Kadının Tarih Sahnesine Dönüşü ve Anaerkil Dönem Homeros’u

11 Mayıs 2014 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Bir süre önce kendimce yanıtını vermeye çalıştığım bir soru sormuştum: “Peki, kadınlar nerede?” (1)

Sonra bir dönem neredeyse Troya’da yaşar oldum: “Bir süredir İlyada’yla yatıp İlyada’yla kalkıyorum. Geçmişin gizemlerine açılan büyülü bir kapı, bugünü anlamanın şaşırtıcı bir yolu gibi yaşamıma girdi.” (2)

Bir savaşı anlatmasına karşın İlyada, o dönemdeki yaşamla ilgili ipuçları veriyordu. Azra Erhat, Anadolulu kadınların daha basit bir yaşam süren Akha kadınlarından çok üstün olduğu yorumunu yaparken İlyada’da anaerkil dönemin izlerinin bulunduğuna değiniyordu. İlyada’nın Kitap Arkası’nda (3) bunların bazılarını aktarmıştım:

“Minoen Girit uygarlığı 2400′den 1400′e bir yandan Mısır ve Mezopotamya’nın eski kültürleriyle, öte yandan Yunanistan ve Anadolu’yla alışverişi sağlayarak bin yıl boyunca Akdeniz’e ışık saçmış. Anadolu’dan gelmiş Ana Tanrıça tapımı ile birlikte kadının egemen olduğu anaerkil düzeni uzun zaman yaşatmış. Yunanistan’dan gelme kavimlerle bu düzen bozulduysa da İlyada’da izlerine rastlanıyormuş. Bir kadının kaçırılmasıyla başlayıp yıllar süren Troya Savaşı, Homeros’un anlattığı Troya’da kadının çok önemli ve üstün tutulması bunun örnekleriymiş.”

“Homeros destanlarında anayla oğul, anayla kız arasında tadına doyulmaz sevecenlik ilişkileri canlandırılıyormuş. Erhat bunu, merkezi Anadolu’da bulunan anaerkil bir toplum düzeninin kalıntıları olarak açıklıyor. Troya’daki aile yaşamının uyumundan, ihtiyar Priamos’un oğulları, gelinleri, kızları, damatları ile birbirini seven, sayan, destekleyen bir topluluk olduğunu söylüyor.”

Troya’daki yaşamla ilgili anlatılanlar, gerçekten de daha sıcak ve eşit bir ilişki düzenini çağrıştırıyor:

“Homeros’un kendi işlerini görmeye alışmış yiğitleri evlerini de kendileri yaparmış. Paris, Helene’yle oturacağı evi Priamos’un evine bitişik olarak yapı ustalarının yardımıyla kendisi yapmış. Priamos ve elli oğlu yan yana dizili ‘thalamos’ denilen evlerde otururmuş. Konağın en büyük odası ‘megaron’ denilen, ortasında büyük bir ocak, tavanında dumanın çıktığı ve gün ışığının içeri girdiği bir delik bulunan yermiş. Ev sahibi konuklarını burada kabul eder, yemekler ocakta pişirilir, yanan ateş içeriyi hem ısıtır, hem aydınlatırmış. Eşyalar yalınmış, içeride oturulan tahtlar, iskemleler, üstlerine postlar ve örtüler serilen sedir ve arkalıklı iskemleler bulunurmuş. Yemek zamanı hizmetçilerin getirdiği küçük masalar konukların önüne konarak ekmek, şarap, kızartılıp doğranmış et tahta veya maden tabaklar içinde getirilirmiş. Yemek elle yenir, sonrasında ibrikle leğen gelir, eller yıkanırmış.”

“Anlattığı savaş da bir kadın yüzünden çıkmış İlyada’da birbirinden güzel ve ilginç kadın tipleri varmış. Evlerde düzeni kadın yönetir, hizmetçilere bir iş yaptıracağında erkek ona başvururmuş. Kadının ilk işi bütün ev halkının giyimini sağlayacak kumaşları dokumakmış. Lydia’nın doğusundaki Maionia gibi Anadolu bölgelerinde ince nakış işlerinin de yapıldığı olurmuş. Erhat, Anadolulu kadınların daha basit bir yaşam süren Akha kadınlarından çok üstün olduğu yorumunu yapıyor. Homeros, Troyalı kadınlar için ‘helkesipeplos’ sıfatını kullanarak elbiselerinin yerlerde süründüğünü söylüyormuş. Kadınların giysilerinde Girit fresklerinde görüldüğü gibi göğsü yukarı kaldıran kemerler bulunur, kadınlar memelerini iri göstermek için bir çeşit korse takarlarmış. Kadınlar süslerine de düşkünmüş, Hisarlık kazılarında altın gerdanlıklar, yüzükler, iğneler bulunmuş. İnsanlar temizliğe de düşkünmüş, erkekler yolculuk ve savaş dönüşü banyo yaparlarmış. Homeros dünyasında kadın yemek pişirmeye karışmıyormuş. Hayvanları erkekler kesiyor, etlerini şişleyip onlar pişiriyormuş. Kadınlar erkeklerin şölenine katılmayarak yemeklerini kadınlar katında yermiş.”

