Çağdaş Taht Savaşları

15 Haziran 2014 Yazan:  
Kategori: Magazin & Popüler Kültür, Manşet, Sanat, Sinema

George R.R. Martin 20 Eylül 1948′de Bayonne, New Jersey’de doğmuş. (1) Yüz yıl önce yaşasa ya da dünyanın bir başka yerinin insanı olsa Taht Oyunları kitapları yazılıp televizyon dizisi yine yapılabilir miydi? Bilimsel gelişmelerin kişilerden bağımsız olarak er ya da geç gerçekleşeceği söylenebilir. Ama bir sanat yapıtı kişiye bağlıdır. Tekrarlanamadığı gibi bir başkasınca aynı özgünlükte yaratılması da olanaklı değildir.

Martin’le ilgili Türkçe kaynaklar biraz sınırlı olsa da bilgi alınabiliyor. Taht Oyunları (A Game of Thrones) 850 sayfa 73 bölüm olarak Ağustos 1996′da, Kralların Çarpışması (A Clash of Kings) 504+488 sayfa 70 bölüm olarak Şubat 1999′da, Kılıçların Fırtınası (A Storm of Swords) 624+608 sayfa 82 bölüm olarak Kasım 2000′de, Kargaların Ziyafeti (A Feast for Crows), 504+504 sayfa 46 bölüm olarak Kasım 2005′te, Ejderhaların Dansı (A Dance with Dragons) 624+608 sayda 73 bölüm olarak Temmuz 2011′de orijinal baskılarıyla okuyuculara ulaşmış. Kış Rüzgârları (The Winds of Winter) ve Bahar Rüyası (A Dream of Spring) henüz yazılmamış. (2) Günümüzde yaşadığımız ilginçliklere bir örnek henüz yazılmamış kitaplarla ilgili bilgilerin de bulunabilmesi. (3) Bir liste verilip George R. R. Martin’in bu karakterlerin Kış Rüzgârları’nda bulunacağını doğruladığı belirtiliyor. Sansa Stark, Arya Stark, Arianne Martell, Aeron Greyjoy, Theon Greyjoy, Victarion Greyjoy, Tyrion Lannister, Barristan Selmy adları kitaba ve diziye uzak duranlar için bir anlam taşımayabilir. Etki alanına girenlerse epey iyi tanıyor olabilirler.

George-R.R.-Martin

Kitaplarının boyutları, yazarlığı hakkında söz söylemenin kolay olmayacağını gösteriyor. Öte yandan romanlarından yapılan dizi, ilgi gördükçe uzayarak sıradanlığa teslim olan diğerlerinden ayrılıyor. Sinemasal kaygılar güdüldüğü, bölüm sayısının sınırlı tutulduğu, başarılı bir sonuç için epey çaba harcandığı gözleniyor.

George R.R. Martin yazmaya çok genç yaşta başlamış. Komşu çocuklara canavar öyküleri satıyor, okuyormuş. Sonraları çizgi roman hayranı olmuş. Amatör dergiler için kurgu öyküler yazmaya başlamış. İlk profesyonel satışını da 1970′te 21 yaşındayken yapmış. “Kahraman” Galaxy’ye kabul edilmiş, Şubat 1971 sayısında yayımlanmış. Bunu diğerleri izlemiş. Aynı yıl Northwestern Üniversitesi’nde gazetecilik lisans eğitimini tamamlayarak yüksek lisansa başlamış. Vicdani retçi olarak 1972–1974 arasında alternatif hizmet yükümlülüğünü yerine getirmiş. 1973–1976 arasında satranç turnuvaları yönetmiş. 1976–1978′de gazetecilik bölümünde öğretim görevlisi olmuş. Bu dönemlerde yarı zamanlı olarak yazmaya da başlamış. 1975′te evlenmiş, 1979′da çocuksuz olarak boşanmış. Tam zamanlı bir yazar olmuş. Holywood’a taşınarak 1986′da televizyon için Alacakaranlık Kuşağı (Twilight Zone) için öykü editörü kadrosuyla göreve başlamış. 1988′de Güzel ve Çirkin (Beauty and the Beast) için yapımcılığı üstlenmiş. Televizyon işinde basamakları tırmanmış. 1977–1979 arasında Science Fiction & Fantasy Writers of America’da yöneticilik, 1996–1998 arasında da başkanlık yapmış. (4) Kendi romanları ve öykülerindeki çalışmalarına ek olarak bilim kurgu alanında derleme yayınlarının hazırlık süreçlerine katılmış.




style="display:inline-block;width:300px;height:250px"
data-ad-client="ca-pub-8260989211775262"
data-ad-slot="1849792839">


Bir radyo konuşmasında senaryolarını verdiğinde yapımcıların hep: “Bu çok iyi, ama yapım maliyeti ayırdığımız bütçenin beş katı olur.” dediklerini söylemiş. 1990′lı yılların başlarında Orta Çağ İngiltere’sindeki Güllerin Savaşları’ndan esinlenen bir fantezi dizisine başlamış. Buzun ve Ateşin Şarkısı bir gecede başarı getirmemiş, ama güçlü dili seri ilerledikçe satışları patlatmış. 2011′deki televizyon dizisi uyarlamasıyla kitapları daha da büyük bir okuyucu kitlesine ulaşmış. Martin aynı yıl serinin beşinci kitabını, Ejderhayla Dans’ı yayımlamış. Dünyanın dört bir yanındaki okuyucular kitaba yönelince yeni birçok satan roman ortaya çıkmış.

Sık sık J. R. R. Tolkien’le karşılaştırılsa da Martin fantezi edebiyatta Yüzüklerin Efendisi yazarına göre daha farklı bir biçimde yazıyormuş. Martin’in Westeros’unda karmaşık yaşamlar süren ve kendi yollarından giden insanlar yaşıyormuş. Öykü akışları ustaca kuruluyormuş, Martin’in çok sevdiği satranç oyununda olduğu gibi. Bir eleştirmen onun için: “Martin bir edebiyat dervişi, karmaşık karakterleri ve canlı diliyle büyülüyor, en iyi masal anlatıcılarının gücüyle birdenbire yakalayıveriyor.” demiş.

Bir yazar olarak karakterlerine hiç acıması yokmuş, ana karakterleri ve diğer sevilenleri beklenmedik biçimde öldürüveriyormuş. Martin fantastik öykülerinde savaşın gerçekliğini yansıtmak için belirli bir sorumluluk duygusu taşıyormuş. Bir keresinde: “İnsanlar savaşlarda ölüyor. İnsanlar savaşlarda sakat kalıyor. Onların çoğu iyiler; sevilecek, ölmesini görmeyi istemeyeceğiniz insanlar.” açıklamasını getirmiş. (5)

….

