Heykeller Yıkıla! Tiyatrolar Basıla! Diziler Yasaklana!

7 Mayıs 2013 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Heykel hakkında fikir sunmak için güzel sanatlar eğitimi almaya gerek yokmuş. Belki fakülte eğitimine gerek olmayabilir ama heykelin dilini, biçimsel yapısını anlayabilmek ve düşünce ortaya atmak için malumunuz sanat hakkında yüzeysel de olsa bir genel kültür bilgisine sahip olmak önemlidir. Zaten bu ülkede doğru düzgün bir sanat ve kültür eğitimi verilmediği için herkes bir şeylere saldırmakta, alakasız fikirler ileri sürmekte, kendisini çok özgür hissetmektedir. Bunun tarihsel ve siyasal nedenleri 1950’li yıllara kadar gitmektedir. Bu ülkenin demokrasiye geçiş yılları olarak gösterilen tarihleri aslında kültürel ve siyasal bir karşı devrimden başka bir şey değildir. Köy enstitülerinin, Halk Evlerinin kapatılması ile beraber gelişen sürecin şimdiki zamana yansımalarıdır. Tiyatroları basmak, heykellere kin kusmak, dizi ve filmlere sansür uygulanmasının önünü açmak…

İzmir’de Bornova Şehir Tiyatrosu oyuncularına yapılan saldırı, ülkenin sosyo-politik yapısı ve bu şehre göçlerle gelmiş insanların sosyo-psikolojik yapısı analiz edilmeden anlaşılamaz. Bornova ilçesinin en eski semtlerinden biri olan Altındağ’a göçlerle gelen ve şehir yaşamına alışamamış kişilerden bazılarının çocuklarının tiyatroya, tiyatroculara yaptıkları saldırı o insanların kültür ve sanatın evrensel ve hümanist yapısından uzakta yaşamaları ve ayaklarına kadar gelen sanat ve kültürü içselleştirememelerinden kaynaklanmaktadır. Yakınlarından, toplumundan psikolojik ve fizyolojik her türlü şiddet görerek büyüyen insanlar zaten sadece tiyatrolara değil, sosyal hayatın tüm katmanlarına saldırmaktadır. Alsancak’ta, Taksim’de sizden zorla para isteyen ya da sattığı mendil ya da başka bir şeyi zorla vermeye çalışan kimseleri bolca görürsünüz. Çevresindeki barlara giremeyen, gördüğü güzel arabalara sahip olamayan, hayatında kız arkadaşı olmamış, olamamış ve kaderci zihniyetini sadece alkol ve uyuşturucu kullanmaya çalışarak gidermeye çalışan bu insanların temel sorunları öncelikle ekonomik, sonra kültüreldir. Zaten bu ekonomik sorunlar yüzünden bazıları sonraları tarikatların ellerine düşer.

Belediyenin ve tiyatro sanatçılarının tüm özverili çalışmalarına rağmen sanata düşman olarak yetiştirilen bu kesimler maalesef bu tatsız olayı gerçekleştirmişlerdir. Ancak olaya küçük burjuva duyarlığı ile yaklaşmak soruna bir çözüm sağlamaz. Ben Altındağ’da büyüyüp yetişmiş ve daha sonra tiyatro eğitimi almış olan ve bu sanatı sürdürmeye çalışan biri olarak kendi yetiştiğim semtin bazı kişiler tarafından –varoşlar, kaba cahil insanların vahşi davranışı, gerici yobazların saldırısı gibi etiketlerle anılmasını hiç hoş karşılamadım. Zaten Bornova Belediyesi ve Bornova Şehir Tiyatrosu yaptığı açıklama ve yorumlarla olaya soğukkanlı ve nesnel yaklaşarak çok duyarlı bir çizgi izlemiş olduklarını gösterdiler.

Tabii ki yaşananların acısı ile bazı aşırıya kaçan yorumlamalar yapılmıştır. Ancak yukarıda değindiğim gibi olayın siyasal-ekonomik-toplumsal-psikolojik yapısı bilinmeden bu tarz olaylara doğru yaklaşımlarda bulunmak zorlaşmaktadır. İstanbul’daki sanat galerinin taşlanması ve sanatçılara yapılan saldırılardan sonra da eleştirdiğim yanlış açıklamalar da bulunulmuştu. Uzun yıllar Anadolu’nun çeşitli yerlerinde sahnelediğimiz oyunlarda benzer sıkıntıları yaşayan birisi olarak, suçlayıcı değil, kazanmaya yönelik eylemler yapılması gerektiğine inanmaktayım.

