Yeşilçam’a Giriş Sınavı (YGS)

1. Tarihteki ilk Türk sinemacı kimdir?

    A) Sedat Simavi

    B) Fuat Uzkınay

    C) Sigmund Weinberg

    D) Muhsin Ertuğrul

    E) Metin And

 

2. Aşağıdaki repliklerden hangisi Kadir İnanır’a aittir?

    A) Amca, size baba diyebilir miyim?

    B) Senin annen bir melekti yavrum!

    C) Ben Kadir, Deli Kadir ülen!

    D) Sen kaç yiğidim, ben onları oyalarım!

    E) Güzel olduğunuz kadar küstahsınız da.

 

3. Aşağıdakilerden hangisi “tüm zamanların en iyi on filmi” arasına girmiş Türk filmi klasiklerinden biridir?

    A) Bir Demet Yasemen

    B) Parçala Behçet

    C) Dünyayı Kurtaran Adam

    D) Anayurt Oteli

    E) Acıların Çocuğu

 

4. “Soyun anam, bitiyorum sana!” repliği kime aittir?

    A) Tecavüzcü Coşkun

    B) Nuri Alço

    C) Behçet Nacar

    D) Şahin K.

    E) Kemal Sunal

 

5. Yeşilçam’ın “zengin kız-fakir oğlan” klişesinde reddedilen “fakir ama gururlu genç” ne yapar?

    A) İntikam yeminleri eder

    B) Hayata küser

    C) Kaderim böyleymiş der

    D) Kendini ibadete verir

    E) Yeni aşklara yelken açar

 

6. Yılmaz Güney’in 1970’te çektiği “Umut” filminin türü nedir?

    A) Polisiye

    B) Toplumsal gerçekçi film

    C) Korku

    D) Yerli western

    E) Seks güldürüsü

 

7. Aşağıdaki repliklerden hangisi Cüneyt Arkın’a aittir?

   A) Sizi ebediyete kadar bekliciim.

   B) Nen var kuzum.

   C) N’ayır, n’olamaz!

   D) Babanın kanını yerde koma oğul!

   E) Bana Delibaş Aryon derler, Elenora!

 

8. Aşağıdaki filmlerden hangisinde Şener Şen rol almamıştır?

   A) Muhsin Bey

   B) Davaro

   C) Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni

   D) Sürü

   E) Eşkıya

 

9. Aşağıdakilerden hangisi çöp (trash) filmdir?

   A) Selvi Boylum Al Yazmalım

   B) Masumiyet

   C) Gelin

   D) Yol

   E) Tak Fişi Bitir İşi

 

10. Aşağıdakilerden hangisi ilk köy filmimizdir?

   A) Bataklı Damın Kızı

   B) Köyden İndim Şehire

   C) Derya Gülü

   D) Köylü Kızı

   E) Kezban

 

11. Cüneyt Arkın aşağıdaki tiplemelerden hangisini canlandırmamıştır?

   A) Malkoçoğlu

   B) Cingöz Recai

   C) Kara Murat

   D) Battal Gazi

   E) Hacı Murat

 

12. “Aşk kalbimi yakan bir volkan gibidir,

       En sevdiğim tatlı kazandibidir.

       Leyla sev beni, sokma müşküle,

       Seninle kaşık atalım iki tabak keşküle.”

Yukarıdaki dizeler hangi şairin kaleminden çıkmıştır?

A)   Ziya Paşa

B)   Fuzuli

C)   Tosun Paşa

D)   Cemal Süreya

E)    Tevfik Fikret


13. Gösterime girdiği 1996 yılında 2 milyon 565 bin 123 izleyici sayısına ulaşarak gişe rekoru kıran Türk filmi hangisidir?

    A) Ağır Roman

    B) Bize Nasıl Kıydınız

    C) İstanbul Kanatlarımın Altında

    D) Eşkıya

    E) Işıklar Sönmesin

 

14. “Atını Seven Kovboy” filminin yönetmeni kimdir?

    A) Federico Fellini

    B) Akira Kurusawa

    C) Orson Welles

    D) Emir Kusturica

    E) Aram Gülyüz

 

15. Aşağıdaki filmlerden hangisi sanat filmidir?

    A) A Ay

    B) Sürgün

    C) Şehzade Sinbad Kaf Dağında

    D) Şabanoğlu Şaban

    E) Baldız

 

16. Hababam Sınıfı serisi hangi yazarın aynı adlı romanından uyarlamadır?

    A) Aziz Nesin

    B) Rıfat Ilgaz

    C) Yusuf Atılgan

    D) Muzaffer İzgü

    E) Peyami Safa

 

