Kadının Tarih Sahnesine Dönüşü ve Anaerkil Dönem Homeros’u

11 Mayıs 2014 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Bir süre önce kendimce yanıtını vermeye çalıştığım bir soru sormuştum: “Peki, kadınlar nerede?” (1)

Sonra bir dönem neredeyse Troya’da yaşar oldum: “Bir süredir İlyada’yla yatıp İlyada’yla kalkıyorum. Geçmişin gizemlerine açılan büyülü bir kapı, bugünü anlamanın şaşırtıcı bir yolu gibi yaşamıma girdi.” (2)

Bir savaşı anlatmasına karşın İlyada, o dönemdeki yaşamla ilgili ipuçları veriyordu. Azra Erhat, Anadolulu kadınların daha basit bir yaşam süren Akha kadınlarından çok üstün olduğu yorumunu yaparken İlyada’da anaerkil dönemin izlerinin bulunduğuna değiniyordu. İlyada’nın Kitap Arkası’nda (3) bunların bazılarını aktarmıştım:

“Minoen Girit uygarlığı 2400′den 1400′e bir yandan Mısır ve Mezopotamya’nın eski kültürleriyle, öte yandan Yunanistan ve Anadolu’yla alışverişi sağlayarak bin yıl boyunca Akdeniz’e ışık saçmış. Anadolu’dan gelmiş Ana Tanrıça tapımı ile birlikte kadının egemen olduğu anaerkil düzeni uzun zaman yaşatmış. Yunanistan’dan gelme kavimlerle bu düzen bozulduysa da İlyada’da izlerine rastlanıyormuş. Bir kadının kaçırılmasıyla başlayıp yıllar süren Troya Savaşı, Homeros’un anlattığı Troya’da kadının çok önemli ve üstün tutulması bunun örnekleriymiş.”

“Homeros destanlarında anayla oğul, anayla kız arasında tadına doyulmaz sevecenlik ilişkileri canlandırılıyormuş. Erhat bunu, merkezi Anadolu’da bulunan anaerkil bir toplum düzeninin kalıntıları olarak açıklıyor. Troya’daki aile yaşamının uyumundan, ihtiyar Priamos’un oğulları, gelinleri, kızları, damatları ile birbirini seven, sayan, destekleyen bir topluluk olduğunu söylüyor.”

Troya’daki yaşamla ilgili anlatılanlar, gerçekten de daha sıcak ve eşit bir ilişki düzenini çağrıştırıyor:

“Homeros’un kendi işlerini görmeye alışmış yiğitleri evlerini de kendileri yaparmış. Paris, Helene’yle oturacağı evi Priamos’un evine bitişik olarak yapı ustalarının yardımıyla kendisi yapmış. Priamos ve elli oğlu yan yana dizili ‘thalamos’ denilen evlerde otururmuş. Konağın en büyük odası ‘megaron’ denilen, ortasında büyük bir ocak, tavanında dumanın çıktığı ve gün ışığının içeri girdiği bir delik bulunan yermiş. Ev sahibi konuklarını burada kabul eder, yemekler ocakta pişirilir, yanan ateş içeriyi hem ısıtır, hem aydınlatırmış. Eşyalar yalınmış, içeride oturulan tahtlar, iskemleler, üstlerine postlar ve örtüler serilen sedir ve arkalıklı iskemleler bulunurmuş. Yemek zamanı hizmetçilerin getirdiği küçük masalar konukların önüne konarak ekmek, şarap, kızartılıp doğranmış et tahta veya maden tabaklar içinde getirilirmiş. Yemek elle yenir, sonrasında ibrikle leğen gelir, eller yıkanırmış.”

“Anlattığı savaş da bir kadın yüzünden çıkmış İlyada’da birbirinden güzel ve ilginç kadın tipleri varmış. Evlerde düzeni kadın yönetir, hizmetçilere bir iş yaptıracağında erkek ona başvururmuş. Kadının ilk işi bütün ev halkının giyimini sağlayacak kumaşları dokumakmış. Lydia’nın doğusundaki Maionia gibi Anadolu bölgelerinde ince nakış işlerinin de yapıldığı olurmuş. Erhat, Anadolulu kadınların daha basit bir yaşam süren Akha kadınlarından çok üstün olduğu yorumunu yapıyor. Homeros, Troyalı kadınlar için ‘helkesipeplos’ sıfatını kullanarak elbiselerinin yerlerde süründüğünü söylüyormuş. Kadınların giysilerinde Girit fresklerinde görüldüğü gibi göğsü yukarı kaldıran kemerler bulunur, kadınlar memelerini iri göstermek için bir çeşit korse takarlarmış. Kadınlar süslerine de düşkünmüş, Hisarlık kazılarında altın gerdanlıklar, yüzükler, iğneler bulunmuş. İnsanlar temizliğe de düşkünmüş, erkekler yolculuk ve savaş dönüşü banyo yaparlarmış. Homeros dünyasında kadın yemek pişirmeye karışmıyormuş. Hayvanları erkekler kesiyor, etlerini şişleyip onlar pişiriyormuş. Kadınlar erkeklerin şölenine katılmayarak yemeklerini kadınlar katında yermiş.”