ucube-heykeli-görüntüsü

Sorun bu gerici-yobaz-faşist-cahil-serseri olarak etiketlenen bu insanlara toplumun ve bireylerin neler verebileceğidir. Yaşam alanınız kısıtlanıyorsa savaşma vakti gelmiştir ama bu savaş tabii ki kültür kulvarında gerçekleşmeli; o insanları ötekileştirmeden kazanmanın yolları aranmalıdır. Hem siyasal olarak etkin bir mücadele hem de sivil toplum açısından katılımcı bir mücadele sürdürülmedilir. O bölgelere bir kez bile gelmemiş olan İzmir’in Beyaz Türkleri ve İstanbul entelijansiyası bu tarz olaylara nesnel bakamamaktadır. Hayatında varoşlarda siyasal çalışma yapmayan, varoşların okullarında tiyatro sahnelemeyen insanların bu konular hakkında görüş belirtmesine hiç gerek yok.

Gelelim heykel konusuna: 12 Eylül zihniyetinin yarattığı en önemli travmalardan birisi de heykeldir. O dönemki askeri yönetiminin ülkenin her yanına diktiği estetikten yoksun heykeller özellikle doğu ve güneydoğudaki insanlara sevgiyi zorla heykelle gerçekleştirmeye, aşılamaya çalışmaları akıl almaz yanlış uygulamalardan biri olarak tarihe geçmiştir. Ülkenin her tarafını heykele benzemeyen heykellerle donatan zihniyet zaten bu ülkenin genlerini heykele karşı duyarsızlaştırmıştır. Din derslerini zorunlu kılan ancak sanat tarihi derslerini kaldıran, resim derslerinin içini boşaltan eğitim sisteminin tarihsel yanlışlarının yansımalarıdır heykellere ucube diyerek saldırmak…

İslamiyetin sadece şekilsel yanı ile ilgilenen geniş halk yığınları için de o heykel önemsizdir.  Hoşgörünün en önemli destekçilerinden olan İslam dininin barış ve kardeşlik adına yapılmış olan bir heykeli görmezden gelemeyeceğini anlayamazlar. Çünkü din bu ülkede sadece başlara takılan türban ölçeğinde değer bulmaktadır. Politik bir karşı çıkış olarak yapılan heykele karşı bu tavır, “Put bunlar, taş parçası, kâfirlerin işi.” diye düşünebilecek olan ülkemizin geniş muhafazakâr-milliyetçi kesimlerin içlerindeki nefreti ortaya çıkarmaktadır. Her ne tartışırsak tartışalım yine bu ülkenin kuruluş zeminine çakılıp kalıyoruz. Cumhuriyet’in kültür-sanat-eğitim alanında uygulamaya çalıştığı ve hayal ettiği gelecek ile ona karşı kendini ötekileştirilmiş olarak hisseden kesimler arasındaki ilişkinin tarihsel seyrinin son aşamalarını yaşamaktayız.

Gelelim gündemimizi derinden meşgul eden dizimize: Yıllardır televizyon ekranlarında bu ülkenin devlet yapısına, bu ülkeyi yönetenlere ya da önemli görevlerde bulunan kişilerine dolaylı ya da dolaysız olarak her türlü eleştiriyi yapan, kan ve vahşeti kullanarak toplumun geniş kesimlerinin ilgisini uyandıran bir o kadar da sevilmeyen bir dizi film vardır. Hemen hatırladınız öyle değil mi? Tabii ki Kurtlar Vadisi. Bu dizi bile şu an Kanal D’de yayınlanmakta olan “Muhteşem Yüzyıl” dizisi kadar gürültü koparmamıştı. Bakanlardan başlayarak toplumun değişik katmanlarından kişilerin dizi hakkındaki eleştirel yorumlarını dinlemekteyiz. RTÜK şimdiye kadar hiçbir dizi için bu kadar şikâyet gelmediğini söyleyerek şimdilik diziye uyarı cezası vermeyi uygun bulmuş. Ancak şikâyetlerin tekrar sürmesi halinde yayından kaldırma cezaları olabileceğini gündeme getirmiş.