17. Berlin in Berlin filmindeki “mastürbasyon” sahnesiyle hafızalarımıza kazınan ünlü oyuncu kimdir?

    A) Sibel Kekilli

    B) Zerrin Egeliler

    C) Hülya Avşar

    D) Banu Alkan

    E) Hülya Koçyiğit

 

18. Aşağıdaki yazarlardan hangisinin yanında verilen romanı beyazperdeye uyarlanmamıştır?

   A) Necati Cumalı- Susuz Yaz

   B) Orhan Kemal- Bereketli Topraklar Üzerinde

   C) Kerime Nadir- Hıçkırık

   D) Peyami Safa- Matmazel Noraliya’nın Koltuğu

   E) Yusuf Atılgan- Anayurt Oteli

 

19. C Blok, Masumiyet, Üçüncü Sayfa, İtiraf ve Yazgı gibi filmleriyle tanıdığımız 1964 doğumlu genç yönetmenimiz kimdir?

   A) Kudret Sabancı

   B) Serdar Akar

   C) Derviş Zaim

   D) Nuri Bilge Ceylan

   E) Zeki Demirkubuz

 

20. Aşağıdakilerden hangisi 12 Eylül’ü sorgulayan filmlerden değildir?

   A) 72. Koğuş

   B) Eve Dönüş

   C) Ses

   D) Uçurtmayı Vurmasınlar

   E) Babam ve Oğlum

Cevap Anahtarı Şifre Algoritması: A=0, B=1, C=2, D=3, E=4 olmak üzere doğru yanıt, soru numarasının 5 modülüne göre denk olduğu kalan sınıfına karşılık gelen şıktır.

Örneğin 19. soru; 19’u 5’e böl, kalan 4. Doğru yanıt, 4’e karşılık gelen “E” şıkkı.

İşte bu kadar, başarılar…

Osman Akyol

osmanakyol72@hotmail.com

1 Haziran 2011, İstanbul

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

Leman Dergisi’nin Yeni Sayısı: Recep Tayyip Erdoğan, Hüsnü Mübarek ve Pınar Selek

11 Şubat 2011 Yazan:  
Kategori: Dergi & Fanzin, Duyurular, Edebiyat, Sanat

Bağımsız Mizah Dergisi Leman, ön ve arka kapağını Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Pınar Selek’e ayırdı…

Ön kapakta, Ak Parti’nin Hüsnü Mübarek dolayımında “Amerikanvari” Mısır yorumu ve Türkiye’deki politik kaos yer alırken; arka kapakta Pınar Selek’in dramına yer verilmiş…

Demokrasi nutukları atan Başbakan Erdoğan ve AKP kadroları, karikatüristlere, rakip partilere, köşe yazarlarına, sanatçılara ve hatta yoldan geçenlere dava açmayı sürdürüyor. Bununla birlikte Mısır yönetimi ve Hüsnü Mübarek’e -adeta Amerikan’ın papağanlığı yaparak- demokrasi dersi vermeye kalkıyor…

Ve Orhan Veli Kanık’tan güzel bir şiirle bu haberi noktalıyoruz…

Vatan İçin

Neler yapmadık şu vatan için!
Kimimiz öldük;
Kimimiz nutuk söyledik.

Ön kapak:

Arka kapak:

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Ko to tamo peva / Who Sings Over There (1980, Slobodan Sijan)

24 Ağustos 2009 Yazan:  
Kategori: Sanat, Sinema, Yakın Dönem & Günümüz Sineması

Oyuncular: Pavle Vujisic, Aleksandar Bercek, Dragan Nikolic, Danilo Stojkovic, Neda Arneric, Milivoje Tomic, Tasko Nacic

ko to tamo pevaRotamızı uzak doğudan, balkanlara çeviriyoruz. Ancak nereye gidersek gidelim savaşın yüzü hiç değişmiyor; özellikle ikinci dünya savaşının dünya toplumlarının üzerindeki etkisi düşünüldüğünde bunun sanata yansımalarını farklı vücutlarda görmemize rağmen temelde aynı kötücül ruha sahip olduklarını aklımızdan çıkarmamalıyız. Tarih boyunca sürekli sancılar içerisinde olan Orta Avrupa ve Balkanlar bir geçiş noktası olması nedeniyle Kavimler Göçü’nden başlamak üzere birçok uygarlığa kucak açmış ve kozmopolitik açıdan zengin bir kültür içerisinde yoğrulmuştur. Etnik açıdan oluşan bu zenginlik beraberinde halen günümüze kadar süren birçok yıkım ve kıyımı beraberinde getirmiştir. Her iki dünya savaşının bu bölgede tetiklenmesinin tesadüf olmadığına kanaat getirebiliriz. Bu açıdan bakıldığında bu bölgede yer eden ülkelerin sinemaları da aynı parçalanmayı paylaşmıştır. Günümüzde halen özellikle öne çıkan -Polonya haricinde- bir ülke sinemasına rastlamak zordur.