Eşitsizliklerin büyüdüğü savaşlar çağında kadın, tarih sahnesindeki gücünü artık yitirmiş olmalı. Homeros’un destanlarında anaerkil döneme ilişkin fazla iz bulmak kolay olmasa gerek. İlyada’nın yaşandığı yıllardan çok öncesini, kadınların eşitlik ve barış toplumunu anlatmış bir anaerkil dönem ozanı yaşamış mıdır?

Ataerkil düzenin savaşını anlatırken Homeros, o dönemin yaşamıyla ilgili çok fazla bilgi vermişti. Anaerkil dönemle ilgili hiç değilse bazı söylenceler, mitolojik öyküler, tarihsel bilgiler olmalı. O dönemin bir kadın ozanı olsa neyi, nasıl yazardı? Böyle bir yapıt var mıdır? Yoksa bile canlandırılabilir mi?

Burcu Kaya Erdem ve Özge Baydaş Sayılga’nın yazısı (4) Avatar filmi (5) bağlamında ataerkil ve anaerkil toplumun tarihsel savaşımını inceliyor, yaşanan değişimleri özetliyor:

“İlk dönemlerde insan; üretken, verimli, yaşama can veren doğa anasının kucağında, kadının üretimde etkin role sahip olduğu anaerkil toplum yapısı ve soyun anadan çocuğa geçtiği ana hukukuna bağlı bir toplumsal yaşam sürdürmüştür. Üretim araçlarının gelişmesi ve bu araçların erkeğin egemenliği altına girmesiyle kadın, toplumsal ve iktisadi yapıdan, üretim ilişkilerinden geriye itilmiştir. Ayrıca süreç içinde, cinsiyetlerin ötesine geçen düalist algı bağlamında toplum; zengin ile fakir, köle ile efendi, yöneten ile yönetilen ayrımında temellenen sınıflı toplum yapısı ile günümüze değin farklı biçimlerde gelişen, en sonunda küreselleşme çağının sanayi kapitalizmi olarak zuhur eden ataerkil yapıya ulaşmıştır. Ataerkil sistem ilk olarak “yasalar”ı ile toplumu denetlemeye ve egemenliği altına almaya girişmiş, buna yönelik olarak da zor kullanma araçları ile cezalandırma sistemlerini geliştirmiştir. Zor kullanmanın en gelişmiş aracı ise, bugünün ataerkil toplum yapısı içinde, ordudur. Askeri ve silahlı gücün örgütlü simgesi olan ordu, ataerkil toplum gövdesinin eril cinsel organı gibidir.”

balik-avatari-sanatlogcom

Savaşın doğaya karşı da sürdüğünü belirtiyor:

“Ataerkil toplum yapısının üstyapı kurumları ile kadına ve kadınlığa karşı verdiği egemenlik savaşı, bilime ve doğaya karşı da verilmiştir. Bilim, meta üretiminin bir aracı olmuştur. İnsanın doğa içinde hayatta kalma savaşı ise, anaerkil sistemden ataerkil sisteme geçişle birlikte, günümüze değin değişerek gelişmiş ve sonunda, doğaya karşı da bir savaşa dönüşmüştür. Ataerkil insan için doğa, kutsallığını çoktan kaybetmiş ve artı değer uğruna geri dönüşümsüz, sömürülebilecek bir kaynak haline gelmiştir.”

Avatar filminde şirket yöneticisi, bilim kadını ve askeri birlik komutanıyla kurulan üçlü yapının modern kapitalist toplumun çatısını simgeleyen bir üçgeni oluşturması nedeniyle önemli olduğunu söylüyor:

“Avatar filminde, öykünün geçtiği Pandora gezegeninde yaşayan anaerkil klan ile karşı karşıya gelen, gezegenin eşsiz biyolojik dokusunu, ‘dünya için değerli’ bir maden uğruna yok etmeye hazır, ordu gücünü elinde hazır bulunduran, dünyalı bir şirketler grubu bulunmaktadır.”