Diziye küfür ve hakaret boyutunda yapılan yazılı ve sözlü sataşmalar ise akıl almaz boyutlara ulaştı. Öncelikle sağlıklı bir tartışma yapılması için bu konular hakkında bilgi sahibi olan insanların konuya katılmaları gerek. Ama medyanın maalesef büyük bir çoğunluğu bu tartışmaları bir rayting pazarına dönüştü bile. Dizinin tarihsel atmosferinin ve tarihsel yapısının incelenmesi tarihçiler tarafından tabii ki tartışılabilir, tartışılmalıdır da. Ancak tüm bunlar yapılırken çoğunluk tarafından unutulan bir konu bunun bir drama olduğudur. Yani gerçeğin kendisi değil, onun değiştirilmiş ve yetkinleştirilmiş biçimi olan taklidi. Tabii hayatında Aristoteles’i duymayan, duymadığı için de “Poetika” adlı yapıtı okumamış insancıkların bu düşünceleri anlaması biraz zorlaşıyor. Yani sinema, tiyatro televizyon, dizi filmleri gibi sanatsal üretimlerin kurgusal gerçeklik temelinde bir dönüştürüm süreci sonunda çeşitli durum ve olayları yansıtmış oldukları asal gerçeği göz ardı edilmektedir. Çeşitli film ve tiyatro oyunları için de eskiden beri benzer tartışmalar yapılır durur ama bir türlü sonuç alınamaz. Dizinin senaristi Meral Okay ne kadar bu gerçeği dile getirmeye çalışsa da yine ön yargılar, milliyetçilik ve muhafazakâr düşünce bildiği yolda ilerlemeyi sürdürüyor.

Gelişmiş ülkelerin buna benzer tartışmaları yok ya da bizdeki gibi düzeysiz değil, diye bir şey söylemeye kalksak, yine milliyetçi muhafazakâr karşı duruşla bizim tarihimiz en dokunulmaz en kutsal tarih safsatasıyla karşılanacağız.

Anadolu tarihi içinde taşıdığı unsurlar bakımından birçok filme ve tiyatro oyununa konu olabilecek dramatik malzemeyi fazlasıyla taşımaktadır. Bunların yeterince ele alınmıyor olması sanat dünyasında hep konuşulan konular olarak uzun yıllardır dillendirilmektedir. Ancak bunun alımlayıcılarının bu yapıtlara olan önyargılarının nasıl giderileceği, yönetenlerin ve denetleyicilerin nasıl yaklaşacakları da yine siyasal bir değişim ve dönüşüm sorununda odaklanmaktadır. “Öteki”ni dinlemesini bilmeyen, kendisini dünyanın en kutsal insanı sanmaya devam eden toplumların ve ulusların bu yönelişi maalesef çağımızın en önemli sorunlarından biri olarak sürmektedir. Bundan tek kurtuluşumuz siyasal-kültürel-toplumsal yapımızın zihniyet dünyamızla paralel bir şekilde değişebilmesinde yatmaktadır.

Heykelleri yıkmak istemek, tiyatro salonlarını basmak, dizileri yasaklamaya çalışmak; bu topraklarda modern ortaçağın izdüşümleridir.

Serkan Fırtına

serkanfirtina35@gmail.com

Yazarın öteki yazıları için tıklayınız.

Ko to tamo peva / Who Sings Over There (1980, Slobodan Sijan)

24 Ağustos 2009 Yazan:  
Kategori: Sanat, Sinema, Yakın Dönem & Günümüz Sineması

Oyuncular: Pavle Vujisic, Aleksandar Bercek, Dragan Nikolic, Danilo Stojkovic, Neda Arneric, Milivoje Tomic, Tasko Nacic

ko to tamo pevaRotamızı uzak doğudan, balkanlara çeviriyoruz. Ancak nereye gidersek gidelim savaşın yüzü hiç değişmiyor; özellikle ikinci dünya savaşının dünya toplumlarının üzerindeki etkisi düşünüldüğünde bunun sanata yansımalarını farklı vücutlarda görmemize rağmen temelde aynı kötücül ruha sahip olduklarını aklımızdan çıkarmamalıyız. Tarih boyunca sürekli sancılar içerisinde olan Orta Avrupa ve Balkanlar bir geçiş noktası olması nedeniyle Kavimler Göçü’nden başlamak üzere birçok uygarlığa kucak açmış ve kozmopolitik açıdan zengin bir kültür içerisinde yoğrulmuştur. Etnik açıdan oluşan bu zenginlik beraberinde halen günümüze kadar süren birçok yıkım ve kıyımı beraberinde getirmiştir. Her iki dünya savaşının bu bölgede tetiklenmesinin tesadüf olmadığına kanaat getirebiliriz. Bu açıdan bakıldığında bu bölgede yer eden ülkelerin sinemaları da aynı parçalanmayı paylaşmıştır. Günümüzde halen özellikle öne çıkan -Polonya haricinde- bir ülke sinemasına rastlamak zordur.