Doğu blokunda meydana gelen siyasi, askeri, toplumsal olaylar ve kargaşalar sinemanın da etkilenmesine neden olmuştur. Bu etkilerden bazılarını ele aldığımızda karşımızda bir beyin göçü olduğunu görürüz. Birçok Macar, Polonyalı, Çek, Yugoslav yönetmen bu nedenden dolayı Amerika, Fransa, İngiltere gibi ülkelere göç ederek mesleklerini bu ülkelerde icraya koyulmuşlardır. Birkaç isim zikredecek olursak; Michael Curtiz, Milos Forman, Roman Polanski, Emir Kusturica vesaire. Özellikle bu isimleri örnek vermek istedim; hem farklı ülkelerden hem de farklı zamanlardan olmalarına rağmen ortak kaderlerinin şu ana kadar pek değişim göstermediğini söylemek gerekir. Diğer bir etki de sinemanın devlet tekelinde olması -genelde sosyalizm ile yönetilmelerinden mütevellit- ve sanatçıyı bu konuda kısıtlamalara, propaganda filmleri yapmaya ya da sansürlemelere giderek kendileri gibi “demir perde” arkasına itmeleriyle oluşan sembolik, metaforlar içeren ve imgelere kucak açan bir sinemanın ortaya çıkmasında rol oynamasıdır. Bu tür bir anlatım ‘Ezopik’ bir film dilinin oluşmasını sağlayarak sinemayı mizahi bir platoya oturtmuştur.

Doğu Avrupa sinemasının Yugoslavya kanadına geldiğimizde de, bu ülkenin bölgenin bir minyatür yansıması olduğunu söyleyebiliriz; etnik ayrım ve savaşlar bu ülkenin içinde de kimi zaman halen sürmektedir. 1941 yılında Nazi Almanya’sının ülkeye girmesiyle savaşın içine çekilmiş olan Yugoslavya, Joseph B. Tito’nun direnişleri, aynı zamanda Almanya’nın Sovyetlere saldırıp karşılığını almasından sonra, bu direnişlerin başarılı olması sayesinde bağımsızlığına tekrardan kavuşmuştur. 2. dünya savaşından sonra Stalinist rejimi reddederek kendi özyönetimini kurmuş, hem Sovyet Rusya’sı hem de diğer batı Avrupa devletlerine karşı mesafesini korumaya çalışmıştır. Özellikle uzun bir zaman dilimi içerisinde Tito tarafından yönetilen ülkede yaşayan ırklar günümüze nazaran daha rahat ve barış içerisinde yaşamışlardır. Tito’nun ülke geleceği konusunda izlediği denge siyaseti beraberinde olumsuzlukları da getirmiştir. Özellikle 60’lı yıllardan sonra toplumdaki kimliksizlik batı kapitalizmine karşı koyamamış (filmlerin çoğunda görülen çingeneler bunun bir metaforu olabilir mi?), sonradan görülecek vahameti daha da hızlandırmıştır.

Ülke sineması da ülke tarihinden farklı bir rota izlememiştir. 1945–1956 yılları arasında ülke Sovyet modelini temel alarak ulusallaştırılmış ve sinema devlet tarafından desteklenmiştir; bunun zararlı taraflarına yukarıda değinmiştik. Sonraki dönemde, 1956–1968 arasında sinema adeta deri değiştirmiş, bu değişimin en büyük nedeni Stalinist öğretinin terk edilmesi olarak gösterilmiştir. Bu değişim beraberinde birkaç yönetmenin de isminin duyulmasını sağlamıştır. Yugoslav sinemasının ilk dönemlerinde Dusan Makavejev ve Aleksander Petrovic kamerayı sırtlarken, sonraki dönemde gelecek olan yeni nesil arasında daha liberal ve farklı anlatım tekniklerini kullanacak olan Emir Kusturica, Slobodan Sijan; senarist olarak ise Dusan Kovacevic, Gordan Mihic gibi isimler yer almaktadır.

Kusturica dışında pek fazla bilinmemelerine rağmen diğer sanatçılardan bahsetmek gerek. Özellikle bu sinemanın yazar lokomotiflerinden Dusan Kovacevic’in yeri yadsınamaz. Emir Kusturica’nın 95 yapımı Underground / Yeraltı filminin senaryosunun altına imza atan senarist, Slobodan Sijan’ın yönetmenliğini yaptığı 1980 yapımı Ko To Tamo Peva / Who Sings Over There (Kim Şarkı Söylüyor?), 1982 yapımı Maratonci Trce Pocasni Krug / The Marathon Family (Maraton Ailesi) filmlerinin de altına imzasını atmıştır. Kovacevic’in ayrıca yönetmenliğini yaptığı 84 yapımı Balkanski Spijun / Balkan Spy (Balkan Casusu), toplumun paranoyasını yansıtan iki kardeşin ülkelerine gelen bir işadamını komünizm karşıtı sanmalarına ve işadamına işkence ederek bunu kara mizah ile süslemelerine dayanan diğer bir başyapıt olarak addedebiliriz. Ancak şu anda ele alacağımız yapıt Ko To Tamo Peva.