İnsanlık tarihinde anaerkillik ve ataerkilliğin tarihsel gelişimini özetliyor:

“Tarih öncesi çağlardan itibaren, insanın on binlerce yıl, anaerkil toplumsal sistem içinde, eşitlikçi bir toplum yapısında yaşadığı düşünülmektedir. Bununla birlikte insan, yaklaşık olarak son beş bin yıldır, ataerkil düzenin köleci toplum yapısında ortaya çıkan iktidar sahiplerince, insanın insanı köleleştirdiği toplumsal ilişki biçimleri içinde yaşamaktadır. Anaerkil toplumsal düzenin yüksek değerleri olan ‘kadınlık’ ve onun verimliliği ile ilişkili olan ‘doğa’ da, ataerkil sisteme geçişte, önce inanç alanı ile toplumsal belleğin, sonra da yasalar yoluyla doğrudan iktidarın hedefi haline gelmiştir. Bu köleci sistemde, sadece doğa ve kadın değil, gittikçe sınıflı hale gelen bir toplum yapısının gereği olarak, erkek de erkeğin kölesi haline gelmiştir.”

‘Avatar’ kavramından ve filmin konusundan söz ediyor:

“Hindu mitolojisinde ‘Avatar’, tanrıların yeryüzüne indikleri zamanda büründükleri şekillerdir ve özellikle tanrı Vishnu’nun enkarnasyonu için kullanılmaktadır. Buna göre tanrılar, yeryüzünde diğer insanlara, insan veya hayvan gibi görünmektedirler. Avatar terimi, James Cameron’ın filmi ‘Avatar’da da Hint mitolojisindeki anlamına yakın bir biçimde kullanılmıştır. Film, 22. yüzyılda, dünyanın çok uzağında bulunan Pandora gezegeninde geçmektedir. Pandora’ya giden dünyalı grubun amacı, gezegende bulunan bir madeni çıkarmak ve dünyaya götürmektir. Bu, bir kilosu dünyada yirmi milyon dolar değerinde olan ‘unobtainium’ isimli bir madendir. Oysa bu madenlerin üzerinde oturan ve yerlerini terk etmek istemeyen yerli klanlar vardır. Yerli toplulukların yaşamlarında merkezi öneme sahip olan gezegenin doğal yapısı, aslında Pandora’nın gerçek zenginliklerini taşımaktadır.”

james-cameron-avatar-film

Filmin, anaerkil bir sistemde yaşayan Naviler’ini anlatıyor:

“Naviler, gezegende yaşayan diğer kabileler gibi, klan sistemi içinde yaşamaktadırlar. Üretim biçim ve ilişkilerine dair filmde çok fazla ayrıntılı bilgi verilmese de, taşıdıkları oklardan, avcılık ve toplayıcılıkla geçindikleri anlaşılmaktadır. Ölen bir canlı, ne kadar vahşi ve saldırgan olursa olsun, ölüm sebebi ne olursa olsun, saygı görmeli ve bu bir besinse doğaya karışan ruhuna teşekkür edilmelidir. Navilerin inanç sisteminde ana Tanrıça Eywa çok önemli bir yere sahiptir. Eywa, dişidir ve Pandora’nın Doğası’dır. Bütün ruhlar ve bedenler ona aittir. Navi klanının örgütlenme biçimi de buna uygun bir şekilde eşitlikçi ve ilkel bir toplum düzeni olarak sergilenmiştir. Klanın lideri olan Neytiri’nin babası Eytukan’dır. Annesi Moat ise, Eywa’dan gelen mesajları yorumlayan, sezgileri güçlü ve biri yaralandığı zaman onu iyileştiren veya tanrı Eywa’nın huzuruna çıkarıp toplu dua şarkıları yöneten kadın ‘doktor/büyücü’ ve klanın spiritüalist lideri olarak karşımıza çıkmaktadır. Üstelik toplulukla ilgili kararların alınmasında son karar merciidir.”

….

Hakan Bilge, Sanatlog’da Avatar filmine sinemadaki yeri açısından bakarak yorumluyor:

“Muhafazakârların doğa figürüne başvurmalarının nedeni doğanın asli bir varoluşu ve otoriteyi ima etmesidir. Doğa betilemeden önce var olandır, doğruluğu aşikâr olan, söylem ve müzakerenin her türlüsünün dışında ve öncesinde yer alandır.” (Michael Ryan & Douglas Kellner, Politik Kamera)

“a) Milyon dolar bütçe

Görsel efekt çılgınlığı 3D vizyonla sinemanın sanal bahçesinde popcorn sinemasal ahlakı (mainstream/konvansiyonel sinema) için elzem birer görüntü yumağına dönüşüyor.”

“b) Özdeşleşim politikası

Beyaz Adam’ın gözü, alışkanlıkları, hareket ediş ve düşünüş tarzı üzerinden kurgulanan Hollywood yapım siyaseti, Avatar’da da kutsi Beyaz Adam’ı yegâne kurtarıcı olarak biçimlendiriyor.”

