Alfred Hitchcock Klasikleri (3) - To Catch a Thief (1954)

2 Nisan 2009 Yazar:  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

To Catch a Thief (Kelepçeli Âşık, 1954), Alfred Hitchcock’un en verimli dönemi olan 1950 ile 1960 arasında yapılmış bir film. Altında Hitchcock imzası olması bile filmografisindeki her filmin dikkatli bir şekilde masaya yatırılması ve incelenmesi için yeterli bir neden. Yönetmenin bütün filmleri neredeyse devasa bir yap-bozu andırıyor. Bu nedenle yönetmeni anlayabilmek ve kavrayabilmek için bu yap-bozun bir parçasının bile noksan olması büyük bir boşluk hissiyatı yaratmaktadır. Bu nedenledir ki her filmini elden geldikçe inceleyeceğiz.

Yönetmenin sık sık kullandığı tekniklerden birisi, izleyiciye ne izleyeceğini ilk sahneden vermesidir. Bu şekilde izleyicinin daha filmin en başındayken hangi tarafa geçeceğini, hangi özdeşleşim mekanizmalarını kullanacağını seçmesine yardımcı olur. To Catch a Thief bir kadın çığlığıyla başlar. Aynı şekilde, (Ölüm Kararı, 1948), bir erkeğin boğazlanırken canhıraş bir şekilde attığı çığlıkla, Lifeboat (Yaşamak Zorundayız, 1944) bir geminin batış sahnesi ile başlar. Örnekler çoğaltılabilir ancak altı çizilmesi gereken nokta “çığlıkların” Hitchcock’un filmografisinde ne denli önemli bir yer tuttuğudur. Bu da aslında bir tür savunma mekanizması olarak ele alınabilir pekâlâ… Ancak söz konusu bir Hitchcock filmiyse bu çığlıklar bilinçaltı sesine dönüşüyor. Tıpkı okyanusun altındaki balina sesleri gibi. Dolaylı cinselliği, teşhirci cinselliğe yeğleyen yönetmenin bu “olay”ı kullanması daha çok, seyircinin cinselliği keşfetme yönünü ortaya çıkarmasıdır. Bu çığlıklar bir orgazm çığlığıdır bir nevi, insanda uyandırdığı duygular şehvetli bir sevişme sahnesinden pek fazlasını içermektedir.

Filmimiz bir kadının çığlık attıktan sonra “mücevherlerim çalındı” nidalarıyla başlar ve ilk sahneden izleyicinin nasıl bir film izleyeceği konusunda rehberlik eder. Kedi hırsız lakabıyla bilinen ve uzun zamandan beri ortalarda görünmeyen John Robie (Cary Grant), hırsızlık olaylarının artması ile bir anda yeniden odak noktası olur. Böylece asıl Hitchcock filmi başlamış olur.

“Şüphe, yönetmenin filmlerindeki başrol oyuncusudur.”

John Robie, kendi nâmını ve hırsızlık tekniklerini kullanan hırsızı yakalamak için polis ile işbirliği yapar. Filmin dış çekimlerinin Fransa’da yapılması, konu ve mekân bâbında (finaldeki sahneye dikkat) modern bir Arsen Lüpen hikâyesine dönüşmesine katkıda bulunur. Yönetmenin alışılageldik ahlaki ikilemleri ziyadesiyle hissetiren filmde, John Robie ve çalınan değerli taşları sigortalayan şirketin müdürü, bir öğle yemeği sırasında “hırsızlık” eylemi ve etiği üzerine konuşurlar. Hırsızlık nedir? Bir otelden küllük ya da havlu çalmak ile zenginlerin mallarını çalmak arasında ne fark vardır? Önemli olan çalınan nesnenin değerliliği mi yoksa eylemin kendisi mi? Etik olarak irdelenen bu soruları ya da ikilemleri Hitchcock’un neredeyse bütün filmlerinde görmek mümkün. (,1954)’da röntgencilik yaparak bir cinayeti aydınlatan karakter, aynı şekilde yaptığı şeyin ahlaksızlığı ile karşılaştığı sonuç arasında bocalar. Lifeboat (, 1944) filminde, bir Nazinin cebinden pusulayı çalması için zorlanan zenci yolcunun düştüğü ahlaki ikilem, aynı şekilde (, 1960) filminde duş sahnesinde çıplaklığının sergilenmesi ile ölümü arasında bocalayan kadın karakter… Bu konudaki örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Adı çıkmış dokuza inmez sekize hırsızımızın, dokuz canından sadece bir canı kaldığını belirten nottan sonra, “Kedi” daha hızlı çalışmaya başlar. Bu sayede hem sigortacı müdüre hem de aklanması açısından kendisine yardım etmeyi kabul eder. John Robie işe zenginlerin kaldığı lüks bir otelden başlar ve kendini bir kumarbaz olarak tanıtır. Lakin bu arada tanıştığı Jessie Stevens (Jessie Royce Landis) ve onun kızı Francis Stevens () ile birlikte oteldeki keyf-i sefalara devam eden Robie aynı zamanda hırsızı yakalamak için de fırsat kollamaktadır. Hitchcock’un filmlerinde ziyadesiyle soğuk sarışın rollerine adapte olan ’nin üstad ile ayrıca son birlikteliğidir bu film.