Doğu blokunda meydana gelen siyasi, askeri, toplumsal olaylar ve kargaşalar sinemanın da etkilenmesine neden olmuştur. Bu etkilerden bazılarını ele aldığımızda karşımızda bir beyin göçü olduğunu görürüz. Birçok Macar, Polonyalı, Çek, Yugoslav yönetmen bu nedenden dolayı Amerika, Fransa, İngiltere gibi ülkelere göç ederek mesleklerini bu ülkelerde icraya koyulmuşlardır. Birkaç isim zikredecek olursak; Michael Curtiz, Milos Forman, Roman Polanski, Emir Kusturica vesaire. Özellikle bu isimleri örnek vermek istedim; hem farklı ülkelerden hem de farklı zamanlardan olmalarına rağmen ortak kaderlerinin şu ana kadar pek değişim göstermediğini söylemek gerekir. Diğer bir etki de sinemanın devlet tekelinde olması -genelde sosyalizm ile yönetilmelerinden mütevellit- ve sanatçıyı bu konuda kısıtlamalara, propaganda filmleri yapmaya ya da sansürlemelere giderek kendileri gibi “demir perde” arkasına itmeleriyle oluşan sembolik, metaforlar içeren ve imgelere kucak açan bir sinemanın ortaya çıkmasında rol oynamasıdır. Bu tür bir anlatım ‘Ezopik’ bir film dilinin oluşmasını sağlayarak sinemayı mizahi bir platoya oturtmuştur.

Doğu Avrupa sinemasının Yugoslavya kanadına geldiğimizde de, bu ülkenin bölgenin bir minyatür yansıması olduğunu söyleyebiliriz; etnik ayrım ve savaşlar bu ülkenin içinde de kimi zaman halen sürmektedir. 1941 yılında Nazi Almanya’sının ülkeye girmesiyle savaşın içine çekilmiş olan Yugoslavya, Joseph B. Tito’nun direnişleri, aynı zamanda Almanya’nın Sovyetlere saldırıp karşılığını almasından sonra, bu direnişlerin başarılı olması sayesinde bağımsızlığına tekrardan kavuşmuştur. 2. dünya savaşından sonra Stalinist rejimi reddederek kendi özyönetimini kurmuş, hem Sovyet Rusya’sı hem de diğer batı Avrupa devletlerine karşı mesafesini korumaya çalışmıştır. Özellikle uzun bir zaman dilimi içerisinde Tito tarafından yönetilen ülkede yaşayan ırklar günümüze nazaran daha rahat ve barış içerisinde yaşamışlardır. Tito’nun ülke geleceği konusunda izlediği denge siyaseti beraberinde olumsuzlukları da getirmiştir. Özellikle 60’lı yıllardan sonra toplumdaki kimliksizlik batı kapitalizmine karşı koyamamış (filmlerin çoğunda görülen çingeneler bunun bir metaforu olabilir mi?), sonradan görülecek vahameti daha da hızlandırmıştır.

Ülke sineması da ülke tarihinden farklı bir rota izlememiştir. 1945–1956 yılları arasında ülke Sovyet modelini temel alarak ulusallaştırılmış ve sinema devlet tarafından desteklenmiştir; bunun zararlı taraflarına yukarıda değinmiştik. Sonraki dönemde, 1956–1968 arasında sinema adeta deri değiştirmiş, bu değişimin en büyük nedeni Stalinist öğretinin terk edilmesi olarak gösterilmiştir. Bu değişim beraberinde birkaç yönetmenin de isminin duyulmasını sağlamıştır. Yugoslav sinemasının ilk dönemlerinde Dusan Makavejev ve Aleksander Petrovic kamerayı sırtlarken, sonraki dönemde gelecek olan yeni nesil arasında daha liberal ve farklı anlatım tekniklerini kullanacak olan Emir Kusturica, Slobodan Sijan; senarist olarak ise Dusan Kovacevic, Gordan Mihic gibi isimler yer almaktadır.

Kusturica dışında pek fazla bilinmemelerine rağmen diğer sanatçılardan bahsetmek gerek. Özellikle bu sinemanın yazar lokomotiflerinden Dusan Kovacevic’in yeri yadsınamaz. Emir Kusturica’nın 95 yapımı Underground / Yeraltı filminin senaryosunun altına imza atan senarist, Slobodan Sijan’ın yönetmenliğini yaptığı 1980 yapımı Ko To Tamo Peva / Who Sings Over There (Kim Şarkı Söylüyor?), 1982 yapımı Maratonci Trce Pocasni Krug / The Marathon Family (Maraton Ailesi) filmlerinin de altına imzasını atmıştır. Kovacevic’in ayrıca yönetmenliğini yaptığı 84 yapımı Balkanski Spijun / Balkan Spy (Balkan Casusu), toplumun paranoyasını yansıtan iki kardeşin ülkelerine gelen bir işadamını komünizm karşıtı sanmalarına ve işadamına işkence ederek bunu kara mizah ile süslemelerine dayanan diğer bir başyapıt olarak addedebiliriz. Ancak şu anda ele alacağımız yapıt Ko To Tamo Peva.