Tayfun Atay, Game of Thrones dersleri başlığıyla, diziyle ilgili bazı değerlendirmeler yapmış: Tarihin önemli dönemlerinden birine, feodaliteye ilişkin son derece gerçekçi bir kurgu olduğunu, Avrupa Orta Çağı’nın feodal toplumsal yapısı ete ve kemiğe büründürülürken Hıristiyanlığın dışarıda tutulduğunu, bunun anlaşılabileceğini, Hıristiyanlığın fantastik edebiyat için uygun olmadığını, yansıtılan ortama uygun terimin ‘paganik feodalizm’ olabileceğini söylüyor. Parçalı siyasal yapıdan, mutlak gücü olmayan zayıf kraldan ve temel güç konumunda olan lordlardan söz ediyor. Ayrıca Roma’yı çağrıştıran köleci yaşam biçimlerinin, yağma ekonomisine dayalı göçer kabile örgütlenmelerinin, hatta ticaretle zenginleşerek kendi örgütlenmesini gerçekleştirmiş özgür şehir oluşumlarının bulunduğunu belirtiyor. Dizinin gerçekçilikten en uzak yanının en fazla ilgiyi çektiğini, pek çok yabancı eleştirmenin de dile getirdiği gibi cinselliğin diziye ilgiyi artırırken tarihsel inandırıcılığını zayıflattığını öne sürüyor. (6)

Washington Post’tan Anna Holmes’un diziyle ilgili bir değerlendirmesinden söz ediyor: “Dizinin tarihsel-antropolojik değerine ilişkin tartışmayı”, Martin’in “insanlık tarihinin kaydı düşülmüş bilimsel bulgularından alabildiğine” beslendiği ve “ön planda feodalitenin resmedildiği” tablonun “insanın iki milyon yıllık insanlaşma macerasının pek çok kesitinden fırça darbeleriyle” renklendiği yorumlarını getirerek sürdürüyor, örnekler veriyor. Buz Duvar’ın ötesinde yaşayan yabanılların “Marx’ın ütopyasını dayandırdığı” ilkel komünal toplulukları” çağrıştırdığını söylüyor. (7)

Anna Holmes yazısına George R.R. Martin’in çok sevilen “Buzun ve Ateşin Şarkısı” fantezi serisi üzerine kurularak olay yaratan televizyon dizisiyle ilgili birkaç noktayı belirterek başlıyor: “Kopmuş kafalar, içeriden çevrilen entrikalar, mitolojik yaratıklar, uzun ve karışık bir karakter listesi. Bir de çıplak kadınlar, bir sürüsü.” Dizideki erotizmin özgün öyküden saparak onu geriye ittiğini belirtiyor, uç durumlarla ilgili örnekler veriyor. Televizyon eleştirmeni Mo Ryan’ın dizinin “seks sahnelerini bazen karaktere ışık tutmak için kullandığı” ama çoğu kez bunlara yalnızca kadınları çıplak gösterme fırsatı olarak yer verdiği değerlendirmesini aktarıyor. Pop kültür yaratıcılarının içeriği öncelikle heteroseksüel erkek bakışına ve isteklerine göre belirlediğini vurguluyor. (8)

Tayfun Atay, “Ateşin Kızı/Buzun Oğlu” başlıklı değerlendirmesinde de “Buz ve Ateşin Şarkısı” adındaki imgeler kişilere indirgenirse buzun John Snow, ateşin Daenerys Targaryen olacağı yorumunu getiriyor. Hollywood’un, karşılaştırmalı mitoloji alanının büyük ismi Joseph Campbell’e çok şey borçlu olduğunu, Türkçeye “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adıyla çevrilen “The Hero of a Thousand Faces” adlı kitabında tüm kültürlerin kahramanlık efsanelerinde bulunan evrensel bir yaklaşımı tanımladığını söylüyor. Buna göre kahramanın üç aşamalı bir yoldan geçip ortaya çıktığını, önce sıradan yaşam koşullarından ayrıldığını, sonra zor ve tehlikeli bir sınavlar sürecinden geçtiğini, sonunda da bilgi, beceri, deneyim, güç kazanmış olarak döndüğünü aktarıyor. Bu yapılanmanın Arnold van Gennep ve Victor Turner’ın Geçiş Ritleri kavramına ilişkin kuramsal katkılarından beslendiğinin bilindiğini, Campbell’in kahraman monomitinin Yüzüklerin Efendisi, Yıldız Savaşları ve Matrix gibi filmler gibi Games of Thrones örgüsünde de bulunduğu duygusunu taşıdığını belirtiyor. Martin’in sevilen karakterleri öldürerek ve hemen her karakteri kahraman olduğu kadar canavar olarak da sunarak pek çok klişenin dışına çıkabilse de iki karakter, buz ve ateş için bunu yapmadığı yorumunu getiriyor. (9)

….

Günümüzün yönetenleri tahtlarda oturmuyorlar. Ama taht savaşlarının daha insancıl, temel hak ve özgürlük kavramlarını koşulsuz dikkate alarak yapıldığı söylenebilir mi?

Jared Diamond’ın Ülker İnce’nin çevirisiyle Tübitak Yayınları’nın Popüler Bilim Kitapları arasında çıkan “Tüfek, Mikrop ve Çelik” çalışması arka kapakta “Neden Avrupalılar Amerika’yı keşfetti de Amerikalılar Avrupa’yı keşfetmedi?” sorusuyla başlayarak şöyle tanıtılıyor:

“Bu basit sorunun ardında insanlığın MÖ 11.000′den günümüze tarihi gizli. Fizyoloji profesörü Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve Çelik’te, aklımıza gelmeyen, geldiğinde çocukça bulduğumuz soruların yanıtlarını araştırırken, tarımın başlamasından yazının bulunuşuna, dinlerin ortaya çıkışından imparatorlukların kuruluşuna, tarihin seyrini belirleyen pek çok önemli adımı ayrıntısıyla inceliyor. İnsan toplulukları arasındaki farklılıkların, eşitsizliklerin nedenlerini, temellerine inmeye çalışarak sorguluyor; günümüz dünyasını biçimlendiren etkenlerin izini sürüyor… Biyoloji, jeoloji, arkeoloji, coğrafya gibi değişik bilim dallarından beslenen, ‘Batılı’ koşullanmalardan arınmış, geleceği gösteren bir tarih kitabı.” (10)

İnsanlık tarihinde barutun bulunmasıyla ortaya çıkan yeni ve büyük gücün, kitlesel kırımlara neden olabilen mikropların, doğaya egemenlikte yeni bir aşamaya geçilmesini sağlayan çeliğin çok özel önemleri olduğu söylenebilir.

