Anasayfa / Edebiyat / Biyografi / Çağını Aşan Bilge: Jean-Jacques Rousseau

Çağını Aşan Bilge: Jean-Jacques Rousseau

Uzun zamandan beridir masamdaki Jean-Jacques Rousseau çalışmalarımı okuyorum. En büyük isteğim ise ona bir nefes kadar yakın olmak. Onunla sohbet etmek. Onun insan yanını incelemek bana oldum olası ilginç gelmiştir. Ben bunlar üzerinde düşünürken kapımın çalındığını duydum. Gelen Jean-Jacques Rousseau’ydu. Birbirimize sarıldık. Evimi merak ediyormuş. Evi dolaştık birlikte. Çalışma odamdaki koltukta oturdu. Ayağını uzatması için bir başka sandalye daha getirdim odaya. Evimde huzur hâkimdi. Sessizliğin huzuru. O kitaplığımı incelerken ben içecek bir şeylerle meze hazırladım. Kendisi hakkında topladığım çalışmaları okudum ona. Onları aldığı yere koyarken bana gülümsedi. Sen neden benim insana dair görüşlerimi değil de insan yanımı merak ediyorsun? diye sordu.

Ben de yapıtlarına yansıyan insan yanını merak ettiğimi söyledim. Tabii ki, görüşlerinin de benim için önemli olduğunu belirttim. Bana yeniden sarıldı. Saflığın yarattığı bir güzelliksin sen dedi. Bu kez ben gülümsedim. İçkilerimizden birer yudum aldık karşılıklı. Ben ilk sorumu sordum ona: “Çocukluğun ve ailen hakkında neler söylemek istersin?