Ko to tamo peva

Filme baktığımızda aslında bize yabancı olmayan bir coğrafya ve kültür ile karşılaşabiliriz. Ülkemizde bu coğrafya, kültür ya da toplumun varlığına benzer şekilde Güney Doğu Anadolu’da rastlamak mümkündür. Filmin 1941 yılında geçmesine aldanmamak gerek; 70’ler ve 80’lerde çekilmiş olan Kemal Sunal veya Şener Şen filmlerine baktığımızda benzer tema, hava ve atmosferden bahsetmek mümkün olacaktır. Özellikle ağalık diktasının hüküm sürdüğü topraklardaki bu ideolojinin benzerine bu filmde de rastlamak mümkündür. Özellikle siyasi boşluğun yerini doldurmaya çalışan askeri yönetimin toplum üzerindeki etki ve sınırlarını her iki film türünde de görebiliriz. 1941 tarihine aldanmamak gerek dedim, çünkü her daim her iki devlet sistemi de askeri bir yapıya temellendiğinden 1941 tarihi belki de tam olarak rayına oturmamış (Tito’nun başa geldiği döneme kadar) bir sistem eleştirisi olarak zikredilebilir. Filmimiz bir şarkıyla başlar, ismiyle tezat bir durum oluşturmasına rağmen soruyu düzeltme imkânımız vardır. ‘’Söyleyene değil söyletene bak’’ demiş büyüklerimiz; biz de şarkıyı kimin söylediğini biliyoruz, o halde arayacağımız şey bu şarkının veyahut şarkıların söyleyenden çok neden söylendikleridir.

“Bir memleket gibidir gemi… Her şey düzenli ve kontrol altında olmalıdır. Kaidelere uyulmalıdır, kanunlara, nizamlara…” Gemide

Gemide filmindeki bu replik bir anlamda filmi de özetlemektedir. Söz konusu ulaşım aracı bir gemi olmasa da insanlar arası eşitliğin hüküm sürdüğü bir gemi, bir otobüs en önemlisi bu araçların ele aldığı alegorinin altında ‘vatan’ kavramı yatmaktadır. Açılış sahnesinde daha önce bahsettiğimiz belki de kimliksiz bir yapıya bürünen toplumu temsilen yine çingeneler şarkılarını söylerler, şarkıları bittiğinde ise kendilerini Belgrat’a götürecek olan otobüse binmek için otobüs durağına doğru yola koyulurlar. Otobüs durağında bekleyen insanlar her sınıf, her yaş veya farklı ideolojilere sahip kesimlerden oluşur. Ama en temelde hepsi tek bir sistemin tek bir diktanın vatandaşıdır.

Ses yarışmasına katılmak için başkente gitmeye çalışan bir yolcu, sürekli sakarlık yapan silahı nereye tutacağını bilmeyen bir avcı, hastaneye tedavi olmak için giden bir hasta, kışlaya oğlunu ziyaret etmek için- ayrıca eski bir savaş gazisi- giden yaşlı bir adam, sürekli alman Naziliğini öven ve onun getireceği sistemin en iyi sistem olarak kabul eden bir yolcu, şarkı söyleyen çingenelerimiz, sonraki durakta binecek olan evli bir çift, otobüs şoförü ve oğlu.

Bu vatandaşların hepsi başkente gitmek için, bir amacı olan insanlar, en doğal haliyle yönetim tarafından sindirilmiş vatandaşlardır. Filmin belki de en ayrıksı yönü de burada yatıyor. 2. dünya savaşını anlatmasına rağmen çuvaldızı kendilerine batırmayı ihmal etmiyor yönetmen. Eski savaş gazisinin ‘’saat 5’te kalkacağız dedilerse 5’te kalkacaklar. O kadar’’ repliği aslında ülkenin yakın tarihi hakkında da bilgi veriyor. Onun yetiştiriliş ve disipline edilmiş tarzı dakikliği ve kesinliği anlatırken ülkenin militarist yapısı konusunda da bilgi vermektedir. Ancak her zaman ki gibi otobüs geç kalıp kalmama konusunda yapılan tartışmalar otobüs’ün gelmesiyle son bulur. Ve baktığımız zaman bu muhabbetlerin yapılmasının anlamsızlığını düşünmeye başlarız. Çünkü otobüsün geldiği yer adeta kısa steplerin olduğu uçsuz bucaksız sapsarı bir vadinin ortasıdır- ki film boyunca hep bu alanda ilerler-. Aslında sorun otobüsün bir dakika geç veya erken gelmesi değildir sorun böylesine bir zihniyete sahip insanların nerdeyse kendi ülkelerini işgal eden Almanların çalışma disiplinine veya militarist bir düşünceye sahip olmasıdır. Buna en güzel örneği yine filmin içinden verebiliriz. Sakar avcımız otobüsün gelmesini bekleyemez ve diğer durakta bekleyeceğini söyleyerek ayrılır. Otobüs ilerlerken avcı sonraki durağa birkaç yüz metre kalmışken otobüs gelir ama binemez. Çünkü kural kuraldır otobüse durakta binilir. Çevreye baktığımızda ise bomboş bir arazi ile karşılaşırız ve muhakkak avcının o anda orada binip binmesinin bir önemi yoktur.

