Etiksiz Efendinin Tetikçi Düzeni

14 Haziran 2014 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Köşe Yazıları, Sanat

-Emekçi Güzeli Naz Bektaş’a-

Hamlet’in kral babasının zehirlenerek öldürülüşünü bilirsiniz. Kraliçe ve kralın erkek kardeşi iktidar hırsı uğruna bir araya gelip bir entrikayla kralın yaşamına son verirler. Hamlet, babasının katillerini araştırırken “ensest bir ilişki”nin farkına varır ve bunu örtbas etmez. İhanet edenler annesi ve amcası olsa da “kol kırılır yen içinde” mantığıyla susmayıp intikam peşine düşer.

Devlet ve sermaye sınıfının gayrimeşru ilişkisinden doğan(Osm. veled-i zina) taşeronlaşma, işçi sınıfının kanını emen bir sülüktür. Taşeron sistemi, işçi sınıfını sendikasızlaştırmayla vuran bir pusudur. Ülkemizde taşeronluğun ilk uygulamaları 1973 yılında enerji sektöründe Etibank’ın işlettiği madenlerin kiraya verilmesiyle(rödovans) başladı. 1984’te Türkiye Taşkömürü İşletmeleri(TTK) 12 Eylül cuntasının verdiği güçle, Batı Karadeniz havzasında rödovans sistemiyle maden ocaklarını türedi şirketlere peşkeş çekmeye başladı. 1991 Büyük Madenci Yürüyüşünün silah zoruyla durdurulmasının ardından işçi sendikaları gücünü yitirmeye başlamıştı. Taşeronlaşma o yıllarda hızlandı, hatta kaçak kömür ocakları işletilmeye başlanmıştı. TTK’nın kapatıp mühürlediği(ekonomik ömrünü tamamlayan, kömürü kalitesiz bulunan ya da risk oranı yüksek olan) galerileri yeniden açarak “kaçak kömür ocakları” işletildi. Bunlar tek kuruş ihale bedeli ödenmeden işletilen(define avcıları misali çalışılan), jandarma sorumluluk alanlarında yer alan, devletin görmezden geldiği, işçilerin yevmiye usulüyle ve sigortasız çalıştırıldığı, iş güvenliğinin asla olmadığı tehlikeli galerilerdir. Bunlara “kömür mafyası” deniyordu, ölümlü kazalar olduğunda valilik bir süreliğine ocağı kapatıyor, işletmeciye göstermelik davalar açılıyor ve asla mahkûm olmayıp para cezalarıyla sıyrılıyorlardı. Enerji sektörüyle başlayan taşeronlaşma; ulaştırma, iletişim, turizm, gıda, nakliyat, inşaat, temizlik ve sağlık hizmetlerinde yayılmaya başladı. Dünün çek-senet mafyaları şirketleşip kamu ihaleleri aldılar ve tetikçiler “iş adamı” oldular.

Çalışma Bakanlığının güvenilmez verilerine göre, alt işverende çalışan işçi sayısı kamuda 586 bin ve özel sektörde 419 bin olmak üzere 1 milyonu geçmektedir. Verilere göre kamuda 417 bin işçi temizlik sektöründe ve 318 bin işçi de taşeron inşaat şirketlerinde çalışmaktadır. Hizmet alımında yüzde 36 ile belediyeler, yüzde 14 ile KİT’ler ve yüzde 4 ile yüksek öğretim kurumları ilk sıralarda yer alıyor.

Taşeronlaşma Nelerin Sübabıdır?

Sermaye sınıfının 24 Ocak 1980 ekonomik kararlarının yeniden güncellenmesi ve emek cephesinin kazandığı hakları kaybetmesine yönelik saldırıların en önemlilerinden birisi taşeronluk sistemidir. 12 Eylül cuntasıyla içini boşalttıkları ve demokrasiyle yönetilen bir ülke görünümü gereği vitrin süsü olarak bulundurdukları sendikaların kan kaybının hızlanması için Fransa’dan ithal edilen formülün adıdır. Güdümlü ve simbiyotik sendikacılık güçlenirken 15 milyon çalışanın bulunduğu ülkede, sendikalaşma oranı 1988’de yüzde 22,2 iken, 2002’de 9,5’e, 2010 yılında yüzde 5,9’a gerilemiştir. OECD ülkeleri arasında Türkiye, sendikasızlaşma alanında birinciliği kimseye kaptırmıyor. Taşeron sisteminin devlet ve sermaye sınıfı açısından yararlarını şöyle sıralayabilirim:

  • Sendikalı işçileri işten çıkarmak ve yerlerine alınan işçilerin sendikal örgütlenme haklarını baskıyla, tehditlerle, ispiyonla, şiddetle, tacizle, vaatlerle, etnik kışkırtmalarla(bunlar da yetmezse polis copu ve jandarma dipçiğiyle) engellemek kolaylaşır.
  • Asgari ücret ısrarla gülünç rakamlarda tutularak sömürü katmerlenir ve buna karşı direnecek emekçi sınıfın şiddet yoluyla sesi kesilir.
  • Asgari ücret karşılığında çalışan bu kesimin, sigorta primleri de en düşük seviyeden ödendiği için buradan da ayrı bir kazanç sağlanır.
  • Sendikalı işçilerin birkaç katı olan sendikasız işçilerin çocuk yardımı, ulaşım, yemek, hafta sonu tatili, yıllık izinleri vs. hakları gasp edilerek kârlarına kâr katarlar.
  • Her yıl ucube metinlere imza attırılan işçilere “işten çıktı/girdi” işlemi yapılarak kıdem tazminatları gasp edilir.
  • Hiçbir hükümet ILO standartlarını ve sözleşmelerini imzalamaz ve alt işverenler iş güvenliğine bir kuruş harcamayarak kazançlarını büyütürler.
  • Sözde güvenlik personelinin olduğu hastanelerde, sağlık çalışanlarının maruz kaldığı şiddetin de sorumlusu taşeron uygulamalardır.
  • Taşeron şirketlerin önemli bir kesimi de kara para aklayan, sabıkalılara “iş adamı kartviziti” çıkaran, suç ekonomisini meşrulaştıran bir sübaptır.
  • Bir kamu hizmeti yerine getirilirken devletin kasasından çıkan ödeneklerle işçilerin maaşı ödenir, taşeron şirket -kötü adam rolünün karşılığı olarak- arada komisyonunu alır. Kamu vicdanında komisyon alarak palazlanan taşeronlar suçlu ve günahkârdır, devlet ise her zaman 17 yaş masumluğunda ve dipdiridir.
  • Onca yoksulluk varken, yoksulluğa pansuman olarak görünen ancak yoksulları hem öldüren hem de süründüren sistemdir taşeronluk.

Bu devletin ve sermaye sınıfının, NATO’nun, Pentagon’un ve küresel sermayenin siyasi, askeri ve ekonomik alanda taşeronluğunu yaptığı çağımızda, devletin kamu hizmetlerini uyduruk taşeron firmalara vermesi eşyanın doğası gereğidir.

Sendikaların öldürülmesiyle, babası öldürülen Hamlet’in durumuna düşen emekçi sınıfı için de işte bütün mesele bu “Olmak ya da olmamak”.

Hüseyin Kaplan

hkaplan35@gmail.com

Gezi Direnişinin Tarihsel Rolü

8 Haziran 2014 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Manşet, Sanat

Alfred Adler’e göre, insan davranışlarına yön veren temel itki “aşağılık duygusu”dur. Bu durumun devletleri yönetenler için de geçerli olduğunu, kitleleri korku ve suçluluk duygusuyla yöneten zalimlerin insanların ruhunu ezerek muktedir olduklarını biliyoruz. Tarihin akışını zor kullanarak değiştirmeye çalışan egemenler, uygarlık tarihini kanla yazanlar, halkın kanı ve canı pahasına iktidarda kalmak için akıl dışı her yola başvuruyorlar kuşkusuz.

Türkiye’nin Değişen Kaderi

2009 Sonbaharında Türkiye’nin AB üyesi olarak kabul edilemeyeceğini Sarkozy ve Merkel kesin bir dille ifade edince, bu açıklamaya hiçbir tepki vermeyen hükümet sözcüleri, AB hayranı köşe yazarları ve akademisyenler beni şaşırtmıştı. O günden itibaren bu ülkenin rotasını batıdan doğuya çevirenler, Yavuz Selim siyasetine dönüş yapanlar, “Büyük Ortadoğu Projesi”nde son hamleyi yapabilmek için Pentagon senaryolarında başrolü kaptılar. Yankeeler, Kızıldeniz ve Akdeniz’i birleştirebilmek için Suriye’yi yutmak istiyorlardı. 11 Eylül stratejisinin devamında Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz’in karıştırılması gerekiyordu.

Kuzey Afrika ülkelerinde “Arap Baharı” adı verilen ayaklanmalar başlatıldı ve başarılı olundu, tüm bu yaşananlar birer Süper-Nato operasyonuydu ve Tunus’tan başlayarak domino etkisiyle Suriye’ye kadar yıkılacağı hesap ediliyordu. Ancak Suriye’ye girmek Rusya faktörü sebebiyle Irak ve Afganistan’da olduğu gibi kolay olmayacaktı. O halde bir iç savaş çıkarılarak Esad hükümetinin devrilmesi, Arap Baharının sonucu gibi algılanacaktı, fakat bunun için Türkiye’nin yardımı gerekiyordu.

Suriye’de planlanan kaos başlatılınca, 80 küsur ülkeden lejyonerler temin edilip Suriye ordusuyla savaştırılıyor ve Türkiye’den lojistik destek sağlanıyordu. Ancak TSK’nın Suriye’ye girip son darbeyi vurması için kamuoyunun desteğinin alınması lazımdı. Karşılığında Suriye’nin kuzeyi Türkiye’nin, güneyi ise ABD ve İngiltere’nin olacaktı. Misakı Milli sınırlarına Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyini de katarak Musul ve Kerkük petrollerine kavuşma hayali kuranların, üniter devletin yerine federasyon sistemine geçişin hazırlığı için çalıştıkları da görülüyor, AKP hükümeti bu senaryoda canla başla çalışıyor, efendilerine hizmette kusur etmiyorlardı. Tek eksikleri ordunun Suriye’ye girmesi için halkın ikna edilmesi ve moral desteğin alınması gerekiyordu. Çünkü basının ve kamuoyunun desteği olmadan ordular savaşamaz. 1974’te “Kıbrıs Barış Harekâtı” adı verilen Hollywood filminde Ecevit hükümeti bu desteği eksiksiz sağlamıştı.

O halde bir takım provokasyonlar devreye sokulmalıydı, önce Gaziantep’te yapılan sabotajların Suriye tarafından gerçekleştirildiği iddiası servis edildi. Ardından Sünni nüfusun yoğun olduğu Reyhanlı’da patlayıcı yüklü iki Tır’ın Suriye askeri istihbaratınca sınırdan geçirildiği ve infilak ettirildiği iddia edilse de buna kimse inanmadı. Bu devleti yönetenlerin halkla ilgili algısı “Bu halka ne kadar zulmedersek edelim, asla sesini çıkaramaz” üzerine kurulu olduğu için herhangi bir tepki gelmeyeceğinden emindiler. Fakat bu sabotaj, halkın sinir limitinin patlamasına yol açtı. Ardından Gezi parkı eylemlerinin ülke çapında yayılan bir isyana dönüşmesi Reyhanlı’nın sonucudur. Gezi, bir kıvılcım ve bir vesile oldu. Hükümetin Ortadoğu politikasının sonuçlarının katlanılmazlığı vicdan sahiplerini, gadre uğrayanları, ezilen kitleleri sokağa taşıdı. “Yaşam biçimine müdahale”, “AVM inşasını protesto”, “Ağaçların kesimi isyana dönüştü” vb. yorumlar, ülkenin her bir yanındaki her kesimi ayaklandıran “aşırı uyarıcı”nın Doğu Akdeniz’deki sabotajlar olduğu gerçeğinin gözden kaçmasını sağlıyordu. Ayrıca, “Gezi’nin Reyhanlı’nın devamı olduğu” Erdoğan tarafından itiraf edilmesine rağmen, bunu “çiçek çocukları”nın şirin bir eylemi gibi yorumlamak küçük burjuvaların hoşuna gidiyordu. Oysa halk destek verseydi ve TSK Suriye’ye girebilseydi, bu tür eylemlerin gerçekleşmesi imkânsızlaşırdı.

Direnişin Gücü ve Zaafları

Gezi direnişiyle, derin yapıların, emperyalist güçlerin, Pentagon’un, NATO’nun ve AKP’nin tüm planları suya düşmüş oldu. Gezi direnişiyle tarihin akışını değiştirdiğimizden emin olsun herkes. Eylemcilere görülmemiş sertlikte saldırılmasının ardındaki sebep buydu. Bu arada, asıl suçlu ABD’nin “Erdoğan’ı gözden çıkarma” algısı yaratması, Türkiye kamuoyuna şirin görünme konusunda başarılı bir drama çalışmasıydı. Tarihin kötüye doğru akışını durdurduğumuzu, o çocukların bir hiç uğruna ölmediğini, yaşanan acıların tarihsel bir karşılığı olduğunu yakın gelecekte herkesin göreceğini biliyorum. Alevi gençlerin hedef alınması, “Suriye’ye destek veriliyor” algısıyla hareket eden devletin reflekslerinin sonucudur ve rastlantı değildir.

Bu devletin, AKP hükümetinden başka bir seçeneği ve B planı olmadığı için, onca yatırımın ve planın boşa çıkacağı hesabıyla şiddete başvuruldu. AKP’nin yerine mecliste grubu bulunan ve bulunmayan hiçbir parti bu hükümetin yerini almak istemiyordu. O halde niçin “Her yer Taksim, her yer direniş”ti? Hedeflenen belirsizdi, bu hükümeti ıslah etmek için mi sokağa çıkılmıştı? Kitlelerin tepkisini çarçur etmekte ustalaşan sarı sendikalar ve legal sol partiler yine devlete unutulmaz hizmetler gerçekleştirdiler. Alanlarda birbirini “Ulusalcı, bölücü, devrimci vs.” diye dışlayanlar, meclis çatısı altında utanmadan bir araya gelip imtiyaz ve iltimasa doyamayanlar, halkın sokakta bir araya gelmesine tahammül edemiyorlardı. Bu halkın yararına hiçbir amaç taşımayan, şan ve şöhret budalası çıtkırıldım oyuncular, romantik rollerin aktörleri, bu aksiyon filminde dublörsüz oynayamayınca döküldüler. Gençlerin sokaklara dökülen kanı filmlerde kullanılan boyalardan değildi.

Hükümetin yaptığından daha kötüsü, gençliği “ötekileştiren”, çocuğunu istismar eden ebeveynler misali, bu denli sevgisiz ve korkak duruşlarıyla alanları ve tarihi fırsatı -kendi kıçlarının rahatı için- dinci faşizme terk edenlerin oportunizmi, yine halk düşmanlarının gücüne hizmet etti. 68 olaylarında Doğu Avrupa benzeri bir devrim hayal eden ve kendileri için makam ve mevki fantezileri kuran beyzadelerin, gençlerin heba edilmesi pahasına sustuklarını biliyoruz (Bknz: Paradigmanın İflası, Fikret Başkaya). Olan her zaman gençlere oldu, elitlerimiz ise 68’den bu yana tarzını koruyan Orhan Gencebay jantiliğinde siyasete devam etmekteler.

Mevcut düzenin çarpıklıklarından ve halkın ezilmişliğinden kendilerine rant çıkaran yazarlar ve siyaset adamlarının müsamere solculuğu halk isyanını isteyemez. Bu gibi anlarda burjuvazinin pansuman elemanı olurlar. “Arkadaşlar biz sadece münazara yapıyorduk, siz fazla abarttınız, ülke koşulları bir devrim için henüz hazır değil, elbet demokratik hakkımızı kullanacak, protestomuzu gerçekleştireceğiz” sözleriyle kitleleri teskin ederler. “Ülkemiz için endişeleniyoruz” açıklaması yapan sanat ve edebiyat çevresi, sahiden bu halk için endişeli olsalardı, üzerlerine düşeni yapmakta neden gamsızdılar?

Devletin kontrolündeki sendikalar, emekçi sınıfını alanlara çıkarmayıp genel grev ilan etmeyerek hükümetin ayakta kalmasının garantisi oldular. Gençliği sokakta yalnız bırakan sendikaların ve legal sol partilerin yöneticileri “devlet memuru” olduklarını yeniden ispatladılar. O halde neden “Her yer Gezi, her yer direniş”ti? Bu direnişe ihanet edenler, grev kırıcısı benzeri davrananlar, ülkenin Suriye savaşından teğet geçtiğini göremeyen zavallı emir kullarıdır.

Gezi’nin Yan Etkileri

Bugün kimi sol partiler kendi içinde polemiklere ve ayrışmalara doğru gidiyorsa bunun arka planı Gezi direnişindeki tutumlarının tutarsızlığıdır. Yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara’yı kazanmış görünen CHP, nasıl bir pazarlık sonucu sessiz sedasız geri adım atarak kaderine razı olan gelinler gibi sustu? Çünkü İstanbul ve Ankara’nın kaybedilmesi AKP hükümetinin düşmesi demekti, bunun sonucu da Suriye’de savaşın bitmesi demekti. Gezi’de her türlü çirkinliği yapan, derin güçlerin ayar çektiği bu parti, devletin hangi âli menfaati için postu yine AKP’ye bıraktı? Sarıgül’ün hırsını hangi pazarlıklar söndürmüş olabilir?

Gezi’nin yıldönümünde alanlara çıkacak yüzü olmayan ulusalcıların, meslek odalarının, legal sol partilerin, KESK ve DİSK’in pankartları yoktu. Karşı devrimci güçler olduklarını tarih karşısında yine ispatladılar. Gençleri polisin zulmüne teslim edenler, Perinçek’le aynı kandan gelmekteler, dolayısıyla onlar da Erdoğan’ın yedek subaylarıdır. Polisin merhametli davrandığı “anti-kapitalist müslümanlar” da sokaklarda görünmeyip kendilerini unutturdular. Hakikatleri ifade etmek yetmiyor, doğru zamanda doğru yerde olabilmek bütün mesele.

Bu direnişe ağaçlar vesile olsa da, çoğunluk Taksim’den Ortadoğu’yu ve Akdeniz’i göremese de, Gezi direnişiyle tarih yazan gençler, tarihe yazıldınız. İnsanlık sizinle gurur duyuyor.

Hüseyin Kaplan

hkaplan35@gmail.com