Taht savaşlarının üç aşamasından da söz edilebilir mi? Sopalardan kılıçlara “mert” dönemler, barutun bulunmasıyla mertliğin bozulduğu “tüfek” dönemi, basınçlı su ve gözyaşartıcı gazın barışçı gösterilere de saldırarak insanları sindirip yıldırmak için kullanılabildiği “gaz” dönemi.

Edebiyat için Murphy yasaları arasındaki “Bir belgesel roman yazılıp yayımlanabiliyorsa artık konuyla ilgili yapılabilecek pek de bir iş kalmamıştır. O artık tarihsel bir romandır” önermesi tersten okunabilir mi? (11)

Olup bitenler anlatılamıyorsa, tarihsel bir roman yaşananların güncel bir kaydı olarak okunabilir mi?

….

Gaz kitleleri durdurmaya yetecek mi? Taipidos’ların öfkesi engellenebilir mi? (12)

Günümüz demokrasileriyle ilgili çok farklı görüşler var. Seçimlerde çoğunluğu ele geçirenin hiçbir sınır tanımadan istediğini yapabileceğini sanıp bunu savunan “oycular” da, sistem içerisinde yapıldığı için seçimlerin hiçbir işe yaramayacağını söyleyerek hiç katılmayan “koşulsuz boykotçular” da olabiliyor.

Günümüz toplumlarının uzlaşmasının ve yasallığının temel dayanaklarından biri olan seçimler, toplumun tüm kesimlerinin sorunları için gerçek bir çözüm olabilir mi, bilmiyorum.

Ama seçmenler çıkar sağlamaya, kontrol etmeye ve boyun eğmeyeni dışlamaya yönelik saldırgan politikalara sert tokatlar atmayı öğrenmezse, yaşamın ve geleceğin temel dayanağı olan sokaktaki insanı yerlerde sürükleyen basınçlı sular ve ağlatan gazlar kentlerden eksik olmayacak gibi görünüyor.

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarın diğer yazılarını okumak için tıklayınız.

Notlar

1. George R.R. Martin, http://www.georgerrmartin.com

2. George R. R. Martin, http://tr.wikipedia.org/wiki/George_R._R._Martin

3. The Winds of Winter, http://tr.wikipedia.org/wiki/The_Winds_of_Winter

4. George R.R. Martin, http://www.georgerrmartin.com/about-george/life-and-times/

5. George Raymond Richard Martin, The Biography.com website, http://www.biography.com/people/george-r-r-martin-20786615

6. Tayfun Atay, Game of Thrones dersleri 1, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/tayfun_atay/game_of_thrones_dersleri___1-1133100

7. Tayfun Atay, Game of Thrones dersleri 2, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/tayfun_atay/game_of_thrones_dersleri_2-1133335

8. Anna Holmes, Skin is wearing thin on HBO’s ‘Game of Thrones’, http://www.washingtonpost.com/lifestyle/style/skin-is-wearing-thin-on-hbos-game-of-thrones/2012/04/26/gIQA4hd6jT_story.html

9. Tayfun Atay, Game of Thrones dersleri 3, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/tayfun_atay/game_of_thrones_dersleri_3_atesin_kizibuzun_oglu-1134024

10. Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve Çelik, http://www.idefix.com/kitap/tufek-mikrop-ve-celik-jared-diamond/tanim.asp?sid=CRF1P203H2GYZS1X1G0F

11. Mehmet Arat, Edebiyat İçin Murphy Yasaları ve Struma, http://blog.radikal.com.tr/kultur-ve-sanat/edebiyat-icin-murphy-yasalari-ve-struma-41908

12. Mehmet Arat, Taipidos’un Öfkesi, http://blog.milliyet.com.tr/taipidos-un-ofkesi/Blog/?BlogNo=454907

Acı Kayıt, Yaşananların Kişisel ve Toplumsal Belleğe Gönderilmesi

8 Haziran 2014 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Manşet, Sanat

Sözlükte (1) kayıtsız için üç anlam verilmiş:

1. Kaydı yapılmamış, deftere ya da yazıya geçirilmemiş olan.

2. Bir koşula bağlı olmayan.

3. Aldırmaz, ilgisiz, umursamaz, lakayt.

Kayıt ise dokuz farklı anlam taşıyor:

1. Bir yere mal ederek deftere geçirme:  Çocuğun kaydı bulunamadı.

2. Bir kimse ya da bir şeyle ilgili gerekli bilgileri bir listeye, bir kütüğe geçirme.

3. Bir yazının, bir hesabın tarih, numara vb.nin ya da kopyasının bir yerde yazılı  bulunması: “Hafızama güvenmeyiniz. Kayıtlarımız daha sağlamdır.” -R. H. Karay.

4. Sınırlama, davranışlarını çerçeveleme:  Hiçbir kayıt ileri sürmeksizin.

5. Koşul, şart: Kitabımı, kısa zamanda getirmen kaydıyla verebilirim.

6. Önem verme, gözetme.

7. Resmi belge.

8. Ses ya da resmi, manyetik bant üzerine geçirme işlemi.

9. Kış için ayrılan yiyecek.

Soma’da yaşananlar tarihte acı kayıtlar olarak yerini alacak. Olayın gerçekleri ve sorumlular şimdilik kayıtsız olsa bile, olup bitenler önce o çağdışı karanlık çukurdan kurtulabilenlerin, sonra yakınlarının, sonra ışık hızıyla dağılıp yayılan bilgiyle tüm dünyanın bilincine kazındı. Kişisel ve toplumsal belleklerin silinmez bir kaydı oldu.

….

Ne yazık ki yaşamlarımızdan acı kayıtlar eksik olmuyor. Soma acısı sürerken Gezi Parkı olaylarının yıldönümü geldi. Başta Taksim, Türkiye yeniden toz bulutlarına büründü. Temel haklarını kullanarak yürüyüp açıklama yapmak isteyenler engellendi. Yeni acılar yaşanma korkusu arttı.

Geçen yıl Gezi Parkı yükselişinin başlarında şunları yazmıştım:

“Türkiye umutlarla kaygıların, sevinçlerle düş kırıklıklarının birbirine karıştığı bir dönemden geçiyor.

Bir yanda sivilleşme, özgürlükçü bir anayasa, Kürt ulusu da içinde olmak üzere bu topraklarda yaşayan tüm halkların ve grupların eşit haklarla birlikte yaşaması için atılmaya çalışılan küçük adımlar.

Bir yanda bireylerin yaşam alanlarının egemen düşünce ve inançlara göre daraltılması, çocukların ve gençlerin her zamankinden de dar kalıplara göre biçimlendirilmek istenmesi, bireysel görüş ve seçimlerin yok sayılması.