jean-jacques-rousseau

“Sevgili Bedriye, ben talihsiz biriyim. 28 Haziran 1712 tarihinde dünyaya geldim. Annemi ben doğduktan sekiz gün sonra kaybettim. Benim doğumum mutsuzluklarımın ilki oldu. Babam Isaac Rousseau saatçiydi. İsviçre’de çok fazla saatçi vardı. Babam gezginci bir ruha sahipti. Daha çok para kazanmak için evliliğinin ikinci yılında İstanbul’a geldi. O dönemde birçok göç vardı yabancı ülkelere. Annem gezginci oyuncuları seyretmekten kendisini alıkoyamadığı için şüpheli şahıs ilan edildi. Babam dansın yasak olduğu yerde İngilizlere dans dersi verdiği için iyi yurttaş sayılmıyordu. Babam Protestan Cenevre’ye yerleşmiş bir Fransız ailesinden gelmedir. Dedelerim Protestan olduklarından din savaşları sırasında Fransa’dan kaçmışlar. Babamla bazı geceler birbirimize sarılıp annem için gözyaşı dökerdik. Beni halam büyüttü. Halam bana karşı ilgisizdi. Yazık ki ailem dağıldı. Beni de bakması için rahip Lambercier’ye verdiler. Rahibin kız kardeşine dair duygularım şöyle: “Acıya karışan tat, korku yerine cezanın tazelenmesi isteğini doğruluyordu.” Ben duygusal bir çocuktum.  O yaşta okuduklarımdan hiçbir şey anlamamıştım ama sezmiştim. Sezgilerim öyle gelişmişti ki nerede haksızlık ve adaletsizlik görsem için için kendimi yer bitirirdim öfkeden. Oradan alındıktan sonra bir zabit kâtibinin yanında çırak olarak çalıştım. Hakkâk’ın yanında çırak olarak çalıştığımda kendimi yeni baştan yaratma arzusundaydım. Orada da Allah korkusuyla yetiştirildim.  Ustam işimden nefret etmemi sağladı.  Bedriye’cik en başta karnım iyi doymuyordu. Okuduğum kitaplar elimden alınıyordu. Kendimi korumak için yalana ve ikiyüzlülüğe alıştım. Tanrı sevgisi suçluluk duymama neden oluyordu yalan söylediğimde. Bakan olmayı hayal ederken Hakkâk’a çırak oldum. Sokakta kaldığım için de oradan ayrıldım. Bir süre sokaklarda dolaştım. Sonra bir rahibe dini değiştirip Katolik olacağımı söylediğimde beni koruması altına aldı. Bir tavsiye mektubuyla Madam de Warens’a gittim. Madam de Warens da benim gibi din değiştirmiş biriydi.  Kendisine bağlanan maaşla hayatını idame ettirirken diğer yanda da kendi durumunda olan insanları koruyup kollamakla yükümlüydü. Katolik dinini öğrenmem için Torino’ya gönderildim.  Geçim sıkıntım kısa bir süre sonra yeniden hayatımın gündemine oturdu. Mektuplarını yazamayacak kadar hasta olan bir kadına kâtiplik ettim. Kadın ölünce bir konağa uşak oldum. Bu işi de beğenmeyip Annecy’ye döndüm. İyi bir papaz olamayacağımı anladıkları için beni kilisenin korosuna aldılar. Oradan da ayrıldım. Annecy’ye geri döndüm. Orada da kendime iş bulamadım. Bir dizi serüvenden sonra Paris’e albayın yanına gönderildim. Albayın verdiği iş de işime yaramadığı için Annecy’ye tekrar geri döndüm. Kadastro memuru olarak bulduğum işi sevdim. Bir süre o işte çalıştıktan sonra işimden ayrılıp kendimi müziğe adadım. Kitap okumalarım başladı. Voltaire, Montaigne ve Bruyere’i okudum. Okuduklarım bana onlar gibi yazabileceğim düşüncesini veriyordu. Astronomi, tıp,  fizikle uğraştım. Kendi sağlığımla ilgili birtakım takıntılarım yüzünden bu mutluluk yuvasından ayrıldım; Lyon’da bir ailenin yanında mürebbilik buldum. Çocuklar üzerine bir iş bulduğuma sevindim. İşi sevmediğim için bir süre sonra ayrıldım. Yeniden Paris’e nota üzerinde çalışma yapmak üzere gittim.   Bir opera yazdım.  Yazdığım opera tutulursa zengin olacaktım. Bu arada kültür yuvalarını tek tek gezmeye başladım. Diderot ile tanıştım. Tanıdıklarım bana iş aramaya başladılar. Venedik’te Fransız elçiliğinde kâtiplik yapmaya başladım. Elçinin kaba olmasından dolayı anlaşamadım, yeniden Paris’e döndüm. Operamı bitirmeye başladım.  Tek amacım yoksulluğa dayanacak gücü bitirmek için çalıştığım operadan almaktı. Kaldığım otelde tanıdığım ve eğitmek için ilgilendiğim kızın ailesinin geçimi de üzerime çöktü. Belki inanmayacaksın Thérése bana beş çocuk doğurdu. Nota kopya ederek, özel ders vererek, kâtiplik yaparak evin geçimini sağlamaya çalışıyordum. O dönemde tek amacım nüfuslu insanların gittiği salonlara girebilmekti. Nihayet ilk operam oynandı. Yazık ki başarı sağlamadı. Bende o dönemde büyük yapıtları kotaracak müzik bilgisi yoktu. Dostlarım güftesini Voltaire’in yazdığı mısralara dokunacağımı Voltaire’e yazmamı salık verdiler.  Voltaire bana aynı incelikle yanıt verdi. Bu işte de başarısız olunca yeniden kâtipliğe başladım. Çocuğumu “Bulunmuş Çocuklar Evi”ne bıraktım. Benim baba olmaya hakkım yoktu. Emile’de bu konuya dair şunları yazmıştım: “Ne yoksulluk, ne iş,  ne de insana saygı bir babayı çocuklarını kendisinin  beslemesinden, kendisinin yetiştirmesinden alıkoyabilir.” Bu konuda pişmanlığım her geçen gün artıyordu.  Bu konuya dair pişmanlığımı Réveries d’un promeneur solitaire’de şöyle özetlemiştim: “Ailesinden kalmış varlığı olmayan bir yazarın,  bir düşünürün asillere sığınarak yaşaması,  emeğini değerlendirecek başka bir yol bulmaması onu çağına karşı ayaklandırmamış mıdır?” Bedriye’cik bu duyguyu hiç kimsenin yaşamasını istemiyorum hâlâ. Hayatın en derin acısı evlat acısıydı; ben tattım.   Duygu ve düşüncelerimi kolay ifade edemediğim ve Thérése ile yaşadığım için girdiğim çevrelerce küçümseniyordum. En yakın arkadaşım olan Diderot ile dostluğum her geçen gün ilerliyordu. Ortak acılarımız vardı.  İkimiz de geçim sıkıntısıyla kendimizi kanıtlamanın çabası içindeydik. Yazdığı bir yazıdan dolayı kaleye kapatılan dostum Diderot’yu ziyaret etmek için iki saatlik yolu yürümek zorundaydım. Yolda okumak için yanıma aldığım dergide Bilim ile Sanatların ilerleyebilmesi toplumun sağtöresini bozar mı,  yoksa geliştirir mi? konulu bir yazı yarışmasının duyurusunu okudum. Dijon Akademisi’nin 1750 yılı için açmış olduğu bu yarışmaya katılmaya karar verdim. Eve gelir gelmez yazarlık kapısından içeriye ilk adımlarımı attım yazıyı yazarak.  Otuz yedi yaşımdaydım. Yarışmaya katılanlar gibi klasik eğitimden yoksundum. Ben klasik eğitimden yoksun olduğum için onlar gibi düşünmüyordum.    “Benim yazımda daha az düzen, daha çok çelişme, daha az kuruluk, daha çok duygu vardı.” Bu yazımla yazarlık eşiğini aşmakla kalmamış klasisizmden romantizme geçmiştim. Ben içinde yaşadığımı toplumun yalnız haksızlıkları görmekle yetinmeyip yaşadığımı, içimde hissettiklerimi de yazmıştım. Diğer filozoflar gibi yalnız çağıma karşı değil, topluma karşı da çıkıyordum.  Doğaya dönmek gerekiyordu. Ben bilimlerle sanatların insanı mutluluğa değil mutsuzluğa sürüklediğini savunuyordum. Uygarlığın insanlığa mutluluk veren doğayı bozduğunu belirtiyordum yazımda.  Bozulan doğa zamanla insanı yozlaştırıyordu. Bana göre toplumlar ilerledikçe bozuluyor, daha da kötüye gidiyordu.  Kendimi devlere karşı çıkmış gibi hissediyordum.   Toplumu yerden yere çalarak gelenekçilere, çağıma, en önemlisi de Ortaçağcılara karşı çıkıyordum.  1749’da doktorlar ancak altı ay yaşayabileceğimi söylemişlerdi. Ben bu yazıyı bir nevi vasiyetim olarak yazıyordum. O yüzden yazıda coşku ve dokunaklılık hâkimdi. Deyişlerimdeki başarı, düşüncelerimdeki atılganlığın etkisi sayesinde Dijon Akademisi 1750’de ödülü bana verdi. Bu ödül sayesinde dergilerde hakkımda yazılar yazılmıştı. Doktorların, mesane rahatsızlığımdan dolayı altı ay yaşayacağıma dair tezlerini de çürütmüştüm ölmeyerek. Artık iltifatlara alışmaya çalışıyordum. Çekingenliğimi üzerimden atmıştım. Sözüm dinlenmeye değer bulunuyordu çünkü. Bu ödülün ruhumda yaptığı değişiklikleri şöyle özetleyebilirim sana “Yüzyılımın geleneklerine, düşüncelerine,  inançlarına omuz silkerek bana takılanları hiçe sayarak, onların değersiz saldırışlarını,  benim hikmet dolu sözlerimle parmaklarımın arasında pire kırar gibi eziyordum.” André Gide yazar yaşadığını yazmamalı, yazdığını yaşamalı, der.  İlk önce çağımın bana dayattığı giysilerden arındım. Kâtiplikten ayrıldım. Ve erdemli yaşamayı ilke edindim kendime. Artık yüzüme kapanan salonlardan dolayı üzülmüyordum.  Peşinden koşmuyordum, asıl zenginliğim hürriyetimdi. Kendime yeten biri olmuştum. Sade ve basit yaşıyordum. Biliyor musun beni küçümseyen Paris benim karşı çıktığım düşünceleri benimsiyordu. Başarı ve ün böyle bir büyü. Ünlü olmuştum. İnsanlar benimle zaman geçirmek istiyorlardı.  

