Dar Zamanlar

Aralık 3, 2008 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat

Müsait zamanlarda, müsait alanlar yaratmaktı niyetimiz.Hep bir kaçak dünyada yaşıyorduk yakalanma tehlikesiyle karşı karşıya. Severken kaybedeceğimizi ve kaybedilenlerin de daha çok sevileceğini biliyorduk. Belki de kaybetmemek için olan çabamızın tek nedeni buydu. Gereksiz vicdani sorumluluklardan kaçıyor ve hep bir diğerimizin önayak olacağını düşünüyorduk bazen de…

Kurallar koyuyor ve o kurallara uymayı bekliyorduk, bunca kuralsızlık ortasında. Kuralsızlıkların ortasındaki kurallar sakil duruyordu, daha çok uzaklaştırıyordu bizi. Oysa ıramak aşkın büyüsüne aykırıydı, belki uyanıyorduk uykudan…

Yolunda gitmeyen birtakım şeylerden ötürü kurallar koyduk. Bilmiyorduk kuralların, kuraltanımazlar için hiçbir şey ifade etmediğini ya da o kuraltanımazların, o hiçbir şey ifade etmeyen kuralları koyan, kuralkoyucuların neden o kuralları koyduklarına dair sorgulara gireceğini.

Susmak en iyi çaredir dedik, özellikle bir taraf kızgınsa diğerinin susması kesinlikle gerekli diye düşünürdük. Oysa bilmiyorduk suskunlukların kocaman seslere gebe olacağını. Cin hikayesini biliyorduk ama… Bilmiyor muyduk yoksa?

“Çok güçlü bir cin zamanın birinde bir şişeye kapatılmış ve okyanusun dibine atılmış. Yıllarca vazgeçmeden yalvarmış cin, tam beş yüz yıl boyunca: “Beni buradan kurtaranın sonsuz dileğini yerine getireceğim.” diye; ama ne gelen olmuş ne giden. Biraz burulmuş cin ama yine de kaybetmemiş ümidini; sonraki beşyüz yıl boyunca: “Beni buradan kurtaranın üç dileğini yerine getireceğim.” diye yalvarmaya başlamış yine, kimse gelmemiş. Kızgınmış cin, hem de çok kızgınmış; artık onu oradan kurtaran, en büyük cezayı hak ediyormuş ona göre…

Bir gün sahilde gezen bir adam, kumların üstündeki şişeyi bulduğunda hiç düşünmeden mantarını açmış ve karşısında kocaman cini görmüş, daha şaşkınlığı bitmeden cin: “Beni buradan kurtarana sonsuz lanet!…” demiş. Adam şaşkın ve bir o kadar korkmuş bir ifadeyle: “Neden böyle dersin seni ben kurtardım.” demiş. Cinin cevabı çok netmiş ” AMA ÇOK BEKLETTİN”… “

Müsait ve dar zamanlarda, müsait ve dar alanlarda…

Yazan: reyan yüksel

Sayıklamalar

Aralık 3, 2008 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat

Aynalar…

Ben yansıyorum sanıyorum, yansıdığımda ne kadar kendimim ve aslında aynadaki ne kadar ben, bu bilinmez. Karşındaki adına da öyle ben senim diyorsun mesela kendini mi kandırıyorsun yoksa, karşındakini mi? Yansıyan ne kadar sensin, karşındaki ne kadar kendin acaba?

Muhasiblik var bir şiirimde, ne kadar alırsan o kadar verirsin ya da ne kadar verirsen o kadar alırsın gibi. Aynalarda da o mu var acaba ya da yansıdığını düşündüklerinde? Ne kadar görünürsen mi o kadar yansıyorsun ya da ne kadar görmek istersen o kadar mı görünür oluyorsun aynaya? Peki ayna gördüğünü mü yansıtmak istiyor ya da görmek istediğini mi?

……….

Dipte değilim, demiştim geçenlerde sana; ama dipte olmamak ne denli bana göre bir şey bu da tartışılır açıkçası, yani sığ sular bana göre değil. Sığ sularda boğulmadan, debelenmeden yaşamak da ters bana. “Dipteyim, dipteyim” diye dert yandığım zamanlarda, aslında ne denli hayatı araştıran sorgulayan ben olduğunu görüyorum; şimdiyse mutlak bir tevekkül içinde, huşu içinde, düşmanlarım da müttefikimdir der gibi bir tutum sergiliyorum ve bu da beni sığlaştırıyor sanki. Ya da beni sığlaştırıyor demeyeyim de sığ sulara itiyor gibi.