Binler, on binler, yüz binler değil, belki de milyonlar on yıllar sonra sahneye çıkıyorlar. Belki toplumsal beyin ölümüne karşı çıkmak için.” (2)


Gelişmeler ne yazık ki acı sonuçlar getirmişti:

“Kimliklerinin tanınmasını, isteklerine saygı gösterilmesini isteyerek alanları dolduran insanlar değildir sorun. Verilen emirleri uygulayan, belirlenen stratejileri risk alarak yaşama geçiren polis de değildir yaşanan bu acıların nedeni. Aslında onlar da bu acımasız oyunun kurbanlarıdır. İpek İzci Emniyet-Sen’in kurucularından olan ve avukatlığını da yapan eski polis Emrullah Aksakal’la görüşmüş. Aksakal, 12 Eylül sonrasında Çevik Kuvvet’te yirmili yaşlardaki memurların görevlendirildiğini anlatmış. “Meslekte ikbal bekleyen yeni memurlar, emir verenin isteklerini fazlasıyla yapmak ister. Bunlar itaat etmezse aday memurluktan asil memurluğa geçemezler.” demiş. “Amirler neden net bir şekilde görev tanımı yapmıyor, uygulamayı kontrol etmiyor diye sorgulanmalı. Siyasi otorite belirlediği derecenin aşılmaması için eğitim ve cezalandırma yapar. Sorun, eğitim ve cezalandırmanın yapılıp yapılmadığındadır. Kolluğun siyasi otoriteyle eylemci arasındaki rolüdür. Bir memur yanlış işler yaptıysa bile siyasi otorite onu eğitmek için ne yaptı şimdiye kadar? Hammaddeniz neyse, aldığınız ürün/hizmet de o olur. Gariban polisin ne suçu var, İstanbul gibi yerde yaşam savaşı veriyor.” diye eklemiş.” (3)

Yılın sonunda şu değerlendirmeyi yapmıştım:

“Taksim’deki bir park, toprağa ve yaşama sarılmanın, ayağa kalkmanın simgesi oldu. İnsanların birbirini anlayıp kucaklaması, öfkeli saldırıları sevgiyle püskürtebilmesi, doğanın uyumlu parçaları olup yaşama sarılabilmeleri için güç verdi, umut ışıkları yaktı, kentlerin boğulduğu gaz bulutlarının içinde ‘Bağzı Şeylere Öyküler’ yazıldı.” (4)

Bir yandan da gündeme yolsuzluk iddiaları eklenmişti:

“Nasıl bir ülkede ‘Cinayette dokunmadılar yolsuzluk operasyonunda attılar’ başlığı atılabilir? Bunun yazılabilmesini basın özgürlüğünün bir göstergesi olarak görüp sevinmeli miyiz? Yoksa daha karanlık günlere hazırlananların şimdilik zararsız buldukları için sonucu etkilemeyecek bir haber diye ses çıkarmadıklarını mı düşünmeliyiz?

Hukukun, insan haklarının ve yasama yürütme yargı arasındaki kuvvetler ayrılığı dengesinin korunduğu, basının haber alabildiği ve verebildiği, seçmenlerin gelişmeleri öğrenerek gerektiğinde seslerini duyurabildiği bir yerde tüm bunlar yaşanabilir miydi?

Nasıl bir ülkede yolsuzluğu soruşturanlar hain ve düşman ilan edilir, kimin ne yapmış olduğu bir yana bırakılıp olayın çözümü seçim propagandalarıyla kazanılacak bir başarıya bağlanır? Bir oylama yapılıp yüzde doksan dokuzun desteğini alsa katil artık katil olmayacak mıdır? Seçim kazanan hırsızın çaldıkları artık soruşturulmamalı mıdır?” (5)

Nereden geldik, nereye gidiyoruz? Biliyor muyuz? Bilen var mı?

….

Toplumsal algı artık oldukça karmaşık mekanizmalarla belirleniyor. Epey uzun bir süre önce Enver Aysever’in Aykırı Sorular programına Kemal Okuyan katılmış, Sol gazetesinin İnternet portalından basılı yayına geçişindeki zorlukları nasıl aşacaklarını anlatmıştı. Sol, Birgün, Evrensel, Bianet ve T24 gibi alternatif kanallar genel çizginin dışında söz söyleyebiliyorlar. Günümüzün resmi ideolojisini temsil eden ve yandaş diye adlandırılan sayısız resmi kanallardan gelen akışlarda fazla bir çeşitlilik yok. Nesnellikten söz etmek zor. Verilmek istenen mesajlara göre hazırlanan haberlerle bir algı yönetimi yapıldığı söylenebilir. Taksim Gezi Parkı olayları ve Soma faciası da toplum geneline aynı karmaşık süzgeç yapısından geçerek yansıyor.

Yaşananlar sanatta nasıl bir yansıma bulabilir?

….

Bir süredir öz öyküler denebilecek bir yaklaşım üzerinde düşünüyorum.

Sıkıştırılmış ya da konsantre öyküler de denebilir kısa öykülerden oluşan ve birleşince yeni anlamlar kazanabilen dizilerle ilgili olarak. Öykünün ve yaşamın tüm ayrıntılarını vermek yerine 21. yüzyılın sabırsız insanları için doğru parçaları, anahtar sözcükleri bir araya getirerek gidilebilecek yolları çizmeye çalışan bu öykü yaklaşımı için. Şimdilerde novella ve novelletta gibi kavramlarla zenginleşerek roman ve öykü arasında geniş bir yelpazeye yayılıyor. Bütün, küçük parçalardan oluşuyor, bunların doğru içerik ve biçimle, doğru zaman ve yerde söylenmesi hedefe tam ulaşmayı sağlayabiliyor. Bir gerçeğin tüm yönlerini bilimsel bir model gibi içeren, ama estetik bir duyarlılıkla güçlü bir bağ da kurabilen yeni olanakların açacağı pencereler açabiliyor.

Her alanın ayrı kuralları var. Ekonomi, politika ve sanat için söylenecekler aynı yöntemleri kullanamaz.

Thomas Piketty’nin yazdığı ’21. Yüzyılda Sermaye’ kitabı Marx’ın Kapital’inin ‘yeni versiyonu’ olarak sunuluyor, ilk kez bir iktisat kitabı böyle büyük ilgi görüyormuş. Radikal gazetesi iktisatçıların konuyla ilgili düşüncelerine yer vermiş. Burada Keynes’in “iktisat, iktisatçılara bırakılamayacak kadar önemlidir” sözü alıntılanıyor. (6)

İletişim teknolojilerindeki gelişmeyle ekonomi ve politikada yaşananlar geniş kesimlerce anında görülür oldu. Kimlerin servetinin nasıl arttığı, kimlerin gittikçe yoksullaştığı, tüm bunların nasıl kararlarla gerçekleştiği, büyük kaynak aktarımlarının arkasındaki kötüye kullanmalar izlenebiliyor, bilinebiliyor.