İlerleyen arkadaşlıklarıyla her iki karakter birlikte gezintiye çıkar. Ancak burada dikkatimi çeken konuşmalardan birine yer vermek istiyorum.

John: Koca avındasın demek…
Francis: Sadece kısıtlı hayal gücün beni hayal kırıklığına uğrattı. Genç Fransız kızları!
Francis: Eminim onun peşinden koştun, güçlü keresteci Amerikalı.
Francis: Eminim bütün ağaçlarının, sekoya olduğunu söyledin.

Evet, görünürde pek bir şey ifade etmeyebilir. Ama bilindiği üzere yönetmenin (Yükseklik Korkusu, 1958) filmindeki bir sahnede James Stewart ile Kim Novak’ın parkta gezinirken baktıkları ağaç yine aynı şekilde “sekoya”dır. Sekoya ise dünyadaki en yaşlı ağaç türlerinden biridir. Dolayısıyla en büyük ağaçtır. Bir nevi erkek cinsel organını temsil etmektedir. Ancak bu da kullanılış şekline bağlı olarak da değişir. , The Pervert’s Guide to Cinema adlı doküman filminde bu sahneyle ilgili olarak şunu söyler:

“Bu ağaç aslında James Stewart ile Kim Novak arasındaki cinsel arzunun bir nevi sembolüdür. Cinsel olarak asla bir araya gelemeyen ikilinin içindeki doyurulmayı bekleyen cinsel betimlemesidir.’’

Evet, aynı şekilde bu filmde daha farklı bir kurgu izler Hitchcock. Grace Kelly ile Cary Grant’in bir araya geldikleri gece sahnesinde… Dışarıda havai fişekler patlarken içeride birbirlerine kur yapar iki karakter. Birbiri ardına patlayan havai fişekler acaba karakterlerin içindeki arzuyu mu ifade ediyor? Ya da bir anlık orgazmın doruk noktasına ulaştıkları ânı mı temsil ediyor? Kurguda kesmelere başvurup aynı anda hem dışarıdaki havai fişekleri hem de içeride birbirine gittikçe yaklaşan iki karakterin durumlarını vermesi bunun cevabı olsa gerek.

Filmimiz artık bir kedi kovalamaca oyununa dönüşse de yönetmenin muzipliklerinin ardı arkasına kesilmiyor. Özellikle araba kovalamaca sahneleri ve finalde seyirciyi bekleyen, akıllardaki kavramların ne kadar sabit olabileceğini gösterircesine seyirciyle şakalaşıyor Hitchcock.

To Catch a Thief 6

To Catch a Thief yukarıda da değindiğimiz üzere, yönetmenin de kendi beğenisi üzerine, pek fazla önemli bir film gibi görünmese de, dikkatle incelendiği zaman en azından Alfred Hitchcock sinemasını anlamak adına güzide bir film.

Yazan: Kusagami

Enter Google AdSense Code Here

Yorumlar

7 Yorum on "Alfred Hitchcock Klasikleri (3) - To Catch a Thief (1954)"

  1. Hakan Bilge on Per, 2nd Nis 2009 11:51 am 

    Tamamına katılıyorum. Özellikle Vertigo bağlantısı bence anlamlı; iki film arasında zarafet ve duygusallık açısından da benzeşimler bulunabilir. Novak da Kelly de tuvaletleri içinde zarifçe salınıyorlar… Her iki kadın da güzelliklerinin fazlasıyla farkında. Ben sadece Novak’ın biraz daha frijit olduğunu düşünüyorum. Kelly cinsel zarafetin sembolüdür, perdeye adım atışındaki ilk andan itibaren Kelly değildir oradaki, Amerikan aşk tanrıçalarından biridir ve biraz da bu filmi unutulmaz kılan Afrodit’tir…

    Vertigo’nun Kim Novak’ı maske takar esasen fakat kim rol yapmaz ki… Keza Kelly de Cary Grant de “oyuncu” karakterlidir. Dahası bu filmdeki hemen herkes “oyuncu”dur. Birbirini aldatanlar, yalan söyleyenler vb.

    Zizek de vurucu bir yerden yakalıyor meseleyi… Aslında ağaç, kök salmayı, bağlı kalmayı da içeren bir tabiat formülü olarak da ele alınabilir diye de düşünmeden edemiyorum. Bütün bunlar, cinselliğin içinde rahatlıkla okunabilecek bağlantılar…

    Her şey bir yana, bu film Grace’indir; baştan çıkartıcı bir güzellik. Tam da Grant’in filmde belirttiği gibi: “Milyonda birsiniz…”

    Eline sağlık dostum…

  2. dyildizel on Cum, 3rd Nis 2009 9:51 am 

    Kelepçeli Aşık klasik Hitchcock gizemleriyle bezenmiş bir suç öyküsü olmasının yanında zarif bir aşk öyküsüdür de. Malum ikilinin göz göze geldiği her kare izleyende çok hoş etkiler bırakıyor. Cannes sahilleri, deniz ve eşsiz Fransa manzaraları havadan yapılan çekimlerle daha da güzelleşiyor.