Eşitsizliklerin büyüdüğü savaşlar çağında kadın, tarih sahnesindeki gücünü artık yitirmiş olmalı. Homeros’un destanlarında anaerkil döneme ilişkin fazla iz bulmak kolay olmasa gerek. İlyada’nın yaşandığı yıllardan çok öncesini, kadınların eşitlik ve barış toplumunu anlatmış bir anaerkil dönem ozanı yaşamış mıdır?

Ataerkil düzenin savaşını anlatırken Homeros, o dönemin yaşamıyla ilgili çok fazla bilgi vermişti. Anaerkil dönemle ilgili hiç değilse bazı söylenceler, mitolojik öyküler, tarihsel bilgiler olmalı. O dönemin bir kadın ozanı olsa neyi, nasıl yazardı? Böyle bir yapıt var mıdır? Yoksa bile canlandırılabilir mi?

Burcu Kaya Erdem ve Özge Baydaş Sayılga’nın yazısı (4) Avatar filmi (5) bağlamında ataerkil ve anaerkil toplumun tarihsel savaşımını inceliyor, yaşanan değişimleri özetliyor:

“İlk dönemlerde insan; üretken, verimli, yaşama can veren doğa anasının kucağında, kadının üretimde etkin role sahip olduğu anaerkil toplum yapısı ve soyun anadan çocuğa geçtiği ana hukukuna bağlı bir toplumsal yaşam sürdürmüştür. Üretim araçlarının gelişmesi ve bu araçların erkeğin egemenliği altına girmesiyle kadın, toplumsal ve iktisadi yapıdan, üretim ilişkilerinden geriye itilmiştir. Ayrıca süreç içinde, cinsiyetlerin ötesine geçen düalist algı bağlamında toplum; zengin ile fakir, köle ile efendi, yöneten ile yönetilen ayrımında temellenen sınıflı toplum yapısı ile günümüze değin farklı biçimlerde gelişen, en sonunda küreselleşme çağının sanayi kapitalizmi olarak zuhur eden ataerkil yapıya ulaşmıştır. Ataerkil sistem ilk olarak “yasalar”ı ile toplumu denetlemeye ve egemenliği altına almaya girişmiş, buna yönelik olarak da zor kullanma araçları ile cezalandırma sistemlerini geliştirmiştir. Zor kullanmanın en gelişmiş aracı ise, bugünün ataerkil toplum yapısı içinde, ordudur. Askeri ve silahlı gücün örgütlü simgesi olan ordu, ataerkil toplum gövdesinin eril cinsel organı gibidir.”

balik-avatari-sanatlogcom

Savaşın doğaya karşı da sürdüğünü belirtiyor:

“Ataerkil toplum yapısının üstyapı kurumları ile kadına ve kadınlığa karşı verdiği egemenlik savaşı, bilime ve doğaya karşı da verilmiştir. Bilim, meta üretiminin bir aracı olmuştur. İnsanın doğa içinde hayatta kalma savaşı ise, anaerkil sistemden ataerkil sisteme geçişle birlikte, günümüze değin değişerek gelişmiş ve sonunda, doğaya karşı da bir savaşa dönüşmüştür. Ataerkil insan için doğa, kutsallığını çoktan kaybetmiş ve artı değer uğruna geri dönüşümsüz, sömürülebilecek bir kaynak haline gelmiştir.”

Avatar filminde şirket yöneticisi, bilim kadını ve askeri birlik komutanıyla kurulan üçlü yapının modern kapitalist toplumun çatısını simgeleyen bir üçgeni oluşturması nedeniyle önemli olduğunu söylüyor:

“Avatar filminde, öykünün geçtiği Pandora gezegeninde yaşayan anaerkil klan ile karşı karşıya gelen, gezegenin eşsiz biyolojik dokusunu, ‘dünya için değerli’ bir maden uğruna yok etmeye hazır, ordu gücünü elinde hazır bulunduran, dünyalı bir şirketler grubu bulunmaktadır.”

İnsanlık tarihinde anaerkillik ve ataerkilliğin tarihsel gelişimini özetliyor:

“Tarih öncesi çağlardan itibaren, insanın on binlerce yıl, anaerkil toplumsal sistem içinde, eşitlikçi bir toplum yapısında yaşadığı düşünülmektedir. Bununla birlikte insan, yaklaşık olarak son beş bin yıldır, ataerkil düzenin köleci toplum yapısında ortaya çıkan iktidar sahiplerince, insanın insanı köleleştirdiği toplumsal ilişki biçimleri içinde yaşamaktadır. Anaerkil toplumsal düzenin yüksek değerleri olan ‘kadınlık’ ve onun verimliliği ile ilişkili olan ‘doğa’ da, ataerkil sisteme geçişte, önce inanç alanı ile toplumsal belleğin, sonra da yasalar yoluyla doğrudan iktidarın hedefi haline gelmiştir. Bu köleci sistemde, sadece doğa ve kadın değil, gittikçe sınıflı hale gelen bir toplum yapısının gereği olarak, erkek de erkeğin kölesi haline gelmiştir.”