Oynanan ekonomik ve politik oyun bir sihirbazlık gösterisine benziyor. Heyecanla nefesini tutmuş izleyiciler yönetenlerin ateşli savunucularının coşkulu sözlerini dinleyerek gösterdikleri parıltılı örneklere bakarken, bir kutunun içindeki değerler sessizce kaybolup bir başka yerde sabırsızlıkla bekleyen yeni sahiplerinin hizmetine sunulmak için ortaya çıkıveriyorlar.

Kurallar acımasız. İçtenliğe, dürüstlüğe, özgürlüğe, eşitliğe, haklara, hukuka yer yok. İnsan yaşamı değersiz. En fazla kazanç sağlayan en büyük gücü elde ediyor. Güçlenen daha çok kazanıyor. Kazandıkça güçleniyor. “Güç bendeyse kuralları da ben koyarım, yaşamak istiyorsanız boyun eğin.” diyor. Peşine takılan milyonları yüz yıl öncesinin koşullarında çalıştırmakta sakınca görmüyor. “İşsiz kalmadığınıza şükredin.” diyor. Doğa onun için değersiz. Tek amacı en kısa sürede en çoğunu almak oluyor. Ağaçları kesiyor, dereleri kurutuyor, toprakların karnında geniş yarıklar açıyor, her yanı betonla kaplayıp yeşili yaşamın dışına atıyor.

….

Türkiye geneline yayılan ve büyüdükçe akıl almaz bir saldırıyla karşılaşan Gezi direnişi, 27 Mayıs 2013′te parka ilk giden 30 kişilik grubun nöbetiyle başlamıştı. (7) Büyük acılar yaşandı. Uluslararası Af Örgütü’nün Ekim 2013 tarihli raporunda Türkiye yetkililerinin Gezi Parkı eylemlerine gösterdiği aşırı tepkinin hem Türkiye içinde hem de ülke dışındaki birçok kişiyi şoka uğrattığı belirtiliyor. (8)

Tüm bu olanlardan ve yitirilen, sakat kalan onca gençten sonra, olayların yıldönümünde toplantı düzenleyenlere yetkililerin gösterdiği aşırı sert tepki nasıl yorumlanabilir? (9) Ya Soma’da acılarının büyüklüğüyle sokağa dökülenlere karşı bibergazı ve plastik mermi kullanmaları için ne denebilir? (10)

Tarihe acı bir kayıt düşmek, yaşananları kişisel belleklerimize kazımak, toplumsal belleğe göndermek, yer etmesini sağlamaya çalışmak dışında neler yapabiliriz?

….

Bir gün sevmeyi öğrenirse Taipidos’un öfkesi yatışır mı? (11)

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarın öteki yazılarını okumak için yazar sayfasına göz atınız.

     Notlar:

  1. Dil Derneği, Türkçe Sözlük Ara-Bul,

http://www.dildernegi.org.tr/TR,274/turkce-sozluk-ara-bul.html

  1. Mehmet Arat, Türkiye CNN’de,

http://blog.radikal.com.tr/kultur-ve-sanat/turkiye-cnnde-24247

  1. Mehmet Arat, Bir Taksim Polisiyesi,

www.sanatlog.com/sanat/bir-taksim-polisiyesi

  1. Mehmet Arat, Gezi yılının son günü,

http://blog.milliyet.com.tr/AramaBlogger/gezi-yilinin-son-gunu/Blog/?BlogNo=442827

  1. Mehmet Arat, Çocuklar ve Seçmenler,

www.sanatlog.com/sanat/cocuklar-ve-secmenler

  1. Bahadır Özgür, Piketty neden popüler oldu?,

http://www.radikal.com.tr/turkiye/piketty_neden_populer_oldu-1194808

  1. Elif İnce, Gezi Parkı’nın ilk ‘işgalcileri’ anlatıyor,

http://www.radikal.com.tr/hayat/gezi_parkinin_ilk_isgalcileri_anlatiyor-1194793

  1. Uluslararası Af Örgütü, Gezi Parkı Eylemleri, Ekim 2013, İndeks: EUR 44/022/2013
  2. Gezi’nin birinci yıldönümü: Gaz, TOMA, cop,

http://www.radikal.com.tr/turkiye/gezinin_birinci_yildonumu_gaz_toma_cop-1194960

10. Constanze Letsch, Turkey mine disaster: police use riot tactics at protests about mine safety,

http://www.theguardian.com/world/2014/may/16/turkey-mine-disaster-teargas-plastic-bullets-protesters

11. Mehmet Arat, Taipidos’un Öfkesi

http://blog.milliyet.com.tr/taipidos-un-ofkesi/Blog/?BlogNo=454907

Kadının Tarih Sahnesine Dönüşü ve Anaerkil Dönem Homeros’u

11 Mayıs 2014 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Bir süre önce kendimce yanıtını vermeye çalıştığım bir soru sormuştum: “Peki, kadınlar nerede?” (1)

Sonra bir dönem neredeyse Troya’da yaşar oldum: “Bir süredir İlyada’yla yatıp İlyada’yla kalkıyorum. Geçmişin gizemlerine açılan büyülü bir kapı, bugünü anlamanın şaşırtıcı bir yolu gibi yaşamıma girdi.” (2)

Bir savaşı anlatmasına karşın İlyada, o dönemdeki yaşamla ilgili ipuçları veriyordu. Azra Erhat, Anadolulu kadınların daha basit bir yaşam süren Akha kadınlarından çok üstün olduğu yorumunu yaparken İlyada’da anaerkil dönemin izlerinin bulunduğuna değiniyordu. İlyada’nın Kitap Arkası’nda (3) bunların bazılarını aktarmıştım:

“Minoen Girit uygarlığı 2400′den 1400′e bir yandan Mısır ve Mezopotamya’nın eski kültürleriyle, öte yandan Yunanistan ve Anadolu’yla alışverişi sağlayarak bin yıl boyunca Akdeniz’e ışık saçmış. Anadolu’dan gelmiş Ana Tanrıça tapımı ile birlikte kadının egemen olduğu anaerkil düzeni uzun zaman yaşatmış. Yunanistan’dan gelme kavimlerle bu düzen bozulduysa da İlyada’da izlerine rastlanıyormuş. Bir kadının kaçırılmasıyla başlayıp yıllar süren Troya Savaşı, Homeros’un anlattığı Troya’da kadının çok önemli ve üstün tutulması bunun örnekleriymiş.”