Ünlü olmayan operalarım sahnelendi. Hatta kralın önünde de sahne aldığı için beni kralla tanıştırmak istediler; kaçtım. Dijon Akademisi yeni bir yarışma konusu belirledi. “Kişioğulları arasında eşitsizlik nereden geliyor ve bu eşitsizlik doğal mıdır? O dönemdeki gelişmeler rejimi sarsıyordu.  Yarışmanın konusu ilgi odağı olmuştu. Fransa’da her gün zenginleşen burjuvayla asiller arasında yasaların desteklediği eşitsizlik vardı. Ben yarışmaya İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Temeli ve Kökenleri başlıklı savunmamla katıldım. Geçen seferki söylevimdeki düşüncelerimi geliştirmekle işe başladım. “Tüm kötülükler uygarlığın artmasıyla başlamıştır. Başlangıçta kendi ihtiyacını kendisi gören insan,  topluluk içinde yaşamaya başlayınca biri ötekinden üstün olmaya kalkmış.  Biri çıkmış bu toprak benimdir demiştir”  cümleleriyle başladım ve söylevimi şu temeller üzerine oturttum: “Burası benimdir diyen ve buna inanacak kadar saf insanları bulan kimse, ilk uygar toplumun kurucusu olmuştur. Ah, biri çıkıp da,  bu yalancıyı dinlemeyin, toprağın verdikleri herkesin ve toprak hiç kimsenindir; bunu unutursanız  mahvolursunuz deseydi, ne çok cinayetin, savaşın,  kan dökülmenin, yoksulluğun, felaketin önüne geçmiş olurdu.” Mülkiyet doğduktan sonra ziraatın,  madenciliğin gelişmesiyle kişioğlu arasında servet ayrılıkları artmış, zenginler durumlarını sağlama almak için toplumun yasalarını kendi istekleri doğrultusunda yapmışlar. Dolayısıyla devlet bu temel üzerinde kurulmuş. Halkla idareciler arasındaki ilk ciddi uçurum da böylelikle açılmış Yönetim halk üzerinde baskısını artırmayı gelenek haline getirmiş. Sonrasında Cenevre’ye gittim ve Protestanlığa döndüm Thérése ile birlikte. Eşitsizlik üzerine yazdığım bu söylevi Cenevre cumhuriyetine ithaf ettim. Söylevim yayınlayınca işler değişti tabii.  Bu itirafım bana Yirmi beşler Konseyi’nde bir dizine düşman kazandırınca Paris’e geri döndüm.