‘Avatar’ kavramından ve filmin konusundan söz ediyor:

“Hindu mitolojisinde ‘Avatar’, tanrıların yeryüzüne indikleri zamanda büründükleri şekillerdir ve özellikle tanrı Vishnu’nun enkarnasyonu için kullanılmaktadır. Buna göre tanrılar, yeryüzünde diğer insanlara, insan veya hayvan gibi görünmektedirler. Avatar terimi, James Cameron’ın filmi ‘Avatar’da da Hint mitolojisindeki anlamına yakın bir biçimde kullanılmıştır. Film, 22. yüzyılda, dünyanın çok uzağında bulunan Pandora gezegeninde geçmektedir. Pandora’ya giden dünyalı grubun amacı, gezegende bulunan bir madeni çıkarmak ve dünyaya götürmektir. Bu, bir kilosu dünyada yirmi milyon dolar değerinde olan ‘unobtainium’ isimli bir madendir. Oysa bu madenlerin üzerinde oturan ve yerlerini terk etmek istemeyen yerli klanlar vardır. Yerli toplulukların yaşamlarında merkezi öneme sahip olan gezegenin doğal yapısı, aslında Pandora’nın gerçek zenginliklerini taşımaktadır.”

james-cameron-avatar-film

Filmin, anaerkil bir sistemde yaşayan Naviler’ini anlatıyor:

“Naviler, gezegende yaşayan diğer kabileler gibi, klan sistemi içinde yaşamaktadırlar. Üretim biçim ve ilişkilerine dair filmde çok fazla ayrıntılı bilgi verilmese de, taşıdıkları oklardan, avcılık ve toplayıcılıkla geçindikleri anlaşılmaktadır. Ölen bir canlı, ne kadar vahşi ve saldırgan olursa olsun, ölüm sebebi ne olursa olsun, saygı görmeli ve bu bir besinse doğaya karışan ruhuna teşekkür edilmelidir. Navilerin inanç sisteminde ana Tanrıça Eywa çok önemli bir yere sahiptir. Eywa, dişidir ve Pandora’nın Doğası’dır. Bütün ruhlar ve bedenler ona aittir. Navi klanının örgütlenme biçimi de buna uygun bir şekilde eşitlikçi ve ilkel bir toplum düzeni olarak sergilenmiştir. Klanın lideri olan Neytiri’nin babası Eytukan’dır. Annesi Moat ise, Eywa’dan gelen mesajları yorumlayan, sezgileri güçlü ve biri yaralandığı zaman onu iyileştiren veya tanrı Eywa’nın huzuruna çıkarıp toplu dua şarkıları yöneten kadın ‘doktor/büyücü’ ve klanın spiritüalist lideri olarak karşımıza çıkmaktadır. Üstelik toplulukla ilgili kararların alınmasında son karar merciidir.”

….

Hakan Bilge, Sanatlog’da Avatar filmine sinemadaki yeri açısından bakarak yorumluyor:

“Muhafazakârların doğa figürüne başvurmalarının nedeni doğanın asli bir varoluşu ve otoriteyi ima etmesidir. Doğa betilemeden önce var olandır, doğruluğu aşikâr olan, söylem ve müzakerenin her türlüsünün dışında ve öncesinde yer alandır.” (Michael Ryan & Douglas Kellner, Politik Kamera)

“a) Milyon dolar bütçe

Görsel efekt çılgınlığı 3D vizyonla sinemanın sanal bahçesinde popcorn sinemasal ahlakı (mainstream/konvansiyonel sinema) için elzem birer görüntü yumağına dönüşüyor.”

“b) Özdeşleşim politikası

Beyaz Adam’ın gözü, alışkanlıkları, hareket ediş ve düşünüş tarzı üzerinden kurgulanan Hollywood yapım siyaseti, Avatar’da da kutsi Beyaz Adam’ı yegâne kurtarıcı olarak biçimlendiriyor.”

“c) Kurtarıcı fikri

Sessiz çoğunluk İsa Mesih’leri, Mehdi’leri, Atatürk’ün hayaletini bekleyedursun; sinema büyük kurtarıcılarını çoktan yaratmıştır bile. Çocuklar için Spider Man’ler, ergenlik çağındaki sivilceli gençler için Batman’ler ve hepsini kucaklayan; zencisini, çekik gözlüsünü, makarnacısını safına çağıran Avatar’lar…”

“d) İyiler ve kötüler

Son kertede iyi de kötü de birdir; iyi de kötü de Amerikalı ise eğer. Sessiz dönemler bittiğinden beri esas sesini yitiren, konuştuğu halde konuşamayan, duyabilmeye hazırbulunuşlu heteronom ahlaklıların kulak kabarttığı iktidarın papağanı sinema; halen sağır olmayanlar için konuşuyor.”

Avatar filmine verilen yıldızlardan söz ederek “Peki, niçin?” diye sorup bitiriyor:

“Dünün Korelisi, Vietnamlısı; bugünün Afganlısı, Iraklısı, Libyalısı, Suriyelisi, İranlısı bu soruyu yanıtlayacaktır!…” (6)

….