“Homeros destanlarında anayla oğul, anayla kız arasında tadına doyulmaz sevecenlik ilişkileri canlandırılıyormuş. Erhat bunu, merkezi Anadolu’da bulunan anaerkil bir toplum düzeninin kalıntıları olarak açıklıyor. Troya’daki aile yaşamının uyumundan, ihtiyar Priamos’un oğulları, gelinleri, kızları, damatları ile birbirini seven, sayan, destekleyen bir topluluk olduğunu söylüyor.”

Troya’daki yaşamla ilgili anlatılanlar, gerçekten de daha sıcak ve eşit bir ilişki düzenini çağrıştırıyor:

“Homeros’un kendi işlerini görmeye alışmış yiğitleri evlerini de kendileri yaparmış. Paris, Helene’yle oturacağı evi Priamos’un evine bitişik olarak yapı ustalarının yardımıyla kendisi yapmış. Priamos ve elli oğlu yan yana dizili ‘thalamos’ denilen evlerde otururmuş. Konağın en büyük odası ‘megaron’ denilen, ortasında büyük bir ocak, tavanında dumanın çıktığı ve gün ışığının içeri girdiği bir delik bulunan yermiş. Ev sahibi konuklarını burada kabul eder, yemekler ocakta pişirilir, yanan ateş içeriyi hem ısıtır, hem aydınlatırmış. Eşyalar yalınmış, içeride oturulan tahtlar, iskemleler, üstlerine postlar ve örtüler serilen sedir ve arkalıklı iskemleler bulunurmuş. Yemek zamanı hizmetçilerin getirdiği küçük masalar konukların önüne konarak ekmek, şarap, kızartılıp doğranmış et tahta veya maden tabaklar içinde getirilirmiş. Yemek elle yenir, sonrasında ibrikle leğen gelir, eller yıkanırmış.”

“Anlattığı savaş da bir kadın yüzünden çıkmış İlyada’da birbirinden güzel ve ilginç kadın tipleri varmış. Evlerde düzeni kadın yönetir, hizmetçilere bir iş yaptıracağında erkek ona başvururmuş. Kadının ilk işi bütün ev halkının giyimini sağlayacak kumaşları dokumakmış. Lydia’nın doğusundaki Maionia gibi Anadolu bölgelerinde ince nakış işlerinin de yapıldığı olurmuş. Erhat, Anadolulu kadınların daha basit bir yaşam süren Akha kadınlarından çok üstün olduğu yorumunu yapıyor. Homeros, Troyalı kadınlar için ‘helkesipeplos’ sıfatını kullanarak elbiselerinin yerlerde süründüğünü söylüyormuş. Kadınların giysilerinde Girit fresklerinde görüldüğü gibi göğsü yukarı kaldıran kemerler bulunur, kadınlar memelerini iri göstermek için bir çeşit korse takarlarmış. Kadınlar süslerine de düşkünmüş, Hisarlık kazılarında altın gerdanlıklar, yüzükler, iğneler bulunmuş. İnsanlar temizliğe de düşkünmüş, erkekler yolculuk ve savaş dönüşü banyo yaparlarmış. Homeros dünyasında kadın yemek pişirmeye karışmıyormuş. Hayvanları erkekler kesiyor, etlerini şişleyip onlar pişiriyormuş. Kadınlar erkeklerin şölenine katılmayarak yemeklerini kadınlar katında yermiş.”

Eşitsizliklerin büyüdüğü savaşlar çağında kadın, tarih sahnesindeki gücünü artık yitirmiş olmalı. Homeros’un destanlarında anaerkil döneme ilişkin fazla iz bulmak kolay olmasa gerek. İlyada’nın yaşandığı yıllardan çok öncesini, kadınların eşitlik ve barış toplumunu anlatmış bir anaerkil dönem ozanı yaşamış mıdır?

Ataerkil düzenin savaşını anlatırken Homeros, o dönemin yaşamıyla ilgili çok fazla bilgi vermişti. Anaerkil dönemle ilgili hiç değilse bazı söylenceler, mitolojik öyküler, tarihsel bilgiler olmalı. O dönemin bir kadın ozanı olsa neyi, nasıl yazardı? Böyle bir yapıt var mıdır? Yoksa bile canlandırılabilir mi?

Burcu Kaya Erdem ve Özge Baydaş Sayılga’nın yazısı (4) Avatar filmi (5) bağlamında ataerkil ve anaerkil toplumun tarihsel savaşımını inceliyor, yaşanan değişimleri özetliyor:

“İlk dönemlerde insan; üretken, verimli, yaşama can veren doğa anasının kucağında, kadının üretimde etkin role sahip olduğu anaerkil toplum yapısı ve soyun anadan çocuğa geçtiği ana hukukuna bağlı bir toplumsal yaşam sürdürmüştür. Üretim araçlarının gelişmesi ve bu araçların erkeğin egemenliği altına girmesiyle kadın, toplumsal ve iktisadi yapıdan, üretim ilişkilerinden geriye itilmiştir. Ayrıca süreç içinde, cinsiyetlerin ötesine geçen düalist algı bağlamında toplum; zengin ile fakir, köle ile efendi, yöneten ile yönetilen ayrımında temellenen sınıflı toplum yapısı ile günümüze değin farklı biçimlerde gelişen, en sonunda küreselleşme çağının sanayi kapitalizmi olarak zuhur eden ataerkil yapıya ulaşmıştır. Ataerkil sistem ilk olarak “yasalar”ı ile toplumu denetlemeye ve egemenliği altına almaya girişmiş, buna yönelik olarak da zor kullanma araçları ile cezalandırma sistemlerini geliştirmiştir. Zor kullanmanın en gelişmiş aracı ise, bugünün ataerkil toplum yapısı içinde, ordudur. Askeri ve silahlı gücün örgütlü simgesi olan ordu, ataerkil toplum gövdesinin eril cinsel organı gibidir.”

balik-avatari-sanatlogcom

Savaşın doğaya karşı da sürdüğünü belirtiyor:

“Ataerkil toplum yapısının üstyapı kurumları ile kadına ve kadınlığa karşı verdiği egemenlik savaşı, bilime ve doğaya karşı da verilmiştir. Bilim, meta üretiminin bir aracı olmuştur. İnsanın doğa içinde hayatta kalma savaşı ise, anaerkil sistemden ataerkil sisteme geçişle birlikte, günümüze değin değişerek gelişmiş ve sonunda, doğaya karşı da bir savaşa dönüşmüştür. Ataerkil insan için doğa, kutsallığını çoktan kaybetmiş ve artı değer uğruna geri dönüşümsüz, sömürülebilecek bir kaynak haline gelmiştir.”

Avatar filminde şirket yöneticisi, bilim kadını ve askeri birlik komutanıyla kurulan üçlü yapının modern kapitalist toplumun çatısını simgeleyen bir üçgeni oluşturması nedeniyle önemli olduğunu söylüyor:

“Avatar filminde, öykünün geçtiği Pandora gezegeninde yaşayan anaerkil klan ile karşı karşıya gelen, gezegenin eşsiz biyolojik dokusunu, ‘dünya için değerli’ bir maden uğruna yok etmeye hazır, ordu gücünü elinde hazır bulunduran, dünyalı bir şirketler grubu bulunmaktadır.”

İnsanlık tarihinde anaerkillik ve ataerkilliğin tarihsel gelişimini özetliyor:

“Tarih öncesi çağlardan itibaren, insanın on binlerce yıl, anaerkil toplumsal sistem içinde, eşitlikçi bir toplum yapısında yaşadığı düşünülmektedir. Bununla birlikte insan, yaklaşık olarak son beş bin yıldır, ataerkil düzenin köleci toplum yapısında ortaya çıkan iktidar sahiplerince, insanın insanı köleleştirdiği toplumsal ilişki biçimleri içinde yaşamaktadır. Anaerkil toplumsal düzenin yüksek değerleri olan ‘kadınlık’ ve onun verimliliği ile ilişkili olan ‘doğa’ da, ataerkil sisteme geçişte, önce inanç alanı ile toplumsal belleğin, sonra da yasalar yoluyla doğrudan iktidarın hedefi haline gelmiştir. Bu köleci sistemde, sadece doğa ve kadın değil, gittikçe sınıflı hale gelen bir toplum yapısının gereği olarak, erkek de erkeğin kölesi haline gelmiştir.”

‘Avatar’ kavramından ve filmin konusundan söz ediyor:

“Hindu mitolojisinde ‘Avatar’, tanrıların yeryüzüne indikleri zamanda büründükleri şekillerdir ve özellikle tanrı Vishnu’nun enkarnasyonu için kullanılmaktadır. Buna göre tanrılar, yeryüzünde diğer insanlara, insan veya hayvan gibi görünmektedirler. Avatar terimi, James Cameron’ın filmi ‘Avatar’da da Hint mitolojisindeki anlamına yakın bir biçimde kullanılmıştır. Film, 22. yüzyılda, dünyanın çok uzağında bulunan Pandora gezegeninde geçmektedir. Pandora’ya giden dünyalı grubun amacı, gezegende bulunan bir madeni çıkarmak ve dünyaya götürmektir. Bu, bir kilosu dünyada yirmi milyon dolar değerinde olan ‘unobtainium’ isimli bir madendir. Oysa bu madenlerin üzerinde oturan ve yerlerini terk etmek istemeyen yerli klanlar vardır. Yerli toplulukların yaşamlarında merkezi öneme sahip olan gezegenin doğal yapısı, aslında Pandora’nın gerçek zenginliklerini taşımaktadır.”

james-cameron-avatar-film

Filmin, anaerkil bir sistemde yaşayan Naviler’ini anlatıyor:

“Naviler, gezegende yaşayan diğer kabileler gibi, klan sistemi içinde yaşamaktadırlar. Üretim biçim ve ilişkilerine dair filmde çok fazla ayrıntılı bilgi verilmese de, taşıdıkları oklardan, avcılık ve toplayıcılıkla geçindikleri anlaşılmaktadır. Ölen bir canlı, ne kadar vahşi ve saldırgan olursa olsun, ölüm sebebi ne olursa olsun, saygı görmeli ve bu bir besinse doğaya karışan ruhuna teşekkür edilmelidir. Navilerin inanç sisteminde ana Tanrıça Eywa çok önemli bir yere sahiptir. Eywa, dişidir ve Pandora’nın Doğası’dır. Bütün ruhlar ve bedenler ona aittir. Navi klanının örgütlenme biçimi de buna uygun bir şekilde eşitlikçi ve ilkel bir toplum düzeni olarak sergilenmiştir. Klanın lideri olan Neytiri’nin babası Eytukan’dır. Annesi Moat ise, Eywa’dan gelen mesajları yorumlayan, sezgileri güçlü ve biri yaralandığı zaman onu iyileştiren veya tanrı Eywa’nın huzuruna çıkarıp toplu dua şarkıları yöneten kadın ‘doktor/büyücü’ ve klanın spiritüalist lideri olarak karşımıza çıkmaktadır. Üstelik toplulukla ilgili kararların alınmasında son karar merciidir.”

….

Hakan Bilge, Sanatlog’da Avatar filmine sinemadaki yeri açısından bakarak yorumluyor:

“Muhafazakârların doğa figürüne başvurmalarının nedeni doğanın asli bir varoluşu ve otoriteyi ima etmesidir. Doğa betilemeden önce var olandır, doğruluğu aşikâr olan, söylem ve müzakerenin her türlüsünün dışında ve öncesinde yer alandır.” (Michael Ryan & Douglas Kellner, Politik Kamera)

“a) Milyon dolar bütçe

Görsel efekt çılgınlığı 3D vizyonla sinemanın sanal bahçesinde popcorn sinemasal ahlakı (mainstream/konvansiyonel sinema) için elzem birer görüntü yumağına dönüşüyor.”

“b) Özdeşleşim politikası

Beyaz Adam’ın gözü, alışkanlıkları, hareket ediş ve düşünüş tarzı üzerinden kurgulanan Hollywood yapım siyaseti, Avatar’da da kutsi Beyaz Adam’ı yegâne kurtarıcı olarak biçimlendiriyor.”

“c) Kurtarıcı fikri

Sessiz çoğunluk İsa Mesih’leri, Mehdi’leri, Atatürk’ün hayaletini bekleyedursun; sinema büyük kurtarıcılarını çoktan yaratmıştır bile. Çocuklar için Spider Man’ler, ergenlik çağındaki sivilceli gençler için Batman’ler ve hepsini kucaklayan; zencisini, çekik gözlüsünü, makarnacısını safına çağıran Avatar’lar…”

“d) İyiler ve kötüler

Son kertede iyi de kötü de birdir; iyi de kötü de Amerikalı ise eğer. Sessiz dönemler bittiğinden beri esas sesini yitiren, konuştuğu halde konuşamayan, duyabilmeye hazırbulunuşlu heteronom ahlaklıların kulak kabarttığı iktidarın papağanı sinema; halen sağır olmayanlar için konuşuyor.”

Avatar filmine verilen yıldızlardan söz ederek “Peki, niçin?” diye sorup bitiriyor:

“Dünün Korelisi, Vietnamlısı; bugünün Afganlısı, Iraklısı, Libyalısı, Suriyelisi, İranlısı bu soruyu yanıtlayacaktır!…” (6)

….

Anaerkil dönemin bir kadın ozanı, örneğin hasat tanrıçasının adını taşıyan bir Yalnız Demeter’i var mıydı, henüz duyulmadıysa bile bir gün sesi çağlar ötesine ulaşıp sözlerini iletebilir mi, bilmiyorum.

Günümüzde yazılacak bir anaerkil dönem öyküsünün erkek gücüyle simgelenen savaştan kurtulması pek kolay görünmüyor.

Gücün egemenliği bittiğinde, kadın tarih sahnesine döndüğünde, kadınlar ve onlar gibi düşünebilen erkekler barışa ulaştığında, savaşlar ve acılar geride kaldığında.

Belki de bulunur büyük kadın ozan Yalnız Demeter’in öyküsü. Ya da geçmişe bir köprü kuran yeni insanlarca yeniden yazılır.

….

Homeros’un anlattığı dönemler sonrasında evler epey değişti. Ama içlerinde yaşayanlar için önemleri hep aynı kaldı.

Rengârenk bir evin öyküsünü gördüğümde, önemleri sürse de epey değiştiklerini düşündüm.

sanatlog.com-sanat-sitesi

Belleğime hiçbir zaman güvenemedim. Bu yüzden hep yazılı olanın, izlenebilir, kontrol edilebilir, yeniden düşünülebilir olanın peşine düştüm. Aynı nedenle, Mahmut Tali Öngören’in bir söyleşisinde duyduğumu sandığım sözleri, bu belirsizlik durumunu vurgulayarak aktarmak istiyorum: Söylediklerinde ilgimi çeken yan, aile albümlerine verilen değerle ilgili yorumu, kutsal denmese bile çok özel oldukları saptamasıydı. Nerede ve nasıl ekonomik koşullarda yaşanırsa yaşansın, bunların iyi korunan, çocukların kolay erişemeyeceği bir yerde saklandığını, adeta bir törenle çıkarılıp bakıldığını, özel konuklarla paylaşıldığını söylemişti.

Artık koşullar çok değişti. Belki birçok evde pek de fazla basılı fotoğraf, onların özenle yerleştirildiği albümler yoktur. Yerlerini yeni aygıtlarda saklanarak her an erişilebilen, dünyanın herhangi bir yerindeki dostlarla anlık ve sürekli paylaşılabilen sayısız görüntü aldı.

Yazar Mine Söğüt ve Karikatürist Bahadır Baruter’in Gümüşlük’teki evlerinin görüntülerine (7) bir rastlantıyla ulaşınca bir aile albümüne bakar gibi oldum. Ama evler ve fotoğraflar gibi, aileler de sürekli değişiyordu. Bahadır Baruter’in x-ist’teki sergisindeki evlerin, Bodrum’daki kendi evlerinden farkının nedeni bu olsa gerekti. Barış varken huzurlu ve dingin bir mutluluğun yuvası olabilen evler, düzen ve dengeler bozulunca acımasız savaşların sessiz hapishanelerine dönüşebiliyordu. Sergiyle ilgili söyleşi “Ressam Bahadır Baruter ‘Evim Evim Güzel Evim’ başlığı altında hazırladığı çarpıcı ama ürpertici resimleriyle bir kere daha ‘aileyi’ didik didik ediyor. “Evin içinde hep karanlık, zayıf bir nokta vardır.” diyen Baruter’le bu hafta açılacak sergisi öncesi bir aradaydık” (8) girişinden sonra şöyle başlıyordu:

“Yataklarındaki gergedanın tepesinde yüzlerinde savaş boyalarıyla bekleyen çiftten ‘kurban’ edilecekleri evliliğe adım adım hazırlanan genç kadınlara… Hayatımıza mizah dergileriyle giren ressam Bahadır Baruter’in, başının hiç hoş olmadığı aile kurumundan çıkarttığı zihin açıcı ama karamsar manzaralar devam ediyor. Yine x-ist’te açılacak sergisi ‘Evim Evim Güzel Evim’ öncesi Baruter’le buluştuk; aileyi, karamsarlığı ve tabii ki gidişatı konuştuk.”

sanatlog.com

Erman Ata Uncu’nun “Gezi’deki dayanışma ortamı da bir iyimserliğe yol açmadı mı sizde?” sorusuna Bahadır Baruter, “Bir ara umutlanır gibi olsam da yanılgım karşısında daha da büyük bir hayal kırıklığına dönüştü.” yanıtını veriyor.

“Eşiniz Mine Söğüt’ün de yazdıkları aynı karamsarlıkta” yorumuna, “Çok keyifli, pozitif görünüp son derece depresif, melankolik bir dünyayı da tarif edebiliyor. Biz buyuz.” diyor.

sanatlog-internet-sitesi

Sanatçılar, dış dünyayı içlerindeki uçurumlarla alışılmadık biçimlerde birleştirirler. Bu yansımalar zamana, bölgeye ve kişiye bağlı olarak sonsuz çeşitlilik gösterir. Dışarısı karardıkça içerisi aydınlanabilir, aydınlanıyor sanılırken ışık hepten yitebilir. Sanatçının görevi isteneni söylemek, isteyenleri onaylamak değildir. Bunu yapmak zorunda kaldıkça acısı büyür.

İçtenlikle gülebilmek için tek yol dünyanın değişmesi mi?

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarın diğer yazılarına ulaşmak için tıklayınız.

Notlar:

1. Mehmet Arat, Kadınlar Nerde?,

http://www.sanatlog.com/sanat/kadinlar-nerde

2. Mehmet Arat, Argos’tan Troya’ya,

http://paylasim.lalabey.com.tr/yazihane/yazarhane/1636-mehmet-arat-argos-tan-troya-ya.html

3. Mehmet Arat, Kitap Arkası: İlyada,

http://kitapdili.blogspot.com.tr/2014/03/homerossozlu-edebiyat-gelenegini.html

4. Burcu Kaya Erdem, Özge Baydaş Sayılgan, Ataerkil ve Anaerkil Toplumun Tarihsel Savaşımının Avatar Filmi Bağlamında İncelenmesi,

https://www.arel.edu.tr/pages/iletisimfakulte/dergi/ataerkil.pdf

5. James Cameron, Avatar, http://www.imdb.com/title/tt0499549/

6. Hakan Bilge, Avatar ya da Hollywoodvari Politik Manevralar,

http://www.sanatlog.com/sanat/avatar-ya-da-hollywoodvari-politik-manevralar/

7. Ayşe Funda Aras, Rengârenk evin öyküsü,

http://www.caferuj.com.tr/fotohaber/dekorasyon/rengarenk-evin-oykusu

8. Erman Ata Uncu, Asık suratlı bir felsefem var (Ressam Bahadır Baruter ‘Evim Evim Güzel Evim’ Sergisi),

http://www.radikal.com.tr/hayat/asik_suratli_bir_felsefem_var-1188732