Ko to tamo peva

Filme baktığımızda aslında bize yabancı olmayan bir coğrafya ve kültür ile karşılaşabiliriz. Ülkemizde bu coğrafya, kültür ya da toplumun varlığına benzer şekilde Güney Doğu Anadolu’da rastlamak mümkündür. Filmin 1941 yılında geçmesine aldanmamak gerek; 70’ler ve 80’lerde çekilmiş olan Kemal Sunal veya Şener Şen filmlerine baktığımızda benzer tema, hava ve atmosferden bahsetmek mümkün olacaktır. Özellikle ağalık diktasının hüküm sürdüğü topraklardaki bu ideolojinin benzerine bu filmde de rastlamak mümkündür. Özellikle siyasi boşluğun yerini doldurmaya çalışan askeri yönetimin toplum üzerindeki etki ve sınırlarını her iki film türünde de görebiliriz. 1941 tarihine aldanmamak gerek dedim, çünkü her daim her iki devlet sistemi de askeri bir yapıya temellendiğinden 1941 tarihi belki de tam olarak rayına oturmamış (Tito’nun başa geldiği döneme kadar) bir sistem eleştirisi olarak zikredilebilir. Filmimiz bir şarkıyla başlar, ismiyle tezat bir durum oluşturmasına rağmen soruyu düzeltme imkânımız vardır. ‘’Söyleyene değil söyletene bak’’ demiş büyüklerimiz; biz de şarkıyı kimin söylediğini biliyoruz, o halde arayacağımız şey bu şarkının veyahut şarkıların söyleyenden çok neden söylendikleridir.

“Bir memleket gibidir gemi… Her şey düzenli ve kontrol altında olmalıdır. Kaidelere uyulmalıdır, kanunlara, nizamlara…” Gemide

Gemide filmindeki bu replik bir anlamda filmi de özetlemektedir. Söz konusu ulaşım aracı bir gemi olmasa da insanlar arası eşitliğin hüküm sürdüğü bir gemi, bir otobüs en önemlisi bu araçların ele aldığı alegorinin altında ‘vatan’ kavramı yatmaktadır. Açılış sahnesinde daha önce bahsettiğimiz belki de kimliksiz bir yapıya bürünen toplumu temsilen yine çingeneler şarkılarını söylerler, şarkıları bittiğinde ise kendilerini Belgrat’a götürecek olan otobüse binmek için otobüs durağına doğru yola koyulurlar. Otobüs durağında bekleyen insanlar her sınıf, her yaş veya farklı ideolojilere sahip kesimlerden oluşur. Ama en temelde hepsi tek bir sistemin tek bir diktanın vatandaşıdır.

Ses yarışmasına katılmak için başkente gitmeye çalışan bir yolcu, sürekli sakarlık yapan silahı nereye tutacağını bilmeyen bir avcı, hastaneye tedavi olmak için giden bir hasta, kışlaya oğlunu ziyaret etmek için- ayrıca eski bir savaş gazisi- giden yaşlı bir adam, sürekli alman Naziliğini öven ve onun getireceği sistemin en iyi sistem olarak kabul eden bir yolcu, şarkı söyleyen çingenelerimiz, sonraki durakta binecek olan evli bir çift, otobüs şoförü ve oğlu.

Bu vatandaşların hepsi başkente gitmek için, bir amacı olan insanlar, en doğal haliyle yönetim tarafından sindirilmiş vatandaşlardır. Filmin belki de en ayrıksı yönü de burada yatıyor. 2. dünya savaşını anlatmasına rağmen çuvaldızı kendilerine batırmayı ihmal etmiyor yönetmen. Eski savaş gazisinin ‘’saat 5’te kalkacağız dedilerse 5’te kalkacaklar. O kadar’’ repliği aslında ülkenin yakın tarihi hakkında da bilgi veriyor. Onun yetiştiriliş ve disipline edilmiş tarzı dakikliği ve kesinliği anlatırken ülkenin militarist yapısı konusunda da bilgi vermektedir. Ancak her zaman ki gibi otobüs geç kalıp kalmama konusunda yapılan tartışmalar otobüs’ün gelmesiyle son bulur. Ve baktığımız zaman bu muhabbetlerin yapılmasının anlamsızlığını düşünmeye başlarız. Çünkü otobüsün geldiği yer adeta kısa steplerin olduğu uçsuz bucaksız sapsarı bir vadinin ortasıdır- ki film boyunca hep bu alanda ilerler-. Aslında sorun otobüsün bir dakika geç veya erken gelmesi değildir sorun böylesine bir zihniyete sahip insanların nerdeyse kendi ülkelerini işgal eden Almanların çalışma disiplinine veya militarist bir düşünceye sahip olmasıdır. Buna en güzel örneği yine filmin içinden verebiliriz. Sakar avcımız otobüsün gelmesini bekleyemez ve diğer durakta bekleyeceğini söyleyerek ayrılır. Otobüs ilerlerken avcı sonraki durağa birkaç yüz metre kalmışken otobüs gelir ama binemez. Çünkü kural kuraldır otobüse durakta binilir. Çevreye baktığımızda ise bomboş bir arazi ile karşılaşırız ve muhakkak avcının o anda orada binip binmesinin bir önemi yoktur.