Anaerkil dönemin bir kadın ozanı, örneğin hasat tanrıçasının adını taşıyan bir Yalnız Demeter’i var mıydı, henüz duyulmadıysa bile bir gün sesi çağlar ötesine ulaşıp sözlerini iletebilir mi, bilmiyorum.

Günümüzde yazılacak bir anaerkil dönem öyküsünün erkek gücüyle simgelenen savaştan kurtulması pek kolay görünmüyor.

Gücün egemenliği bittiğinde, kadın tarih sahnesine döndüğünde, kadınlar ve onlar gibi düşünebilen erkekler barışa ulaştığında, savaşlar ve acılar geride kaldığında.

Belki de bulunur büyük kadın ozan Yalnız Demeter’in öyküsü. Ya da geçmişe bir köprü kuran yeni insanlarca yeniden yazılır.

….

Homeros’un anlattığı dönemler sonrasında evler epey değişti. Ama içlerinde yaşayanlar için önemleri hep aynı kaldı.

Rengârenk bir evin öyküsünü gördüğümde, önemleri sürse de epey değiştiklerini düşündüm.

sanatlog.com-sanat-sitesi

Belleğime hiçbir zaman güvenemedim. Bu yüzden hep yazılı olanın, izlenebilir, kontrol edilebilir, yeniden düşünülebilir olanın peşine düştüm. Aynı nedenle, Mahmut Tali Öngören’in bir söyleşisinde duyduğumu sandığım sözleri, bu belirsizlik durumunu vurgulayarak aktarmak istiyorum: Söylediklerinde ilgimi çeken yan, aile albümlerine verilen değerle ilgili yorumu, kutsal denmese bile çok özel oldukları saptamasıydı. Nerede ve nasıl ekonomik koşullarda yaşanırsa yaşansın, bunların iyi korunan, çocukların kolay erişemeyeceği bir yerde saklandığını, adeta bir törenle çıkarılıp bakıldığını, özel konuklarla paylaşıldığını söylemişti.

Artık koşullar çok değişti. Belki birçok evde pek de fazla basılı fotoğraf, onların özenle yerleştirildiği albümler yoktur. Yerlerini yeni aygıtlarda saklanarak her an erişilebilen, dünyanın herhangi bir yerindeki dostlarla anlık ve sürekli paylaşılabilen sayısız görüntü aldı.

Yazar Mine Söğüt ve Karikatürist Bahadır Baruter’in Gümüşlük’teki evlerinin görüntülerine (7) bir rastlantıyla ulaşınca bir aile albümüne bakar gibi oldum. Ama evler ve fotoğraflar gibi, aileler de sürekli değişiyordu. Bahadır Baruter’in x-ist’teki sergisindeki evlerin, Bodrum’daki kendi evlerinden farkının nedeni bu olsa gerekti. Barış varken huzurlu ve dingin bir mutluluğun yuvası olabilen evler, düzen ve dengeler bozulunca acımasız savaşların sessiz hapishanelerine dönüşebiliyordu. Sergiyle ilgili söyleşi “Ressam Bahadır Baruter ‘Evim Evim Güzel Evim’ başlığı altında hazırladığı çarpıcı ama ürpertici resimleriyle bir kere daha ‘aileyi’ didik didik ediyor. “Evin içinde hep karanlık, zayıf bir nokta vardır.” diyen Baruter’le bu hafta açılacak sergisi öncesi bir aradaydık” (8) girişinden sonra şöyle başlıyordu:

“Yataklarındaki gergedanın tepesinde yüzlerinde savaş boyalarıyla bekleyen çiftten ‘kurban’ edilecekleri evliliğe adım adım hazırlanan genç kadınlara… Hayatımıza mizah dergileriyle giren ressam Bahadır Baruter’in, başının hiç hoş olmadığı aile kurumundan çıkarttığı zihin açıcı ama karamsar manzaralar devam ediyor. Yine x-ist’te açılacak sergisi ‘Evim Evim Güzel Evim’ öncesi Baruter’le buluştuk; aileyi, karamsarlığı ve tabii ki gidişatı konuştuk.”

sanatlog.com

Erman Ata Uncu’nun “Gezi’deki dayanışma ortamı da bir iyimserliğe yol açmadı mı sizde?” sorusuna Bahadır Baruter, “Bir ara umutlanır gibi olsam da yanılgım karşısında daha da büyük bir hayal kırıklığına dönüştü.” yanıtını veriyor.

“Eşiniz Mine Söğüt’ün de yazdıkları aynı karamsarlıkta” yorumuna, “Çok keyifli, pozitif görünüp son derece depresif, melankolik bir dünyayı da tarif edebiliyor. Biz buyuz.” diyor.

sanatlog-internet-sitesi

Sanatçılar, dış dünyayı içlerindeki uçurumlarla alışılmadık biçimlerde birleştirirler. Bu yansımalar zamana, bölgeye ve kişiye bağlı olarak sonsuz çeşitlilik gösterir. Dışarısı karardıkça içerisi aydınlanabilir, aydınlanıyor sanılırken ışık hepten yitebilir. Sanatçının görevi isteneni söylemek, isteyenleri onaylamak değildir. Bunu yapmak zorunda kaldıkça acısı büyür.