“c) Kurtarıcı fikri

Sessiz çoğunluk İsa Mesih’leri, Mehdi’leri, Atatürk’ün hayaletini bekleyedursun; sinema büyük kurtarıcılarını çoktan yaratmıştır bile. Çocuklar için Spider Man’ler, ergenlik çağındaki sivilceli gençler için Batman’ler ve hepsini kucaklayan; zencisini, çekik gözlüsünü, makarnacısını safına çağıran Avatar’lar…”

“d) İyiler ve kötüler

Son kertede iyi de kötü de birdir; iyi de kötü de Amerikalı ise eğer. Sessiz dönemler bittiğinden beri esas sesini yitiren, konuştuğu halde konuşamayan, duyabilmeye hazırbulunuşlu heteronom ahlaklıların kulak kabarttığı iktidarın papağanı sinema; halen sağır olmayanlar için konuşuyor.”

Avatar filmine verilen yıldızlardan söz ederek “Peki, niçin?” diye sorup bitiriyor:

“Dünün Korelisi, Vietnamlısı; bugünün Afganlısı, Iraklısı, Libyalısı, Suriyelisi, İranlısı bu soruyu yanıtlayacaktır!…” (6)

….

Anaerkil dönemin bir kadın ozanı, örneğin hasat tanrıçasının adını taşıyan bir Yalnız Demeter’i var mıydı, henüz duyulmadıysa bile bir gün sesi çağlar ötesine ulaşıp sözlerini iletebilir mi, bilmiyorum.

Günümüzde yazılacak bir anaerkil dönem öyküsünün erkek gücüyle simgelenen savaştan kurtulması pek kolay görünmüyor.

Gücün egemenliği bittiğinde, kadın tarih sahnesine döndüğünde, kadınlar ve onlar gibi düşünebilen erkekler barışa ulaştığında, savaşlar ve acılar geride kaldığında.

Belki de bulunur büyük kadın ozan Yalnız Demeter’in öyküsü. Ya da geçmişe bir köprü kuran yeni insanlarca yeniden yazılır.

….

Homeros’un anlattığı dönemler sonrasında evler epey değişti. Ama içlerinde yaşayanlar için önemleri hep aynı kaldı.

Rengârenk bir evin öyküsünü gördüğümde, önemleri sürse de epey değiştiklerini düşündüm.

sanatlog.com-sanat-sitesi

Belleğime hiçbir zaman güvenemedim. Bu yüzden hep yazılı olanın, izlenebilir, kontrol edilebilir, yeniden düşünülebilir olanın peşine düştüm. Aynı nedenle, Mahmut Tali Öngören’in bir söyleşisinde duyduğumu sandığım sözleri, bu belirsizlik durumunu vurgulayarak aktarmak istiyorum: Söylediklerinde ilgimi çeken yan, aile albümlerine verilen değerle ilgili yorumu, kutsal denmese bile çok özel oldukları saptamasıydı. Nerede ve nasıl ekonomik koşullarda yaşanırsa yaşansın, bunların iyi korunan, çocukların kolay erişemeyeceği bir yerde saklandığını, adeta bir törenle çıkarılıp bakıldığını, özel konuklarla paylaşıldığını söylemişti.

Artık koşullar çok değişti. Belki birçok evde pek de fazla basılı fotoğraf, onların özenle yerleştirildiği albümler yoktur. Yerlerini yeni aygıtlarda saklanarak her an erişilebilen, dünyanın herhangi bir yerindeki dostlarla anlık ve sürekli paylaşılabilen sayısız görüntü aldı.

Yazar Mine Söğüt ve Karikatürist Bahadır Baruter’in Gümüşlük’teki evlerinin görüntülerine (7) bir rastlantıyla ulaşınca bir aile albümüne bakar gibi oldum. Ama evler ve fotoğraflar gibi, aileler de sürekli değişiyordu. Bahadır Baruter’in x-ist’teki sergisindeki evlerin, Bodrum’daki kendi evlerinden farkının nedeni bu olsa gerekti. Barış varken huzurlu ve dingin bir mutluluğun yuvası olabilen evler, düzen ve dengeler bozulunca acımasız savaşların sessiz hapishanelerine dönüşebiliyordu. Sergiyle ilgili söyleşi “Ressam Bahadır Baruter ‘Evim Evim Güzel Evim’ başlığı altında hazırladığı çarpıcı ama ürpertici resimleriyle bir kere daha ‘aileyi’ didik didik ediyor. “Evin içinde hep karanlık, zayıf bir nokta vardır.” diyen Baruter’le bu hafta açılacak sergisi öncesi bir aradaydık” (8) girişinden sonra şöyle başlıyordu:

“Yataklarındaki gergedanın tepesinde yüzlerinde savaş boyalarıyla bekleyen çiftten ‘kurban’ edilecekleri evliliğe adım adım hazırlanan genç kadınlara… Hayatımıza mizah dergileriyle giren ressam Bahadır Baruter’in, başının hiç hoş olmadığı aile kurumundan çıkarttığı zihin açıcı ama karamsar manzaralar devam ediyor. Yine x-ist’te açılacak sergisi ‘Evim Evim Güzel Evim’ öncesi Baruter’le buluştuk; aileyi, karamsarlığı ve tabii ki gidişatı konuştuk.”

sanatlog.com

Erman Ata Uncu’nun “Gezi’deki dayanışma ortamı da bir iyimserliğe yol açmadı mı sizde?” sorusuna Bahadır Baruter, “Bir ara umutlanır gibi olsam da yanılgım karşısında daha da büyük bir hayal kırıklığına dönüştü.” yanıtını veriyor.

“Eşiniz Mine Söğüt’ün de yazdıkları aynı karamsarlıkta” yorumuna, “Çok keyifli, pozitif görünüp son derece depresif, melankolik bir dünyayı da tarif edebiliyor. Biz buyuz.” diyor.

sanatlog-internet-sitesi

Sanatçılar, dış dünyayı içlerindeki uçurumlarla alışılmadık biçimlerde birleştirirler. Bu yansımalar zamana, bölgeye ve kişiye bağlı olarak sonsuz çeşitlilik gösterir. Dışarısı karardıkça içerisi aydınlanabilir, aydınlanıyor sanılırken ışık hepten yitebilir. Sanatçının görevi isteneni söylemek, isteyenleri onaylamak değildir. Bunu yapmak zorunda kaldıkça acısı büyür.

İçtenlikle gülebilmek için tek yol dünyanın değişmesi mi?

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarın diğer yazılarına ulaşmak için tıklayınız.

Notlar:

1. Mehmet Arat, Kadınlar Nerde?,

http://www.sanatlog.com/sanat/kadinlar-nerde

2. Mehmet Arat, Argos’tan Troya’ya,

http://paylasim.lalabey.com.tr/yazihane/yazarhane/1636-mehmet-arat-argos-tan-troya-ya.html

3. Mehmet Arat, Kitap Arkası: İlyada,

http://kitapdili.blogspot.com.tr/2014/03/homerossozlu-edebiyat-gelenegini.html

4. Burcu Kaya Erdem, Özge Baydaş Sayılgan, Ataerkil ve Anaerkil Toplumun Tarihsel Savaşımının Avatar Filmi Bağlamında İncelenmesi,

https://www.arel.edu.tr/pages/iletisimfakulte/dergi/ataerkil.pdf

5. James Cameron, Avatar, http://www.imdb.com/title/tt0499549/

6. Hakan Bilge, Avatar ya da Hollywoodvari Politik Manevralar,

http://www.sanatlog.com/sanat/avatar-ya-da-hollywoodvari-politik-manevralar/

7. Ayşe Funda Aras, Rengârenk evin öyküsü,

http://www.caferuj.com.tr/fotohaber/dekorasyon/rengarenk-evin-oykusu

8. Erman Ata Uncu, Asık suratlı bir felsefem var (Ressam Bahadır Baruter ‘Evim Evim Güzel Evim’ Sergisi),

http://www.radikal.com.tr/hayat/asik_suratli_bir_felsefem_var-1188732

İlyada’nın Öyküsü

17 Nisan 2014 Yazan:  
Kategori: Kitabiyat, Manşet, Tarihsel Kitaplar

İlyada birkaç yıl, hatta birkaç yüzyıl önce yazılmış bir yapıt olsa kuşkusuz böyle büyük ilgi çekmez, çok değerli bir kaynak olup zamana meydan okumayı, ününü sürdürmeyi hep başaramazdı. Yirmi beş yüzyıl öncesine uzanması, insanın öyküsünü bugün anladığımız anlamıyla ilk anlatan olması, onu insan düşüncesinde ve edebiyat tarihinde çok özel bir yere yerleştiriyor.

Şimdilerde moda olduğu söylenebilecek çoklu okumalara ve farklı yorumlara açık olma, okuyucunun katılarak yaşatmasını sağlama gibi yaklaşımların etkisinin İlyada’da fazlasıyla bulunduğu söylenebilir.

Homeros’un yaşamı ve İlyada’yla ilgili yazılanların çokluğuna karşın yine de temel kaynak, ozanın söylediklerinden ve yazıya aktarılabilenlerden kalanların, günümüze ulaşan destanların kendisi olmalı.