Bunu bir ahlak çerçevesi içerisinde inceleyecek olursak, Lowrence Kohlberg’in ahlak gelişimi süreçleriyle karşı karşıya kalırız. Bu dönemlerden özellikle geleneksel düzey içerisinde yer alan ‘’yasa ve düzen eğilimi’’nde kişi, otorite var olduğu sürece kurallara uymaktadır. Diğer anlamda otorite yoksa kanun da yoktur. Trafik ışıklarında polis yoksa geçen sürücüler ya da Montreal’deki polis eyleminde şehri alt üst eden vatandaşlar gibi.. Bu bizi filmle ilgili olarak iki türlü gerçekle yüzleştirir; otobüsün şoförü ve oğlu, otobüsteki yolcular bu (siyasi) yönetim karşısında sindirilmiş bir profil çizmektedir ki bu da böylesine bir ahlak düzeyini reddetmek anlamına gelir; otobüs şoförü ve oğlu var olan siyasi düzen ve faşizan dengeyi sembolize etmektedir. Biz ikinci maddeyi ele almak durumundayız ki bana göresi de budur. Çünkü diğer madde ele alındığı vakit oldukça dar anlamda bir kullanım söz konusu olacaktır. Ayrıca daha önce de bahsettiğimiz üzere bu tür ‘Ezopik’ filmlerin temel özelliği sembol, imge veya simgelerin kullanımına açık filmler olmasıdır.

Ko to tamo peva

Otobüsümüz uzaktan görünür yolcular hareketlenmeye başlar. Durağa varan otobüse yolcular üşüşür içeri girmeye çalışır, kondüktörümüz otobüsü etraflıca çevreledikten sonra sol ön tekerliğin inmiş olduğunu görür ve yolculara gidecekleri yere kadar otobüsün sağ tarafına ağırlık vererek gitmeleri gerektiğini söyler. Sosyalist ya da Stalinist etki altındaki bir devletin sanırım nerdeyse tekerinin patlayacağını haber veren ve ülkenin siyasi ideolojisinin yönünü de belirleyen bu metaforla yolcular kondüktörümüzün dediğini yapar ve sağa meyilli bir şekilde yolculuklarına koyulurlar. Nazist yolcunun ‘’çingenelerle birlikte yolculuk mu yapacağız?’’ sorusuna kondüktörümüz ‘’parayı veren düdüğü çalar’’ lafını esirgemez. Çünkü benzer şekilde Nazi sempatizanımız yarım millet olarak bilinen çingeneleri (biz kimliksiz dedik) yolculuk boyunca çekiştirmekten onları kötülemekten vazgeçmez. Otobüsümüz yoldan da evli çifti alır, sakar avcımızı da sonrasında devam eder yolculuğuna.