İçtenlikle gülebilmek için tek yol dünyanın değişmesi mi?

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarın diğer yazılarına ulaşmak için tıklayınız.

Notlar:

1. Mehmet Arat, Kadınlar Nerde?,

http://www.sanatlog.com/sanat/kadinlar-nerde

2. Mehmet Arat, Argos’tan Troya’ya,

http://paylasim.lalabey.com.tr/yazihane/yazarhane/1636-mehmet-arat-argos-tan-troya-ya.html

3. Mehmet Arat, Kitap Arkası: İlyada,

http://kitapdili.blogspot.com.tr/2014/03/homerossozlu-edebiyat-gelenegini.html

4. Burcu Kaya Erdem, Özge Baydaş Sayılgan, Ataerkil ve Anaerkil Toplumun Tarihsel Savaşımının Avatar Filmi Bağlamında İncelenmesi,

https://www.arel.edu.tr/pages/iletisimfakulte/dergi/ataerkil.pdf

5. James Cameron, Avatar, http://www.imdb.com/title/tt0499549/

6. Hakan Bilge, Avatar ya da Hollywoodvari Politik Manevralar,

http://www.sanatlog.com/sanat/avatar-ya-da-hollywoodvari-politik-manevralar/

7. Ayşe Funda Aras, Rengârenk evin öyküsü,

http://www.caferuj.com.tr/fotohaber/dekorasyon/rengarenk-evin-oykusu

8. Erman Ata Uncu, Asık suratlı bir felsefem var (Ressam Bahadır Baruter ‘Evim Evim Güzel Evim’ Sergisi),

http://www.radikal.com.tr/hayat/asik_suratli_bir_felsefem_var-1188732

Avatar ya da Hollywoodvari Politik Manevralar

“Muhafazakârların doğa figürüne başvurmalarının nedeni doğanın asli bir varoluşu ve otoriteyi ima etmesidir. Doğa betilemeden önce var olandır, doğruluğu aşikâr olan, söylem ve müzakerenin her türlüsünün dışında ve öncesinde yer alandır.”

(Michael Ryan & Douglas Kellner, Politik Kamera) (1)

“Temsiller, iktidar kurumlarının fiili olarak elde bulundurulması kadar iktidarın parçasıdır. Özneyi idealize eden temsiller, toplumu bir arada tutmaya yarar; içselleştirilmeleri düşünce ve davranışı yönlendirir ve yerine başkalarının konmasını frenleyici bir rol oynar. Erkek iktidarını fetişleştiren ve erkek davranışına modellik edecek idealize edilmiş nesneler sunan eril kahramanlık temsilleri, politik, ekonomik ve aile içi alanda erkek tahakkümünü yeniden üretmenin klasik bir yolu olagelmiştir.”

(Ryan & Kellner, Politik Kamera) (2)

“Amerika’da bir filme ne kadar çok para yatırılmışsa, yapımcıların ve ayrıca halkın gözünde o film o denli büyüktür.”

(Paul Rotha) (3)

Texas çöl coğrafyasından Asya kara parçalarına yıldızlı çizmesiyle zıplayan Beyaz Adam’ın 21. yüzyıldaki tekno-serüveni postmodern kulvarda devam ediyor. Post-kolonyalist evre, Amerika Birleşik Devletleri özgürlük ütopyasının en ileri boyutu şimdilik ve Afganistan ve Irak da bu bağlamda ilahi adaletin tecelli ettiği iki ülke! (4) Bu, Avatar’ın (2009) merkez-noktası. Amerikan askeri Japonlardan birkaç nesli hasta ve sakat bırakırken, Vietnam’ın çekik gözlülerinin kellesini de aynı titizlikle uçurmuştu. Şimdi o askerler Afganistan’da, Irak’ta. Bu da The Hurt Locker’ın (2008, Ölümcül Tuzak) kalkış-noktası. Evet, 2009 boyunca ve Oscar seremonisi dolayımında da 2010’un başından beri tartışılan, tartışılmaya da devam eden iki film; biri James Cameron’ın 400 milyon dolara yakın bir bütçeyle çektiği belirtilen 2009 yapımı Avatar -ki şimdiye kadarki en pahalı film olma özelliğini taşıyor-muş; beriki Kathryn Bigelow’un En İyi Film ve En İyi Yönetmen Oscar’larını kazandığı filmi 2008 yapımı The Hurt Locker (Ölümcül Tuzak) -ki Avatar’a nazaran oldukça düşük bütçeli ve dokümanterin stil araçlarından besleniyor-muş. -mış’lı ve de -miş’li postmodern zamanlar…

Öncelikle şuradan başlayalım: Nedir bu Oscar ödülleri? Amerikan sinema sanayisini canlandırmak ve reklamize etme amaçlı, nâmı kanla ve zulümle, sömürü ve yayılmacılıkla (kolonyalizm) sabit Amerikan özgürlük ütopyası ve liberal değerleri ile kültürel-sosyolojik ortajen değerlerinin global köye şaşaalı kırmızı halılar, basın mensupları, süslü ve de püslü ve de mücevherler içindeki oyuncular eşliğinde arz edildiği bir zırvalık! Evet, baştan aşağı bir zırvalık! Peki, bizi neden ilgilendiriyor bu tören? Neden bütün kalemler her yıl Oscar hakkında yazı döşeniyor? Tahminler niçin yapılıyor? Neden çıkıp “Antalya’nın Oscar’ı Altın Portakal Ödülleri” yaftalaması yapılıyor? Neden bu filmlere 5 yıldız filan veriliyor? Basın sektörü bu seremoniyi niçin sabahlara kadar izliyor? ‘Delirdiniz mi siz?’ diye sorarlar adama.

