Gezi Direnişinin Tarihsel Rolü

Haziran 8, 2014 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Manşet, Sanat

Alfred Adler’e göre, insan davranışlarına yön veren temel itki “aşağılık duygusu”dur. Bu durumun devletleri yönetenler için de geçerli olduğunu, kitleleri korku ve suçluluk duygusuyla yöneten zalimlerin insanların ruhunu ezerek muktedir olduklarını biliyoruz. Tarihin akışını zor kullanarak değiştirmeye çalışan egemenler, uygarlık tarihini kanla yazanlar, halkın kanı ve canı pahasına iktidarda kalmak için akıl dışı her yola başvuruyorlar kuşkusuz.

Türkiye’nin Değişen Kaderi

2009 Sonbaharında Türkiye’nin AB üyesi olarak kabul edilemeyeceğini Sarkozy ve Merkel kesin bir dille ifade edince, bu açıklamaya hiçbir tepki vermeyen hükümet sözcüleri, AB hayranı köşe yazarları ve akademisyenler beni şaşırtmıştı. O günden itibaren bu ülkenin rotasını batıdan doğuya çevirenler, Yavuz Selim siyasetine dönüş yapanlar, “Büyük Ortadoğu Projesi”nde son hamleyi yapabilmek için Pentagon senaryolarında başrolü kaptılar. Yankeeler, Kızıldeniz ve Akdeniz’i birleştirebilmek için Suriye’yi yutmak istiyorlardı. 11 Eylül stratejisinin devamında Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz’in karıştırılması gerekiyordu.

Kuzey Afrika ülkelerinde “Arap Baharı” adı verilen ayaklanmalar başlatıldı ve başarılı olundu, tüm bu yaşananlar birer Süper-Nato operasyonuydu ve Tunus’tan başlayarak domino etkisiyle Suriye’ye kadar yıkılacağı hesap ediliyordu. Ancak Suriye’ye girmek Rusya faktörü sebebiyle Irak ve Afganistan’da olduğu gibi kolay olmayacaktı. O halde bir iç savaş çıkarılarak Esad hükümetinin devrilmesi, Arap Baharının sonucu gibi algılanacaktı, fakat bunun için Türkiye’nin yardımı gerekiyordu.

Suriye’de planlanan kaos başlatılınca, 80 küsur ülkeden lejyonerler temin edilip Suriye ordusuyla savaştırılıyor ve Türkiye’den lojistik destek sağlanıyordu. Ancak TSK’nın Suriye’ye girip son darbeyi vurması için kamuoyunun desteğinin alınması lazımdı. Karşılığında Suriye’nin kuzeyi Türkiye’nin, güneyi ise ABD ve İngiltere’nin olacaktı. Misakı Milli sınırlarına Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyini de katarak Musul ve Kerkük petrollerine kavuşma hayali kuranların, üniter devletin yerine federasyon sistemine geçişin hazırlığı için çalıştıkları da görülüyor, AKP hükümeti bu senaryoda canla başla çalışıyor, efendilerine hizmette kusur etmiyorlardı. Tek eksikleri ordunun Suriye’ye girmesi için halkın ikna edilmesi ve moral desteğin alınması gerekiyordu. Çünkü basının ve kamuoyunun desteği olmadan ordular savaşamaz. 1974’te “Kıbrıs Barış Harekâtı” adı verilen Hollywood filminde Ecevit hükümeti bu desteği eksiksiz sağlamıştı.

O halde bir takım provokasyonlar devreye sokulmalıydı, önce Gaziantep’te yapılan sabotajların Suriye tarafından gerçekleştirildiği iddiası servis edildi. Ardından Sünni nüfusun yoğun olduğu Reyhanlı’da patlayıcı yüklü iki Tır’ın Suriye askeri istihbaratınca sınırdan geçirildiği ve infilak ettirildiği iddia edilse de buna kimse inanmadı. Bu devleti yönetenlerin halkla ilgili algısı “Bu halka ne kadar zulmedersek edelim, asla sesini çıkaramaz” üzerine kurulu olduğu için herhangi bir tepki gelmeyeceğinden emindiler. Fakat bu sabotaj, halkın sinir limitinin patlamasına yol açtı. Ardından Gezi parkı eylemlerinin ülke çapında yayılan bir isyana dönüşmesi Reyhanlı’nın sonucudur. Gezi, bir kıvılcım ve bir vesile oldu. Hükümetin Ortadoğu politikasının sonuçlarının katlanılmazlığı vicdan sahiplerini, gadre uğrayanları, ezilen kitleleri sokağa taşıdı. “Yaşam biçimine müdahale”, “AVM inşasını protesto”, “Ağaçların kesimi isyana dönüştü” vb. yorumlar, ülkenin her bir yanındaki her kesimi ayaklandıran “aşırı uyarıcı”nın Doğu Akdeniz’deki sabotajlar olduğu gerçeğinin gözden kaçmasını sağlıyordu. Ayrıca, “Gezi’nin Reyhanlı’nın devamı olduğu” Erdoğan tarafından itiraf edilmesine rağmen, bunu “çiçek çocukları”nın şirin bir eylemi gibi yorumlamak küçük burjuvaların hoşuna gidiyordu. Oysa halk destek verseydi ve TSK Suriye’ye girebilseydi, bu tür eylemlerin gerçekleşmesi imkânsızlaşırdı.