‘Kadın her yerde kadındır’ erkek bakış açısıyla çekilen birçok filmde kadının akıbeti genel olarak bellidir. Otobüste yeni evlenmiş çiftimizin kadın tarafı bastırılmış bir kültürün ürünüdür ki bizim doğuda ki kadın zihniyetinden farksız bir şekilde bu bağnazlıktan bu bastırılmışlıktan kaçmak ister. Bu nedenle ‘deniz’i görmek için evlendim der. Bir anlamda erkeği kendi erk ve arzuları için kullanmıştır. Onun tek amacı bu toplumdan kaçmak ve kurtulmaktır. Bunun için yapacağı tek şey her sözünü dinleyen bir erkek(çocuk) bulmaktır. Evli çiftimizin diğer erkek yarısı ise tek bir şey için evlenmiştir ve bunun için veremeyeceği söz yoktur. Aslında bir erkekten çok bir çocuk görünümündedir. Otobüse biner binmez karısını öpmeye koklamaya çalışır ama toplum buna müsaade etmez bir şekilde bu cinsellik duygusu bastırılır ve askıya alınır. Sorun toplumun bunu aleni bir şekilde görmesidir ya da gösterilmesidir. Başka bir anlamda otobüste sevişen çiftlerin izlendiklerinin farkında olmalarıdır. Çünkü ilerde ki bir sahne de göreceğimiz üzere çiftimiz gizlice sevişmeye çalıştıkları ormanın derinliğinde, otobüsümüzün bütün yolcuları onları gözetlemeye, onları röntgenlemeye başlar. Ve bundan asla bir rahatsızlık duyulmaz çünkü gözetlendiklerinden habersizdirler. Aslında konunun Hitchcock un uzmanlık alanına girdiğini söyleyebiliriz. Bir anlamda bu şekilde ifşa edilmeyen seyirci izlediği durumdan keyif almaya başlar ancak otobüsteki aleni durumdan biraz da tiksinti aracılığıyla tepkisini ortaya koyar. Ormanda ki sevişme sahnesi hasta yolcunun öksürüğünü tutamayışına kadar sürer. Tabi filmin bu anlatılanları mizahi bir dil içerisinde aldığının altını çizmek gerek. Bunu da örnekleyecek olursak; kondüktörümüzün oğlu izlerken, arkasından babası gelir ve oğlunun yanına gelerek kendisi de izlemeye koyulur. Sevişen çifti izlerken ‘’Ben olsam bende aynısını yapardım baba ‘’ dedikten sonra babası da ‘Baban da olsa aynısını yapardı oğlum’’ şeklinde bir diyaloga tanık oluruz. Benzer şekilde Nazi yanlısı yolcumuz sevişen çiftin kendilerini izlediklerini fark ettikleri zaman şunu der; ‘’Bu yaptığınızdan utanmalısınız’’ buna karşılık Şarkıcı yolcumuz ‘’asıl biz yaptığımızdan utanmalıyız onları gözetliyoruz’’

Yolculuğumuz sonraki duraktan alınan domuzların da yolcuların aralarına katılmasıyla devam eder. Ancak bu sefer da kondüktörümüz otobüsü süren oğlu için iki kilometre gözü kapalı sürücülük yaptığını söyler, elbette buna inanmayan yolcularımız üzerine bunu deneme yarışına sokarlar. Kimisi itiraz etse de deney gerçekleştirilir ve bana göre filmin bulunduğu ya da anlattığı tarihi özetleyen güzide bir sahneyle karşılaşırız. Oğlun gözlerinin kapatılması idareyi ele alanların ikinci dünya savaşı başlarındaki görmezliğinin körlüklerinin bir metaforudur. Otobüs gözleri kapalı bir şoförün elindedir nereye gideceği veya çarpacağı belli değildir belli bir süre sonra otobüs yoldan çıkar direğe çarpmaktan son anda kurtulur bu da ülkenin aslında o andaki konumunu göstermektedir. Otobüsümüz askeri bariyere çarpar ve filmin ikinci dünya savaşını arakasına fon aldığı sahneyle tanıştırılmış oluruz. Nazi yanlısı yolcumuz, hasta olan yolcuya bir alman ilacı verirken, söze savaş gazisi yolcu karışır.

— Alman ilaçları dünyanın en iyisidir.
— Gelseler memnun olacakmış gibi konuşuyorsun!
— En azından düzen, disiplin neymiş öğretirlerdi bize, işleri yoluna koyarlardı.
— Tüm Almanları sıraya dizip idam etmeli!
— 100 yaşına gelmişsin, ama saçma sapan konuşuyorsun!

Bu diyalog aslında savaş sonrası Yugoslavya’sının panoramasını veriyor. Almanları kendi ülkelerinden atmalarına rağmen halen Almanya’yı savunan onun getireceği sistemin en iyisi olacağını savunanlar ile Stalinist Rusya’nın rejimini savunanlar arasındaki tartışmalar arasından ülke yönetimini ele alan Tito’nun her iki sisteme karşı mesafesini koyması ülkenin de rahat bir nefes almasını sağlayacaktır.