Avatar’a Giriş

Metrekareye on beş cesedin düştüğü Terminator (1984, Yokedici), Terminator 2: Judgment Day (1991, Yokedici 2: Kıyamet Günü) ve bir geminin batmak bilmediği bir filmle, sözüm ona Titanic (1997) ile Hollywood tanrılarından ilan edilen James Cameron’ın Avatar’ı aşağı yukarı 10 yılda tasarladığı ve oluşturduğu söyleniyor. Büyük, büsbüyük, hakiki bir başarı!

10 yılın çabasıyla ortaya çıkan sonuç:

a) Milyon dolar bütçe

Görsel efekt çılgınlığı 3D vizyonla sinemanın sanal bahçesinde popcorn sinemasal ahlakı (mainstream/konvansiyonel sinema) için elzem birer görüntü yumağına dönüşüyor. Hollywood’da film çeken ilk yönetmen olan öncü maestro David Griffith, Intolerance: Love’s Struggle Throughout the Ages’ı (1916, Hoşgörüsüzlük) çektiğinde, sinemanın emeklediği bir dönemde sıfır kazanç sağladığı filmi için “Büyük filmler isteniyorsa bize büyük seyirci de gerekli.” demişti. Aradan yıllar geçti, sessiz dönemler kapandı; sinema konuşmaya başladı. Peki, konuştuğu ne sinemanın? Gücün/iktidarın merkez-noktası neresi ise oradan konuşuyor sinema. Beyaz Adam’ın sesiyle konuşuyor.

400 milyon dolar, ırkçı söyleminin üstünü kapatamıyor Avatar’ın. Naviler’in varlık ve aidiyetini tehlikeyi sokan Beyaz Adam’ın hayaleti, sanallığın karmaşık sürecinden geçerek, biçimlendirip sömürmek istediği ‘öteki’nin kimliğini ödünç alıyor. Naviler’in seçeneği ve kaderi belli: Ait oldukları coğrafyadan defolup gitmeliler; yoksa nihaî son çoktan belirlenmiştir: Ağır teknolojik silahların altında ezilip yokedilmek.

b) Özdeşleşim politikası

Beyaz Adam’ın gözü, alışkanlıkları, hareket ediş ve düşünüş tarzı üzerinden kurgulanan Hollywood yapım siyaseti, Avatar’da da kutsi Beyaz Adam’ı yegâne kurtarıcı olarak biçimlendiriyor. Sömüren de o, sömürüleni kurtaran da. Talan eden de o, talan edileni çekip çeviren de. İkinci ya da üçüncü bir fikre, ideolojiye, alternatif açılımlara, ulusa ya da kültüre ihtiyaç yok. Fakat referanslar var yalnız. Kültürel referanslar, dinsel-mitolojik-kültürel referanslar. Göndermeler, referanslar bile nihaî ereğin içinde kaybolup gidiyorlar.

Beyaz Adam’ın, kimliğini ödünç aldığı ‘öteki’ne dönüşebilmesi, Naviler’in gözünü, alışkanlık ve duyarlılığını kazanabilmesi için aracı-arzu nesnesi de tam olarak bir Navi kızıdır. Navi yöntem ve savaşçı gelenekleriyle eğitilen Beyaz Adam, ajanlık sınavını hakkıyla vererek Amerikan ordu ve istihbaratını bilgilendirip görevini de ifa etmiş olur. Ama Hollywood formülleri işlemeye başlar bundan sonra: Aracı-arzu nesnesi Navi, gönlünü çalmıştır Beyaz Adam’ın. Böylelikle özdeşleşim (identification) politikaları da kesinlik kazanmış, layıkıyla pratize edilmiş olur. Bu noktaya dek bütünüyle O’nun gözünden kurgulanan Avatar evreni, ikinci aşamasına tırmanmıştır. Bu ikinci aşama, zaten öykünün başından beri bir ucundan sorunlarına ve çaresizliklerine ortak edildiğimiz Naviler’in safına geçen Beyaz Adam’ın kurtarıcı yeteneklerini, yeni-savaşçı hedefini, ait olduğu yeni-kimliği kabullenerek onunla tamamen özdeşim kur(dur)mayı sağlamaktır. (5) Empatik süreç içerisindeki çatallı yol: ‘Öteki’nin esrarını çözmek için ‘öteki’ne dönüşen Beyaz Adam, eski-kimliğini dıştalayarak yeni-Navi kimliğini seçer. Ama önce ölmesi gerekecektir.