Bir dönem -üniversitedeyken özellikle- sığ insanlarla birlikte olmamak adına yalnız kaldığımı ve bir süre sonra yalnız kalmamak adına onlar gibi olduğumu biliyorum ve bu da beni mutlu etmemişti. Şimdi bir yanım mutlu, çünkü huzurlu, çünkü bir şey yok kafamı takacağım, alabildiğine mutluyum ama öbür yanım:
Ah o öbür yanım
Ah militan yanım
Her sorunun bir cevabı vardır ve zor da olsa her soru cevaplanır diyen yanım.
Bir gözümü çıkaranın iki gözünü çıkarırım diyen yanım
Affetmeyi bilmeyen yanım
Susan biriktiren ama mutlaka boşalacağı zaman olacağını bilen yanım
yok mu
O öbür yanım, hükümdarım.



Düşünüp düşünüp bulamadıklarım var, özgürlük düşüncesi özellikle kafamda, ne denli özgürüz ki yaşamda? Çok özgür ilişkimiz olduğunu söylesek bile sorumluluklarımız ne denli özgürlüklerimizin beklentilerimizin önüne geçiyor öyle değil mi?
Ah öbür yanımın istediği bu değil işte.
Hiç değil.

……….

Derinlerde değilim, diyorum.
Dipteyken kelebek olduğumu düşünüp yukarılara çıktığımda aslında bir balık olduğumu düşünmek bu aslında.

Med-cezir belki de…
Bendeki med-cezir yatay değil dikey ama…
Bir de iyi yönünden bakmak gerek, yüzeydeyken göğü görebiliyorum.

Yazan: reyan yüksel

A Clockwork Orange (1971; Otomatik Portakal) - Stanley Kubrick

Aralık 3, 2008 by  
Filed under Kült Filmler, Klasik Filmler, Sanat, Sinema

İktidar Tandanslı Bir Okuma

Liberal sistemdeki suçlu ve kurban diyalektiği üzerine inşa edilmiş bir hiciv örneği olan A Clockwork Orange (1971, Otomatik Portakal), suçun orijinine inmek yerine sonuçlarını irdeliyor, eleştiri oklarını liberal düzene fırlatıyor. Modern dünyayı oluşturan dinamiklere (liberal, lümpen, kurulu düzene hizmet eden entelektüel tiplemesi, iktidar birey ilişkisi/çatışması, devlet erki ve hükümet mekanizmalarının tek tip birey yaratma uğraşlarının sonuçları, suç ve ceza, suçlu eğitiminin etiği, aile yaşamı…) sert ve eleştirel bir bakış atan A Clockwork Orange; fütüristik bir öngörü, pesimist bir yorum denemesi, sosyolojik bir saptama, olasılıkla kendi türünün başyapıtı. Bütün büyük yapıtlar gibi bir başkasına değil yalnızca kendisine benziyor.

Alex’in suç şebekesi sınıfsal olarak burjuva ve proleter ayırt etmeden önüne çıkan her şeyi yok etme psikolojisi içinde olan, (Söz konusu yıkıcı eğilim, kült roman “American Psycho”nun başkarakteri için de geçerli.) kendine has bir altdil ya da argo icat etmiş öznelerden oluşuyor. Yürürlükteki dilden sıyrılma çabaları düzen karşıtı eğilimlerinin bir dışavurumu, anarşistçe bir tavır. Aralarındaki egemenlik hesaplaşmasının bu küçük cemaati birbirinden kopardığına tanık oluyoruz. Bu cemaatin dağılması çok sonra iktidarın bekçileriyle -artık yalnız ve çaresiz bir birey konumuna düşen- Alex’i karşı karşıya getiriyor kaçınılmaz olarak. Başta pek de özdeşleşemeyeceğimiz saldırgan ve yıkıcı bir porte çizen Alex ile bu noktadan sonra özdeşleşmek (Stanley Kubrick’in mesafeli/soğukkanlı duruşu buna pek imkân tanımaz oysa.) durumunda kalıyoruz. Bu özdeşleşme A Clockwork Orange’ın aşağı yukarı finaline denk gelen kısmında gerçekleşiyor. Yani Alex başka çaresi kalmadığı için kendini iktidarın şefkatli (!) kollarına teslim ettiğinde, daha doğrusu iktidarın bekçileri/düzenin koruyucuları Alex’i kendi dünyasına aldığında.

Alex’i sindirme/asimile etme politikaları öncelikle eğitimci erkânın buyurgan/tepeden inmeci müdürünün ajitasyonlarıyla başlıyor. Herhangi olumlu bir sonuç doğurmayan bu girişimin ardından hapishane erkinin uygulamaları kendini gösteriyor. Kitab-ı Mukaddes eğitimi alan Alex kitabı kendine göre yorumlamakta geç kalmıyor. İşkence ritüelini andıran malum denemelerden sonra yavaş yavaş beyninin ele geçirilmeye başladığına tanık olsak da kolay kolay teslim etmiyor kendini Alex. Ta ki direnme odaklarını tükettiğinde yapacak bir şeyi kalmadığını anlıyor. Özellikle tektipleştirmenin boyutlarına getirdiği yaklaşım ve bunu analiz etme biçimi A Clockwork Orange’ı evrensel statüye konumlandırıyor.

Her çağın egemen düşünce sistemi kaynağını devlet otoritesinin örgütlenme modelinden alır. Devlet erki bürokratik araçlarını devreye sokarak bireyleri gereğinde yumuşatır, biçimlendirir, onlara çekidüzen verir. Düşünme biçimine/ideolojisine ters düşen mikropları sterilize eder, genel kamu huzurunu bozan girişimlerin önüne geçer. Varlığını tehdit eden oluşumlar üzerinde baskı mekanizmaları geliştirir. Farklı olanı –ötekini- kendi amaçları ve istekleri doğrultusunda asimile eder. Gerektiğinde şiddet kullanmaktan imtina etmez.

A Clockwork Orange’ın kesin ve net bir biçimde sorduğu sorular/çağrıştırdığı konular işte bu aşamada yüzeye çıkıyor. Ait olduğu sosyal sınıf gözetilmeksizin toplumu oluşturan ya da toplum dışındaki öznelerin düşünme kalıplarına, benimsemiş bulundukları kimliklerine dış ve kontrol edici bir tahakküm/müdahale gerekli midir? Bu tür bir müdahale nasıl sonuçlar doğurabilir? Dışarıdan müdahaleye maruz kalan bireyler ne kadar özgür olabilirler? Bu ve buna benzer uygulamalar devlet erkinin asal görevleri arasında kabul edilebilir mi?

Sinemanın yerleşik kalıplarının sınırlarını zorlayan bir sinemacı kimliğinin başat aktörlerinden olan Stanley Kubrick, A Clockwork Orange’da mesafeli duruşunu koruyan bir sosyolog edasına bürünüyor. Şu sözleri onun sinema anlayışını somutlayan birincil bir kaynak olma özelliğini taşıyor: 

“Filmin çekilmesi kolaydır, asıl zor olan neyin çekileceğidir.”

 

Bu mütevazı sözler Stanley Kubrick’in üslup ve biçimden çok konu ve içerik üzerinde yoğunlaştığını ifşa ediyor. İçeriğe fazlasıyla önem veren bu sinema devi A Clockwork Orange’ın her karesini iktidar sorunsalı üzerinden örüyor. İnsanlığı doğuşundan beri meşgul eden ve onun doğasına ışık tutan en önemli anahtar kelime olan iktidar sorunsalı üzerinden. Fütüristik bir tablo çizen A Clockwork Orange, bu bağlamda totaliter rejimlerin idari/yönetsel nüvelerini sorunsallaştırıyor. İktidarların şu veya bu biçimde varlıklarını sürdürebilmeleri için gerekli gördükleri icraatları bireyin özgürlüğü açısından sorguluyor.

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Bu yazım Bireylikler Dergisi’nin 34. sayısında (Eylül-Ekim 2010) ve ayrıca şurada, şurada, bu adreste ve şu adreste yayımlanmıştır. 

Salvador Dali Resim Galerisi (3)

Aralık 3, 2008 by  
Filed under Resim, Sanat, Sürrealizm

Geldik üçüncü bölüme… Bu bölümdeki resimler, Salvador Dali’nin 1927-31 yılları arasında yaptığı kimi resimleri kapsıyor. Eriyen saatleri, kabus atmosferi ve tüm asimetrik çizgisi ile Dali evreni…

Salvador Dali galerisinin 1. sayfasına buradan, 2. sayfasına ise şuradan ulaşabilirsiniz.

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com