963) filminde kendisini canlandıran Fritz Lang’ın senaryo ve film üzerine söylediklerini anımsayalım yeter.

Filmin ses kurgusu ise sadece gürültüden oluşuyor.

Salvador-Dali-The-Face-Of-War

Son Söz

Rotha’nın yıllar önce bir başka film hakkında dediği gibi, “Bu film hakkında yapılması gereken en iyi şey onu unutmak.(3)

Hakan Bilge

Yazarın diğer film yazıları için tıklayınız.

Notlar

1) Söz konusu sekans, askerlerin saç tıraşı edildiği sekanstır. Kışlaya adım atar atmaz bireysellikleri ve özgürlükleri ellerinden alınan genç insanların karşılaştıkları ilk şok da budur. Birileri sizden izin almadan ve size sormadan saçınızı keser, yeşil elbise giymenizi emreder, şu saatte kalkmanızı buyurur; yatar, kalkar, sürünürsünüz daha sonra.

2) Yalnızlık Sineması, Robert Phillip Kolker, Çev. Ertan Yılmaz, Öteki, 1. Basım, Kasım 1999, Ankara, s. 345

3) Sinemanın Öyküsü, Paul Rotha, İzdüşüm Yayıncılık, Çev. İbrahim Şener, 1. Basım, 2000, İst. s. 131

2012 (2009, Roland Emmerich)

Felaket filmlerinin yönetmeni olarak tanınan ve ‘’para sıkıntısı’’ nedir bilmeyen Roland Emmerich’in ‘’dünyanın sonunu’’ anlattığını iddia ettiği ve 2009 yılının büyük bir merakla beklenen filmi 2012 de sinemalarımızdan gelip geçiverdi. Konunun çekiciliği, yüksek bir bütçe, yönetmenin şöhreti, kitlelerin aksiyon ve felaket filmlerinden hoşlanması gibi etkenlerin üstüne bir de ‘’fragmanların’’ etkileyiciliği eklenince beklentilerin yüksek tutulmaması zaten olanaksızdı. Hangi konuda olursa olsun beklentilerin yüksek tutulmasının pek çok zaman hayal kırıklıklarını da beraberinde getirdiği bilinen bir gerçektir ancak her şeye rağmen filmin kendine özgü misyonunu yerine getirdiği ve hedef kitlesinin beklentilerini karşıladığı düşüncesinde olduğumu belirtmek isterim.

Sinema deyince, yedinci sanat, beyazperde, Hollywood, Yeşilçam gibi kavramlar, sevdiğimiz filmler ve oyuncular aklımıza gelse de sinemanın pek çok tanımı vardır ve benim için ‘’insanın insanileşmesine’’ katkıda bulunduğu ölçüde değerlidir. ‘’İnsanın insanileşmesi’’ kavramı bu yazının sınırlarını hayli aşacağından kısaca ve en genel biçimde ‘’insana değgin, insanı konu edinen, insanın kendini ve dünyayı sorgulama ve dönüştürme’’ gayretidir, diyebilirim. Böyle olması 2012 gibi ucuz propaganda filmlerinin izlenmeyeceği veya onlardan zevk alınmayacağı anlamına gelmez, gelmemelidir de. Çünkü insan düşünceleriyle, acılarıyla, sevinçleriyle bir bütün oluşturmakta ancak çelişkileriyle var olmakta, türünün devamını böyle sağlamaktadır. İdeal olana ulaşmak için çalışmak başka, gerçeğin göz ardı edilmesi başka şeydir. Doğru olan seyirciyi 2012 filminden uzak tutmak değil izlemiş oldukları filmin ucuz yönlerinin kendilerine gösterilerek maruz kaldıkları saldırıdan kurtulabilmelerini sağlamaktır.

Zengin bir Rus’un özel şoförlüğünü yapan adamımız Jackson (John Cusack) yayımlanmış bir kitabı bulunmasına karşın başarısız bir yazar, iki çocuğu olmasına karşın başarısız bir baba ve karısının başka bir adamı tercih etmesinden dolayı başarısız bir koca olma ‘’başarısına’’ sahip tipik Amerikalıdır. Karısı (Amanda Peet) zengin bir koca bulmasına karşın eski kocasına ilgisini yitirmemiş, aşk için değil, çocuklarının ve kendisinin geleceğini garantiye alma düşüncesiyle mantık evliliği yapmış bir kadındır. Yeni koca ise hayatı para ile ölçen, zengin ve ukala bir adamdır. Küçük çocuğa pahalı bir cep telefonu almak, onun için, çocukta davranış bozukluğuna yol açabilecek bir hareket değil, çocuğun sevgisini kazanmak için atılmış bir adımdır. Ayrıca zengin kadınların ‘’göğüslerini ellemek’’ de para ile ölçülebilir bir harekettir, kadın sevgilisi olsa bile.

Filmin içerisine serpiştirilmiş olan ailemiz ‘’Amerikan Rüyası’’ndan nasibini almış, her Amerikalının kendinden bir şeyler bulacağı tipik orta sınıf bir ailedir. Filmin her anında ‘’bireysellik’’ perdesinin ardına saklanarak ‘’bencilliğe’’ ve ‘’amaca ulaşmak için her yol mubahtır’’ fikrine vurgu yapılır. Filmin kahramanı Jackson, çocuklarını hafta sonu tatiline götüreceği günün sabahında bile dağınık ve sefil evinde uyuyakalabilmekte ve arabası çalışmayınca da patronun arabasını ‘’ödünç’’ alabilmektedir. Veya milyarder Rus ‘’ayısı’’ son ana kadar yanında bulunan ‘’sevgilisini’’ kendisini aldattığını bildiğinden kurtulabileceği gemiye almaz. Felaketin gelişi insanlığa bildirilmez, bilgi –kimin, hangi ölçütlerle seçtiği belli olmayanların kurtuluşu adına- saklanır.

Hollywood, toplumu değil bireyi öne çıkaran Batı düşünce sistemine uygun davranırken bunu hastalıklı bir şekilde yerine getirmekte, birey fikrini zehirlemektedir. Seyirci, milyarlarca insan ölürken filmin hiçbir anında bu insanları düşünecek fırsat bulamaz ve geminin kapılarına hücum eden insanların birbirlerini ezmesi karşısında bile üzüntü duymaz. Hatta Doktor Adrian’ın ‘’kapıları açalım’’ teklifi, seyirci tarafından kızgınlıkla karşılanır. Mantıklı ve doğru olan kapıların ‘’asla’’ açılmamasıdır. Dahası Rus’un ölümüne üzülen seyirci var mıdır, bilemiyorum. Ancak filmin kahramanı Jackson, geminin hidrolik kapısının kapanması için çabalarken herkes endişe duyar ve ölmeyip de su üstüne çıkınca, milyarlarca insanın ölmesine karşın mutlu sona ulaşılmış olur.

‘’Kıyamet’’ teorisini ‘’keşfeden’’ kişinin Hintli olmasının anlamı nedir diye düşünürken şöyle bir makale okudum: ‘’Büyüyen ekonomisinin yanı sıra, tehlikeli bir bölgede istikrarlı ve laik bir demokrasi olarak artan gücüyle Hindistan’ın ABD’nin önemli bir müttefiki olması beklenebilir. (…) Zira Hindistan, ABD’nin dış siyasetinde başarı hanesinde yer alan az sayıdaki ülkeden biri.’’ (Selig S. Harrison-Kabil’den Keşmir’e) Yağmur altında su birikintisinde iki direkli oyuncak gemisi ile oynayan çocuğun üzerine doğru umursamazca arabasını süren ve çocuğu çamur içinde bırakan Hintli şoföre karşın ‘’dikkat et, dikkat et’’ uyarıları yapan Amerikalı profesörün varlığı seyirciyi etkiler. Bu sahne ile ilişkiler ne kadar gelişirse gelişsin Hindistan’ın insani ‘’gelişmemişlik’’ düzeyi vurgulanır ve hadleri bildirilir ki benzer sahnelerin geçtiğimiz yılın bombası‘’Slumdog Millionaire’’ filminde de bulunduğunu hatırlatmak isterim. 

Ne idüğü belirsiz Hintli bir profesör, yeraltında –eski bir maden - muazzam bir araştırma merkezi kurmuş. Finans kaynağı kimdir, nedir anlayamayız ancak kendi ülkesi veya başka bir ülke yetkililerine haber vermek yerine Amerikalı profesöre haber vermesinden bir şeyler çıkarabilir miyiz, bilemiyorum. Güneşteki patlamaları nasıl görebildiğini çok merak ettim. Büyük olasılıkla NASA’ya ait uyduları kullanmaktadır. Öyleyse uyduların asıl sahiplerinin göremediğini dışarıdan biri nasıl görür? Sisteme nasıl girebilir? Bir soğutma sistemi bile kuramayan ve serinlemek için ayaklarını buz dolu bir fıçıya sokan bu adamların güneşteki ‘’bilinen en büyük’’ patlamaları görebilmesi tarihin bir cilvesi değilse çok keskin bir ironi olmuştur. Hintli bilim adamının Amerikalı karşısındaki durumu içler acısıdır, nasıl hitap edeceğine bir türlü karar veremez, ismiyle seslenir, arkadaşım diye hitap eder hatta utanmadan ‘’sahip’’ bile der. Yönetmen, senarist ve yapımcıların ‘’üzerinde güneş batmayan emperyal ve kolonyal Anglosakson İmparatorluğu’nun o eski güzel’’ dönemlerine bir gönderme yapmak istediği çok belirgindir.

Müzelerden ‘’Mona Lisa’’ vb. sanat eserlerinin de koruma altına alınması yönetmenin sevdiği bir hareket çünkü The Day After Tomorrow filminde de kütüphaneye sığınan ve soğuktan donmak üzere olmalarına karşın İncil’i yakmaktan kaçınan görevliyi hatırlayalım. Filmdeki tek ‘’insancıl’’ nokta da zaten bu… Yine de, bu durumdan şüphelenen Fransız Ulusal Müzesi Direktörünün öldürülmesi ile 1997’de Prenses Diana’nın ölümü arasında bir tür paralellik kurulmaya çalışılması cahil zihinlere bir parça ‘’kemik’’ atmaktan başka bir şey değil.

‘’İnsanlık tarihindeki en büyük program’’ denilen uygulama Profesör Adrian’ın direktiflerine göre belirlenmiş ve o da sürekli fikir değiştiriyor ve bir süpermen olmadığını gösterebilmek için sürekli ‘’yanılmışım’’ diyebiliyor. Dünya üzerindeki canlı yaşam sona ermek üzereyken ne insancıl değil mi? Diyecek söz bulamıyorum.