“Sevgili Jean-Jacques Rousseau bu gerçeği bilerek böyle bir ithafta nasıl bulundun? Yanlış bilmiyorsam Dijon Akademisi de ödülü sana vermiyor. Neyse ki Mme d’Épinay dostluğunu senden esirgemiyor.  Bu kadın edebiyatseverdir. Ve bir vergi mülteziminin gelinidir. Eşiyle birlikte edebiyat ve felsefe dünyasında yaşayan insanlardır. Keşiş Evi dedikleri bir bahçıvan kulübesini düzenleyip sana vermeyi düşünüyorlar. Şatonun içerisinde ormanın göbeğindeki küçük sarayında okumak ve okuduklarını yazmaktan başka bir işin olmuyor. Doğa canlanınca sende canlanıyorsun. Institutions politiques olan adı sonradan Contrat social olacak yapıtını tasarlamaya başlıyorsun. Sana bu olanakları veren Mme Dupin’in torunu için yeni bir eğitim sistemi üzerine yazmayı düşünüyorsun. Hissi Ahlak üzerine de bir yapıt yazmayı düşünüyorsun. İnsanlığa yapıtlarla hizmet etmek senin yaşama nedenin oluyor. Düşündüğün yapıtlardan önce bir aşk kitabı yazıyorsun. Sana göre mutluluğun “bir vahşi gibi değil,  iki vahşi gibi olduğunu” söylüyorsun. Thérése’nin seni anlama inceliğinden yoksun oluşundan dolayı kendin için biri esmer diğeri sarışın iki hayali sevgili yaratıyorsun.  Hayalinde yarattığın sevgililere yazdığın mektupları göğsünde taşıyor,  mektupları okurken de kendini tutamayıp ağlıyorsun. Sarışın olan sevgilin Julie. Ermiltage’da uygarlığın bozulmuş dünyasından uzakta barış içinde yaşayacaktın. Zamanla salt gönül işlerin değil kadim dostun Diderot ile de aran açılıyor.  Diderot seni adres göstererek bir yazısında “İyi adam toplum içinde yaşar,  bir başına yaşamayı dileyen adam kötü adamdır” diyor. Baron d’ Holbach’ın evinde toplananlar senin aleyhinde entrikalar kuruyorlardı. Bu da seninle diğer filozofların arasını açıyordu. Gelişen olaylar sonucu sen de aynı orman içinde bir başka ev buluyorsun kendine. Sonra da Luxembourg şatosuna yerleşiyorsun mareşal de Luxembourg’un çağrısı üzerine. Orada yaptığın ilk iş Ansiklopedi’ye Cenevre maddesini ekleyerek Cenevre’de tiyatronun yasak olmasını kınıyorsun. 1758’de Tiyatro Oyunları Üstüne Bay D’alembert’e Mektup’u yazıyorsun.  Tiyatronun da ahlakı çürüttüğünü savunuyorsun. Bu bakış açısından dolayı bütün filozoflarla aran açılıyor. Sana karşı çıkanlar arasında Voltaire de vardır. Sana dair yaptıkları yorumlar da doğal yaşamı savunup zenginlere sığındığın yönündedir. Zenginlerin gölgesinde yazan bir düşünür olduğunu düşünür herkes. Emile’in konusu da toplumsal yaşam bir zorunluluk olduğuna göre kişiyi toplum kötülüklerinden nasıl kurtarılacağıdır. Çocuğu nasıl bir eğitimden geçirmeli ki, o, doğada lekesiz yaşayan bağımsız, tertemiz bir kişi olarak yetiştirilsin. Kendinle çelişiyorsun. Tiyatro ahlakı bozduğuna göre aşk romanları da ahlakı bozmaz mı? Bu düşünceyi daha anlaşılır bir zemine oturtmak için ahlakı bir amaca yöneltiyorsun. Romanının adı da nasılsa hazırdır: Julie ya da Nouvelle Héloise ( Yeni Héloise)