Bunu bir ahlak çerçevesi içerisinde inceleyecek olursak, Lowrence Kohlberg’in ahlak gelişimi süreçleriyle karşı karşıya kalırız. Bu dönemlerden özellikle geleneksel düzey içerisinde yer alan ‘’yasa ve düzen eğilimi’’nde kişi, otorite var olduğu sürece kurallara uymaktadır. Diğer anlamda otorite yoksa kanun da yoktur. Trafik ışıklarında polis yoksa geçen sürücüler ya da Montreal’deki polis eyleminde şehri alt üst eden vatandaşlar gibi.. Bu bizi filmle ilgili olarak iki türlü gerçekle yüzleştirir; otobüsün şoförü ve oğlu, otobüsteki yolcular bu (siyasi) yönetim karşısında sindirilmiş bir profil çizmektedir ki bu da böylesine bir ahlak düzeyini reddetmek anlamına gelir; otobüs şoförü ve oğlu var olan siyasi düzen ve faşizan dengeyi sembolize etmektedir. Biz ikinci maddeyi ele almak durumundayız ki bana göresi de budur. Çünkü diğer madde ele alındığı vakit oldukça dar anlamda bir kullanım söz konusu olacaktır. Ayrıca daha önce de bahsettiğimiz üzere bu tür ‘Ezopik’ filmlerin temel özelliği sembol, imge veya simgelerin kullanımına açık filmler olmasıdır.

Ko to tamo peva

Otobüsümüz uzaktan görünür yolcular hareketlenmeye başlar. Durağa varan otobüse yolcular üşüşür içeri girmeye çalışır, kondüktörümüz otobüsü etraflıca çevreledikten sonra sol ön tekerliğin inmiş olduğunu görür ve yolculara gidecekleri yere kadar otobüsün sağ tarafına ağırlık vererek gitmeleri gerektiğini söyler. Sosyalist ya da Stalinist etki altındaki bir devletin sanırım nerdeyse tekerinin patlayacağını haber veren ve ülkenin siyasi ideolojisinin yönünü de belirleyen bu metaforla yolcular kondüktörümüzün dediğini yapar ve sağa meyilli bir şekilde yolculuklarına koyulurlar. Nazist yolcunun ‘’çingenelerle birlikte yolculuk mu yapacağız?’’ sorusuna kondüktörümüz ‘’parayı veren düdüğü çalar’’ lafını esirgemez. Çünkü benzer şekilde Nazi sempatizanımız yarım millet olarak bilinen çingeneleri (biz kimliksiz dedik) yolculuk boyunca çekiştirmekten onları kötülemekten vazgeçmez. Otobüsümüz yoldan da evli çifti alır, sakar avcımızı da sonrasında devam eder yolculuğuna.