c) Kurtarıcı fikri

Sessiz çoğunluk İsa Mesih’leri, Mehdi’leri, Atatürk’ün hayaletini bekleyedursun; sinema büyük kurtarıcılarını çoktan yaratmıştır bile. Çocuklar için Spider Man’ler, ergenlik çağındaki sivilceli gençler için Batman’ler ve hepsini kucaklayan; zencisini, çekik gözlüsünü, makarnacısını safına çağıran Avatar’lar… (6) Kurtarıcı başka bedende cisimleşiyor; hem bak, sömürülenin safında nihaî savaşını veriyor O. Eğer bir ülkeyi, bir toplumu, klanı, kıtayı, uzayda bile olsa sömüren Amerikalıdır. Ama bir kurtarıcı gerekiyorsa şayet, o da safkan Amerikalı olmalıdır. Avatar’da durum budur zaten. Teknolojisini, helikopterlerini, uçaklarını yitirdiğinde bile bu kez maneviyatı ile, cesareti ile, yaratıcılığı ile geniş halk yığınlarına ilham verir Amerikalı. Halkları safına dizip nihaî amacına kestirmeden ulaşır O; büyük kurtarıcı.

‘Büyük kurtarıcı’, ‘öteki’nin kimliğini ödünç alarak nihayet karşıtına dönüşen Beyaz Adam’dır. Ama ait olduğu ve içinde biçimlendiği gerçek yaşamı bütünüyle ötelediği için görünüş-duyuş-düşünüş olarak mutlak bir Navi’ye dönüşmüştür. Artık sorun çözülmüştür yönetmen için. Enerjisi emilmek istenen doğa yaratığına kılavuz olacak kurtarıcı safkan bir Amerikalı değildir; bilakis bedeniyle, düşünüşüyle bir melez Navi’dir. Özünde emperyal evrenin sadık bekçisi idiyse de artık mutasyona uğramış, nihaî kimliğini edinmiştir. Öyleyse Navi halkının kurtuluş umutlarına ilham verebilir; dahası başat motive edici figür olarak kurtarıcı misyonunu yüklenebilir. Doğal olarak Naviler de O’na kulak verip peşinden yürüyecektir. (7)

d) İyiler & kötüler

Son kertede iyi de kötü de birdir; iyi de kötü de Amerikalı ise eğer. Sessiz dönemler bittiğinden beri esas sesini yitiren, konuştuğu halde konuşamayan, duyabilmeye hazırbulunuşlu heteronom ahlaklıların kulak kabarttığı iktidarın papağanı sinema; halen sağır olmayanlar için konuşuyor.

Ama bugün en iyisi sağır olmak gereklidir.

Ve bir başka sinemasal formül: iyi ve kötü çelişkisi/çatışması. Hollywood usulü film için iyi ve kötü mutlak surette birbirlerinden ayrılmış, kesin çizgilerle ayrışmışlardır. Bu temel gerçek. İkinci nokta ise, buna bağlı olarak; kanun ve düzen yanlısı bir polis (hey, Kirli Harry’ler orda mısınız?), işinin ehli liberal bir savcı, duygusal bir Amerikan Başkanı (Henry Fonda, merhaba!), iyi silah kullanan bir kasaba şerifi (muhafazakâr John Wayne tercih sebebidir), görev bilincinde bir baba (Amerikan idolü bir James Stewart; olmadı, bozulmamış figür Gary Cooper) ya da mutfakta iyi vakit geçiren bir anne klişesinden beslenmesi olağandır. Kötüye biçilen roller de bellidir ve kötünün kuşandığı roller bir yana, kötü çoklukla ‘öteki’dir. Sakız çiğneyip argo konuşan bir negro (‘zenci’ olarak okuyun), eril mekanizmayı sarsmak isteyen bir femme fatale (‘yersiz-yurtsuz, erkeğin saltanatını sallayan bir dişil tehdit’ diye okuyun), toprakları kızıl kana bulanan Gerenimo (‘John Wayne’in hakladığı bir Kızılderili’ olarak okuyun).

Avatar’da da ortajen şablon gereği iyiler ve de kötüler vardır. İyi, toprakları tehlike altındaki Navi ulusudur. Kötü, Amerikan ordusunu ve şirketlerini çekip çeviren Beyaz Adam’dır.

Sonuç

James Cameron’ın Avatar’ı için “sinemanın yeni ve son dönüm noktası”, “sinemanın geleceği”, “parlak bir görsel şölen” gibi tumturaklı birçok şey yazıldı, çizildi. Boş durmadılar, Star Wars (1977, Yıldız Savaşları, George Lucas), Matrix (1999, Wachowski Kardeşler) gibi filmlerle kıyasladılar. 5 üzerinden 5 yıldızları döşendiler. Peki, niçin?

Dünün Korelisi, Vietnamlısı; bugünün Afganlısı, Iraklısı, Libyalısı, Suriyelisi, İranlısı bu soruyu yanıtlayacaktır!…

Notlar

1) Politik Kamera: Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası, Michael Ryan - Douglas Kellner, Çev. Elif Özsayar, Ayrıntı Yayınları, 1. Basım, 1997, İst.