Bu topraklarda yaşayan insanlar olarak Hisarlık tepesinin bulunduğu yerlere gidebilmek, Troya’nın katlarının üzerinde gezebilmek, geçmişin görüntülerini bugünün toprağının ve çimenlerinin üzerinde hissedebilmek de bizim için bir ayrıcalık.

mehmet-arat-sanatlog-yazilari

İlyada’nın öyküsü Homeros’a ve ondan epey önce söylenen diğer destanlara uzandığı için çok uzun, bu zor arayışta destanın kendisi ve Azra Erhat’ın ön sözü çok iyi başlangıç noktaları sağlıyor. (1, 2) Edebiyat ve bilim tarihi de önemli kaynaklar getiriyor. Troya’nın geçmişi ve Homeros’un yazdıklarının tarihten günümüze süren etkisi sonu kolay gelmez bir araştırma konusu. Resimden sonra sinemada da bir temel oluşturabilen bu büyük kaynakla ilgili yazılmış on binlerce kitaba her an yeni kitaplar eklenmesi şaşırtıcı değil.

….

Homeros ve İlyada’yla ilgili derleyebildiklerim Kitap Arkası’nda (1, 2) bulunabilir.

Sinema için yapılan “Perde Arkası” programlarından esinlenerek bir kitap tanıtımı yazmayı düşünmüştüm.

Sinema, üretim sürecinde çok kişinin katkısını gerektiren ve endüstrileşmiş bir alan. Perdeye yansıyanın dışında kalan pek çok süreç, anlatılması ve anlaşılması güç ayrıntılar, verilmesi gerekli ve anlamlı olabilecek bilgiler var. Kitaplarınsa söyleyeceklerini zaten yazdıklarıyla anlatmış olmaları beklenir.

Oysa her iki alanda da yönetmenin ve yazarın yapıt ortaya çıkarken yaşadığı koşullar, bunun öncesi ve aradan zaman geçtiyse sonrası önemlidir. Ürünü sağlıklı değerlendirmeler yaparak ve doğru bir yere oturtarak tartışabilmek için çoğu kez çok fazla ek ayrıntıyı bilmek gerekir.

İlyada’yla ilgili yazmaya çalışırken amacımın nesnel değerlendirmeler, güçlü eleştiriler yapmak olamayacağını gördüm. Yalnızca kendi yaklaşımlarıma göre nasıl baktığımı ve önem verdiğim yanları anlatmaya çalışabilirdim. Kitabın ister içinde, ister arkasında olsun.

….

İlyada’nın öyküsü Homeros’tan önce yazılmış destanlardan başlıyor. Bilim dünyasında Troya’nın varlığına inananlar ve inanmayanlar, destanların bütünlüğüne inanıp onları korumak isteyenlerle uygunsuzlukları atarak daha tutarlı duruma getirmeye çalışanlar arasında uzun tartışmalar olmuş. Azra Erhat kendi görüşünü İlyada’nın, “Homeros adında Anadolulu bir ozanın İ.Ö. dokuzuncu yüzyıl sularında yarattığı bir destan” olduğunu söyleyerek açıklıyor.

Hisarlık tepesini kazarken yaptığı yanlışlara, bulduğu defineyi kaçırmasına karşın iki bilim kolunun birleşmesine yol açan Heinrich Schliemann’ın önemli katkıları olmuş. İlyada gibi efsaneye dayalı destanların tarihsel temellerinin, filoloji ve arkeoloji araştırmalarıyla bilimsel olarak aydınlatılabileceği anlaşılmış.

PhilippVandenberg-decafe88-aee5-4600-a3b3-611c9c4f015d

Schliemann’ın öyküsüyle ilgili de çok sayıda kaynak bulunabiliyor. Philipp Vandenberg, kitabında Troya’nın yeniden keşfinin onda nasıl bir tutku haline geldiğini şöyle anlatıyormuş:

“Troyanın üzerine çöken boğucu yaz sıcağı henüz etkisini kaybetmemişti. Schliemann ilk geceyi kuş sürülerinin ve binlerce ağustos böceğinin kulakları çınlatan gürültüsü eşliğinde, Hisarlık’ın toprak zeminine yatarak geçirmişti. Karanlığa gömülmüş heybetli tepe önünde uzanıyor ve gizemiyle onu heyecana boğuyordu. Orada sanki Homerik yaratık Polyphem çıplak zeminde uykuya yatmıştı. Nereden başlamalıydı? Schliemann’ın gözleri uyuyan bir canavara dönüşmüştü. Karanlıkta toprak zemine baktıkça, beyaz mermerden yapılmış tapınak ve sarayları, merdivenleri, sunakları, cadde ve meydanları, değerli heykelleri, paha biçilmez kaplarıyla, Homeros kahramanlarının süslü şehri Troya gözlerinin önünde canlanıyordu. Hayır, Homeros’un dokunaklı bir şekilde tarif ettiği bu şehir, Hades’te iz bırakmadan kaybolmuş olamazdı, İlyon varlığından izler bırakmış olmalıydı ve Heinrich Schliemann onu mutlaka bulacaktı.” (3)

Leo Deuel de Schliemann’ın yazılarından, mektuplarından ve kazı raporlarından yararlanarak bir kitap oluşturmuş. (4)

….