‘Kadın her yerde kadındır’ erkek bakış açısıyla çekilen birçok filmde kadının akıbeti genel olarak bellidir. Otobüste yeni evlenmiş çiftimizin kadın tarafı bastırılmış bir kültürün ürünüdür ki bizim doğuda ki kadın zihniyetinden farksız bir şekilde bu bağnazlıktan bu bastırılmışlıktan kaçmak ister. Bu nedenle ‘deniz’i görmek için evlendim der. Bir anlamda erkeği kendi erk ve arzuları için kullanmıştır. Onun tek amacı bu toplumdan kaçmak ve kurtulmaktır. Bunun için yapacağı tek şey her sözünü dinleyen bir erkek(çocuk) bulmaktır. Evli çiftimizin diğer erkek yarısı ise tek bir şey için evlenmiştir ve bunun için veremeyeceği söz yoktur. Aslında bir erkekten çok bir çocuk görünümündedir. Otobüse biner binmez karısını öpmeye koklamaya çalışır ama toplum buna müsaade etmez bir şekilde bu cinsellik duygusu bastırılır ve askıya alınır. Sorun toplumun bunu aleni bir şekilde görmesidir ya da gösterilmesidir. Başka bir anlamda otobüste sevişen çiftlerin izlendiklerinin farkında olmalarıdır. Çünkü ilerde ki bir sahne de göreceğimiz üzere çiftimiz gizlice sevişmeye çalıştıkları ormanın derinliğinde, otobüsümüzün bütün yolcuları onları gözetlemeye, onları röntgenlemeye başlar. Ve bundan asla bir rahatsızlık duyulmaz çünkü gözetlendiklerinden habersizdirler. Aslında konunun Hitchcock un uzmanlık alanına girdiğini söyleyebiliriz. Bir anlamda bu şekilde ifşa edilmeyen seyirci izlediği durumdan keyif almaya başlar ancak otobüsteki aleni durumdan biraz da tiksinti aracılığıyla tepkisini ortaya koyar. Ormanda ki sevişme sahnesi hasta yolcunun öksürüğünü tutamayışına kadar sürer. Tabi filmin bu anlatılanları mizahi bir dil içerisinde aldığının altını çizmek gerek. Bunu da örnekleyecek olursak; kondüktörümüzün oğlu izlerken, arkasından babası gelir ve oğlunun yanına gelerek kendisi de izlemeye koyulur. Sevişen çifti izlerken ‘’Ben olsam bende aynısını yapardım baba ‘’ dedikten sonra babası da ‘Baban da olsa aynısını yapardı oğlum’’ şeklinde bir diyaloga tanık oluruz. Benzer şekilde Nazi yanlısı yolcumuz sevişen çiftin kendilerini izlediklerini fark ettikleri zaman şunu der; ‘’Bu yaptığınızdan utanmalısınız’’ buna karşılık Şarkıcı yolcumuz ‘’asıl biz yaptığımızdan utanmalıyız onları gözetliyoruz’’

Yolculuğumuz sonraki duraktan alınan domuzların da yolcuların aralarına katılmasıyla devam eder. Ancak bu sefer da kondüktörümüz otobüsü süren oğlu için iki kilometre gözü kapalı sürücülük yaptığını söyler, elbette buna inanmayan yolcularımız üzerine bunu deneme yarışına sokarlar. Kimisi itiraz etse de deney gerçekleştirilir ve bana göre filmin bulunduğu ya da anlattığı tarihi özetleyen güzide bir sahneyle karşılaşırız. Oğlun gözlerinin kapatılması idareyi ele alanların ikinci dünya savaşı başlarındaki görmezliğinin körlüklerinin bir metaforudur. Otobüs gözleri kapalı bir şoförün elindedir nereye gideceği veya çarpacağı belli değildir belli bir süre sonra otobüs yoldan çıkar direğe çarpmaktan son anda kurtulur bu da ülkenin aslında o andaki konumunu göstermektedir. Otobüsümüz askeri bariyere çarpar ve filmin ikinci dünya savaşını arakasına fon aldığı sahneyle tanıştırılmış oluruz. Nazi yanlısı yolcumuz, hasta olan yolcuya bir alman ilacı verirken, söze savaş gazisi yolcu karışır.

— Alman ilaçları dünyanın en iyisidir.
— Gelseler memnun olacakmış gibi konuşuyorsun!
— En azından düzen, disiplin neymiş öğretirlerdi bize, işleri yoluna koyarlardı.
— Tüm Almanları sıraya dizip idam etmeli!
— 100 yaşına gelmişsin, ama saçma sapan konuşuyorsun!

Bu diyalog aslında savaş sonrası Yugoslavya’sının panoramasını veriyor. Almanları kendi ülkelerinden atmalarına rağmen halen Almanya’yı savunan onun getireceği sistemin en iyisi olacağını savunanlar ile Stalinist Rusya’nın rejimini savunanlar arasındaki tartışmalar arasından ülke yönetimini ele alan Tito’nun her iki sisteme karşı mesafesini koyması ülkenin de rahat bir nefes almasını sağlayacaktır.