Gemiye binmeyen Amerikan Başkanı için ‘’demek kaptan batan gemisini terk etmiyor’’ deniliyor. Sanki dünya kendisinin gemisiymiş gibi başkanın kalması propagandadan da ileri, bir ‘’utanmazlık’’ değil de nedir? Kadim imparatorlukların dünyanın ‘’kaptanı’’ oldukları yönünde bir söylemleri bile olmamışken bu denli kendinden geçmeyi nasıl açıklayabiliriz acaba? Ayrıca İtalyan Başbakanının da dua etmek için kalması şu sıralar hayli sıkıntıları olan ve itibara gereksinim duyan başbakanının filme ‘’maddi destek’’ sağlamış olması ya da müttefiklik adına bir selam verilmesi olarak açıklanabilir mi?

Yenilmiş, ezilmiş, yağmalanmış ve aşağılanmış koca bir kıtayı ‘’Tanrı adına vahşi yerlileri imana getirme’’ daha doğrusu Hıristiyanlaştırma adına hareket geçen misyoner rahiplerden Yucatan’ın ilk piskoposu Diego de Landa sık sık Maya uygarlığının cesaret, irade, yardımlaşma gibi Hıristiyan erdemlerine sahip olduğunu dile getirmiştir. De Landa insanların eskiyi unutmasını sağlamak, geçmişle ve atalarının dinleriyle tüm bağlarını koparmak için pek çok Maya geleneğini yok etmiş, kitaplarını yaktırmıştır. Daha sonra, bilinmeyen bir nedenle bu medeniyetin öğretilerine merak saran ve öğrenmek isteyen De Landa kitaplardan bir kaçını saklamış ve kısmen çözülebilmiş bir Maya alfabesi oluşturulmasını sağlamıştır. De Landa alfabesi 1952’de Maya şifresini ilk kez çözen Rus dilbilimci Yuri Knorosov’un çalışmalarının temelini oluşturmuştur.

İnternette kısa bir gezinti yapıldığı takdirde gerek Maya kehaneti gerekse Tufan ile ilgili olarak pek çok bilgi erişilebilir olduğundan bu konularda ayrıntıya girmeyi uygun bulmuyorum. Konuyu merak edenlerin Burak Eldem’in 2012: Marduk’la Randevu isimli muhteşem kitabını okumalarını tavsiye edebilirim.

‘’Onca gelişmiş cihaza rağmen Maya’lar bunu öngörmüş’’ sözü tipik Batı uygarlığı dayatmasından başka bir şey değildir. Cem Yılmaz’ın AROG’da taş devri insanlarına ‘’sizleri eciş bücüş çizerlerdi ama tanıyınca hepinizi sevdim’’ diyerek Batı tipi düşüncenin dayatılmasına haklı bir eleştiride bulunarak gönlümdeki yerini sağlamlaştırmıştır.

Başkanın kızı gemiye binenlerin nasıl seçildiğini sorduğunda, insan türünün devamını sağlayacak ‘’kusursuz genlere’’ sahip insanların seçildiğini öğrenir. Batının günümüzdeki vahşi gücünün meşruiyetini sağlamaktan başka bir işe yaramayan Darwin teorisinin ‘’doğal seçilim’’ ve ırkçılık sosuna bulanmış bu soru sorulduğu esnada ekrana bir Arap görüntüsü yansır. Başkanın kızı küçümseyerek ‘’bunlar da mı genleri için seçildi, bunlar daha çok iyi cüzdanları için seçilmişe benziyor’’ der. Bu sahne ve ‘’Bizim görevimiz türümüzün devamını sağlamak’’ sözleri düpedüz ırkçılık göstergesi değilse nedir? Buradan devam ediyorum.

1890’lı yıllarda ortaya çıkan Sosyal Darwincilere göre, gerekli üstünlüklere sahip ırk Anglosaksonlar ve onun Amerikan koludur. Darwin teorisine göre ‘’Türlerin ve ırkların evrimi, farklılaşması süreci ancak doğal ayıklanma ile gerçekleşebilirdi.’’ Yapıtının tam adı topluma bakışını ortaya koyar: The Origin of Species by Means of Natural Selection or the Preservation of Favoured Races in the Struggle of Life (Doğal Ayıklanma Yoluyla Türlerin Kökeni ya da Üstün Irkların Yaşam Savaşında Ayakta Kalışları)

‘’Öte yandan biz uygar insanlar, elenme sürecini engellemek için elimizden geleni yaparız; geri zekâlılar, sakatlar ve hastalar için bakımevleri kurarız; yoksulları koruma yasaları çıkarırız; tıp uzmanlarımız her hastayı yaşatmak için en son ana kadar bütün ustalıklarını gösterirler. Böylece uygarlaşmış toplumların zayıf bireyleri kendi soylarını sürdürmektedir. Evcil hayvan yetiştiriciliği yapmış hiç kimse, bunun insan ırkına büyük zararı dokunmak gerektiğinden şüphe etmez. Bakımsızlığın ya da yanlış bakımın, evcil bir ırkın yozlaşmasına pek çabuk yol açması şaşırtıcıdır; oysa insanın kendi durumu ayrı tutulursa, hiç kimse en kötü hayvanlarını damızlıkta kullanacak kadar bilgisiz değildir.(…) Bütün öbür olay dizileri ancak Anglosaksonların Batı’ya olan o büyük göç akını ile bağlantılı, daha doğrusu, onun yardımcısı olarak düşünülünce amaçlı ve önemli görünür. Uygarlığın ilerlemesi problemi çapraşık olsa bile, hiç değilse şunu anlayabiliyoruz. Uzun bir dönem boyunca, çok zeki, enerjik, yiğit, yurtsever ve iyiliksever insanları en çok sayıda yetiştiren bir ulus, bu bakımdan geri kalmış uluslara genellikle egemen olur’’ (Charles Darwin – İnsanın Türeyişi) 

‘’Başkanların çoğu iktidar koltuğuna adam akıllı oturdular mı Winston Churchill olma tutkusundan kendilerini alıkoyamazlar. Özgürlük ve zorbalık üzerine büyük laflar etmeye yönelir, özgür dünyanın liderleri rolüne sarılıp ahlaki oyunlara girişirler. Başkan şöyle diyor: ‘’Farklı kıtalarda pek çok ülkede Amerikan kanı döktük. Başkalarının harabeye dönen ülkelerini yeni baştan inşa edip ekonomilerini ayağa kaldırmalarına yardım etmek için paramızı harcadık.’’ Amerikan dış siyasetinin ana ilkesinin ‘’Barış ve istikrar gibi büyük hedeflere odaklanarak, ticaretin serbestçe yapıldığı özgür bir dünya vizyonunu muhafaza ederek dünyadaki kapsamlı, derin ve kalıcı olumlu eğilimlerin ayakta kalmasına yardımcı olmak’’ esası üzerine kurulduğu söylenir.’’ (Fareed Zakaria – İmparatorluk Sonrası) 

Senaryonun zayıf olduğu yönündeki eleştirilere bu paragrafın yeterli olacağını düşünüyorum. 2012 filminin senaryosu nerdeyse dışişleri veya savunma bakanlığı tarafından yazılmış kadar ayrıntılı ve profesyoneldir. 

Danny Glover’ı gerek ses tonu, gerek bakışlar ve gerekse oyunculuk olarak tahminlerimin ötesinde yetersiz ve zayıf gördüğümü ve uzun zamandır bu kadar kibirli, ukala, Batı tipi yaşam tarzını dayatan ve üstün ırk fikrini dile getiren bir film izlemediğimi söylemek durumundayım. Film çekmek ileri teknoloji ürünlerine ve paraya indirgendiğinde ortaya çıkan sonuç kibir ve başarısızlıktır. 2012 sinema tarihinin ırkçı filmlerinden biri olarak tarihe geçmiştir ve yıllar sonra asla hatırlanmayacaktır.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarın öteki film eleştirileri için tıklayınız.

Kurtlar Vadisi Filistin (2010, Zübeyr Şaşmaz)

İnsanlık tarihinin en bilindik hikâyelerinden birisi şöyle rivayet edilir. İsrail ve Filistin orduları karşı karşıya gelmiştir.  Tanrının kendisine yardım edeceğinden şüphe etmeyen ve kendisine verilen zırhları giymeye gerek duymayan on dört yaşında bir çocuk olan Davud hiç kimsenin karşısına çıkmaya cesaret edemediği korkunç güçlere sahip Goliath’a meydan okur. Sapanıyla attığı taş Goliath’ın alnına saplanır ve Davud’un yere düşen Goliath’ın başını kesmesi üzerine kahramanlarının öldürüldüğünü gören Filistinliler korkarak kaçışırlar. Günümüzün Goliath’ı diyebileceğimiz İsrail’in tanklarına, helikopterlerine, teknolojik üstünlüğüne karşı Polat Alemdar çağdaş Davud rolüne bürünerek zırhsız çıplak vücudu ve Rus menşeli AK-47’siyle harekete geçerek Goliath’ı öldürmek üzere harekete geçiyor. Peki, kopardığı bunca patırtıya karşın başarılı oluyor mu?

‘’İsrail’e değil Filistin’e geldim’’ diyen Polat’ın bu sözlerini anlayabilmek için tarihsel gerçeklere kısa bir göz atmanın faydalı olacağı düşüncesindeyim.

“Arzı Kenan, Arzı Mukaddes” ya da Musevîlerce “Eretz İsrael” olarak adlandırılan Filistin bölgesi Finike, Yunan ve Roma dönemlerinde farklı isimlerle anılmışsa da bu alanı ilk işgal eden kavmin adına izafeten İbranilerce “Paleşteh” denildiği için bu adı çağrıştıran Filistin adıyla tanınır olmuştur. Asya ve Afrika kıtaları ile karadan irtibatı olan yegâne toprak parçası olan bu bölge Mısır’ı diğer diğerlerinden ayırarak Arap âlemini fiziksel olarak ikiye bölmektedir. Doğu Akdeniz’e olan sahili ve Süveyş Kanalına olan yakınlığı ile bu bölgedeki deniz ulaştırma yollarını da kontrol edebilmektedir.