İlyada’yla ilk kez bir kitapta karşılaşmakla sinemada karşılaşmak arasında epey fark olmalı. Homeros’un sözlerinin çizdiği resimlerin yerini gümüş perdedeki oyuncular alınca düş gücünün etkisi biraz azalıyor.

İlyada’yla ilgili aklımdaki ilk dize radyo günlerinden kalma:

“Anlat ozan anlat, Ahileus’un öfkesini anlat.”

Azra Erhat ve A. Kadir’in çevirisiyle İlyada şöyle başlıyor:

“Söyle, tanrıça, Peleusoğlu Akhilleus’un öfkesini söyle.”

Radyodaki uyarlamayı kim yapmıştı, orada Olympos’un tanrıları var mıydı bilmiyorum ama Troya filminde Zeus’u, Here’yi, Ares’i, Aphrodite’yi, Athena’yı, Hades’i, gökyüzünün insanlar dünyasını karıştırırken kendi aralarında da didişmeleri hiç bitmeyen bu gözlemcilerini hiç görmüyoruz, sözlerini bile işitmiyoruz. Azra Erhat, Homeros’un destanlarında insana benzeyen tanrılar bulunmasının tek tanrılı dinlere inanılan yeni dönemlerde yadırgandığını söylüyor.

Olympos’un, küçük insanların kaygılarına benzer sıkıntılarla sürekli boğuşan büyük sakinlerinin sinemadaki öyküde yer bulamamasının nedeni de bu olabilir mi?

….

İlyada’da tanrıların epey geniş yeri var. Kendimizi yalnızca savaşan Akhalar ve Troyalıların değil, gök katındaki tanrılarının da arasında buluyor, onları yakından tanıyoruz. Savaş tanrısı Ares’ten Zeus bile yakınıyor:

“Olympos’ta oturan tanrılar arasında

benim en iğrendiğim tanrısın sen,

hep hırgür, kavga, savaş işin gücün,”

Argoslulara saldırmak için can atan Hektor bir şey demeden geçip gidiyor. Onun yumruğu altında ezilen Argoslular ne dönüp karanlık gemilerine kaçabiliyorlar, ne de savaş alanına saldırabiliyorlar. Ares’in Troyalılarla bir olduğunu görüp geriliyorlar, pusuyorlar.

Zorlu savaşta Argosluların kırıldığını gören ak kollu tanrıça Here gök gözlü tanrıça Athene’ye kanatlı sözlerle sesleniyor:

“Eyvah, Kalkanlı Zeus’un gücü tükenmez kızı,

göz yumarsak uğursuz Ares’in çılgınlık etmesine,

Menelaos’a boşuna söz vermiş olacağız.

Güzel surlu İlyon’u yok edip yurduna dönecekti o.

Gel takınalım saldırma gücümüzü.”

Jacques-Louis_David_-_Mars_desarme_par_Venus

Athene altın alınlıklı atları arabaya koşup işe koyulurken Here, Olympos’un en sivri yerinde bulduğu tanrıların en ulusu Kronosoğlu Zeus’a soruyor:

“Zeus baba, kızmıyor musun Ares’in bu zorbalığına?

Akhaların bir sürü iyi erlerini yok etti körü körüne,

ne sağı var onun, ne solu.

Ben üzülüp dururken burada,

Kıbrıslı tanrıçayla Apollon, gümüş yaylı,

bu hak bilmez akılsız tanrıyı salıyorlar savaşa,

kendileri de yaşıyorlar keyiflerince.

Bir tokat aşkedip, savaştan atarsam Ares’i

gücenir misin bana, Zeus baba, söyle.”

Zeus’tan aldıkları izinle yola koyuluyorlar:

“Tanrıçalar, Argoslulara yardım için can atarak

ürkek güvercinler gibi gidiyorlardı seke seke.

Gelip durdular en çok yiğit nerede varsa.

Kral Diomedes’in çevresini sarmıştı yiğitler,

çiğ et yiyen arslanlar gibiydi onlar,

güçlü yabandomuzları gibiydiler.”