“İzin ver burada devreye gireyim. Romanın konusunu ben sana açıkladıktan sonra sen düşüncelerini benimle paylaşırsın. Eski Héloise Ortaçağ’da yaşanmış ünlü bir sevginin kadınıdır ki, sevgilisini (Abailard) , babalığı rahip Fulbert iğdiş ettikten sonra bile sevmiştir. Abailard Héloise’in öğretmenidir, Saint-Preux de Julie’nin öğretmenidir. Onlar da Abailard Héloise gibi mektuplarla sevişecekler. Julien’in babası da Héloise’ gibi kızını sevgilisine vermeyecek Julien itaatli bir kız olarak babasını dinleyecektir.  Saint-Preux’yü dinleyip onunla kaçmayacak. Paris’e yalnız giden, Saint-Preux Paris’i, Paris toplumunu,  tiyatroyu yeren mektuplar yazacaktır. Julien, Monsieur de Wolmar’la evlenecek. Sevgilisine olan bağlılığı sürecek. Bir araya geldiklerinde Julien, kendisini Saint-Preux’un kollarına bıraksa da o kolların arasından tertemiz çıkacaktır. Roman koca sevgili baba doğa ve şato üçgeni etrafında şekilleniyor.”

“Sevgili Jean –Jacques Rousseau,  romanın konusunu algılıyorum. Yanılmıyorsam 1758’de bir başka şatoya yerleşiyorsun. Julien romanını da geliştirdikten sonra orada bitiriyorsun. Roman 1761’de yayımlanıyor. Ortalığı kasıp kavuruyor. Başta Voltaire olmak üzere diğer filozoflar da romandaki yapmacıklı düşüncelere saldırıyorlar.  Seni sadece edebiyatla ilgilenen rahipler ile kadınlar savunuyor. Diğer taraftan roman kapışılıyor. Romana dair övgü dolu  mektuplar alıyorsun. Bir toplumbilimci, düşüncenin kapısını aralayarak birey ile toplum arasındaki bağlar üzerine çeşitli denemeler kaleme almış birisi olarak Toplumsal Sözleşme üzerinde düşünce üretiyorsun. “ Kişioğlunun yönetimi öylesine olmalıdır ki,  yasalar hep toplumsal  sözleşmenin kamuoyunun belirtisi olsun. Bu bakımdan demokrasi,  varılması gereken bir amaç,  bir ülküdür. Tam anlamıyla demokrasi hiçbir çağda olmamıştır ve hiçbir zaman da olmayacaktır. Tanrılardan kurulmuş bir ulus olursa o başka. Böylesine olumlu bir yönetim uymuyor insanlara. Seçimle işbaşına gelmiş aristokrasiysen iyi en doğal rejimdir. Ama bu aristokrasi ne babadan kalma aristokrasi, ne de güçlülerin yönetimidir. Bu aristokrasi, seçkinler yönetimidir. Bu seçkinliğin ölçüsü ne olacak? Hiçbir yasa, bir kişinin,  ya da bir zümrenin yararına olmaz. Böylesi kamu yararını çiğnemek, toplumsal sözleşmeyi bozmak demektir. (…) Kamu ve toplum için canlarını veren seçkinleri medeni bir din yetiştirecektir.”