Ko to tamo peva

Yolculuğumuz ağır aksak, ite kaka statik olarak devam eder veya etmez. Askeri barikattan sonra yolunu değiştirmeye çalışan otobüs bu sefer bir çiftçinin tarlasından geçmeye çalışır bu sefer de çiftçimiz buna izin vermez. Bu nedenle bir geçiş ücreti verilmesi gerekmektedir. Kondüktör bunu vermeyi reddetmekle birlikte çiftçiyi yaka paça otobüsün önünden kaldırır. Çiftçi oğullarını çağırır ve otobüsün tekerlerini patlatmasını söyler. Daha önce bahsettiğimiz inik olan sol ön lastik patlatılır. Bir anlamda vatandaşın müdahalesi gecikmeyecek anlamını çıkarabiliriz sanırım. İstenen geçiş ücreti yüz dinar olmasına rağmen kondüktör yolculardan iki yüz dinar ister (bize de yabancı gelmeyen bir devlet anlayışı- kapitalizm?).Böylece çiftçimiz otoritesiz bir boşlukta kendi adaletini kendi sağlamış olur. Teker eski haline getirilene kadar yolcular aşağı iner ve bir cenazeye katılırlar. Öldürülen bir köyün öğretmenidir ve eğitim sistemi sakat, ulaşımı sakat, adaleti sakat, yönetimi sakat nerdeyse kaosun hüküm sürdüğü bir film izleriz. En çarpıcı tarafı ise bütün bunları öylesine bir mizahi dil ile verilmiş olması ve filmin oldukça gerçek ve yalın bir portre çizmesidir. Ülke tarihini anlatan belkide en çarpıcı film (Kusturica’nın Underground / Yeraltı filmini de bu kategori içerisine alabiliriz).

Otobüsümüz yine yol değiştirmek zorunda kalır, bu sefer de sağlam olmayan bir köprü karşılarına çıkar. Ancak Nazi yanlısı yolcumuz ‘bu köprü sağlam yerinde olsam ben bu köprüden geçerdim’ demesiyle köprüden düşmesi bir olur ve bu şekilde yolculuğa devam eder otobüsümüz. Aslında bu bir fazlalığın dışarı atılmasıdır aynı şekilde yolculuk sırasında diğer sakar avcımız yanlışlıkla tüfeğinin emniyeti açık unutur ve otobüsünü üstünü havaya uçurur (kör militarizm) o da haliyle otobüsten dışarı atılır ve yolculuğa yürüyerek devam eder. Dışarı isteyerek veya istemeyerek atılan bu iki yolcu ilerde karşılaşacaklardır. Yolculuğumuz bir yemek ve dinlenme molasıyla birlikte yavaşlar ancak bu yavaşlama bilineceği üzere beraberinde birçok sorunu da getirir. Çok ilginçtir otobüsümüz öğretmenin cenazesinden ayrıldıktan sonra papaz da otobüse biner. Bu mola sırasında yalnız kalan ve herkes tarafından hastalığı yüzünden ötekileştirilen yolcuya papazımız yaklaşır. Her daim etrafımızda göreceğimiz ölüme yaklaşan birinin ya da hasta olan bireyin boşluğunu doldurmaya çalışan inanç gibi. Her şeye rağmen yolcularımız acılarıyla, kederleriyle birlikte eğlenmesini halay çekmesini de bilirler, bilindik bir umut etrafında çevrelenip ateş yakarlar. Onlar bir anlamda her şeye katlanan ve buna rağmen içlerinde her şeyin düzeleceğinden emindirler. Ancak şu da var ki eğlenmelerini gerektiren bir şey daha vardır ki o da Nazi yanlısı yolcunun nehre düşmesi ve sakar avcının olmamasıdır. Ancak bu mutluluk fazla sürmez Sakar avcımız ormandan çıka gelir, Nazi yanlısı yolcumuz nehirden çıkagelir ve her haliyle eğlence sona erer. Aynı şekilde umutlarda belki de…

Otobüsümüzün yolculuğu kadar molası da ilginçtir. Bir türlü kalkılamaz başkente gidilemez. Bu sefer etraflarını saran bir bölük asker tarafından düşman muamelesi görürler, bu anlaşılmaz hatanın da üstesinden gelen yolcularımızın otobüsüne bu sefer askerler el koyar ve şoför olarak kondüktörümüzün oğlunu alırlar. Acı bir gerçek ki siyasi dönem kapanmıştır, daha da kötüsü askeri ve militarist bir yönetim başlamıştır. Zorunlu olarak bu tarihte almanlar Belgrat’a girmiştir. Akşama dönen otobüste kondüktörümüzün oğlu da askere alınmıştır. Ve devri baba alır. Ancak otobüsümüz de bu sefer çingeneler hırsızlık suçuyla suçlanır ve bu sırada tartaklanan çingenelerimiz kan revan içinde kalırla ama daha da kötüsü otobüs Belgrat’a varır ancak üzerine bir bomba düşerek otobüsteki herkesin ölmesine neden olur.

Ko to tamo peva gerçek anlamda ülke sinemasının belkide en iyi eleştirilerine sahip ama aynı zamanda en az bilinen filmlerinden.

Ko to tamo peva

Kaynakça: Dünya Sinema Tarihi, Kabalcı Yayınevi

Yazan: Kusagami

Hair High (2004, Saçlar Yukarı)

Hair High (Saçlar Yukarı)

Yön: Bill Plympton

Seslendirenler: Eric Gilliland, Sarah Silverman, Dermot Mulroney, Beverly D’Angelo, David Carradine, Keith Carradine, Martha Plimpton, Justin Long, Matt Groening…

2004 - ABD - Animasyon - 78dk.

Hair HighTeknoloji ürünü, bilgisayar destekli, üç boyutlu çizgi film karakterlerinden sıkıldınız mı? Peki erişkinler için yapılmış, kadın-erkek ilişkilerini absürd bir tonda aktaran filmleri sever misiniz? O zaman bu film size göre.

Daha önce kısa filmlerinden tanıdığımız, mide bulandırıcı ve abartılı çizimlerine alışık olduğumuz Bill Plympton, bu uzun metrajlı çalışmasında da aynı tarzını sürdürüyor. Karakterler elle çizilmiş, lastik gibi eğrilip bükülüyorlar ve gerçekten kanıyorlar. Animasyon dünyasında kült statüsüne erişmiş bu animatör, obsessif seksüel konulara kara mizah öğeleriyle yaklaşıyor.

50′li yıllar Amerika’sında, bir lisede geçen aşk öyküsü filmimizin ana teması. Yıl sonu partisine gitmeyi planlayan Wally ve Buttercup, Jojo’nun yerinde kavga ederler. Tecrübeli Jojo onlara kırık bir aşk öyküsünü anlatmaya başlar.

Saç spreyiyle kabarttıkları saçlarıyla boylarını yarım metre daha uzatan, cinsel istekleri neticesinde gerginliğin sınırında yaşayan, popülerlik derdindeki gençlerin mekanı bir lise fonunda gelişen öykümüz; lisenin popüler çifti Rod ve Cherri’yi sunuyor. Rod iri kıyım, kaslı, et beyinli, kıskanç bir futbol yıldızıdır. Cherri ise beyninde kraliçelik, amigo liderliği, oje, özenle kabarttığı ve spreylediği kask gibi saçı ve Rod’dan başka bir şey bulundurmayan bir süs köpeğidir. Beklendiği gibi liseye yeni bir çaylak gelir: Spud. Bu genç çalışkan ve karakterli birisidir fakat saçı yeterince kabarık değildir. Bazı şanssızlıklar sonucu Rod’a bulaşır ve ceza olarak Cherri’nin kölesi olur. Kızın hiç okumadığı ders kitaplarını taşır, yoldaki su birikintileri için köprü vazifesi görür. Fakat bu nefret gitgide yasak bir aşka dönüşür. Gözü Cherri’nin yerinde ve sevgilisinde olan Darlene adındaki ucuz fıstık, olayı Rod’un kulağına fısıldayıverir. Rod intikamını alacaktır fakat iki sevgilinin “ölümsüz” aşkı mezuniyet gecesinde, bir gotik korku sahnesiymişçesine Rod ve Darlene’in yüzüne çarpacaktır. Ya da kafasını koparacaktır, farketmez…

Hair High 2

Gençlik filmlerinin tüm klişelerini kullanan film, bunları altüst ederek tarzını ortaya koyuyor. Komedi tamamen ayrıntılarda gizli. İçtiği sigara yüzünden öksürük krizine giren, sonuçta tüm iç organlarını kusan öğretmen Bay Snerz’in yardımına, üstün biyoloji bilgisiyle Spud koşuyor; çıkan tüm organları usülüne göre içeri tıkıyor. Değişik bir kahramanlık öyküsü…

Hair High 3

Absürd ve abartılı bir biçimde verilen seksüel atıflar; arabasını tamir eden ve kalın bir boruyu aracın bir tarafına yerleştirmeye çalışan Rod’un, Darlene’in bacak arasından gösterilmesi olarak tezahür edebiliyor. Ya da okulun futbol takımının ismi gibi: Cocks (horozlar ya da s*kler). Ama filmin en yaratıcı sahnesi; Cherri ve Spud’un birbirlerini öptüğü, daha sonra kalın dillerin, balıkların ve bilumum yaratıkların ağızlarından birbirine geçtiği, ayaklarının altından bitiveren çiçekler sayesinde gökyüzüne uçtukları sahnedir. Bir aşk ancak bu kadar duygusal ve itici anlatılabilirdi. Keza, filmin açılışındaki, sevgilisini kustuğu yemekle besleyen sinek unsuru, Bill Plympton’ın filmlerinde rastlanan rezillikler.

Hair High 4

Kesinlikle çok yaratıcı, irrite edici ve komik bir film. Seslendirme ekibindeki yıldız ordusu filmin diğer artısı. Bill Plympton, genelde erkek kahramanlarında kendini örnek aldığından, filmlerindeki takıntılı pozisyonun nereden geldiğini fazla düşünmemek gerekiyor herhalde… Kendimizden de bir şeyler bulmak mümkün mü; onu size bırakıyorum.

Yazan: Wherearethevelvets