Argosluları kışkırtıp savaşma gücü veriyorlar:

“Utanın Argoslular, utanın be,

görünüşte alımlı, gösterişlisiniz ama

aşağılık, korkak heriflersiniz gerçekte.

Tanrısal Akhilleus savaştayken, Troyalılar,

çıkamazdı Dardanos kapılarından dışarı,

ödleri kopardı onun amansız kargısından.

Şimdiyse çıkmışlar kentin dışına,

koca karınlı gemilerin yanında savaşmadalar.”

Tanrıçaların destek verdiği Argoslularla Troyalılar çarpışırken savaş tanrısı Ares de Pallas Athene’nin yönelttiği kargıyla karnından yaralanıyor:

“Ares kavgasına tutuşmuş dokuz on bin kişi,

savaşta nasıl bağırır çağırırsa,

tunç Ares de öyle bağırdı.

Akhalarla Troyalıları yakaladı bir titreme.”

Ares çabucak Tanrılar evi sarp Olympos’a varıyor, Kronosoğlu Zeus’un yanına oturuyor, canı yanıyor, çok acı çekiyor, yarasından akan ölümsüz kanı gösterip kanatlı sözlerle yakınıyor:

“Bu zorbalıklara kızmıyor musun Zeus baba,

biz tanrılar, en dayanılmaz acıları

hep de birbirimizden çekeriz,

insanların gönlü olsun diye.”

Bulutları devşiren Zeus yan yan bakıp diyor ki:

“Böyle ağlaşıp durma dizimin dibinde, dönek,

Olympos’ta oturan tanrılar arasında

benim en iğrendiğim tanrısın sen,

hep hırgür, kavga, savaş işin gücün,

ele avuca sığmaz huysuzluğun, biliyorum,

anandan gelme sana, Here’den,

ben de ona zorla dinletirim sözümü,

onun öğütlerinden geldi başına, ne geldiyse.” (1, 2)

….

Sinema, edebiyattan çok sonra ortaya çıkmış bir sanat dalı. Günün birinde İlyada’nın gerçek bir sinema uyarlaması yapılabilir mi? Petersen’in Troya filmi (5) tüm öyküleri alıştığı kalıpların içine sıkıştıran standart ticari sinema yaklaşımının dışına pek çıkamıyor. Sanatlog’da Spielberg’in bir filmiyle ilgili değerlendirmede (6) “Homerosçuluk oynamak” sözü kullanılmış. Yöntemler değişse de kavgaların özü şimdilik pek değişmediği için, bu oyunlar yeni biçimlerde daha epey oynanacak gibi görünüyor.

Troy

….

İlyada çalışmamın ilginç sonuçlarından biri tarihle güncelin savaşından doğan bir öykü oldu. Taipidos’un öfkesiyle (7) acı bir gerçeği bir kez daha gördüm. Amansız kavgalar bitip kalıcı barış sağlanmadığı sürece vahşeti anlatmanın daha iyi yollarını aramak boşuna olabilir. Çocukların, gençlerin, kadınların, halkların üzerine nefret ve savaş tanrılarını gönderen yeni kralların,  Zeus’a adaklar adayarak dört bir yanı kana boğan eski meslektaşlarından daha uygar oldukları söylenemez.

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarın diğer yazılarını okumak için tıklayınız.

Notlar

1. Mehmet Arat, Kitap Arkası: İlyada, http://www.facebook.com/mehmetarat2000x

2. Mehmet Arat, Kitap Arkası: İlyada, http://kitapdili.blogspot.com.tr/2014/03/homerossozlu-edebiyat-gelenegini.html

3. Philipp Vandenberg (Çevirmen: Deniz Çabuk, Deniz Yılmaz), Priamosun Hazinesi Heinrich Schliemann Troyayı Nasıl Buldu?, Telos Yayıncılık, 2013.

4. Leo Deuel, Heinrich Schliemann, Memoirs of Heinrich Schliemann: A documentary portrait drawn from his autobiographical writings, letters, and excavation reports, http://www.amazon.com/Memoirs-Heinrich-Schliemann-documentary-autobiographical/dp/0060111062

5. Wolfgang Petersen, Troy, 2004, http://www.imdb.com/title/tt0332452

6. Kusagami, Er Ryan’ı Kurtarmak ya da En Az Üç Çocuk Yapmak, http://www.sanatlog.com/sanat/er-ryani-kurtarmak-ya-da-en-az-uc-cocuk-yapmak

7. Mehmet Arat, Taipidos’un Öfkesi, http://blog.milliyet.com.tr/taipidos-un-ofkesi/Blog/?BlogNo=454907&ref=fblike