 Senin savunduğun seçkinler kamu yararına çalışan ve yaşayan insanlardır. Medeni dinin açıklamasını da yapıtının dördüncü bölümünde ayrıntılı olarak veriyorsun. Toplumsal Sözleşme’nin kendine özgü bir düşüncesidir bu.  Bu nevi ilahi adalet üzerine kurulan bir dini düzendir. Bir alıntı yapmama izin ver: “Onsuz ne iyi bir yurttaş ne de sadık bir tebaa olmaya imkân vardır.  Herkesi bu dine sokmak mümkün olmasa bile, inanmayanları devlet dışına çıkarmak elimizdedir. Böylesi dinsiz diye değil canını ödevi için feda etmez diye sınır dışına çıkarılacaktır. Fakat birisi bu dini açıkça kabul edip de sonradan inanmamış biri gibi davranmaya başlarsa,  onu ölüm cezasına çarptırmalıdır. Çünkü o suçların en büyüğünü işlemiş,  yasalar önünde yalan söylemiştir.” Sana göre erdemli bir yaşamı ancak erdemli insanlar kurabilir. İki önemli yapıtın,  Toplumsal Sözleşme ile Emile aynı anda çıkar.  Yapıtlar çıktıklarının yirminci günleri dolmadan yakılırlar. Oysaki senin bu yapıtlara dair beklentin yüksekti. Bu yapıtlar sayesinde para sorununu çözecektin. Salt kitaplarını değil seni de yakmaya kalkarlar.  Senin savunduğun medeni din kimsenin hoşuna gitmemiştir. Hele ki Emile’de savunduğun, on beş yaşına gelmeden çocuğa hiçbir din öğretilmemeli düşüncesi, çocukların dinsiz olarak yaşamalarını savunman bardağı taşıran son damla olmuştur. Sen de mecburen kitabın yakılınca kaçıyorsun.   Nereye kaçmayı düşünsen orada sana ve kitaplarına saldırıldığını öğreniyorsun. Sonunda Neuchatel yakınlarındaki Motiers’ye sığınıyorsun.  Prusya krallığına bağlı küçük bir prensliktir. Prusya kralı  bilime, sanata önem veren Büyük Frederik’tir. Orada anılarını yazmaya başlıyorsun. İleride İtiraflar– (Les confessions) olarak karşımıza çıkıyor. Kısa bir süre sonra orada da evin taşlanınca David Hume, İngiltere’ye çağırıyor seni. Sen David’den farklı görüşlere sahipsin. Senin vicdan anlayışın şöyle: “Ruhun derinliğinde bir adalet ve erdemlilik ilkesi vardır ve bu ilke ruhla birlikte doğmuştur. Ne dersek diyelim, yaptığımız işin iyi ya da kötü olduğunu biz onunla ölçeriz,  başkalarının işlerini de bu ilkeyle ölçeriz, işte ben buna vicdan diyorum.” İngiltere’de herkesin sana karşı olduğunu düşününce takma bir adla Fransa’ya dönüyorsun. Adı ve iyilikleriyle ünlenmiş Marquis de Mirabeau’ya sığınıyorsun. Oradan buraya taşınıp duruyorsun. Zavallı Thérése ile yirmi beş yıl sonra evleniyorsun. Takip edilerek yaşamak ve sürekli ad değiştirmek bir dönem sonra sana zor gelmeye başlıyor. Aslında pek de sıkı takip edilmemene rağmen sen öyle düşünüyorsun.  Sonunda Paris’te oturmana izin çıkıyor. Paris’te oturduğun sokağa senin adını veriyorlar. O yıl İtiraflar’ını bitiriyorsun. Fakat İtiraflar’ın yazgısı da diğer iki yapıtınki gibi olunca kendini aklama ihtiyacı duyuyorsun. İki kişilik bir söyleşinin sonunda senin suçsuz olduğuna karar verilen bir tür savunma yazıyorsun. Bu da pek tutunmayınca yazdığın bir dilekçeyi Tanrı’ya ulaşması için kiliseye götürüyorsun ama kilisenin kapalı olması sonucunda Tanrı’nın da sana komplo kuranlarla işbirliği ettiğine inanıyorsun.  Bu sefer Tanrı’ya yazdığın dilekçenin kopyalarını çoğaltıp “Adalet ve gerçeği hâlâ seven Fransız’a” başlığını yazdığın yazıyı sokak sokak gezerek dağıtıyorsun. Bu girişimin de amacına ulaşmayınca kendine acımaya başlıyorsun: “Yapayalnızım şu yeryüzünde. Kardeşsiz, dostsuz,  kimsesiz, toplumdan kovulmuş, bir başına. İnsanların en uysalı, içi en çok sevgiyle dolu olanı, aleyhinde herkesin birleşmesiyle cüzamlı gibi oldu.” Bu türden bunalımların geçtikten sonra Yalnız Gezenin Düşleri kitabını yazıyorsun.  Toplumdan dışlanmış bir insan olduğunu düşündüğün için kendine sürgün biri olarak yaşamanı sürdürüyorsun.  Bitkilerle uğraşman, doğayı sevmen senin kurtarıcın oluyor. Kendi başına kalman gezilerini yazmana yarıyor. Doğayla iç içe geçirdiğin günlerin birinde 2 Temmuz 1778’de aniden ölüyorsun. Doktorların tanısına göre üremiden gelen beyin ödeminden öldüğün söyleniyor.  