Kudüs merkezli Filistin, M.Ö 2000 yılında Arap, M.Ö. 1800 yılında Hitit, M.Ö. 1286 yılında Mısır hâkimiyetine girmiş ve bunu takiben Hz. Musa öncülüğündeki İsrailoğulları bu bölgeye yerleşmişlerdir. Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın yönetimlerine sahne olan bölge, sürgünler ve savaşlarla geçen yıllardan sonra M.Ö. 64 yılında Roma İmparatorluğu topraklarına katılmıştır. Roma işgalinin ardından topraklarını terk etmeye zorlanan Yahudiler bu büyük göçü ‘’diaspora’’ olarak tanımlamışlardır. M.S. 395 yılında Roma İmparatorluğunun ikiye bölünmesi sonucu Doğu Roma sınırları içinde kalan Filistin 637 yılından sonra bütünüyle İslâm egemenliğine girmiş, Emeviler, Abbasiler, Fatımîler ve Selçuklulardan sonra 1516 yılında Osmanlı toprağı olmuş ve 400 yıl boyunca Osmanlı hâkimiyetinde kalmıştır.

Yahudilerin Filistin hayali tarihin hiçbir döneminde sönmemiş olsa da bu rüyanın gerçekleşmesi yolundaki ciddi adımlar 1896 yılından sonra atılmaya başlamıştır. Aslen gazeteci olan Theodor Herzl önderliğinde, dünyaya yayılmış Yahudilerin Filistin’de toplanıp bir devlet kurması maksadıyla 1897’de Basel’de toplanan Birinci Siyonist Kongre’de ‘’Siyonizm’in hedefi, Yahudiler için Filistin’de kamu hukukuyla güvence altına alınmış bir vatan yaratmaktır’’ kararı alınmış; bu hedefi gerçekleştirecek temel yöntemler tespit edilmiş, çeşitli örgütler kurularak fonlar oluşturulmuş ve toplanan paralarla Filistin’de yaşayan Araplardan geniş araziler satın alınmaya başlanmıştır.

Siyonizm ve Orta Doğu’da yarattığı sorunlar, gerek bölgede gerekse dünyanın diğer birçok ülkesinde tepkilere yol açmıştır. Bu tepkilerin en belirgin olanlarından biri BM Genel Kurulu’nun 10 Kasım 1975 tarihinde aldığı 3379 sayılı karardır. Bu kararda “ırk ayrımcılığının her türlü şeklinin yasaklanmasına” ilişkin 20 Kasım 1963 tarihli ve 1904 sayılı karara atıf yapıldıktan sonra “Siyonizm’in bir çeşit ırkçılık ve ırk ayrımı olduğu’’ denmiştir. Genel Kurulda 35’e karsı 72 oyla kabul edilen bu kararın ortadan kaldırılması için İsrail uzun süre mücadele etmiş, bu çabalarının ve ABD’nin desteği ile 16 Aralık 1991 tarihinde alınan 46/86 sayılı kararla 3379 sayılı kararı yürürlükten kaldırtmayı başarmıştır.

Herzl, 19 Mayıs 1901’de II. Abdülhamit ile yaptığı bir görüşmede, “Avrupa borsasını ellerinde tutan Yahudilerin Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün borçlarını ödemesi karşılığında Filistin’de bir yurt verilmesi” dileğini gizli kalmak şartıyla iletmiş, ancak padişah bu teklifi kabul etmemiştir. 1914 yılından sonra Yahudiler, bölgede yayılmak amacıyla Filistin’deki Araplardan toprak satın alma çabalarını yoğunlaştırarak Yahudi yerleşim faaliyetlerine de hız kazandırmışlardır. Bu gelişme aynı zamanda günümüze kadar uzanan Arap - İsrail sorununun da başlangıcını oluşturmuştur.

İngiltere’nin 1917’de “Balfour Bildirisi” ile Filistin’de ‘’Yahudiler için yurt’’ kurulmasını destekleyeceğini açıklaması üzerine 1918’de Araplar adına sözcülük yapan, daha sonra Irak tahtına geçen Faysal’ın, bir Musevi yurdu fikrini kabul ettiği ve buna karşılık olarak Arap ülkelerinin hepsinin bağımsızlıklarına kavuşması şartını koştuğu kaynaklarda yer almaktadır. Ancak o tarihte bağımsızlıkları verilmemiş olduğundan hareketle Araplar kendilerinin kandırılmış olduğunu ileri sürerek bu mutabakatı yok saymışlardır.

Museviler Filistin’de bir azınlık olarak yaşamayı istemiyor, Araplar ise onlara azınlık haklarından öteye bir hak vermeye yanaşmıyorlardı. 1936’da Filistin’deki Arap ayaklanması üzerine, İngiliz Hükümetinin tarafından Lord Peel bölgeye gönderilmiştir. ‘’Peel Raporu’’ adıyla bilinen belge, Filistinliler ile Yahudilerin bir arada yaşamalarının mümkün olmadığını vurgulayarak, bu küçük bölgenin Araplarla Museviler arasında bölünmesini tavsiye etmişse de hem Araplar, hem de Museviler tarafından reddedilmiştir. 1936-1939 arasında Araplara yönelik yoğun İngiliz baskısı gündeme gelmiş, 3000’den fazla Filistinli öldürülmüş, 2000 kişi yaralanmıştır. 110 kişi asılmış, 6000’den fazla kişi toplama kampları ve hapishanelerde öldürülmüş, binlerce Filistinli ile yüzlerce Yahudi ve İngiliz’in ölümüne neden olmuştur. II. Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine İngiltere bu planı rafa kaldırmış ve 1939’dan itibaren Filistin’e göç edecek Museviler için ve beş yıla yayılmak üzere 75.000 kişilik bir kota tanımıştı. Bir süre sonra Ben-Gurion başkanlığında bir Musevi heyeti, Koloniler Bakanını ziyaret ederek 100.000 mülteci için muhaceret sertifikası verilmesi talebinde bunmuş ancak İngiltere tarafından reddedilmiştir.

Musevilerin Filistin’de mücadeleye başlaması bu talebin İngiliz Hükümetince reddedilmesi üzerine olmuştur denilebilir. Bir taraftan Museviler Filistin sahiline yığılmağa başlarken diğer taraftan da Haganah, Palmach, İrgun Svai Leumi, Stern Gang gibi yeraltı örgütleri kurularak Almanlara karşı kullanılmak üzere İngilizler tarafından teşvik edilmiş, yetiştirilmiş ve silâhlandırılmış olan Museviler İngilizlere karşı mücadeleye başlamışlardı. Haziran 1946’da İngilizler büyük bir tutuklama hareketine girişince, bunun karşılığı, Temmuz’da Kudüs’deki King David otelinin havaya uçurulması oldu. 84 kişinin ölüp 46 kişinin yaralandığı bu olay İngilizlerin öyle kolaylıkla hakkından gelebilecekleri bir durumla karşı karşıya olmadıklarını ortaya koymuştur. Filistin’de meydana gelen bu olaylar bölgedeki Arap desteğini kaybetmek korkusuna düşen İngiltere’nin siyasetini değiştirmesine neden olmuştur. Tarih sayfalarına “Filistin Üzerine Beyaz Belge” olarak geçen ve İngiltere tarafından yayınlanan bir bildiri ile Filistin’in taksiminden vazgeçilerek, on sene içerisinde bu bölgede bağımsız bir Filistin Devleti kurulmasının öngörülmesi, Yahudilerin İngiltere’ye karşı olan güvenini büyük ölçüde sarsmıştır.

İkinci Dünya Savaşından güçsüz olarak çıkan İngiltere, bu bölgedeki görevini yerine getiremeyeceği gerekçesi ile çareyi ABD ve BM’yi devreye sokmakta bulmuş, 1947’de BM’de kurulan Filistin Özel Komitesinin çalışmaları neticesinde ortaya iki plan çıkmıştır. ‘’Çoğunluk Planı’’ denilen ilk planda Filistin, Arap Devleti, Yahudi Devleti ve Kudüs bölgesi olarak üçe bölünmekte, Filistin bölgesinin %42.88’i Araplara, %56.47’si Yahudilere veriliyor, Kudüs BM yönetimine bırakılıyordu. ‘’Azınlık Planı” olarak adlandırılan ikinci plana göre ise; Arap ve Yahudilerin bir arada yaşayacağı ve başkenti Kudüs olan bir federal devlet kurulması tasarlanmıştır. Arapların bütün itirazlarına rağmen sonuçta, 29 Kasım 1947 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) kararı ile Çoğunluk Planı’nın uygulanması kabul edilmiştir.

Bu karar Yahudiler tarafından memnunlukla karşılanmakla birlikte, Araplar üzerinde olumsuz etki yaratmış ve bölgedeki diğer Arap Devletleri kararı tanımadıklarını beyan ederek, Yahudilere karşı mücadeleye başlamışlardır. Fakat mücadeleye birlikte başlama kararlılığı içinde olan bu devletlerin her biri, daha sonraları kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeye başlayınca, dava üzerinde ortak hareket oluşturmakta başarılı olamamışlardır. Bu nedenle de, Filistin Araplarının geleceği Arap liderliğini elde bulundurmak isteyen devletlerin güç mücadelesi haline dönüşmüş ve konunun asıl kahramanı olan Filistin Arap Topluluğunun kaderi çoğu zaman olayların gelişimine bırakılmıştır.

2500 yıllık bir süreçten sonra kurulan ilk Yahudi devleti olan İsrail, 15 Mayıs 1948 tarihinde Tel Aviv’de ilân edilmiştir. Kuruluş bildirgesi, son İngiliz birliğinin bölgeden çekilmesinin ardından yayımlanmış ve bağımsızlık kararı derhal yürürlüğe konulmuştur. Filistinli Araplar, 15 Mayıs’ı “El Nakba” yani “Felâket Günü” olarak ilân etmişlerdir. Bağımsızlığını ilân eden İsrail devletinin ilk Başbakanı ve Savunma Bakanı Ben Gurion olmuştur.

İsrail Devleti’nin kurulmasının ilan edilmesini takip eden birkaç saat içinde, Mısır, Ürdün, Lübnan ve Irak kuvvetleri Filistin’e girmişlerdir. Özellikle Mısır cephesinde Mısır kuvvetlerinin hezimete uğraması neticesinde İsrail kuvvetleri Mısır topraklarına girmiştir. Bunun üzerine İngiltere devreye girmiş ve Mısır, BM’ye başvurarak ateşkesi kayıtsız şartsız kabul ettiğini ve İsrail ile mütareke için görüşmeye hazır olduğunu bildirmiştir. Mısır’ın 24 Şubat 1949’da mütareke imzalamasını takiben, Lübnan, Ürdün ve Suriye’de mütareke imzalamışlardır. İsrail bu savaşlarda 1947’de BM tarafından kendisine verilen toprakları genişletmiştir. İsrail Mısır mütarekesi 24 Şubat 1949’da, Lübnan-İsrail mütarekesi 23 Mart 1949’de, Ürdün-İsrail mütarekesi 3 Nisan 1949’da ve Suriye-İsrail mütarekesi de 20 Haziran 1949′da imzalanmıştır. Bu mütarekeler sonucunda Musevileri Filistin’den çıkarıp atmak isteyen Arap devletleri Filistin’in hemen tamamının İsrail’in eline geçmesini adeta sağlamışlardır.

Yapılan mütarekelerle ülkeler kendileriyle ilgili sınır düzeltmeleri yaparken, Filistin’le ilgili herhangi bir düzenlemeye gidilmemiştir. Ürdün ele geçirdiği bir kısım Filistin topraklarını ilhak ettiğini açıklamış, Gazze bölgesi de Mısır’a bırakılmıştır. Bu savaşlar ve mütarekeler sonucunda, İsrail bölgede yeni bir varlık olarak ortaya çıkmıştır.

‘’İsrail topraklarının Tevratsal sınırlarını (Biblical borders) gösteren farklı haritalar içinde en büyük sınırlara sahip olan versiyon su bölgeleri içine alır: Güneyde tüm Sina Yarımadası ve buna ek olarak Kuzey Mısır’ın Kahire’ye uzanan bir parçası; doğuda, Ürdün’ün tamamı ve Suudi Arabistan’ın kuzey bölgesi; Kuveyt’in tümü ve Irak’ın çok büyük bir bölümü; kuzeyde Lübnan ve Suriye’nin tamamı ve Türkiye’nin Van Gölü’ne kadar uzanan büyük bir parçası ve batıda ise Kıbrıs.’’ (İsrael Shahak)

‘’İsrail’in bugünkü haritası İngiliz manda yönetimi tarafından çizilmiştir. Yahudi halkının, gençlerimizin ve yetişkinlerimizin yerine getirmeleri gereken bir başka harita daha var. Bu harita Nil’den Fırat’a kadar olan bölgeleri kapsamaktadır.’’ (David Ben-Gurion, 1948, İsrail’in İlk Başbakanı)

‘’Bizler Tevrat’a sahipsek, bizler kendimizi Tevrat’ın halkı olarak görüyorsak, Tevrat’ta vaat edilen bütün topraklara sahip olmak zorundayız.” (Moşe Dayan, 1948, Genelkurmay Başkanı)

II. Dünya Savaşı’nın ardından alınan kararlar Araplar ve Yahudileri, İngiliz varlığı olmadan yüz yüze getirdiği için her iki taraf da silahlanmaya başlamış ve birliklerini seferber etmiştir. 1945 yılından itibaren Siyonist askeri şefler bir dizi plan geliştirmişlerdi. 1948 yılında uygulamaya konulan Dalet planı şu askeri operasyonları içeriyordu. Nachson Operasyonu; 1 Nisan’dan itibaren Tel-Aviv ile Kudüs’ü birleştiren ve tasarlanan Arap devletinin ana kısmını bölecek olan bir koridor oluşturacaktı. Harel operasyonu; 15 Nisan’dan itibaren Latrun yakınlarındaki Arap köylerine saldırılacaktı. Misparatim operasyonu; 21 Nisan’dan itibaren Hayfa işgal edilecek ve rap nüfus kaçmaya zorlanacaktı. Chametz operasyonu; 27 Nisan’dan itibaren şehri tecrit etmek ve fethi kolaylaştırmak için Yafa çevresindeki Arap köyleri tahrip edilecekti. Jevussi operasyonu; 27 Nisan’dan itibaren Kudüs’ü kuşatan Ramallah-Kudüs, Jericho-Kudüs, Bethlehem-Kudüs yollarını kontrol eden Arap köyleri çemberi tahrip edilecek ve böylece Kudüs’ün fethi hazırlanacaktı. Yiftrac operasyonu; 28 Nisan’dan itibaren Galile’nin doğu kısmı Araplardan temizlenecekti. Matatch operasyonu; 3 Mayıs’tan itibaren Tiberias ile Galile’nin doğu kısmını birleştiren köyler tahrip edilecekti. Maccabi operasyonu; 7 Mayıs’tan itibaren Kudüs’ün kuzeyindeki Ramallah bölgesinde ileri harekât devam ettirilecekti. Gideon operasyonu; 11 Mayıs’tan itibaren Beisan işgal edilecek ve yakınlarındaki bedevi kabilelerinin sürülmesine başlanacaktı. Barak operasyonu; 12 Mayıs’tan itibaren Bureir yakınlarındaki köyler tahrip edilecekti. Ben Ami operasyonu; 14 Mayıs’tan itibaren Acre işgal edilecek ve Galile’nin batısı Araplardan ‘’temizlenecekti.’’ Pichfork operasyonu; 14 Mayıs’tan itibaren Kudüs’ün yeni kesimindeki Arap yerleşim yerleri işgal edilecekti. Schfifon operasyonu; 14 Mayıs’tan itibaren Kudüs’ün eski kesimi ele geçirilecekti. Bu plan büyük ölçüde uygulanmış, İngilizler daha Filistin’i boşaltmadan saldırıya geçmişlerdi. 09 Nisan 1948 tarihinde Irgun ve Sern grupları Deir Yasin köyünün sakinlerini katletmişler; böylece sıranın kendilerine geleceğinden korkan yüz binlerce Müslüman Filistinlinin Lübnan, Mısır ve Batı Şeria’ya kaçmalarını sağlamışlardır.

Söz açılmışken 16-18 Eylül 1982 tarihlerinde, İsrail’le ittifak içindeki Falanjistlerin, İsrail birliklerinin kuşattığı Sabra ve Şatilla mülteci kamplarına girerek yüzlerce Filistinliyi öldürmelerinden bahsetmeden geçilemeyeceği kanaatindeyim. Sabra ve Şatilla katliamı, Orta Doğu tarihi boyunca meydana gelen en kanlı eylemlerden biridir.

Bitmek bilmeyen çatışmalar tarihte ‘’Altı Gün Savaşı’’ olarak bilinen savaşın çıkmasına yol açmıştır. İsrail’in hava baskınıyla başlattığı harekât 05-11 Haziran 1967 tarihleri arasında, Orta Doğu’nun çehresini değiştiren etkilere yol açmıştır. İsrail Ordusu (IDF) Mısır, Ürdün ve Suriye’den oluşan Arap kuvvetlerine karşı üstün bir başarı kazanmıştır. Mısır’ın kontrolündeki Sina yarımadasını, Gazze Şeridini, Suriye’ye ait olan Golan tepelerini ve Ürdün’ün elindeki Batı Şeria ile Doğu Kudüs’ü işgal etmiştir. Savaşın ilk günü İsrail, Mısır’ın güçlü hava filosunu harekete dahi geçemeden yerde imha etmiş ve çarpışmalar sonucu İsrail, denetimindeki topraklan iki kat genişletmeyi başarmıştır.

James Bamford Sırlar Evreni isimli eserinde İsrail’in, 5 Haziran 1967 günü saatler 07.45’i gösterirken tüm hava gücüyle Mısır hava sahasında saldırı başlatırken eş zamanlı olarak da basın aracılığıyla asılsız bildiriler yayarak Mısır’ın kendilerine karşı büyük bir saldırı başlattığını ve İsrail’in de kendisini savunmak zorunda kaldığını hatta Dış İşleri Bakanı Abba Eban’ın gerçek amaçlarının öteden beri olabildiğince toprak almak olduğu halde, İsrail’in niyetleri konusunda yalan söylemeye devam ettiğini yazıyor ve şöyle devam ediyor.

‘’İsrail’in savaşı başlatmasından üç gün sonra Sina’da Mısırlı esirler başa bela olmaya başlamıştı.  Ne onları yerleştirecek bir yer ne de başlarında nöbet tutacak yeterli sayıda asker vardı ne de onları esir kamplarına götürecek araç vardı. Fakat onlardan kurtulmanın başka bir yolu vardı. İsrailli askerler savaş esirlerini sistematik olarak katledip kasabayı bir mezbahaya çevirdiler. El Arish Camii’nin gölgesinde, elleri arkalarından bağlı altmış kadar silahsız Mısırlı esiri sıraya dizdiler ve üzerlerine, solgun çöl kumu kızıla dönene dek makineli tüfeklerle ateş ettiler. Sonra da diğer esirleri kurbanları toplu mezarlara gömmeye zorladılar. İsrailli ordu tarihçisi Aryeh Yitzhaki’ye göre İsrail askerleri Sina’da bin kadar savaş esirini soğukkanlılıkla öldürmüştü. 1956 Süveyş krizi sırasında da 49 savaş esirinin öldürüldüğü de yakın zamanlarda kabul edilmiştir.’’ (James Bamford-Sırlar Evreni)

İşgal edilen Arap toprakları İsrail’e yeni pazarlar, ucuz işgücü ve önemli doğal kaynaklar sağlamıştır. Örneğin, Sina yarımadasındaki Abu Rudeis petrol kuyuları, İsrail’e ihtiyacının yarısından fazla petrol sağlamış, Golan Tepelerinin kontrolü ise, İsrail hükümetine Ürdün nehrinin sularını Galile gölüne aktarmasını sağlamış ve bu nedenle Chula vadisinde 12000 hektarlık yeni bir tarım alanı kazanılmıştır. Bu arada, savaş sonrası ekonomik gelişme ve büyüme sağlanmış, işsizlik oranını %3’ün altına düşürmüş, 1967 öncesi kötüye gidişi tüketim patlamasına dönüştürmüştür: 1967 yılındaki %1’lik büyüme oranı 1968 yılında %13’e tırmanmıştır.

“…1967 yılındaki şaşırtıcı zafer, İsrail ordusu ve askerlerindeki kendine güvenin tesisine katkıda bulunmuştur. Artık İsrail ordusundan (IDF) herkesin ortak beklentisi, gelecekteki herhangi bir savaşın kısa süreli ve az zayiatla olacağı şeklinde idi.’’ (Tümgeneral Avraham Adan, İsrail Tümen Komutanı)

Diğer taraftan soruna barışçı bir çözüm bulmanın, hem kendi ülkesi hem de Filistinli Araplar için en akılcı çözüm olacağını düşünen Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat, 19 Kasım 1977′de Kudüs’e giderek İsrail Parlâmentosunda bir konuşma yapmış ve tüm dünyayı şaşırtmıştır. Sedat 1973′teki Yom Kippur Savaşı’ndan dört yıl sonra İsrail’i tanıyan ilk Arap lider olarak ABD ile yakınlaşma siyasetine yönelmeyi ülke yararına gördüğünden Mısır ve İsrail, 1978 yılının Eylül ayında Camp David Mutabakatı’nı imzalamışlardır. Mısır- İsrail Barış Anlaşması 1979 yılının Mart ayında Enver Sedat ile İsrail Başbakanı Menahem Begin tarafından imzalanmıştır. Bu anlaşma ile İsrail’in 1967′deki Altı Gün Savaşlarında ele geçirdiği Sina yarımadası Mısır’a geri verilmiştir. Bunun üzerine Arap devletleri, İsrail’le kendi başıma anlaşma imzalayan Mısır’ı boykot etmişlerdir.

BM Güvenlik Konseyi 1967 yılında oybirliğiyle aldığı 242 sayılı kararıyla “savaş yoluyla toprak elde etmenin kabul edilemezliğini” vurgulamış, İsrail’e işgal ettiği topraklardan çekilmesi, savaş durumuna son verilmesi, bölgedeki her devletin, egemenlik, toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığını tanınması çağrısında bulunmuştur.

Filistin Ulusal Konseyi, Kasım 1988’de, Cezayir’de toplanarak, BM Güvenlik Konseyinin 242 ve 388 sayılı kararlarını kabul ettiğini, terörizmi kınadığını, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulmuş olduğunu ilan etmiştir. Arafat 18 Aralık 1988’de yaptığı açıklamada; 242 sayılı Güvenlik Konseyi Kararını kabul ettiğini, terörizmden vazgeçtiğini ve İsrail’in varlığını tanıdığını açıklamıştır. Arap devletleri, egemen olduğu bir toprağı olmamasına ve bir hükümeti bulunmamasına karşın, bu devleti derhal tanımış, İsrail ise reddetmiştir. Türkiye, Filistin Devletini ilk tanıyanlar arsasında yer almıştır. ABD, Tunus’ta FKÖ ile diyalog kurmuş ancak bağımsız Filistin devletini tanıdığını bildirmemiştir.

Bu kadar tarih dersinin yeterli olduğunu düşünerek filme devam ediyorum.

İsrail, tarihsel dönemdeki amansız düşmanı olan ve Tevrat’ın sert ve acımasız bir savaş emrettiği Amalek kavmine yönelik savaşını günümüzde Araplarla sürdürdüğü mücadelesiyle özdeşleştirmekte, İsrail’in yok edilmesini öngören tüm unsurlar Yahudi şeriatınca Amalek kavmi olarak görülmekte ve bunlara karşı savaşın dini bir gereklilik olduğu savunulmaktadır. İsrail sonsuz düşmanlarla çevrelenmiştir. Yahudi inancında Amalek, Yakup’un kavminin azılı düşmanıdır ve efsaneye göre şeytani görevini tamamlamak üzere her nesilde yeniden doğmaktadır.

‘’Şimdi git, Amaleklilere saldır. Onlara ait her şeyi tümüyle yok et, hiçbir şeyi esirgeme. Kadın erkek, çoluk çocuk, öküz, koyun, deve, eşek hepsini öldür.’’ (I.Samuel 15:3)

Zorunlu askerlik hizmeti bu gerekliliklerin başında gelenidir. Liseyi bitiren her İsrailli kadın ve erkek zorunlu askerlik hizmetine, ardından da yedek asker olarak emredilen askeri faaliyetlere katılmak zorundadırlar. Böylece muhakeme yeteneğinin gelişmediği genç yaşta ordu disiplini altına giren bireylerin ortak hedeflere yönlendirilmeleri ve ortak algılar etrafında kümelenmeleri sağlanmakta ve başbakanından başlayarak her bireyi askerlerden oluşan bir toplumun güvenlik ve terör algısı da doğal olarak aynı olmaktadır.

İsrail kendi sınırları içindeki bir tam ölçekli savaşa ya da kesintisiz devam eden bir çatışmaya tahammül edemez. Toprakları içinde devam eden düşük yoğunluklu bir çatışma toplumsal hayatın sonu, büyük bir savaş ise ülkenin varlığının sonu olabilecektir. İsrail toplumunu birlik beraberlik, kenetlenme ve ortak hareket etme motivasyonu etrafına toplayan unsur her zaman Filistin kaynaklı saldırı eylemleri olmaktadır. İsrail toplumu her eylem karşısında daha da radikalleşmekte ve barış yanlılarının tavırları etkisiz ve sönük kalmaktadır. Bu yönüyle saldırı ve terör eylemleri İsrail toplumunu mevcut bir düşmana karsı sürekli bir gerilim düzeyinde tutmaktadır çünkü barış rehavetine kapılan bir İsrail için yok olma tehdidiyle karsılaşması olasıdır.

Yine de, 1967 Altı Gün Savası’ndan toprak kazanımıyla çıkan İsrail uluslararası kamuoyunda işgalci etiketiyle anılmasının yanı sıra içte de işgale karsı duygular besleyen insanlar işgal topraklarında görev yapmayı reddederek seçici retçiler hareketinin 1970’lerin basında dogmasına neden olmuşlardır. Yesh Gvul ( Her Şeyin Bir Sınırı Vardır ) seçici reddetme oluşumu olarak ortaya çıkmıştır. 1982 Lübnan işgali sonrasında hız kazanarak ordunun vicdan muhasebesi görevini yerine getiren bir harekete dönüşmüştür. Nüfusun 6 milyon olduğu bir ülkede binlerle ifade edilen retçi kitle önem arz etmektedir. Ancak El-Aksa intifadası sonrasındaki kan davası tarzındaki şiddet sürecinde barış yanlıları güç kaybetmişlerdir.

Yesh Gvul hareketinden sonra Reddetme Cesareti, Pilotlar, Retçi Aileler, Yüksek Okul Öğrencileri grupları kurulmuştur. 25 Ocak 2002 tarihli Haaretz Gazetesi İsrail ordusundaki bir grup askerin işgal altındaki topraklarda görev yapmayacakları ve bunun bir ret hareketinin de ilanı olduğu duyuruyordu. Hareketin kurucularının ve devam ettirenlerin asker olmaları ordudaki ve dolayısıyla İsrail toplumundaki anlayış değişimini ortaya koymaktadır. İsrail gibi terör paranoyası yaşayan, bu paranoyayı ülke politikası olarak benimseyen bir yönetim altında, Filistinlilerin açık düşman kabul edildiği bir toplumda bu duruşa karsı gelmek ciddi bir toplumsal değişimin belirtisidir.

Barış yanlısı İsrail grupları söyle sıralanabilir; Peace Now, B’Tselem, Gush Shalom, Ev Yıkımına Karsı İsrail Komitesi, İşgale Karsı Yahudiler, İnsan Hakları İçin Hahamlar, Arap-İsrail Dostluğu, Filistin’de Adalet İçin Öğrenciler ve Uluslararası Kadınlar Barış Hareketi.

Barışın gerçekleştirilmesi görevinde başlıca önemi haiz olan şey, bilgi ve kavrayıştır ile olgun bir bakış açısıdır. Kurtlar Vadisi – Filistin filminde böyle şeyler göremediğimi belirtmek zorundayım. Film ‘’İslam barış dinidir’’ diyor ancak ‘’biz cephedeki çocuğu esirgeriz’’ söylevinden başka barışa yönelik hiçbir adım atmıyor ve militarizm güzellemesi yapmaya çalışan basit bir propaganda filminden öteye gidemiyor. Silahların susmadığı bir yerde barıştan nasıl söz edilebilir? İsrail içerisindeki barış yanlılarına bile el uzatmayı becerememesine karşın nasıl olup da barış dininin temsilciliğini yaptığını söyleyebiliyor. Kendisine silah çekene gül uzatması gerekirdi ki dünya kamuoyu dikkate alsın ancak amaç bir köşe yazarının da gururla yazdığı gibi ‘’ciğer soğutmak’’ değilse. 

Barış nerede? Daha filmin ilk sahnesinde –kimlik kontrolü gibi sıradan bir işlem- adam öldürmeye başlamanın anlamı nedir? Burada ister silah çeksin isterse kimlik kontrolü yapsın suçlu suçsuz ayrımı yapılmadan tüm İsraillileri düşman gören ve öldürülmelerini isteyen bir yaklaşım göze çarpıyor. Hz. Ali’nin savaş meydanında tam öldürmek üzereyken yüzüne tüküren bir adamı affettiği, adamın niçin kendisini öldürmediği sorusuna Hz. Ali’nin ‘’az evvel seni Allah adına öldürecektim ama yüzüme tükürünce seni öldürme isteğime kişisel kinimin karışmasından korktuğum için vazgeçtim’’ dediği rivayet edilir. Kurtlar Vadisi Filistin filminde ise Türklüğü ve İslam’ı temsil ettiğini söyleyen birkaç tip önüne geleni öldürmekten başka bir şey yapmıyorlar, haklılık diye anlattıkları bireysel nefretlerinden öteye gitmiyorsa savunulacak bir yan göremediğimi söylemek zorundayım.

Yahudi adı; başlangıçta, on iki İsrail kavminden Yahudaoğullarını ve bunların şimdiki Filistin’in kuzeyinde kurmuş oldukları Yahuda Krallığı’na bağlı uyrukları, Babil sürgününden sonra ise İsrail oğullarına özgün dinsel kimliği benimseyen bütün inananları kapsamaktadır. Yahudilik kavramı, sadece bir dinî kimliği ifade etmemekte olup “Yahudi” yerine “Musevî” kavramını kullanmak aynı anlamı vermemektedir. Filmimizde Siyonistler ile Yahudiler ayrımının yapıldığı söylenmektedir ki tam olarak öyle olmadığı düşüncesindeyim. Polat ve adamlarının kimlik kontrolü yapan askerlere ateş açmaya başlaması, görevini doğru düzgün yapmayan bir görevliye haddini bildirmek midir yoksa zaten İsrail askeri olduğundan dolayı ölmeyi hak ettiği düşüncesini taşıdığından mıdır? Siyonist-Yahudi ayrımı yapmaya çalışılmışlarsa da, görünen, ellerine yüzlerine bulaştırdıklarıdır.

Kurtlar Vadisi Filistin şiddete şiddetle karşılık verilmesi gerektiği konusunda yanılgı içerisinde olduğunu düşünüyorum. Constantin Brunner “Yahudiler, Yahudi düşmanlarının ırkçı teorilerinden etkilenmişlerdir” derken çok doğru bir şey söylüyor. Bence filmin yapımcıları da Yahudi ve Filistin düşmanlarının, silah tüccarlarının, insanların sırtından çıkar sağlayan işbirlikçilerin hareketlerinden etkilenerek barış filmi yerine nefret ve savaş filmi yapma yoluna girmişlerdir. Çünkü şiddet ortamı İsrail toplumunun, kendisini Filistinlilerden farklı görmenin ötesinde onları tehdit olarak algılamasına sebep olmaktadır. Tehlike algısı ve dini yönlenme İsrail toplumunu kendi sosyal kimliğine daha fazla sahip çıkmaya neden olmakta ve ayrım yapmaksızın diğerlerini düşman kategorisine dâhil etmesi sonucunu doğurmaktadır. İsrail toplumu ve yönetimi kendilerine karsı yapılan her saldırıyı terörist girişim, kendileri tarafından yapılan her türlü güç kullanımını da meşru müdafaa olarak değerlendirme eğilimi göstermektedir.

‘’Yahudilerin çoğunun 2.000 yıl kadar önce İsrail toprağından atılmasıyla, onlar başka ülkelere dağıldılar; esas olarak Avrupa, Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkelerine. Asırlar boyunca, yakın ve uzak topraklarda birçok büyük Yahudi cemaati kurdular. O topraklarda, uzun refah ve büyüme dönemleri yaşadılar, fakat zaman zaman sert ayrımcılığa, vahşi pogromlara ve topyekûn veya kısmi ihraçlara da maruz kaldılar. Her zulüm ve şiddet dalgası “sürgünlerin toplanması” kavramına inançlarını güçlendirdi.’’ (İsrail Enformasyon Merkezi tarafından 2008 yılında yayımlanan eserden)

İsrail nüfusunun yaklaşık yüzde yirmisi büyük çoğunluğu Filistinli olan Araplardan meydana gelmekte olup Araplar Yahudi olmayan en büyük topluluğu oluşturmaktadırlar. Arapların hızlı nüfus artış oranı (Yahudilerin doğurganlık oranı 2,75 iken bu oran Araplarda 3,68’tir) nedeniyle 2020 yılına gelindiğinde ülkedeki Yahudi ve Arap nüfusunun eşitleneceği değerlendirmeleri yapılmaktadır. İsrail içindeki bu tartışmalar, İsraillilerin geçmişte kesinlikle kabule yanaşmadıkları Filistin’le “iki devletli çözüm” fikrini benimsemeye başladıkları bir süreci tetiklemektedir. Nitekim ABD’nin Annapolis kentinde Kasım 2007’nin son haftasında yapılan konferans, iki devletli çözüm için müzakerelere başlanması kararı ile son bulmuştur. Konferansın ardından İsrail’de yayımlanan Haaretz gazetesine açıklamalarda bulunan İsrail Başbakanı Olmert “günün birinde iki devletli çözümün çökmesi durumunda eşit oy hakkı için Güney Afrika benzeri bir mücadeleyle karşı karşıya kalacaklarını ve o gün geldiğinde İsrail Devleti’nin sona ereceğini” belirtmiştir. Duvarlar üzerindeki ‘’No War, UN?’’ Yazıları aslında pek çok şeyi özetliyor. Hatta Yahudi asıllı Amerikalı kızımızın Avi’ye ‘’artık İsrail devletini’’ tanıyorlar demesi, Kurtlar Vadisi – Filistin filminin kendi topuğuna kurşun sıkmasıyla eşdeğer. İnsana sormazlar mı, 1948’de tanımadıkları İsrail Devletini niçin şimdi tanıyorlar diye… Ve bu durum da İsrail’in yaptığı bütün politikaları, döktüğü kanları meşru hale getirmez mi? İlk anda İsrail’i tanımıyorlardı ama artık öyle değil demek İsrail politikalarını teyit etmek demektir. İki devletli çözüm olmadığı takdirde İsrail Devleti’nin yaşamasının zora gireceği Batı kamuoyunda dile getirilmişken burada Filistinlilerin acz içinde gösterilmesi acıklıdır. Eleştirmeye çalışırken övmek budur herhalde.

Polat’ın nefreti o kadar elle tutulur bir haldeydi ki, elinde imkânı olsa Moşe’nin dirilmesini ve ‘’bak seni öldürdüm, ben kazandım’’ demeyi isterdi diye düşünüyorum. Mavi Marmara baskını emrini veren komutanı öldürmek istiyorsa sorun ‘’münferit’’ diyebiliriz. Çünkü öyle değilse neden daha önce gelmediğini, yıllardır nerede olduğunu sorabiliriz? ”Görevli” olarak gönderilmişse –acaba kim göndermiştir- bu somut nefret neden? Neticede profesyonel bir adamın görevini yapması ve kendisine verilen emrin dışına çıkmaması gerekir düşüncesindeyim.

‘’Size bu toprakları kim vaat etti bilmiyorum’’ diyen Polat’ın veya Filistinlilere ‘’niçin kalmaya devam ediyorsunuz’’ diyen Memati’nin sözleri cehalettir. Memati bu sözleriyle Filistin davasına bağlı olarak bireysel mücadeleye atılmak amacında olmadığı, ‘’görev’’ maksadıyla orada bulunduğunu dile getirmiştir. Bu da senaryonun en büyük eksikliklerindendir. Amaç Filistin halkının direnişini göstermekse, bu sorular Amerikalı kıza sordurulabilirdi.

Amerikalı kızımızın yemek sofrasına oturmayarak, ikram edilen yemeği ‘’vejetaryen’’ olduğu gerekçesiyle reddetmesi beni düşündüren bir kaç sahneden biri olmuştur. Bu topraklarda her gün insan ölürken, siz Amerikalılar hayvanların öldürülmesine tahammül edemediğinizi söylüyorsunuz, bu ikiyüzlülük değil midir denmiş olabilir mi? Filmin bütününe bakınca derin anlamlar çıkarmak güç olsa da –hakkını yemeyelim- burada ciddi bir eleştiri getirildiği düşüncesindeyim.

Varoş, gecekondu yıkımları, bakımsız evler, estetikten yoksun yapılar, dışı boyasız hatta sıvasız evler, çöplerini konteynere değil de direk diplerine, sokak ortalarına atarak kedi büyüklüğünde farelerin dolaştığı mahalleler ile Filistin’de gösterilen yerleşim yerleri arasında bir fark göremedim. Bu göremedim kelimesinin yanlış anlaşılmasını istememem. Bununla anlatmak istediğim bu görüntüler yalnızca Filistin’de değil, gerek ülkemizde gerekse dünyanın pek çok yerinde bulunduğudur. Filistinlilerle kısmen aynı koşullarda yaşayan yoksul Mizrahi ve Haredi Yahudileri ile Kudüs’te ve diğer bazı merkezlerde yaşayan Hıristiyan dinine mensup Filistinlilerin durumundan da söz edilmemesi filmin eksilerindendir. Barış yanlısı olduğunu söyleyen film daha geniş bir pencereden bakmalıydı. Eldeki malzemenin iyi kullanılmadığını, çek gitsin yap gitsin zihniyetiyle filmin bitirildiğini düşünüyorum.

Oryantalizm Batı’nın bizlere baktığı gibi bakmaya çalışmak ve kendimizi eleştirmek demektir. Bu zihniyet genlerimize o kadar işlemiş ki artık kendimize başka türlü bakamıyor ve bunun sonucunda da başımıza gelenlerden kurtuluşu Batı’dan beklemekten asla vazgeçemiyoruz. Tur rehberi kızımız Yahudilere sınırsız destek veren ABD’yi simgelemektedir. Kızımızın gerçekleri görmesi aslında Amerika’nın gerçekleri görmesi demektir. Burada Amerika ve Batı’yı temsil eden kızımız bir kez Filistinlilerin yaşadıklarına tanık olsa, bir kez Siyonistlerin ‘’yalanlarından’’ fırsat bulunarak gerçekler dünya kamuoyuna anlatılabilse her şey yoluna girecektir.

Ziya Paşa ‘’Rüya’’ isimli yazısında, Yeni Osmanlılar hareketinin ağırlık verdiği siyasi yöntemi anlatıyordu. Buna göre en iyi yöntem, Padişah Abdülaziz’i sarayın bir köşesinde tek başına yakalayabilmekti. Bu şansa bir kez ulaşılabilse, padişaha, o zamana kadar etrafındaki hiç kimsenin dile getirmediği ya da getiremediği her şeyi yani bütün gerçekleri anlatılabilirdi. Yanlış ve çıkara dayalı bilgilendirmenin sonucunda Padişah’ın kafasında canlanmış tüm önyargıları yıkmanın yolu buradan geçiyordu. Bir kez olsun Sultan’ın kötü ‘’etraf’’ı değiştirilerek iyiler burada yer alabilse işler kendiliğinden yoluna girecekti. Çünkü iyiler kötülerin yerini almıştı ve Padişah doğal olarak iyilerin yanındaydı.

Kolunda Kabalacı olduğunun göstergesi olan kırmızı iplik bağlı olan Amerikalı kızımızın -senaryodaki tek tük inceliklerden bir tanesi- kurtuluşu Müslüman ve Türk Polat’ın kollarında buluyor olması ve Filistinlilerin yanında birkaç gece geçirerek hidayete ermesi komiktir. Hidayete eren genç kız rolüyle amaç Amerikan toplumunun gerçekleri görmesi midir? Niçin amaç dünya kamuoyunun gerçekleri görmesi değildir, niçin bir örgütlenme yaratmak değildir de en güçlünün görmesidir. Burada bir güce tapınma yok mudur? Böyle düşünenlerin aşağıdaki paragrafı okumalarını istiyorum.

“İsrailliler bağımsız değildirler. İsrail’i bağımsız kılan öğeler bir ölçüde, yirmi yılı aşan geçmişiyle içice oluşturulmuştur. Bütün İsrail hükümetleri İsrail’in varlığını ‘Batı’ya uyumlu’ olmaya dayamışlardır. Yalnız basma bu durum İsrail’i Orta Doğu’da Batı’nın karakolu yapmaya yeterli olmuş, böylece kurtuluşları için savaşım veren Arap halkları ile emperyalizmin (ya da yeni-sömürgecilik) arasındaki büyük çatışmaya karıştırmıştır.” (Isaac Deutscher)

Çatışmaların yalnızca Filistin topraklarında bulunan İsrail karakolları ve askerleriyle kısıtlı tutulması, Rus, Alman veya Avrupa’nın Yahudilere yaptığı katliamlardan bahsetmek yerine gariban Polonya adını zikretmek hak mıdır? Filmin Almanya’daki gurbetçiler tarafından izlenebilmesi için böyle denilmiş olduğu düşüncesindeyim. 1940’ler, Naziler, Auschwitz, Rusya, Pogromlar dururken 1640’lı yıllara girmek korkaklık mıdır yoksa oportünizm rüzgarına kapılmak mıdır? Filistin halkının yanında yer aldığını söyleyen ancak gerçeklerin bazılarını söylemekten korkan ve böyle yapan diğerlerini korkaklıkla niteleyen film ne yapmak istemektedir.

Kurtlar Vadisi çok uzun yıllardır ülke kamuoyunda büyük izlenme oranlarına sahip olmuştur, bu inkâr edilemez. Ancak bu durum beraberinde kaliteyi getirmemiş, içerik ve estetik olarak hayli silik kalmıştır. Bir bilinçlendirme, ortak bir hedefe yönlendirme konusunda adım atmak yerine kitap okumaktan, bir şeyleri öğrenme çabasına girmekten uzak ancak kahvede, minibüste, otobüste, maçta vatan kurtarmayı bir borç bilen ‘’bilgi sahibi olmadan fikir sahibi’’ olan insanımızın yumuşak karnına vuran, onların zaaflarına oynayan yapım olmaktan ileri gidemediği düşüncesindeyim.

Sinemanın propaganda yönü de sevdiğim bir alan olmasına karşın kör parmağım gözüne şeklinde yapılanları da hiç sevmem. Örneğin yönetmenlik, oyunculuk, sahneler, planlar, çekimler, müzikler konusunda Kurtlar Vadisi – Filistin’e her alanda fark atacak bir film olan The Hurt Locker da benim için aynı yolun yolcusudur.

Oyunculukların -diziyi izlemeyen benim için- ve yönetmenliğin çok kötü olduğu düşüncesindeyim. Uzun soluklu bir yapımda yer almasına karşın oyunculuğun bu denli kötü olması ya yönetmenlik başarısızlığıdır ya yeteneksizlik göstergesidir ya da paranın gücüdür ki her halükarda seyirciye saygısızlık vardır. Bu kadar çok silah sesi duyacağımı bilsem herhalde Shoot em Up filmini tercih ederim Silahların ağzındaki ‘’maytaplar’’ dikkat çekici. Namluların ucunda ‘’alev gizleyen’’ bulunmasına karşın gece, gündüz, sabah, akşam demeden ve tabanca olsun, tüfek olsun hepsinden alevler fırlıyor ki komik olmaktan çok sinir bozucu. Polat’ın stinger füzelerini ateşlerken yüzüne bakın, silah kendiliğinden ateşlenmiş gibi duruyor çünkü ortada bilinçli bir hareket yok. Kapı kilitlerine ateş etmekten silahında mermi kalmadığını çatışma anına kadar anlayamayan ve ilk ateşi edemeyen kişi nasıl bir komandodur? Aksiyon sahneleri bir süre sonra mide bulandırıcı bir hal alıyor. İsrail karakoluna baskın yaparak silahları ele geçirdiklerinde Polat’ın mermileri boynuna bir dolaması vardı ki bir an Death Wish’teki Charles Bronson gibi sokağa dalacağını düşünmedim desem yalan olur. Çekilen her tetik ve namludan çıkan her merminin bir alıcısı mutlaka var. Önce ateş ediliyor, mermi boşa gitmesin diye İsrailli merminin önüne atlıyor. Ayrıca adamlarımızın camın arkasındaki adamı camı kırmadan öldüren mermileri olduğu gibi İsraillilerin yerçekimine karşı koyan ve kurşunun vücuda girdiği yöne değil de tam tersine sıçrayan damar ve kan yapısına sahipler. Seyircinin pek çoğunun hayal kırıklığı yaşadığı, filmin hayranlarının bile beklentilerini karşılamadığını çok net olarak salon çıkışı gördüğümü söyleyebilirim.

Siyonizm ideali Nil nehrinden Fırat nehrine kadar uzanan çok geniş topraklan içeren ve “Arzı Mev’ud” denilen Orta Doğu’nun merkezî kısmında bir Yahudi devletinin kurulmasını amaçlamaktadır. Siyonizm hareketleri, dünya üzerinde farklı boyutlarda kendini göstermiştir. Bunlar; işçi Siyonizm’i, dinsel Siyonizm ve genel Siyonizm olarak üçe ayrılabilir. Hahamlar tarafından ortaya atılan ve geniş bir etki alanı bulan dinsel Siyonizm, Araplarla savaşmanın Allah’ın bir emri olduğunu iddia ederek bugünkü İsrail Devleti’nin yayılmacı ve işgalci tutumunu körüklemiştir. Yine de ‘’vaad edilmiş topraklara’’ dönüşün Mesih’in gelişinden sonra gerçekleşmesi gerekeceğinden bazı çevreler Siyonizm’in bu inancı istismar edebilmek için Mesih inancını yeniden yorumladığını söylemekte ve Ortodoks Yahudiler İsrail’in kurulusunu Tevrat’ta vaat edilen geriye dönüş olarak görmediklerini belirtilmektedirler.

1907’de Londra’da toplanan Britanya Sömürgeler Konferansında, 1869’dan itibaren işletilmeye başlanan Süveyş Kanalı’nın yakınında, eski dünyayı Avrupa’ya bağlayacak, yabancı, güçlü, bölge halkına düşman ancak Avrupa’ya bağlı ve onun çıkarlarını koruyacak bir güç meydana getirilmesi fikri İngiltere’nin dikkatini zengin petrol yataklarına sahip olduğu anlaşılan Ortadoğu, Filistin toprakları ve Yahudiler üzerine çevirmiştir.

İngilizlerin bu siyaseti ile Siyonist düşüncenin benzerliği görülmeye değer. Bununla ilgili olarak Kasım 1914’de Dr. Weizmann’ın İngiliz hükümetine yazdığı mektup şöyledir: ‘’…Biz makul bir şekilde diyebiliriz ki, Filistin İngilizlerin nüfuz alanına girmelidir ve bir İngiliz sömürgesi olarak orada İngiltere, Yahudi yerleşimini teşvik etmelidir; ta ki, yirmi ya da otuz yıl içinde bu bölgede bir milyon, belki daha da fazla bir Yahudi nüfusuna sahip olalım. Bu Yahudiler orayı kalkındıracak, medeniyeti geri getirecek ve Süveyş Kanalı için etkili bir koruma sağlayacaklardır.’’

Asırlardır bölgede var olan Filistinli Araplar yerlerinden, yurtlarından ayrılarak mülteci durumuna düşmüşlerdir. Bundan sonra Filistin meselesi bir mülteciler sorununa dönüşmüştür. İsrail Devletinin 1948 yılında kurulması ile Yahudilere bir yurt sağlanmış, ancak sorun bitmemiştir. Bu kez o topraklarda yüzyıllardır yaşayan Filistinliler, dünyanın dört bir yanına göç etmek zorunda kalmışlar ve gittikleri yerlerde kendi örgütlerini kurarak, kendilerine yurt edinme çabalarını başlatmışlardır. Aslında bu, yeni bir yurt edinmeden çok, kendilerine ait olduğuna inandıkları, toprakların yeniden kazanılması mücadelesidir. Böylece Yahudilerin yurt edinme sorunu Filistinlilerin yurt edinme sorununa dönüşmüştür.

Diğer Arap ülkelerine sığınan bu insanlar aynı ırktan olmalarına rağmen o ülkelerin nüfusunun içine karıştırılmamış, ayrı bölgelerde tutulmuştur. Arap devletleri bu şekilde hareketle, mültecileri uluslararası kamuoyunu etkilemek ve İsrail’e karşı bir baskı aracı olarak kullanmayı öngörmüşlerdir. Mülteci Filistinliler bundan sonraki günlerde, BM’in çeşitli forumlarında ele alınmıştır. Bu insanların nerelere yerleştirileceği üzerinde pazarlıklar yapılmış, ancak ciddi hiçbir sonuca ulaşılamamıştır. Yahudiler bölgedeki Arap nüfusu ortadan kaldırmayı devlet olabilme şartı gördüklerinden, Filistinli mültecilerin geriye dönüşünü engelleyici ne mümkünse yapmışlardır. Ayrıca bölgede kalma cesaretini gösteren Araplara da çeşitli kısıtlamalar getirerek, onlarında oradan ayrılmaları için baskı uygulamışlardır. Bu insanlar Lübnan, Suriye, Ürdün, Filistin Arap kesiminde, Gazze’de ve İsrail bölgesinde uygun olmayan şartlarda hayatlarını sürdürmeye başlamışlardır.

1949 yılında bölgeye bir inceleme gezisinde bulunmuş olan İngiltere Dışişleri Daimî Sekreteri Lord Strang yaptığı temaslardan edindiği izlenimleri “Home and Abroad” isimli kitabında yazmıştır. Yazdıkları günümüzde de değerini korumaktadır.

“Din, dil ve politik menfaatlerin desteklediği Arap Birliği, hanedanlar ve şahıslar arasındaki kıskançlıklar dolayısıyla sarsıntıdaydı. Irak ile Ürdün’de ayni hanedan vardı, fakat her ikisini de idare eden Haşimî hanedanı diğer Arapların çoğu tarafından sevilmiyordu. Mısır, Irak’ı kıskanıyor ve Haşimilere karşı olan Suudi Arabistan ile anlaşmaya çalışıyordu. Lübnan ve Irak’ta, Suriye-Irak ve Belki de Ürdün’ü toplayacak “Münbit Hilâl” taraftarları mevcuttu. Kral Abdullah, Ürdün ile Suriye’yi “Büyük Suriye” olarak birleştirmek düşüncesindeydi. Ayni fikri paylaşan bazıları ise Büyük Suriye’nin Haşimi Hanedanının idaresinde olmasına mutlak şekilde karşıydılar. Araplar arasındaki ayrılıkları gören Arapların konuştukları tek mevzu diğer Arap devletlerini eleştirmekti. O tarihlerde Arap devletleri İsrail’e karşı da tamamen ayni tutumda değildiler. Ürdün, Mısır ve Suriye, İsrail’in mevcudiyetini kabul etmemekle beraber, onunla geçici düzenlemeler yapmaya da karşı görünmüyorlardı. Irak, İsrail ile herhangi bir ilişki düşünmüyordu. Hiç bir Arap kalben İsrail’in mevcudiyetini kabul edemiyordu… Her şeye rağmen Arap devletlerinin İngiltere karşı itimatlarını kaybetmemiş olduklarını görmek enteresandı. ABD ve Rusya İsrail tarafındaydılar. Biz onların nazarında kötüler arasında en iyisiydik… Araplar bölünmüş oldukları için kaybetmişlerdi. İngilizler onları ihmal etmiş, Amerikalılar karşılarına çıkmış, Ruslar ise istismar etmişlerdi…”

İsrail Devleti’nin kuruluşuna karşı ret cephesi hareketinde lider olmak Arap devletleri aralarında büyük bir rekabete yol açmıştır. ‘’Filistin halkı’’ fikri olarak Arap devletleri arasında bölünmüş, mücadelenin Filistin’de yapılması gerekirken, diğer Arap başkentlerinden yapılmaya çalışılması, Filistinlilerin üstünlüğü ele alabilecek bir organizasyona sahip olmalarını engellemiştir. Arap ülkelerinin hemen hepsi Filistinlileri ya birbirlerine karşı kullanmışlar veya Arap liderliği yolunda onları bir basamak yapmak istemişlerdir. Bu durumun vahametini gören Filistinliler ‘’Filistin Kurtuluş Örgütü’’’nün (FKÖ) kurulması çalışmalarına başlamışlardır. Aslen Gazzeli ve örgüt ismi Abu Ammar olan Yaser Arafat gittiği Kuveyt’te ‘’ El Fetih’’ teşkilatını kurmuştur. Kurtlar Vadisi – Filistin filminin -belki de bilinçli bir şekilde- hiç değinmediği Filistin davasının ortak bir hedefe dönüştürülememesi ve aptalca bölünmüşlük harika bir film olan Life of Brian filminde mükemmel bir şekilde işlenmişken Kurtlar Vadisi Filistin bu konunun yanından bile geçme cesareti bulamıyor.

Filmle hiçbir anlamı olmayan zikir sahnesinin anlamını çözemedim. Müslümanlıktaki durumu tartışmalı olan tarikat ayinlerini İslam dinini temsilen göstermek ne derece anlamlıdır. Eğer bunlar örgütlü iseler niçin ortaya çıkmıyorlar. İnsan için en önemli şey özgürlüğüne sahip olmaktır. Her şeye çare bulunur ancak mücadele etmeden özgürlüğe kavuşulamaz. İslam Cuma namazı kılmak için Müslüman erkeğin hür olma şartını getirmiştir. Filistinli insanların açlığı, yokluğu, sıvasız evlerini değil özgürlük yoksunluğunu anlatabilmeliydi. Yoksa yurdumuzda aç, gariban, hasta, yiyecek bir film ekmek bulamayan, sömürülen, ilkel şartlarda yaşayan insan sayısı tüm Filistinlilerin sayısından fazladır.

Yahudi kimdir? Yahudi, bir Yahudi anası olan ya da, Yahudi din yasaları (Halaçah) uyarınca Yahudiliği kabul etmiş herhangi birisidir. Bu tanım bile ırkçılığı dışlamaktadır. Yahudilik ilkelerini benimsemiş kişiler bulmaya çalışmaz; ancak bu ilkeleri kabul edenler eşitlik esasına göre kabul görürler. En mümtaz ve saygı gören hahamların bazıları Yahudiliği sonradan kabul etmiş kişilerdir. Yahudi analar çocuklarını her Sebt günü ve tatil arifesi kutsarlar ve bunu yüzlerce yıllardan beri yaparlar. Çocuklar kızsa, kutsama “Allah seni Sarah, Rebeka, Raşel ve Leah gibi yapsın”dır. Bu anaerkillerin hiçbiri Yahudi olarak doğmamıştı; onlar Yahudiliği sonradan kabul edenlerdendi. Çocuklar erkekse, kutsama “Allah seni Efraim ve Menaşe gibi yapsın” biçimindedir. Bu ikisinin anası daha sonra Yahudi ve Yusuf’la evlenen Mısırlı bir kadındı. Gelmiş geçmiş Yahudilerin en büyüğü Musa bile daha sonra Yahudi olmuş Midyalı bir kadınla evlenmişti. Son olarak, Yahudilerin kutsal yazıları olan Tenaç, Ruth’un kitabını kapsar. Bu kadın, doğuştan Yahudi gibi, Yahudi halkının geleneksel düşmanı olan Moab’lılardan gelmedir. Bu kitap, Ruth’un Yahudiliğe geçişini betimler ve her yıl “Yasa”nın (Tevrat) vahiysini yaşatmak için kutlanan tatilde “Eski Ahd”in ilk beş kitabı olarak okunur. Ruth’un kitabı, hemen bitiminde adı geçenin Yahudilerin en büyük kralı olan Kral Davud’un büyükannesinin ninesi olduğunu anlatır. İşte gerçek Yahudi düşüncesi…

TORA’nın beşinci kitabı olan Devarim’in Şofetim Peraşasında şöyle bir pasuk vardır: ‘’Adaleti takip et; bu sayede yaşayacak ve Tanrın Aşem’in sana vermekte olduğu Ülke’yi miras alacaksın.’’ İbn Ezra’nın yorumuna göre ‘’Adaletten şaşmadıkları sürece, bu Ülke mirası gelecek nesillerin elinde kalmaya devam edecektir. Ama adalet eksikliği, bu mirası ellerinde tutmalarının önünde engel teşkil edecektir. ’’Hayatın boyunca adaletten hiç şaşma; her seferinde tekrar tekrar adaletin arkasında ol’’ diyen atalarının sözlerine uymadıkları sürece İsrailoğulları oturdukları topraklar üzerinde nasıl hak sahibi olduklarını iddia edebilirler?

İnsanlar kendi kin, öfke ve nefretlerinin neticesi olan öç alma ve cezalandırma isteklerini Tanrı vasıtasıyla gerçekleştirmek için cehenneme ihtiyaç duyarlar. Sözlerimi barışın egemen olması ve insanların birbirleri için cehennem yerine cenneti dilemeleri arzusuyla sona erdiriyorum.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarın öteki yazıları için tıklayınız. 

Prometheus (2012, Ridley Scott)

Hollywood makinesi eski olanı yeni bir formda, cilalayarak pazarlayan ideolojik bir aygıttır. Evet, çok da yeni bir şey söylemiş olmuyorum aslında, böylesi bir giriş yaparak. Fakat Hollywood değişmediğine göre, -miş gibi yapıp geleneksel Amerikan değerlerini büyük şirketleri ve dağıtım şebekeleriyle dünya kara parçalarına rahat rahat ve kaygısızca pazarladığına göre durup meseleyi yeniden düşünmek gerekebilir. Bunak Ridley Scott’ın, mesleğe başladığı ilk yıllarda ilerici bir liberal olmasına karşılık giderek sağa kayan bu yönetmenin Prometheus (2012) isimli bilimkurgu filmi bana ortajen meseleleri yeniden düşünmek için saldırgan bir fırsat vermiş oldu.

Şu: Evrim düşüncesini, sınıf kavgası ve diyalektiği çocukça dıştalayan öykü temelde bir arayışın öyküsüdür. Bir yaratıcı var mıdır, varsa kimdir, nedir, ne değildir, türünden sorulara sakın ola ki egzistansiyalist, Sartre’cı, Camus’cü alternatifler ürettiğini düşünmeyin! Hıristiyancı köle ahlakını haç metaforu ile kutsayan Prometheus, Alien’ın (1979) başladığı noktanın kökenine inerken, o noktada dikkatlice durup Alien’ı hemen hemen yeniden üretir. Bu da aşağı yukarı girişteki tümcemi doğrular nitelikte: Gökkubbenin altında yeni olan bir şey yoktur. Amaç, teknolojik yeniliklerin estetik bir gösterisinden çok geleneksel ideolojik ve dinsel algıların ergenlere yeni bir formda, yıldızı yeni yeni parlayan uluslararası oyuncularla birarada sunulmasıdır, hepsi bu. Alien’ın savları muhafazakârcı bir katılıkla yinelenir. Hiç olmazsa Alien feministik açılımlara haizdi. Erkek imparatorluğu ile inceden dalgasını geçiyordu. Prometheus’da ise İsa’nın doğumuna sarkastik bir gönderme vardır. Meryem ise bir doktorun bedeninde cisimleşir. Nitekim dünyayı da o kurtarır. Hollywood’un şu dünyayı kurtarma sevdası ve saçmalığı da Irak-Afganistan-Libya sömürüsü devam ederken, Suriye ve İran da gündemdeyken ilginç bir politik manevra olarak akıllara kazınır.

Prometheus’daki teknoloji fobisi de geleneksel düzeni yeniden ve fütursuzca inşa etmeye yarar. Dünyanın olası geleceği garanti altına alınır. Yani bir kez daha dünya, bu kez yaratıcı formundaki uzaylının zorbalığından kurtarılır. Normalliğe kavuşulur. Hollywood söz konusu olduğunda normallik; Hıristiyanca değerlere ısrarlı bir bağlılık, yeniliğe ve alternatiflere kapalılık ve durmaksızın ‘öteki’ yaratma inancıdır. Prometheus bu en eski kutsal görevi hakkıyla başarır.

Meşhur Prometheus efsanesi Olimpos tanrısı Zeus’a karşı bir ayaklanmanın cesurca bir tezahüründen başka bir şey değildir. Bilginin gizlenmesine, bir iktidar aygıtı olarak kullanılmasına isyan eden ve köleliğe karşı ayaklanan Promete, bilgi ateşini Zeus’dan çalarak yığınların hizmetine sunar. Bilginin geniş yığınlar tarafından dolaşıma açılması, geniş çapta bir ayaklanmaya yol açabileceğinden, dolayısıyla saltanatının tehlike altına girmesinden endişeye kapılan acımasız tanrı Zeus, Prometheus’a belki de evrenin en korkunç cezasını verir: Onu bir dağa zincirler. Bir kartal her gün gelerek Prometheus’un karaciğerini parçalayıp yer. Karaciğer her gün yeniden oluşur ve kartal da ziyafetine devam eder. Bu işkence sonsuza dek sürecektir… Fakat Promete hiç beis duymadan insanların bir gün kendisini kurtaracağından emin bir şekilde beklemeye devam eder; çünkü onlara bilginin ateşini armağan etmiştir.

Söz konusu efsanenin öznesi Prometheus’un adı Scott’ın filminde uzay gemisinin adıdır. Gemi personeli ölümsüzlüğe ulaşmak için yaratıcılarıyla kanlı bir düelloda karşı karşıya gelecektir. Risk ise dünyanın yok edilmesi üzerinde yoğunlaşır. Ama Beyaz Amerikalı her zamanki cesareti ve akılmaz serüveniyle dünyanın ortadan kaldırılmasının önüne geçer…

Ve antik efsane ile bağlar gevşetilir. Tutucu gelenekler öne sürülür. Dünya kurtarılır. İsa’nın zaferi kesinleşir. Hıristiyan ideolojisi kutsanır. Ama bu arada ergenler de sinemayı tıklım tıklım doldurmaya devam ederler. Bir film daha prodüktörünün kasasını epeyce şişkinletmiştir; şu eski Hollywood makinesi sayesinde…

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Yazarın öteki yazıları için şu sayfaya bakınız.

Sonraki Sayfa »