Direnişin Gücü ve Zaafları

Gezi direnişiyle, derin yapıların, emperyalist güçlerin, Pentagon’un, NATO’nun ve AKP’nin tüm planları suya düşmüş oldu. Gezi direnişiyle tarihin akışını değiştirdiğimizden emin olsun herkes. Eylemcilere görülmemiş sertlikte saldırılmasının ardındaki sebep buydu. Bu arada, asıl suçlu ABD’nin “Erdoğan’ı gözden çıkarma” algısı yaratması, Türkiye kamuoyuna şirin görünme konusunda başarılı bir drama çalışmasıydı. Tarihin kötüye doğru akışını durdurduğumuzu, o çocukların bir hiç uğruna ölmediğini, yaşanan acıların tarihsel bir karşılığı olduğunu yakın gelecekte herkesin göreceğini biliyorum. Alevi gençlerin hedef alınması, “Suriye’ye destek veriliyor” algısıyla hareket eden devletin reflekslerinin sonucudur ve rastlantı değildir.

Bu devletin, AKP hükümetinden başka bir seçeneği ve B planı olmadığı için, onca yatırımın ve planın boşa çıkacağı hesabıyla şiddete başvuruldu. AKP’nin yerine mecliste grubu bulunan ve bulunmayan hiçbir parti bu hükümetin yerini almak istemiyordu. O halde niçin “Her yer Taksim, her yer direniş”ti? Hedeflenen belirsizdi, bu hükümeti ıslah etmek için mi sokağa çıkılmıştı? Kitlelerin tepkisini çarçur etmekte ustalaşan sarı sendikalar ve legal sol partiler yine devlete unutulmaz hizmetler gerçekleştirdiler. Alanlarda birbirini “Ulusalcı, bölücü, devrimci vs.” diye dışlayanlar, meclis çatısı altında utanmadan bir araya gelip imtiyaz ve iltimasa doyamayanlar, halkın sokakta bir araya gelmesine tahammül edemiyorlardı. Bu halkın yararına hiçbir amaç taşımayan, şan ve şöhret budalası çıtkırıldım oyuncular, romantik rollerin aktörleri, bu aksiyon filminde dublörsüz oynayamayınca döküldüler. Gençlerin sokaklara dökülen kanı filmlerde kullanılan boyalardan değildi.

Hükümetin yaptığından daha kötüsü, gençliği “ötekileştiren”, çocuğunu istismar eden ebeveynler misali, bu denli sevgisiz ve korkak duruşlarıyla alanları ve tarihi fırsatı -kendi kıçlarının rahatı için- dinci faşizme terk edenlerin oportunizmi, yine halk düşmanlarının gücüne hizmet etti. 68 olaylarında Doğu Avrupa benzeri bir devrim hayal eden ve kendileri için makam ve mevki fantezileri kuran beyzadelerin, gençlerin heba edilmesi pahasına sustuklarını biliyoruz (Bknz: Paradigmanın İflası, Fikret Başkaya). Olan her zaman gençlere oldu, elitlerimiz ise 68’den bu yana tarzını koruyan Orhan Gencebay jantiliğinde siyasete devam etmekteler.

Mevcut düzenin çarpıklıklarından ve halkın ezilmişliğinden kendilerine rant çıkaran yazarlar ve siyaset adamlarının müsamere solculuğu halk isyanını isteyemez. Bu gibi anlarda burjuvazinin pansuman elemanı olurlar. “Arkadaşlar biz sadece münazara yapıyorduk, siz fazla abarttınız, ülke koşulları bir devrim için henüz hazır değil, elbet demokratik hakkımızı kullanacak, protestomuzu gerçekleştireceğiz” sözleriyle kitleleri teskin ederler. “Ülkemiz için endişeleniyoruz” açıklaması yapan sanat ve edebiyat çevresi, sahiden bu halk için endişeli olsalardı, üzerlerine düşeni yapmakta neden gamsızdılar?