Ko to tamo peva

Yolculuğumuz ağır aksak, ite kaka statik olarak devam eder veya etmez. Askeri barikattan sonra yolunu değiştirmeye çalışan otobüs bu sefer bir çiftçinin tarlasından geçmeye çalışır bu sefer de çiftçimiz buna izin vermez. Bu nedenle bir geçiş ücreti verilmesi gerekmektedir. Kondüktör bunu vermeyi reddetmekle birlikte çiftçiyi yaka paça otobüsün önünden kaldırır. Çiftçi oğullarını çağırır ve otobüsün tekerlerini patlatmasını söyler. Daha önce bahsettiğimiz inik olan sol ön lastik patlatılır. Bir anlamda vatandaşın müdahalesi gecikmeyecek anlamını çıkarabiliriz sanırım. İstenen geçiş ücreti yüz dinar olmasına rağmen kondüktör yolculardan iki yüz dinar ister (bize de yabancı gelmeyen bir devlet anlayışı- kapitalizm?).Böylece çiftçimiz otoritesiz bir boşlukta kendi adaletini kendi sağlamış olur. Teker eski haline getirilene kadar yolcular aşağı iner ve bir cenazeye katılırlar. Öldürülen bir köyün öğretmenidir ve eğitim sistemi sakat, ulaşımı sakat, adaleti sakat, yönetimi sakat nerdeyse kaosun hüküm sürdüğü bir film izleriz. En çarpıcı tarafı ise bütün bunları öylesine bir mizahi dil ile verilmiş olması ve filmin oldukça gerçek ve yalın bir portre çizmesidir. Ülke tarihini anlatan belkide en çarpıcı film (Kusturica’nın Underground / Yeraltı filmini de bu kategori içerisine alabiliriz).

Otobüsümüz yine yol değiştirmek zorunda kalır, bu sefer de sağlam olmayan bir köprü karşılarına çıkar. Ancak Nazi yanlısı yolcumuz ‘bu köprü sağlam yerinde olsam ben bu köprüden geçerdim’ demesiyle köprüden düşmesi bir olur ve bu şekilde yolculuğa devam eder otobüsümüz. Aslında bu bir fazlalığın dışarı atılmasıdır aynı şekilde yolculuk sırasında diğer sakar avcımız yanlışlıkla tüfeğinin emniyeti açık unutur ve otobüsünü üstünü havaya uçurur (kör militarizm) o da haliyle otobüsten dışarı atılır ve yolculuğa yürüyerek devam eder. Dışarı isteyerek veya istemeyerek atılan bu iki yolcu ilerde karşılaşacaklardır. Yolculuğumuz bir yemek ve dinlenme molasıyla birlikte yavaşlar ancak bu yavaşlama bilineceği üzere beraberinde birçok sorunu da getirir. Çok ilginçtir otobüsümüz öğretmenin cenazesinden ayrıldıktan sonra papaz da otobüse biner. Bu mola sırasında yalnız kalan ve herkes tarafından hastalığı yüzünden ötekileştirilen yolcuya papazımız yaklaşır. Her daim etrafımızda göreceğimiz ölüme yaklaşan birinin ya da hasta olan bireyin boşluğunu doldurmaya çalışan inanç gibi. Her şeye rağmen yolcularımız acılarıyla, kederleriyle birlikte eğlenmesini halay çekmesini de bilirler, bilindik bir umut etrafında çevrelenip ateş yakarlar. Onlar bir anlamda her şeye katlanan ve buna rağmen içlerinde her şeyin düzeleceğinden emindirler. Ancak şu da var ki eğlenmelerini gerektiren bir şey daha vardır ki o da Nazi yanlısı yolcunun nehre düşmesi ve sakar avcının olmamasıdır. Ancak bu mutluluk fazla sürmez Sakar avcımız ormandan çıka gelir, Nazi yanlısı yolcumuz nehirden çıkagelir ve her haliyle eğlence sona erer. Aynı şekilde umutlarda belki de…

Otobüsümüzün yolculuğu kadar molası da ilginçtir. Bir türlü kalkılamaz başkente gidilemez. Bu sefer etraflarını saran bir bölük asker tarafından düşman muamelesi görürler, bu anlaşılmaz hatanın da üstesinden gelen yolcularımızın otobüsüne bu sefer askerler el koyar ve şoför olarak kondüktörümüzün oğlunu alırlar. Acı bir gerçek ki siyasi dönem kapanmıştır, daha da kötüsü askeri ve militarist bir yönetim başlamıştır. Zorunlu olarak bu tarihte almanlar Belgrat’a girmiştir. Akşama dönen otobüste kondüktörümüzün oğlu da askere alınmıştır. Ve devri baba alır. Ancak otobüsümüz de bu sefer çingeneler hırsızlık suçuyla suçlanır ve bu sırada tartaklanan çingenelerimiz kan revan içinde kalırla ama daha da kötüsü otobüs Belgrat’a varır ancak üzerine bir bomba düşerek otobüsteki herkesin ölmesine neden olur.

Ko to tamo peva gerçek anlamda ülke sinemasının belkide en iyi eleştirilerine sahip ama aynı zamanda en az bilinen filmlerinden.

Ko to tamo peva

Kaynakça: Dünya Sinema Tarihi, Kabalcı Yayınevi

Yazan: Kusagami