“Sevgili Bedriye, benim düşüncelerimin etkilerini merak ettiğini biliyorum ölümünden sora.  Her düşünür gibi ben de sıra dışı düşünmenin insana dayattığı bedeli ödedim. Öncelikle 1751’de birkaç kez yasak edilen ve gizli yayımlanan Ansiklopedi’yi 1764’te bitirdim. “Devlet, yasalar önünde eşitliği sağlamalı, asalete, kiliseye tanınan imtiyazlar kaldırılmalı,  asiller ayrı, başkaları ayrı mahkemelerde yargılanıp biri az diğeri çok ceza görmemeli, vergilerde eşitlik olmalı!” Ortacağ felsefesi yeryüzünü geçici bir imtihan yeri olarak algılıyor, mutluluğu cennete bırakıyordu. Ansiklopedistler şöyle diyorlardı: “Önce şuna inanmak gerekir ki,  kendimize hoş gelen duyu ve duyguları sağlamaktan başka bu yeryüzünde yapacak işimiz yoktur… İyi yaşamak, sadece yaşamaktan daha üstün bir sevgidir ki, fizikte yerçekimi neyse ahlakta ben sevgisi odur. Ahlak bencilliğe mi dayanacaktı?”  Ansiklopedi’nin halk üzerindeki görüşü şuydu: “Aydınlığın ilerlemesi sınırlıdır, kenar mahallelere girmez, oralarda oturanlar çok alıktır. Ayak takımının sayısı ne azalır, ne de artar, aşağı yukarı hep aynı kalır.” Voltaire ise şunları söylemiştir aynı konuda:” Cahil halka bir boyunduruk, bir övendire ve saman gerekir.” Bedriye, ben tüm insanların doğarken iyi insan olduğunu savunuyordum. Kötülük iyi yönetilmeyen toplumdan kaynaklanıyordu. Bir nevi insanları kötülüğe iten içinde yaşadığı toplumdur.   Bana göre tüm iyilikler doğadan tüm kötülükler ise toplumdan geliyordu. Hür doğan insanı toplumun köle ettiğini savunuyordum. İyi olan insanı da toplum kötü ediyor. Kendimi yargıladığım konuşmamda da kendimi şöyle savunuyordum: “O ( Kendisi)  bilimi,  sanatları, tiyatroyu akademileri yıkmak istiyor, yeryüzünün ilk vahşiliğine döndürüp gömmek istiyor diyorlar; lâkin o mevcut kurumların yerinde kalmasını istemiş ve onların yıkılmasından bir kazanç doğmayacağını, fakat ahlaksızlığın yerine haydutluğun geçeceğini söylemiştir hep Uygulamamanın hiçbir türlüsü konumun esası olmadığı için beni ilgilendirmez.” Bu sözlerimden de anlaşıldığı üzere amaca ulaşmak için kesin bir çözüm yolum yoktur.  Dilek ve duygularımı dile getirdim.  Doğadaki yaşamın insanı iyiliksever yaptığını düşündüm hep. Kirliliği medeniyetin getirdiğini savundum. Aydınlık felsefemde ise ilericiliği savundum. Ben ne Ortaçağ’a ne de Yeniçağa uyum sağladım. Tüm yaşadıklarıma bakıp düşüncelerimin işe yaramadığını sanma. Fikirlerimin felsefede,  hukukta, sanatta, geleneklerde, yaşayışta, beğenilerde iz bırakmıştır. Eskiden yeni doğmuş çocuğu emzirmesi için sütnineye vermek kibarlığın başlıca belirtisiyken, Emile’de ananın kendi çocuğunu emzirmesi övüldüğü için genç ve kibar bayanlar çocuklarını göğsüne bastırarak operaya gitmişler. Eğitimdeki sertlik yumuşatılmıştır. Birçok eğitimci çocuklarını doğal yetiştirmeye özen göstermiştir.  Bazı okullarda özelikle Latince kaldırılmış, 1794’te medeni din kurulmasına çalışılmıştır. Hıristiyanlıkla  ilgisi olmayan yeni dinin Tanrısına Yüce Varlık adı verilmiş; onun için ayrılan bayram gününde genç kızlarla delikanlılar şarkılar söyleyerek çiçekler taşımışlardır. Benim en büyük etkim Kant üzerinde olmuştur. Benim doğal vicdan düşüncem Kant felsefesinde büyük yer tutuyor. Benim açtığım yolda Kant ve ondan sonra gelenlerin yürümeleri ilerici düşüncenin güncel yaşamda yerini almasında hatırı sayılı yeri olmuştur.