2) a.g.e.

3) Sinemanın Öyküsü, Paul Rotha, İzdüşüm Yayıncılık, Çev. İbrahim Şener, 1. Basım, 2000, İst. s. 97

4) Adaletin keskin kılıcı Libya’dan sonra hangi ülkeye darbe indirecek, bilinmez ama Suriye, Mısır ve İran gibi ülkeler yakın gelecekte Amerika’nın ilahî adaleti (‘Amerikan emperyalizmi’ diye okuyun) ile hesaplaşmak zorunda kalacaklar.

5) Benzer bir anlatı için bkz. The Emerald Forest (1985, Zümrüt Ormanı, John Boorman). Boorman’ın çıplak doğa ile kentsel barbarlığı (‘modernizm’ diye okuyun) çarpıştırdığı söz konusu anlatısında Beyaz Adam kimliğini devredip bir Amazon yerlisine dönüşür; fakat yerlilerin de yegâne kurtarıcısı rolünü üstlenir. Boorman kapitalizmin yayılmacı (kolonyalist) siyasetine mesafeli dursa da kimlik meselesi Beyaz Adam’ın lehine çözümlenir. Yerliler, kapitalizmin uzağında yaşayan medeniyet yoksunu barbarlar, orman insanları kurtarılmayı bekleyen figürler olarak sunulurlar. Mevcut ırkçı bakış açısı Hollywood westernlerinde de defaatle işlenegelmiştir. Avrupa uygarlıkları veya Amerika Birleşik Devtletleri, ‘öteki’nin tek ve asal kurtarıcısı, sözcüsü olagelmiştir. Sinema filmlerindeki ırkçı misyon liberal hükümetlerin ırkçı vizyonlarıyla örtüşmektedir. The Naked Jungle’da (1954, Vahşi Vadiler Kraliçesi, Byron Haskin) öncü Christopher Leiningen (Charlton Heston), yerlileri Marabuta saldırısına karşı korur ve insan soyunu kurtarır. Mevcut coğrafyanın asıl sahipleri yerliler olmasına rağmen herhangi bir üstünlükleri ve söz hakları yoktur. Kurtarılmayı beklemekten başka çare bulamazlar.

Michael Ryan ve Douglas Kellner, doğa-teknoloji-muhafazakârlık üçlüsü üzerine Politik Kamera adlı kitaplarında şöyle yazarlar:

“Muhafazakârlığın nihai ereği, gerçekte toplumsal olarak inşa edilmiş eşitsizliklerin doğal görünmesini sağlayacak bir otorite zemini tayin etmektir. Başka bir deyişle, bu tür yaratılmış eşitsizlikler doğanın birebir hakikatini oluşturur gibi görünmeli, eşyanın her zaman var olmuş, her zaman da var olacak olağan düzeni olarak kabul edilmelidir. Ontolojik çerçevelendirme stratejisinin muhafazakâr ideolojik çaba açısından vazgeçilmez oluşu bu yüzdendir; çünkü bu strateji, teknoloji ve teknolojik yapıntıların kendi içlerinde bağlam ve kullanımdan bağımsız bir varlık ya da öze sahipmiş gibi görünmesine olanak verir. Teknoloji asli olarak kötü olmalıdır, bunun gerek şartı ise, teknolojik toplumun doğal alternatifinin -aile ve özellikle bireyin- varoluş itibariyle iyi olduğu izlenimi vermesi, ontolojik olarak kendi varlığından destek alması, ikame ya da eşdeğer yerine geçebilecek kendisi dışındaki bir şeyle sembolik benzetim ya da bağlantılandırmalara kapalı olmasıdır. Bire bir olan şeyin, -metaforla yapıldığı gibi- kendi varoluşundan koparılarak başka bir şeyi temsil etmesi sağlanamaz. Bu yüzden teknoloji yalnızca muhafazakâr çerçevedeki bireysel özgürlük anlamında benlik mevcudiyetine değil, ontolojik zeminin kriteri olarak mevcudiyete, muhafazakâr toplumsal kurumların dayandırıldığı doğaya ve birebir anlama yönelik bir tehdit oluşturur.”

Bkz. Politik Kamera: Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası, Michael Ryan - Douglas Kellner, Çev. Elif Özsayar, Ayrıntı Yayınları, 1. Basım, 1997, İst.

6) Sinemadaki büyük kurtarıcılarla ilgili olarak bkz. Postmodern Kurtarıcılar, (Der.) Veysel Atayman, Donkişot Yayınları, 3. Basım, 2004, İst.

7) Dil-kültür ilişkisi, Batı’nın Doğu kültürlerini görme ve ‘öteki’ni okuma biçimleri, emperyalizm ve kolonyalizm meseleleriyle ilgili olarak bkz. Oryantalizm, Edward W. Said, Çev. Nezih Uzel, İrfan Yayıncılık, 4. Basım, 1998, İst.

Ayrıca bkz. Kültür ve Emperyalizm, Edward W. Said, Çev. Necmiye Alpay, Hil Yayınları, 3. Basım, 2010, Adıyaman

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Yazarın diğer film eleştirileri için bakınız.