Gezi Direnişinin Tarihsel Rolü

8 Haziran 2014 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Manşet, Sanat

Alfred Adler’e göre, insan davranışlarına yön veren temel itki “aşağılık duygusu”dur. Bu durumun devletleri yönetenler için de geçerli olduğunu, kitleleri korku ve suçluluk duygusuyla yöneten zalimlerin insanların ruhunu ezerek muktedir olduklarını biliyoruz. Tarihin akışını zor kullanarak değiştirmeye çalışan egemenler, uygarlık tarihini kanla yazanlar, halkın kanı ve canı pahasına iktidarda kalmak için akıl dışı her yola başvuruyorlar kuşkusuz.

Türkiye’nin Değişen Kaderi

2009 Sonbaharında Türkiye’nin AB üyesi olarak kabul edilemeyeceğini Sarkozy ve Merkel kesin bir dille ifade edince, bu açıklamaya hiçbir tepki vermeyen hükümet sözcüleri, AB hayranı köşe yazarları ve akademisyenler beni şaşırtmıştı. O günden itibaren bu ülkenin rotasını batıdan doğuya çevirenler, Yavuz Selim siyasetine dönüş yapanlar, “Büyük Ortadoğu Projesi”nde son hamleyi yapabilmek için Pentagon senaryolarında başrolü kaptılar. Yankeeler, Kızıldeniz ve Akdeniz’i birleştirebilmek için Suriye’yi yutmak istiyorlardı. 11 Eylül stratejisinin devamında Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz’in karıştırılması gerekiyordu.

Kuzey Afrika ülkelerinde “Arap Baharı” adı verilen ayaklanmalar başlatıldı ve başarılı olundu, tüm bu yaşananlar birer Süper-Nato operasyonuydu ve Tunus’tan başlayarak domino etkisiyle Suriye’ye kadar yıkılacağı hesap ediliyordu. Ancak Suriye’ye girmek Rusya faktörü sebebiyle Irak ve Afganistan’da olduğu gibi kolay olmayacaktı. O halde bir iç savaş çıkarılarak Esad hükümetinin devrilmesi, Arap Baharının sonucu gibi algılanacaktı, fakat bunun için Türkiye’nin yardımı gerekiyordu.

Suriye’de planlanan kaos başlatılınca, 80 küsur ülkeden lejyonerler temin edilip Suriye ordusuyla savaştırılıyor ve Türkiye’den lojistik destek sağlanıyordu. Ancak TSK’nın Suriye’ye girip son darbeyi vurması için kamuoyunun desteğinin alınması lazımdı. Karşılığında Suriye’nin kuzeyi Türkiye’nin, güneyi ise ABD ve İngiltere’nin olacaktı. Misakı Milli sınırlarına Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyini de katarak Musul ve Kerkük petrollerine kavuşma hayali kuranların, üniter devletin yerine federasyon sistemine geçişin hazırlığı için çalıştıkları da görülüyor, AKP hükümeti bu senaryoda canla başla çalışıyor, efendilerine hizmette kusur etmiyorlardı. Tek eksikleri ordunun Suriye’ye girmesi için halkın ikna edilmesi ve moral desteğin alınması gerekiyordu. Çünkü basının ve kamuoyunun desteği olmadan ordular savaşamaz. 1974’te “Kıbrıs Barış Harekâtı” adı verilen Hollywood filminde Ecevit hükümeti bu desteği eksiksiz sağlamıştı.

O halde bir takım provokasyonlar devreye sokulmalıydı, önce Gaziantep’te yapılan sabotajların Suriye tarafından gerçekleştirildiği iddiası servis edildi. Ardından Sünni nüfusun yoğun olduğu Reyhanlı’da patlayıcı yüklü iki Tır’ın Suriye askeri istihbaratınca sınırdan geçirildiği ve infilak ettirildiği iddia edilse de buna kimse inanmadı. Bu devleti yönetenlerin halkla ilgili algısı “Bu halka ne kadar zulmedersek edelim, asla sesini çıkaramaz” üzerine kurulu olduğu için herhangi bir tepki gelmeyeceğinden emindiler. Fakat bu sabotaj, halkın sinir limitinin patlamasına yol açtı. Ardından Gezi parkı eylemlerinin ülke çapında yayılan bir isyana dönüşmesi Reyhanlı’nın sonucudur. Gezi, bir kıvılcım ve bir vesile oldu. Hükümetin Ortadoğu politikasının sonuçlarının katlanılmazlığı vicdan sahiplerini, gadre uğrayanları, ezilen kitleleri sokağa taşıdı. “Yaşam biçimine müdahale”, “AVM inşasını protesto”, “Ağaçların kesimi isyana dönüştü” vb. yorumlar, ülkenin her bir yanındaki her kesimi ayaklandıran “aşırı uyarıcı”nın Doğu Akdeniz’deki sabotajlar olduğu gerçeğinin gözden kaçmasını sağlıyordu. Ayrıca, “Gezi’nin Reyhanlı’nın devamı olduğu” Erdoğan tarafından itiraf edilmesine rağmen, bunu “çiçek çocukları”nın şirin bir eylemi gibi yorumlamak küçük burjuvaların hoşuna gidiyordu. Oysa halk destek verseydi ve TSK Suriye’ye girebilseydi, bu tür eylemlerin gerçekleşmesi imkânsızlaşırdı.

Direnişin Gücü ve Zaafları

Gezi direnişiyle, derin yapıların, emperyalist güçlerin, Pentagon’un, NATO’nun ve AKP’nin tüm planları suya düşmüş oldu. Gezi direnişiyle tarihin akışını değiştirdiğimizden emin olsun herkes. Eylemcilere görülmemiş sertlikte saldırılmasının ardındaki sebep buydu. Bu arada, asıl suçlu ABD’nin “Erdoğan’ı gözden çıkarma” algısı yaratması, Türkiye kamuoyuna şirin görünme konusunda başarılı bir drama çalışmasıydı. Tarihin kötüye doğru akışını durdurduğumuzu, o çocukların bir hiç uğruna ölmediğini, yaşanan acıların tarihsel bir karşılığı olduğunu yakın gelecekte herkesin göreceğini biliyorum. Alevi gençlerin hedef alınması, “Suriye’ye destek veriliyor” algısıyla hareket eden devletin reflekslerinin sonucudur ve rastlantı değildir.

Bu devletin, AKP hükümetinden başka bir seçeneği ve B planı olmadığı için, onca yatırımın ve planın boşa çıkacağı hesabıyla şiddete başvuruldu. AKP’nin yerine mecliste grubu bulunan ve bulunmayan hiçbir parti bu hükümetin yerini almak istemiyordu. O halde niçin “Her yer Taksim, her yer direniş”ti? Hedeflenen belirsizdi, bu hükümeti ıslah etmek için mi sokağa çıkılmıştı? Kitlelerin tepkisini çarçur etmekte ustalaşan sarı sendikalar ve legal sol partiler yine devlete unutulmaz hizmetler gerçekleştirdiler. Alanlarda birbirini “Ulusalcı, bölücü, devrimci vs.” diye dışlayanlar, meclis çatısı altında utanmadan bir araya gelip imtiyaz ve iltimasa doyamayanlar, halkın sokakta bir araya gelmesine tahammül edemiyorlardı. Bu halkın yararına hiçbir amaç taşımayan, şan ve şöhret budalası çıtkırıldım oyuncular, romantik rollerin aktörleri, bu aksiyon filminde dublörsüz oynayamayınca döküldüler. Gençlerin sokaklara dökülen kanı filmlerde kullanılan boyalardan değildi.

Hükümetin yaptığından daha kötüsü, gençliği “ötekileştiren”, çocuğunu istismar eden ebeveynler misali, bu denli sevgisiz ve korkak duruşlarıyla alanları ve tarihi fırsatı -kendi kıçlarının rahatı için- dinci faşizme terk edenlerin oportunizmi, yine halk düşmanlarının gücüne hizmet etti. 68 olaylarında Doğu Avrupa benzeri bir devrim hayal eden ve kendileri için makam ve mevki fantezileri kuran beyzadelerin, gençlerin heba edilmesi pahasına sustuklarını biliyoruz (Bknz: Paradigmanın İflası, Fikret Başkaya). Olan her zaman gençlere oldu, elitlerimiz ise 68’den bu yana tarzını koruyan Orhan Gencebay jantiliğinde siyasete devam etmekteler.

Mevcut düzenin çarpıklıklarından ve halkın ezilmişliğinden kendilerine rant çıkaran yazarlar ve siyaset adamlarının müsamere solculuğu halk isyanını isteyemez. Bu gibi anlarda burjuvazinin pansuman elemanı olurlar. “Arkadaşlar biz sadece münazara yapıyorduk, siz fazla abarttınız, ülke koşulları bir devrim için henüz hazır değil, elbet demokratik hakkımızı kullanacak, protestomuzu gerçekleştireceğiz” sözleriyle kitleleri teskin ederler. “Ülkemiz için endişeleniyoruz” açıklaması yapan sanat ve edebiyat çevresi, sahiden bu halk için endişeli olsalardı, üzerlerine düşeni yapmakta neden gamsızdılar?

Devletin kontrolündeki sendikalar, emekçi sınıfını alanlara çıkarmayıp genel grev ilan etmeyerek hükümetin ayakta kalmasının garantisi oldular. Gençliği sokakta yalnız bırakan sendikaların ve legal sol partilerin yöneticileri “devlet memuru” olduklarını yeniden ispatladılar. O halde neden “Her yer Gezi, her yer direniş”ti? Bu direnişe ihanet edenler, grev kırıcısı benzeri davrananlar, ülkenin Suriye savaşından teğet geçtiğini göremeyen zavallı emir kullarıdır.

Gezi’nin Yan Etkileri

Bugün kimi sol partiler kendi içinde polemiklere ve ayrışmalara doğru gidiyorsa bunun arka planı Gezi direnişindeki tutumlarının tutarsızlığıdır. Yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara’yı kazanmış görünen CHP, nasıl bir pazarlık sonucu sessiz sedasız geri adım atarak kaderine razı olan gelinler gibi sustu? Çünkü İstanbul ve Ankara’nın kaybedilmesi AKP hükümetinin düşmesi demekti, bunun sonucu da Suriye’de savaşın bitmesi demekti. Gezi’de her türlü çirkinliği yapan, derin güçlerin ayar çektiği bu parti, devletin hangi âli menfaati için postu yine AKP’ye bıraktı? Sarıgül’ün hırsını hangi pazarlıklar söndürmüş olabilir?

Gezi’nin yıldönümünde alanlara çıkacak yüzü olmayan ulusalcıların, meslek odalarının, legal sol partilerin, KESK ve DİSK’in pankartları yoktu. Karşı devrimci güçler olduklarını tarih karşısında yine ispatladılar. Gençleri polisin zulmüne teslim edenler, Perinçek’le aynı kandan gelmekteler, dolayısıyla onlar da Erdoğan’ın yedek subaylarıdır. Polisin merhametli davrandığı “anti-kapitalist müslümanlar” da sokaklarda görünmeyip kendilerini unutturdular. Hakikatleri ifade etmek yetmiyor, doğru zamanda doğru yerde olabilmek bütün mesele.

Bu direnişe ağaçlar vesile olsa da, çoğunluk Taksim’den Ortadoğu’yu ve Akdeniz’i göremese de, Gezi direnişiyle tarih yazan gençler, tarihe yazıldınız. İnsanlık sizinle gurur duyuyor.

Hüseyin Kaplan

hkaplan35@gmail.com

Kadınlar Nerde?

15 Eylül 2013 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Kitaplar, Manşet, Sanat

“Bir Taksim Polisiyesi” (1), yaz aylarında uzun süre “Bir Türkiye Polisiyesi” olarak sürdü. Gezi Parkı’nda yaşananlar yeni bir sayfa açtı. Çeşitli yayınların arasında yazarların öykülerinin derlendiği, gelirleriyle Gezi Direnişi’nde yaşamını yitirenler ve yaralananlar adına anı fidanlığı oluşturulacak kitap dikkat çekti. (2) Hareketli bir dönem geçirdik. Nedense yöneticiler bir türlü yumuşamadı. Yaralanan, sakat kalan, yaşamını yitiren gençleri kendi insanları olarak görmedi. Sürekli yaptıklarını savunma ve eleştirenleri yıldırma eğiliminde oldular. En yukarıdan aşağılara kadar çeşitli kademelerde görevliler açıklamalar yaptı, suçlamalar getirdi. Söylenmesi gerekeni söyleyen çıkmadı. Kimse, “Biz büyük bir hata yaptık, biraz anlayış göstererek olayların tırmanmasını önleyebilirdik. Gençlerimiz ölmez, sakat kalmazdı.” demedi. Üstelik farklı düşünenleri ve demokratik haklarını kullananları suçlayan bir fezleke hazırlandı. Türkiye Barolar Birliği’nin düzenlediği basın toplantısında buna tepki gösterildi. “Avukatlar mahkeme salonlarından zırhlı polisler tarafından güç kullanılarak çıkarılmakta, savunma hakkını savunmak için kanuni yükümlülüklerini yerine getiren baro yöneticilerine, İstanbul Barosu örneğinde olduğu üzere, tarihe kara bir leke olarak geçecek davalar açılmakta, polis şiddetinin sorumlularını bulun ve şiddeti önleyin diye haykıran avukatlar insan hakları hiçe sayılarak bizim kutsal mekânımız olan adliyeden dövülerek dışarı çıkarılmaktadır. Geldiğimiz noktada hukuk devleti yerine kurulan polis devletinin açık bir ispatı Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün fezlekesi elimizdedir. Bu fezlekede Türkiye’deki bütün sivil toplum örgütlerine, bütün barolara ve özgür basına savaş açılmıştır.” dendi. (3)

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin üçüncü maddesi, “Herkesin yaşama hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliğine hakkı vardır.” diyor. (4) İnsan Hakları Başkanlığı’nın sitesinde “İnsanın değişimi ve gelişmesinin sonucunda 10 Aralık 1948 yılında yayınlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi doğmuştur. Türkiye, Birleşmiş Milletlerin kurucu üyelerinden birisi olarak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni ilk onaylayan ülkeler arasında yer almış ve insan hakları konusundaki önemli sözleşmelerin büyük bölümüne taraf olmuştur.” bilgisi yer alıyor. (5)

gezi-parki-direnisi

Yöneticilerin konuşmalarındaysa haklar ve özgürlüklerden çok bunların nasıl sınırlandırılacağı, kötüye kullanılmasının nasıl önleneceği bulunuyor.

Resmi açıklamaları yapanların hepsinin erkek olduğunu söylemek yanlış olur mu?

Peki, kadınlar nerede?

Kuşkusuz her yerdeler. Polisin de, göstericilerin de arasında varlar, evlerde ve sokaklardalar, işyerlerindeler, ulaşım araçlarındalar, birçok alanda erkeklerle birlikteler, zor koşullarda çalışıyor, toplantılara katılıyor, forumlarda konuşuyorlar. Yukarılara çıktıkça sayıları azalıyor. Yönetici olsalar bile belirli bir çizgiyi geçmeleri zor. Mecliste azlar, bakan olup erkekler dünyasını yönetmeleriyse hiç kolay değil.

Taksim Gezi Parkı’nda başlayan olayların yöneticilerin akıl almaz yaklaşımı nedeniyle girdiği yönü düşününce bir soruya takıldım. Başbakan koltuğunda bir kadın olsa, ama demir bir leydi değil, erkek davranışlarındaki kavgacı yanlışları bilen ve uzak duran birisi, daha doğru bir bakış açısıyla sertleşmenin önüne geçip tarafların birbirini anlamasını ve herkes için daha iyi bir sonuca varılmasını sağlayabilir miydi? Ölümlerin, sakatlanmaların, yaralanmaların, büyüyen nefretin, ötekileştirmenin, açılan derin uçurumların önüne geçebilir miydi? Yoksa toplumlar hep en doğruyu bildiğini sanan, çevresinde kendisini koşulsuz onaylayanlar dışında kimseyi istemeyen, boyun eğilince yumuşayıp en küçük bir karşı ses çıkınca aslan gibi kükreyerek karşıdakini korku içinde bırakan sert yöneticiler olmadan yönetilemez miydi?

Gönlüm de, aklım da yumuşaklıktan yanaydı. Yönetenlerse hep diğer uçta geziniyorlardı. Arada anlayış gösteren olduğunda hemen zayıflıkla damgalanıyordu. İnsanın öyküsünün acı yanı işte. Doğaya karşı yaşamını savunurken güçlenmiş, istediklerini yeni araçlar kullanarak daha kolay ve daha çok elde etmeye başlamıştı. Bu kez kendi içinde bölünmüş, başka insanları yola getirmeye çalışırken oyunu savaş boyutuna çıkarmıştı. Yumruklar, taşlar, sopalar, kılıçlar, mertliği bozan tüfekler, toplar, bombalar, uçaklar, nükleer biyolojik kimyasal silahlar. Modern kentleri besleyebilmek ve koruyabilmek için büyük riskler alarak acımasızca tüketilen doğal kaynaklar. Söylenen hep şuydu: “Nasıl soğuktan ve fırtınadan korunmak için kapalı bir ortamda barınmamız gerekiyorsa, insandan gelen tehditleri uzak tutmak için de güçlü olmamız, kavga edip onları uzaklaştırabilmemiz gerekiyor.” deniyordu. Toplumların tarihi iç ve dış düşmanlarla girilen sonu gelmez çatışmaların bitmemiş bir öyküsü olmuştu.

The-Athena-Doctrine-kitap

Kadına özgü değerlerin en sert sorunları bile çözerek daha iyi bir gelecek kurulmasını sağlayabileceği sonucuna varan Athena Doktrini çalışması (6), yaz boyunca yöneticilerin demokratik tepkilere karşı duydukları öfkeyi, amaçlarına ulaşmak için evrensel değerleri nasıl yok sayabildiklerini açıklayabilir miydi? Erkek egemen toplumların tarihi savaşlarla geçmişti. Güvenlik ancak güçle, silahla sağlanabiliyordu. Günümüzde de savaşlardan henüz kurtulamamıştık. Barış hala iki savaş arasındaki sessizlik olarak tanımlanıyordu. Bu çatışmalı ortamda, 21. yüzyılın işletim sistemi olarak nitelendirilen kadınca yaklaşım nasıl bir çözüm getirebilirdi? Kitabın adında söylendiği gibi kadınlar ve onlar gibi düşünen erkekler geleceğin egemenleri olabilirler miydi?

Tuğba Kıraç kitapla ilgili yazısında (7) kadına ve erkeğe özgü değerleri listelemiş. Bir gruba baskın, güçlü, analitik, kibirli, çalışkan, odaklı, inatçı, özgür, bencil, azimli, cesur, kendinden emin, sınırlayıcı, lider, mantıklı, katı, mesafeli, agresif deniyor. Diğeri nazik, yaratıcı, sadık, pasif, tutkulu, popüler, güvenilir, üst sınıf, dost, uzlaşmacı, esnek, uyumlu, yeniliklere açık, çevik, akıllı, fedakâr, kırılgan, sevgi dolu, asil, takım oyuncusu, mütevazı, içten, gerçekçi olarak tanımlanıyor. Günümüz devletleri ve yöneticileri için kullanılabilecek sözcükler hangi gruba ait oldukları hakkında ipuçları verebilir. Gelecek kadınlara ve onlar gibi düşünen erkeklere ait olabilir. Bugün erkeklerin ve onlar gibi davranabilen kadınların gibi görünüyor.

Yine de günümüzün sürekli gelişen iletişim dünyası, yürürlükteki sistemin sert yapısına yaslananların uykularını kaçırıyor olmalı. Bağımsız bir tepki için bir araya gelenleri gaz ve suyla dağıtamayınca, sopayla dövüp yıldıramayınca, rasgele kişileri şafak baskınlarıyla evlerinden aldıkları halde olmayan ve bu yüzden hiçbir zaman bulamayacakları kışkırtıcıları bulamamanın şaşkınlığıyla sıradan insanlara saldırıyorlar. Yalnızca onurlu bireyler olmak, kendi seçimleri doğrultusunda özgürce yaşamak isteyen, bu çabalarıyla saygıyı hak eden gençleri hedef alıyorlar. Sorunları güç kullanarak çözmeye alışkın erkek düşüncesinin somut bir düşman göremeyince içine düştüğü çaresizlikle, 21. yüzyılın yükselen özgürlük düşüncesini sopaları ve gazlarıyla boğmaya, öldürmeye çalışıyorlar.

Özgün yaklaşımlarıyla gelecekte yükselecek kadınlar gerçekten var mı, neredeler?

Düşünen, çalışan, üreten, anlamak isteyen erkeklerle birlikte yaşamın içindeler. Şimdilik erkekler ve erkek gibi davranarak kitleleri hizaya sokan kadınlar kadar güçlü olmayabilirler. Ama sanırım Athena doktrini doğru. Gelecek onların olacak.

….

Yazarların öykülerinin derlendiği bir kitabın adında yazım yanlışı olması 2013 Türkiye’sinde yaşanan bu olayları bilmeyenler için şaşırtıcı olabilir. Ancak şimdiden İnternet sözlüklerinde yerini alan bu terim, yakın bir gelecekte başka kaynaklarda da görülebilir. Ekşi Sözlük’te verilen güzel tanımlar arasında “Düşündüğüm, söylemek istediğim ama söyleyemediğim her şeyin özet geçilmiş halidir. Çünkü konuşsam tesiri belli ki yoktur, sussam gönül razı değildir.” ve “Direnişte yazılmış kağrolsun bağzı şeyler sloganı, yağmur altında sadece yaşasın diyerek zıpladığımız zamanki naifliğimizi hatırlatıyor bana, istemsizce gülümsüyorum her gördüğümde.” dikkat çekiyor. (8)

bagzi-seylere-oykuler-kitap-incelemesi

Bağzı Şeylere Öyküler’in arka kapağındaki tanıtım yazısında Gezi Direnişi’nin bu topraklarda yaşanmış en önemli toplumsal hareketlerden biri olduğu, ilk sayfasındaysa yaşamını yitiren Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ali İsmail Korkmaz, Medeni Yıldırım ve Mustafa Sarı’ya, yaralanan, sakat kalan ve yaşam mücadelesi verenlere adandığı belirtiliyor. Kitap Leyla Erbil’in Tuhaf Bir Erkek romanından bir alıntıyla başlıyor.

“şu da var

bütün acılara karşın

hayat

içimize bir nota bırakır ya

en bitik günümüzde

direnme notasını

bir zarfa mı koyar

bir deniz çırpıntısıyla mı

savurur

yüzümüze

neşe üşüşür hayatımıza

birden güç aşılar

iyi güçtür

baş eğdirmeyen

umut

altın kafesinden

çıkıverir

dolaşır tepemizde”

Girişte kitabı hazırlayan Kadir Yüksel’in “Öyküyü O Gençler Yazdılar” başlıklı bir sunumu var. “Asıl öyküyü o gençler yazdılar… En ustalıklı öyküyü, en acemi sanılan elleriyle yazdılar. Hepimize okumak düşüyor, dönüp dönüp yeniden okumak. Gençlerin sokakta yazdıklarını okudukça genç kalmak.” diyor. Yazısının sonundaki notta öyküleri biraz farklı bir ölçütle sıraladığını, yazarların yayımlanan ilk öykü kitaplarını ölçü olarak aldığını, aynı yıl içinde öykü kitabı yayımlanan yazarlar arasında ise doğum tarihlerinin ölçüt olduğunu söylüyor.

Ferit Edgü Gezi-yorum’da “Herşey bir ilkle başlar” diyor. Adnan Özyalçıner “Alandaki Park”, Necati Tosuner “Üstgeçit”, Mehmet Zaman Saçlıoğlu “Düşsel Kahramanlarım Oradaydı”, İlhan Durusel ve Tansu M. Gülaydın “Ayrı Düşmüş Metinler - Karşılıklı Metin Sergisi”, Zafer Doruk “Kuş Bakışı”, Aziz Gökdemir “Civan”, Celal İlhan “Giriş Bu, Asıl Öykü Daha Sonra”, Hakan Bıçakcı “İşten Eve Giden En Uzun Yol”, Remzi Karabulut “Karşılık”, Gamze Güller “Çok Daha Fazlası”, Kerem Işık “Belkili İnsan Dolması”, Zeynep Sönmez “Görünür Bir Kentte”, Özcan Öztürk “Tamam, Mı? Devam, Mı?”, Berna Durmaz “Sevdiğine Benziyor İnsan”, Türker Ayyıldız “Tül”, Mehmet Fırat Pürselim “Kompozisyon”, Sinan Sülün “Büyük Başkan İçin Kötü Gün”, Şenay Eroğlu Aksoy “Uzun ve Yoksul”, Mahir Ünsal Eriş “Park Uykusu”, Onur Çalı “Ağaç Baharı”, Fuat Sevimay “Gelincik”, Hakkı İnanç “Ağaçlar da Gürler”, Zeynep Ünal “Düdük”, Murat Taş “Son Barikat”, Vuslat Çamkerten “Direnişte Aşk Başkadır” ve Semih Öztürk “Ateşböcekleri Yağmurda Sönmez” başlıklı öyküleriyle yer alıyorlar.

Kitabın ilk basımı 2013 Ağustos’unda yapılmış. Gezi Parkı’na iş makinelerinin 27 Mayıs’ta girdiği düşünülünce kısa sürede nitelikli bir çalışmanın gerçekleştirildiği, Gezi Parkı’nın edebiyatla buluştuğu rahatlıkla söylenebilir. Daha uzun bir zaman diliminde, insana ve yaşama duyarlı tüm yazarların katkısıyla kuşkusuz daha kapsamlı bir çalışma yapılabilirdi. Ama Kadir Yüksel’in yazısında belirttiği gibi bu derleme gerçekten “daha başlangıç” olabilir, “edebiyatımız bu diriliş günlerine tanıklık etmekten geri” durmayıp yazmaya devam edebilir.

gezi-parkinda-yasamini-yitirinler

Kitapta değişik yaklaşım ve türlerde yazılmış kısa öykülerin yanında uzunca olanları da var. Yazıyı Gamze Güller’in “Çok Daha Fazlası” öyküsüyle, sıradan insanların yaz aylarında sıklıkla yaşadığı sahnelerden biriyle bitirmek istiyorum:

“Bir anda gaz bombaları düşüyor etraflarına. Göz gözü görmez oluyor. Nefes alamıyorlar. Kaçmak istiyor, kaçamıyorlar. Ceren’i arıyor Mert. Adını haykıracak, sesi çıkmıyor; gözleri, genzi, yüreği yanıyor. Ceren’in çadırına doğru koşmak istiyor. Bir yandan maskesini takmaya çalışıyor yüzüne. O tarafa gitme diyor bir arkadaşı. Mert onu dinlemiyor. Ceren’i bulmak zorunda. Ama yönünü bile bulamıyor. Ciğerleri yangın yeri. Birden püskürtülen suyla yere kapaklanıyor. Cehennemi bildiğini zannederdi Mert, değilmiş, bu çok daha fazlası…”

NOTLAR

1. Mehmet Arat, Bir Taksim Polisiyesi, http://www.sanatlog.com/sanat/bir-taksim-polisiyesi/

2. Kadir Yüksel, “Bağzı Şeylere Öyküler”: 28 Yazardan Gezi Parkı Öyküleri, http://www.edebiyathaber.net/bagzi-seylere-oykuler-28-yazardan-gezi-parki-oykuleri/

3. Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün Gezi Parkı Eylemleriyle İlgili Olarak Hazırladığı ve Ankara Barosu’nu Suçladığı Fezleke Baroları ve Avukatları Ayağa Kaldırdı, http://www.barobirlik.org.tr/Detay19625.tbb

4. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, http://insanhaklari.barobirlik.org.tr/

5. İnsan Hakları Nedir?, http://www.ihb.gov.tr/InsanHaklariNedir.aspx

6. John Gerzema, Michael D’Antonio, The Athena Doctrine: How Women (and the Men Who Think Like Them) Will Rule the Future, http://www.amazon.com/The-Athena-Doctrine-Women-Future/dp/111845295X

7. Tuğba Kıraç, Athena doktrini, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/tugba_kirac/athena_doktrini-1144746

8. 28, iinflack; 29, lykos; https://eksisozluk.com/kahrolsun-bagzi-seyler-3864484?p=3

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarın diğer yazıları için şu sayfaya bakınız.