    Hitchcock deyip de geçmemek lazım :)

  3. Calderon De La Barca on Cum, 3rd Nis 2009 11:11 pm 

    Kelepçeli aşık (to catch a thief) deyince aklıma geldi. benzer göndermeler The 39 Steps filminde de mevcut. Robart Donat ile Madeleine Carroll arasındaki kaçış sürecindeki onları bağlayan kelepçe evliliğin sembolik bir ifadesi olduğu gibi aynı zamanda aralarındaki seksüel ilişkiyi de imler.

    kaçış sürecinde tuttukları otel odasında yatakta -kelepçeli oldukları için- beraber yatmak zorunda kalırlar. pipo ve silahın da sexüel olarak benzer işlevselliği vardır (fake silah olarak pipo).

    havadan yapılan çekimler ise kadere atıftır aslında (en azından ben öyle düşünüyorum). aynı çekimi The Birds’de çok ince bir şekilde bulabiliriz. (tanrının bakış açısı olarak da nitelendirilen God’s Point of Wiew shot. şehrin yanarkenki üstten çekimi bir örnektir) ya da The 39 Steps’de robert donat’ın Anna ile buluştuğu sahne ve akabindeki “Wrong Man” olgusu..

    izleyiciye ne istediğini vermesi konusunda yüzde yüz haklısın. aslında telmih etmesi, daha doğrusu “sezdirmesi” olarak ifade etmek gerekirse, Hitchcock aslında hiçbir zaman tam olarak vermez. filmlerin her zaman girişleri belirli imaj ve göstergeler bütünü ile tezyin edilmiştir. daha önce incelenen film olan rear window filminin başlarında bize sadece gösterilen birkaç resimdir, bu resimlerin kafamızda ürettiği stereotip ile bir şeyleri sezmeye çalışırız.. sinemanın görselliği burada ortaya çıkar..

    dolaylı cinsellilk bence çok önemli bir nokta, bu yönünü ben Bunuel’e çok benzetirim. (Belle de Jour daki Marcel’in Severine ile sevişirkenki sahnede Marcel’in yırtık çorabı ile yaptığı hareketi hatırlayalım :) seyirciye bundan fazlası gösterilmez) rope filmindeki dolaylı cinselliğe bakış açısı çok güçlüdür. “homoseksüellik” kavramına çok usta bir şekilde parmak basar. tabii bu öncelikle sansür kruumu için büyük bir handikap! bizim için ise büyük bir zevk.

    yazıda bence hemen hemen en ince noktalara değinmişsin.. eline çok çok sağlık.. devamını bekliyoruz..

  4. kusagami on Cts, 4th Nis 2009 7:54 pm 

    bence sinemada önemli olan da bu. bir şeyi göstermeden aynı duyguyu verebilmek. günümüz sinemasının bu kadar başarısız olma nedeni de bu… hitchcock’un sadece dolaylı cinselliği değil aynı zamanda psycho’da dolaylı şiddeti nasıl gösterdiğine de tanık oluruz. ki aynı yöntemi spielberg’ün jaws’ında görürüz. ikisi de freud’un öne sürmüş olduğu bilinçaltını tetiklendiren mekanizmalar.

    ayrıca teşekkür ederim ;)

  5. GülaY on Pts, 6th Nis 2009 8:51 am 

    Klasik Hitchcock kahramanlarından Grant, haksız yere suçlanan bir kişiliğe hayat veriyor. Bunu birçok Hitchcock filminde görebilirsiniz. Suçlanan bir kahraman ve ardından gelişen olaylar… Filmlerini sürükleyici yapan da budur. İzleyici ise bu oyunların içinde tekrar tekrar yanıltılır. Günümüzde defalarca kez uygulanan “sürpriz final” mantığından farklı ve çok daha derinlikli bir sinema anlayışı Hitchcock’unki. Saf sinema…

  6. operadaki sessizlik on Çar, 8th Nis 2009 1:23 am 

    Grant ve Kelly’nin otelin salonunda yürürlerken yanlarından geçenlerin Kelly’i hayranlıkla izleyişleri, Kelly’nin Grant’i öptüğü ilk sahne, araba takip sahneleri… benim unutamadığım bazı sahneler…

  7. melikekaragul on Pts, 4th May 2009 1:27 pm 

    Klasik filmlerdeki araba sahneleri ve fonlar çok hoşuma gittiği için bu filmdeki takip sahneleri favorim oldu diyebilirim…

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz...
Yorumunuzda avatar çıkması için gravatara üye olmalısınız!