Devletin kontrolündeki sendikalar, emekçi sınıfını alanlara çıkarmayıp genel grev ilan etmeyerek hükümetin ayakta kalmasının garantisi oldular. Gençliği sokakta yalnız bırakan sendikaların ve legal sol partilerin yöneticileri “devlet memuru” olduklarını yeniden ispatladılar. O halde neden “Her yer Gezi, her yer direniş”ti? Bu direnişe ihanet edenler, grev kırıcısı benzeri davrananlar, ülkenin Suriye savaşından teğet geçtiğini göremeyen zavallı emir kullarıdır.

Gezi’nin Yan Etkileri

Bugün kimi sol partiler kendi içinde polemiklere ve ayrışmalara doğru gidiyorsa bunun arka planı Gezi direnişindeki tutumlarının tutarsızlığıdır. Yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara’yı kazanmış görünen CHP, nasıl bir pazarlık sonucu sessiz sedasız geri adım atarak kaderine razı olan gelinler gibi sustu? Çünkü İstanbul ve Ankara’nın kaybedilmesi AKP hükümetinin düşmesi demekti, bunun sonucu da Suriye’de savaşın bitmesi demekti. Gezi’de her türlü çirkinliği yapan, derin güçlerin ayar çektiği bu parti, devletin hangi âli menfaati için postu yine AKP’ye bıraktı? Sarıgül’ün hırsını hangi pazarlıklar söndürmüş olabilir?

Gezi’nin yıldönümünde alanlara çıkacak yüzü olmayan ulusalcıların, meslek odalarının, legal sol partilerin, KESK ve DİSK’in pankartları yoktu. Karşı devrimci güçler olduklarını tarih karşısında yine ispatladılar. Gençleri polisin zulmüne teslim edenler, Perinçek’le aynı kandan gelmekteler, dolayısıyla onlar da Erdoğan’ın yedek subaylarıdır. Polisin merhametli davrandığı “anti-kapitalist müslümanlar” da sokaklarda görünmeyip kendilerini unutturdular. Hakikatleri ifade etmek yetmiyor, doğru zamanda doğru yerde olabilmek bütün mesele.

Bu direnişe ağaçlar vesile olsa da, çoğunluk Taksim’den Ortadoğu’yu ve Akdeniz’i göremese de, Gezi direnişiyle tarih yazan gençler, tarihe yazıldınız. İnsanlık sizinle gurur duyuyor.

Hüseyin Kaplan

hkaplan35@gmail.com

Acı Kayıt, Yaşananların Kişisel ve Toplumsal Belleğe Gönderilmesi

Haziran 8, 2014 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Manşet, Sanat

Sözlükte (1) kayıtsız için üç anlam verilmiş:

1. Kaydı yapılmamış, deftere ya da yazıya geçirilmemiş olan.

2. Bir koşula bağlı olmayan.

3. Aldırmaz, ilgisiz, umursamaz, lakayt.

Kayıt ise dokuz farklı anlam taşıyor:

1. Bir yere mal ederek deftere geçirme:  Çocuğun kaydı bulunamadı.

2. Bir kimse ya da bir şeyle ilgili gerekli bilgileri bir listeye, bir kütüğe geçirme.

3. Bir yazının, bir hesabın tarih, numara vb.nin ya da kopyasının bir yerde yazılı  bulunması: “Hafızama güvenmeyiniz. Kayıtlarımız daha sağlamdır.” -R. H. Karay.

4. Sınırlama, davranışlarını çerçeveleme:  Hiçbir kayıt ileri sürmeksizin.

5. Koşul, şart: Kitabımı, kısa zamanda getirmen kaydıyla verebilirim.

6. Önem verme, gözetme.

7. Resmi belge.

8. Ses ya da resmi, manyetik bant üzerine geçirme işlemi.

9. Kış için ayrılan yiyecek.

Soma’da yaşananlar tarihte acı kayıtlar olarak yerini alacak. Olayın gerçekleri ve sorumlular şimdilik kayıtsız olsa bile, olup bitenler önce o çağdışı karanlık çukurdan kurtulabilenlerin, sonra yakınlarının, sonra ışık hızıyla dağılıp yayılan bilgiyle tüm dünyanın bilincine kazındı. Kişisel ve toplumsal belleklerin silinmez bir kaydı oldu.

….

Ne yazık ki yaşamlarımızdan acı kayıtlar eksik olmuyor. Soma acısı sürerken Gezi Parkı olaylarının yıldönümü geldi. Başta Taksim, Türkiye yeniden toz bulutlarına büründü. Temel haklarını kullanarak yürüyüp açıklama yapmak isteyenler engellendi. Yeni acılar yaşanma korkusu arttı.

Geçen yıl Gezi Parkı yükselişinin başlarında şunları yazmıştım:

“Türkiye umutlarla kaygıların, sevinçlerle düş kırıklıklarının birbirine karıştığı bir dönemden geçiyor.

Bir yanda sivilleşme, özgürlükçü bir anayasa, Kürt ulusu da içinde olmak üzere bu topraklarda yaşayan tüm halkların ve grupların eşit haklarla birlikte yaşaması için atılmaya çalışılan küçük adımlar.

Bir yanda bireylerin yaşam alanlarının egemen düşünce ve inançlara göre daraltılması, çocukların ve gençlerin her zamankinden de dar kalıplara göre biçimlendirilmek istenmesi, bireysel görüş ve seçimlerin yok sayılması.

Binler, on binler, yüz binler değil, belki de milyonlar on yıllar sonra sahneye çıkıyorlar. Belki toplumsal beyin ölümüne karşı çıkmak için.” (2)


Gelişmeler ne yazık ki acı sonuçlar getirmişti:

“Kimliklerinin tanınmasını, isteklerine saygı gösterilmesini isteyerek alanları dolduran insanlar değildir sorun. Verilen emirleri uygulayan, belirlenen stratejileri risk alarak yaşama geçiren polis de değildir yaşanan bu acıların nedeni. Aslında onlar da bu acımasız oyunun kurbanlarıdır. İpek İzci Emniyet-Sen’in kurucularından olan ve avukatlığını da yapan eski polis Emrullah Aksakal’la görüşmüş. Aksakal, 12 Eylül sonrasında Çevik Kuvvet’te yirmili yaşlardaki memurların görevlendirildiğini anlatmış. “Meslekte ikbal bekleyen yeni memurlar, emir verenin isteklerini fazlasıyla yapmak ister. Bunlar itaat etmezse aday memurluktan asil memurluğa geçemezler.” demiş. “Amirler neden net bir şekilde görev tanımı yapmıyor, uygulamayı kontrol etmiyor diye sorgulanmalı. Siyasi otorite belirlediği derecenin aşılmaması için eğitim ve cezalandırma yapar. Sorun, eğitim ve cezalandırmanın yapılıp yapılmadığındadır. Kolluğun siyasi otoriteyle eylemci arasındaki rolüdür. Bir memur yanlış işler yaptıysa bile siyasi otorite onu eğitmek için ne yaptı şimdiye kadar? Hammaddeniz neyse, aldığınız ürün/hizmet de o olur. Gariban polisin ne suçu var, İstanbul gibi yerde yaşam savaşı veriyor.” diye eklemiş.” (3)

Yılın sonunda şu değerlendirmeyi yapmıştım:

“Taksim’deki bir park, toprağa ve yaşama sarılmanın, ayağa kalkmanın simgesi oldu. İnsanların birbirini anlayıp kucaklaması, öfkeli saldırıları sevgiyle püskürtebilmesi, doğanın uyumlu parçaları olup yaşama sarılabilmeleri için güç verdi, umut ışıkları yaktı, kentlerin boğulduğu gaz bulutlarının içinde ‘Bağzı Şeylere Öyküler’ yazıldı.” (4)

Bir yandan da gündeme yolsuzluk iddiaları eklenmişti:

“Nasıl bir ülkede ‘Cinayette dokunmadılar yolsuzluk operasyonunda attılar’ başlığı atılabilir? Bunun yazılabilmesini basın özgürlüğünün bir göstergesi olarak görüp sevinmeli miyiz? Yoksa daha karanlık günlere hazırlananların şimdilik zararsız buldukları için sonucu etkilemeyecek bir haber diye ses çıkarmadıklarını mı düşünmeliyiz?

Hukukun, insan haklarının ve yasama yürütme yargı arasındaki kuvvetler ayrılığı dengesinin korunduğu, basının haber alabildiği ve verebildiği, seçmenlerin gelişmeleri öğrenerek gerektiğinde seslerini duyurabildiği bir yerde tüm bunlar yaşanabilir miydi?

Nasıl bir ülkede yolsuzluğu soruşturanlar hain ve düşman ilan edilir, kimin ne yapmış olduğu bir yana bırakılıp olayın çözümü seçim propagandalarıyla kazanılacak bir başarıya bağlanır? Bir oylama yapılıp yüzde doksan dokuzun desteğini alsa katil artık katil olmayacak mıdır? Seçim kazanan hırsızın çaldıkları artık soruşturulmamalı mıdır?” (5)

Nereden geldik, nereye gidiyoruz? Biliyor muyuz? Bilen var mı?

….

Toplumsal algı artık oldukça karmaşık mekanizmalarla belirleniyor. Epey uzun bir süre önce Enver Aysever’in Aykırı Sorular programına Kemal Okuyan katılmış, Sol gazetesinin İnternet portalından basılı yayına geçişindeki zorlukları nasıl aşacaklarını anlatmıştı. Sol, Birgün, Evrensel, Bianet ve T24 gibi alternatif kanallar genel çizginin dışında söz söyleyebiliyorlar. Günümüzün resmi ideolojisini temsil eden ve yandaş diye adlandırılan sayısız resmi kanallardan gelen akışlarda fazla bir çeşitlilik yok. Nesnellikten söz etmek zor. Verilmek istenen mesajlara göre hazırlanan haberlerle bir algı yönetimi yapıldığı söylenebilir. Taksim Gezi Parkı olayları ve Soma faciası da toplum geneline aynı karmaşık süzgeç yapısından geçerek yansıyor.

Yaşananlar sanatta nasıl bir yansıma bulabilir?

….

Bir süredir öz öyküler denebilecek bir yaklaşım üzerinde düşünüyorum.

Sıkıştırılmış ya da konsantre öyküler de denebilir kısa öykülerden oluşan ve birleşince yeni anlamlar kazanabilen dizilerle ilgili olarak. Öykünün ve yaşamın tüm ayrıntılarını vermek yerine 21. yüzyılın sabırsız insanları için doğru parçaları, anahtar sözcükleri bir araya getirerek gidilebilecek yolları çizmeye çalışan bu öykü yaklaşımı için. Şimdilerde novella ve novelletta gibi kavramlarla zenginleşerek roman ve öykü arasında geniş bir yelpazeye yayılıyor. Bütün, küçük parçalardan oluşuyor, bunların doğru içerik ve biçimle, doğru zaman ve yerde söylenmesi hedefe tam ulaşmayı sağlayabiliyor. Bir gerçeğin tüm yönlerini bilimsel bir model gibi içeren, ama estetik bir duyarlılıkla güçlü bir bağ da kurabilen yeni olanakların açacağı pencereler açabiliyor.

Her alanın ayrı kuralları var. Ekonomi, politika ve sanat için söylenecekler aynı yöntemleri kullanamaz.

Thomas Piketty’nin yazdığı ’21. Yüzyılda Sermaye’ kitabı Marx’ın Kapital’inin ‘yeni versiyonu’ olarak sunuluyor, ilk kez bir iktisat kitabı böyle büyük ilgi görüyormuş. Radikal gazetesi iktisatçıların konuyla ilgili düşüncelerine yer vermiş. Burada Keynes’in “iktisat, iktisatçılara bırakılamayacak kadar önemlidir” sözü alıntılanıyor. (6)

İletişim teknolojilerindeki gelişmeyle ekonomi ve politikada yaşananlar geniş kesimlerce anında görülür oldu. Kimlerin servetinin nasıl arttığı, kimlerin gittikçe yoksullaştığı, tüm bunların nasıl kararlarla gerçekleştiği, büyük kaynak aktarımlarının arkasındaki kötüye kullanmalar izlenebiliyor, bilinebiliyor.

Oynanan ekonomik ve politik oyun bir sihirbazlık gösterisine benziyor. Heyecanla nefesini tutmuş izleyiciler yönetenlerin ateşli savunucularının coşkulu sözlerini dinleyerek gösterdikleri parıltılı örneklere bakarken, bir kutunun içindeki değerler sessizce kaybolup bir başka yerde sabırsızlıkla bekleyen yeni sahiplerinin hizmetine sunulmak için ortaya çıkıveriyorlar.

Kurallar acımasız. İçtenliğe, dürüstlüğe, özgürlüğe, eşitliğe, haklara, hukuka yer yok. İnsan yaşamı değersiz. En fazla kazanç sağlayan en büyük gücü elde ediyor. Güçlenen daha çok kazanıyor. Kazandıkça güçleniyor. “Güç bendeyse kuralları da ben koyarım, yaşamak istiyorsanız boyun eğin.” diyor. Peşine takılan milyonları yüz yıl öncesinin koşullarında çalıştırmakta sakınca görmüyor. “İşsiz kalmadığınıza şükredin.” diyor. Doğa onun için değersiz. Tek amacı en kısa sürede en çoğunu almak oluyor. Ağaçları kesiyor, dereleri kurutuyor, toprakların karnında geniş yarıklar açıyor, her yanı betonla kaplayıp yeşili yaşamın dışına atıyor.

….

Türkiye geneline yayılan ve büyüdükçe akıl almaz bir saldırıyla karşılaşan Gezi direnişi, 27 Mayıs 2013′te parka ilk giden 30 kişilik grubun nöbetiyle başlamıştı. (7) Büyük acılar yaşandı. Uluslararası Af Örgütü’nün Ekim 2013 tarihli raporunda Türkiye yetkililerinin Gezi Parkı eylemlerine gösterdiği aşırı tepkinin hem Türkiye içinde hem de ülke dışındaki birçok kişiyi şoka uğrattığı belirtiliyor. (8)

Tüm bu olanlardan ve yitirilen, sakat kalan onca gençten sonra, olayların yıldönümünde toplantı düzenleyenlere yetkililerin gösterdiği aşırı sert tepki nasıl yorumlanabilir? (9) Ya Soma’da acılarının büyüklüğüyle sokağa dökülenlere karşı bibergazı ve plastik mermi kullanmaları için ne denebilir? (10)

Tarihe acı bir kayıt düşmek, yaşananları kişisel belleklerimize kazımak, toplumsal belleğe göndermek, yer etmesini sağlamaya çalışmak dışında neler yapabiliriz?

….

Bir gün sevmeyi öğrenirse Taipidos’un öfkesi yatışır mı? (11)

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarın öteki yazılarını okumak için yazar sayfasına göz atınız.

     Notlar:

  1. Dil Derneği, Türkçe Sözlük Ara-Bul,

http://www.dildernegi.org.tr/TR,274/turkce-sozluk-ara-bul.html

  1. Mehmet Arat, Türkiye CNN’de,

http://blog.radikal.com.tr/kultur-ve-sanat/turkiye-cnnde-24247

  1. Mehmet Arat, Bir Taksim Polisiyesi,

www.sanatlog.com/sanat/bir-taksim-polisiyesi

  1. Mehmet Arat, Gezi yılının son günü,

http://blog.milliyet.com.tr/AramaBlogger/gezi-yilinin-son-gunu/Blog/?BlogNo=442827

  1. Mehmet Arat, Çocuklar ve Seçmenler,

www.sanatlog.com/sanat/cocuklar-ve-secmenler

  1. Bahadır Özgür, Piketty neden popüler oldu?,

http://www.radikal.com.tr/turkiye/piketty_neden_populer_oldu-1194808

  1. Elif İnce, Gezi Parkı’nın ilk ‘işgalcileri’ anlatıyor,

http://www.radikal.com.tr/hayat/gezi_parkinin_ilk_isgalcileri_anlatiyor-1194793

  1. Uluslararası Af Örgütü, Gezi Parkı Eylemleri, Ekim 2013, İndeks: EUR 44/022/2013
  2. Gezi’nin birinci yıldönümü: Gaz, TOMA, cop,

http://www.radikal.com.tr/turkiye/gezinin_birinci_yildonumu_gaz_toma_cop-1194960

10. Constanze Letsch, Turkey mine disaster: police use riot tactics at protests about mine safety,

http://www.theguardian.com/world/2014/may/16/turkey-mine-disaster-teargas-plastic-bullets-protesters

11. Mehmet Arat, Taipidos’un Öfkesi

http://blog.milliyet.com.tr/taipidos-un-ofkesi/Blog/?BlogNo=454907

Cul-de-sac (1966, Roman Polanski)

Cul-de-sac, Roman Polanski’nin ilk filmlerinden biridir. 1966 yapımıdır. Türkçeye “Bozuk Düzen” şeklinde çevrilmiştir. Haliyle bu çeviri de filmin içeriğini ya da anlatması gereken fikri vermekten yoksundur. Çocuklarına eziyetler eden babanın hikâyesini anlatan bir filmdir. Yolu yanlışlıkla bir şatoya düşen bir mafya babasının hikâyesi etrafında gelişir. Sıkı bir psikanalitik içeriği olmakla birlikte, kamera-seyirci bakış açısından özdeşleşme konusunda karmaşık bir bakış açısına sahiptir. Mafya babasının (Richard Dickie) belli noktalarda çifte değerliliği “baba imgesi” konusundaki yorumu güçlenirir. Hatta mafya “babası”nın çocuklarına şiddet uygulama ya da cezalandırma şekli, bir babanın çocuğuna davrandığı gibidir. (Kadın karakter Teresa’yı [Françoise Dorléac] dizine yatırarak kıçına vurur, erkek karakter olan George’u [Donald Pleasence] kulağından tutarak havaya kaldırır.)

Teresa her açıdan bakıldığında, babaya çifte değerli bir yaklaşım ile ilişki kurar. Her ne kadar baba Richard (Lionel Stander) onları 12. yy’dan kalma bir şatonun günah çıkarma odasına hapsetse de Teresa oradan çıkarak ona bir içki getirir ve birlikte babanın can dostu olan Albie’nin (Jack MacGowran) mezarını kazarlar.

George tuhaf bir iktidarsızdır. Transvestit eğilimleri de bulunmaktadır. Filmin başında Teresa’nın George’a kadın elbiseleri giydirip ona makyaj yapması da bu noktada yeterince fikir verir. Bu en açık biçimde yaptığı resimlere yansımaktadır. Her ne kadar da resimleri Teresa’ya benzese de George, Teresa’nın saçlarını almıştır, fakat resim George’un kadın halini ifade eder. George’un iktidarsızlığı hem Teresa’nın ona davranışı hem de Richard’(mafya babası-god-father)nın onu küçümsemesinde açığa çıkar. Hem sembolik hem gerçek anlamda iktidarsızdır. Bu nedenle Teresa başka erkeklerle ilişki yaşar. Hatta Cristopher ile birlikte karides avlamaya giderler; seksüel ilişkinin en klasik ifadelerinden biridir. Fakat bu erkek daha sonra baba tarafından kovulur. Teresa bir suçlu küçük çocuk gibi arkası dönük durmaktadır.

Bununla birlikte, psikanalitik düzlemde bu ilişkiler bütünü babanın ölümü ile son bulur. Aslında babanın ölümü Polanski’nin ilk dönem filmlerinde çok açık biçimde ifade edilir. Richard aslında god-father’dır. Yüksek ihtimal bu tanrı-baba ya da baba-tanrı bağlantısını düşünerek filmin sonunda George istemeden de olsa Teresa’nın zorlaması ile tanrıyı ve babayı öldürmüştür. Freud’a göre insanığın en büyük savaşı doğaya karşı olan savaşıdır. O doğa karşısında yalnızdır. Bu tip bir yalnızlığı ise tanrıyı bularak ya da icat ederek ortadan kaldırma yolunda büyük adım atmıştır. Aksi takdirde, sürekli bir kaygı durumu onu kemirecektir. Freud “Bir Yanılsama’nın Geleceği”nde; uygarlığın insanın doğaya karşı koyma görevini durduramayacağını, yalnızca bunu başka araçlarla gerçekleştirmeye çalışacağını belirtir. Bunu yaşam ve evrenin elinden şiddeti alarak yapar. Bu minvalde yapacağı doğanın insanlaştırılmasıdır. Eğer ölüm kendiliğinden bir şey değil de kötü bir istencin şiddet eylemi ise, eğer doğanın her yerinde çevremizde kendi toplumumuzdan bildiğimiz yaratıklar varsa, o zaman rahat bir soluk alınabilir. Çünkü insan kendini doğa karşısında bir çaresizlik içinde bulur; tıpkı küçük bir çocuk olarak ana-babasının karşısında bulduğu gibi. İnsan doğayı basitçe ilişki kurabileceği kişilere dönüştürmez, ona bir babanın niteliklerini verir. Onu tanrılara dönüştürür. Baba ve tanrı ve doğanın bu şekilde sembolize edilişi, insanları onların karşısında küçük bir çocuğa dönüştürdüğü gibi aynı zamanda yaşamı da daha katlanılır kılar. Bir ötedünya fikrinin katlanılabilirliği ve tanrının olmayışının katlanılamazlığı.

Burada George’un delirmesi, La Strada’nın (1954, Federico Fellini) Gelsomnia (Giulietta Masina) karakterinin Il Matto’nun (Richard Basehart) ölümü ile delirmesiyle benzer referansları vardır. Babanın (tanrının) ölümüne karşı bir dayanamayış. Filmin sonundaki tünemiş George çekimi de bu ifadenin en çocuksu ve psikolojik ifadesidir. Teresa babasına âşık bir karakterdir; sürekli baba benzeri bir arzu nesnesi arar. Daha doğrusu bir işkenceci. Samuel Beckett, “Proust” isimli kitabında şöyle sorar: “Köpeği kusmuğundan ayırabilir misin?” Filmin önemli karakterlerinden olan Jack MacGowran da Beckett ile birlikte çalışmıştır. Filmde beklenen Katelbach bir türlü gelmez. Hep başka arabalar gelir fakat o hiç gelmez. Bu da hali ile Beckett’in o hiç gelmeyen “God”ot’unu hatırlatıyor. Godot üzerine yapılan yorumlardan birinde, Godot’nun tanrı olduğuna dair spekülasyonlar vardır. İngiliz İngilizcesinde godot ilk hece vurgulu okunur. Amerikan ingilizcesinde ise ikinci hece. Beckett oyunun İngiliz İngilizcesinde okunması gerektiğini söylemiştir. Bu da bizi god(tanrı)ot meselesine getiriyor gene.

Bu oyunda tanrı hiç gelmez, aynı filmde olduğu gibi. Katelbach, Richard’ı kurtaracak olan karakterdir, dolaylı olarak da George ve Teresa’yı da. İnsanı yalnız bırakmıştır. Biz hiç Katelbach ile Richard arasındaki konuşmada Katelbach’ın sesini duymayız. Genel itibariyle de Richard onunla aracı vasıtasıyla konuşur (sembolik peygamber). Kendisi hiç görünmemesine rağmen Lacancı anlamda irdelendiğinde omnipotens bir imgesi söz konusudur. Ortada yoktur; fakat gölgesi her yere sinmiştir. Richard’ın Katelbach’dan aldığı son mesaj da kendi başının çaresine bakması gerektiğidir. Nitekim de öyle olur, kızkardeş erkek kardeşin (bir anlamda bu iki karakter kardeş gibidirler) kafasına babasına dair kötü fikirleri sokarak ona kendini kanıtlama fırsatı sunar. Freud insanın en büyük savaşımlarından birinin babasına verdiği savaşım olduğunu vurgular. Nietzsche’ye göre de tanrı ölmüştür; fakat insan onun yerine başka bir şey koyamamıştır. Bu öldürme Freud’un belirttiği gibi travmatik bir hadiseye döner. George bu nedenle babasının ölümünün ağırlığını kaldıramaz. Belli takıntılar meydana getirir ya da gerçeklik hissini kaybettirir. George’un delirmesi de buna paraleldir.

Filmde belli sahnelerde din sembolizmi sıkı biçimde kullanılmıştır. Richard’ın Teresa ve George’u günah çıkarma odasına kapatması dinsel baskının dikkate değer bir ifadesidir. George’un bir dindar olduğunu ve içki içmediğini biliyoruz (bunun için ülserini bahane eder, ama bu psikopatolojik olarak dinsel bir referansı da gündemde tutar). George’un tüm malını mülkünü Ortaçağdan kalma bir rahibin kalesine yatırması da, onun hayata dair düşüncelerini yansıtır. Dindar bir insandır. Genellikle içlerinde yaşadıkları şato gibi etrafından izoledirler. Sosyallik anlamında sıkı ilişkileri yoktur. Fakat filmdeki en büyük sembolik edimlerden birisi de George’un tanışlarının oğlunun kazara rahibin mozaik camına ateş etmesidir. Bu aktivite Teresa’nın çocuğun kulağını ters biçimde çekmesi ile son bulur. Fakat bilinen o dur ki; filmde çok katmanlı bir baba-oğul ve özdeşleşme ilişkileri söz konusudur. Katelbach ile Richard arasında; Richard ile George ve Teresa arasında; George ve Teresa ile tanışlarının çocukları arasındadır. Fakat bu aktivitelerden her biri de sembolik bir şiddet ediminin gölgesiyle örtülmüştür. Katelbach’ın Richard’ı cezalandırıp cezalandıramayacağını bilemeyiz; Richard, George ve Teresa’ya zaten şiddet uygular, George ve Teresa da çocuğu gizli gizli tehdit eder. Bununla birlikte tanışlarının çocuğu ile Richard arasında da tehditkâr bir ilişki söz konusudur. Oğul’un babaya isyanı (bir nevi Hıristiyanlığın da sembolik ifadesi –ki baba dini yerine oğul dinini seçmesi) filmde leitmotivler halinde vurgulanır. Richard’ın George tarafından öldürüldüğü sahnede de zirve noktasına ulaşır. Tanışlarının oğlunun rahibin odasına yaptığı atış ile mozaik camı kırması da babaya karşı (babanın konumuna) yapılan bir isyandır. O da anne-babası tarafından cezalandırılır.

Seçim Bayazit         

calderon@sanatlog.com

Yazarın diğer sinema incelemelerini okumak için yazar sayfasına bakınız.