Sevgili Dostum, hayat çizginde inişler ve çıkışlar hâkim. Doğru ya da yanlış düşüncelerinden yakılma pahasına da olsa ödün vermemiş olmandan çok etkilendim. Ayrıca daha insancıl bir yaşamı öncülüyor olman da etkileyici. Doğanın tüm güzelliklerin anası toplumun da tüm çirkinliklerin anası olduğunu sanırım bugün de yaşıyor olsaydın savunurdun. Artık iletişim çağında yaşıyoruz. Senin duygu ve düşüncelerinle ilgilenen hatırı sayılır bir topluluğun olduğunu bilmeni istiyorum. Beni en çok etkileyen yirmi beş yıl sonra evlendiğin ve seninle gittiğin her yere gelmiş, tüm acılarının ortağı olmuş eşindir. Böyle bir kadından dolayı seni şanslı sayıyorum. Seni de anlamıyor değilim.  Bir dönem efsane olmuşsun, bir dönem kendine sığınacak yer bulmakta zorlanmışsın. Duygu ve düşüncelerinin etkisini görmüş olman bile seni benim gözümde şanslı yapıyor. Bir yazar için önemli olan yazdığı bir yapıtın etkilerini görmektir. Bu etki duruma göre olumlu ya da olumsuz olabilir. Yalnızlığı bu denli derinden hissetmeden de etkilendim. Öksüz birine yakışır bir yalnızlık hissetmen doğal değil mi… Ama öksüz birine göre düşüncelerinle yaşadığın çağa damgasını vurmayı başarmışsın. Dostların da olmuş düşmanların da. En güzeli de çok darda kaldığında elinden tutan birileri mutlaka çıkmış. Bir baba olarak çocuklarına bakamamış olman trajik. Yirmi beş yıl sonra vefanın ve fedakârlığın aşktan da üstün olduğunu öğrendiğin için nikâh kıyıyorsun eşine.  Seni benim gözümde büyük yapan, tüm yanlışlarına karşı ilerici olmandır. Gerici düşüncelerin arkasında da erdemi korumak yattığını algılıyorum. Seni düşündüğümde şanssız bir insan olarak algılamıyorum. Her koşulda kendisi olmuş bir insan olmuşsun. Yapıtlarının bazıları şunlar: Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Temeli ve Kökenleri, Tiyatro Oyunları Üstüne Bay D’alembert’e Mektup, Julie ya da Yeni Héloise,  Toplumsal Sözleşme, Emile, itiraflar ve Yalnız Gezenin Düşleri.

Sevgili Bedriye İtiraflar’ı okudun biliyorum. Ora da Thérése’nin hayatımda kapladığı alanı derinlemesine anlattım. Sen benim hayatım hakkımda araştırma yapınca ben de senin içinde yaşadığın çağ hakkında araştırma yaptım. İnan bana gelir düzeyi bu kadar adaletsiz olan bir dünyada yaşamak istemezdim. Kapitalizmin sınırlarını aştığı çağınızda ürktüm. Parası kadar değeri olan insanın çağında yaşamak eminim seni de mutsuz ettiği için benim gibi 18. yüzyılda yaşamış birinin ruhuna sığınıyorsun. Bir nevi temizliğe, dürüstlüğe, dostluğa sığınıyorsun. Beni de bu erdemleri savunduğum için tercih ettiğinin farkındayım. Bir sonraki görüşmemize kadar kendine iyi bak. Çağırdığın her an konuğun olmaktan onur duyarım Bedriye. Kendi ruhumu yeniden hissetmek inanılmaz bir güzellik. Bu güzelliği senin de yaşamanı yürekten istiyorum.

Bedriye Korkankorkmaz

[email protected]

Yazarın diğer yazıları.

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu İsimli Romanı Üzerine

Harry Haller; yolunu şaşırıp kendi habitatından ayrı düşmüş, kazârâ bir kente inip sürüye karıştığına inandığı ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir