Sinemanın Oyuncağı: Kadın

23 Haziran 2012 Yazan:  
Kategori: Manşet, Sanat, Sinema

Tuhaftır; sınıflandırıcı bir tanım olarak ya da türler içi bir “tür” olarak “erkek filmlerinden” söz edildiğini ben duymadım; ama “kadın filmleri” türler altı bir tür olarak kullanılan bir tanımdır. Brecht’in ekibinden Douglas Sirk’in Hollywood’da yaptığı, melodram türü içinde sayılan birkaç filmi, “womenfilm” alt başlığında ele alınır örneğin. (Burjuva) ailesinin ritüelleşmiş ilişkiler dünyasında kendine biçilen rolü oynamaktan başka çaresi bulunmayan kadının mutsuzluğu epey bir ön düzleme çıkar bu filmlerde. Feminist akımla birlikte kendinden söz ettiren, yönetmenliğini kadınların yaptığı filmler de “kadın sineması” olarak tanımlandılar.

Aslında sinemanın yüzyıllık tarihi, geniş anlamda bir “erkekler tarihidir” de; bu tarihin, sinemaya yansımalarını bir yandan geniş anlamda sinema estetiğinin içinde yakalarız. Ancak ekonomisinden, teknolojisine, işçiliğinden, pazarlamasına, her zaman bir erkekler devleti olan “devlet” ile ilişkilerinden ideolojisine, siyasetine kadar bir “erkek sinemasıdır” genelde var olan; dolayısıyla da erkekler tarihini yazmaya kalktığımızda karıştırılabilecek defterlerden belkide en önemlisidir sinemanın ve özellikle de “popüler sinemanın” tarihi.

Oraya baktığımızda, erkeğin sinemada kadına biçtiği rollerin çetelesini çıkartarak sadece psikanalitik bir defterin, erkeğin kadından/cinsellikten duyduğu korkunun ve bu korkuya yapışık hazzın kanıtlarını toplayıp dururuz. (Özellikle popüler sinema bu haz-korku sarmalında hazzın yitip gittiği, geriye endişe ve korkunun kaldığı “gerilim”, “korku”, gibi türlerini geliştirmiştir) Kadın karşısındaki bu duygu belirsizliği ya da kutupluluğu hali, hemen bütün türlerde alttan alta varlığını korurken, hem sosyal, ekonomik, kültürel alanlardaki dalgalanmalara, toplumsal ahlakın ve psikolojinin yarattığı iklimlere bağlı olarak hem de kadının rolünü kendi mitolojisi ya da daha doğrusu ideolojisi doğrultusunda kalın çizgilerle belirleyen türlere göre, sinemada kadın imgesinin dönüşüp durmasına yol açmıştır. Sinemanın tarihi, bu bağlamda, erkeğin kadın imgesine tahakkümünün de tarihidir; ona ne yapacağını çok iyi bilmesinin ve bilememesinin de tarihi.

Örneğin, “westernerin” görevi bitmeden kadın ile kuracağı her ilişki, onun yerleşikleşmeyi seçmesi anlamına geleceği için, orada kadın genellikle filmin sonunu bekler. Ailenin daha başta merkezi bir konumda karşımıza çıktığı “westernlerde” ise (örneğin: Shane) kahraman dıştan gelen kurtarıcıdır; ve görevi bitmediği için geldiği gibi döner kırlarına, özgürlüğe. Öyleyse “westernde” kadın özgürlük engelidir. Bilim-kurguda kadına yönelik arzu, teknolojiye kaymıştır. Geleceğin teknolojik dünyasında kadın, dünyalar arasındaki hesaplaşmalarda, erilleşmiş siyasi bir figürdür artık. Genelde popüler sinemanın değişmez yasası, toplumsal rolünü yerine getirmekle yükümlü erkeğin kadınca engellenip durmasını gerektirir.

Kadın, suç örgütü Mafya ailesi içinde kimin nereye koyacağını bilemediği, ortalıkta çocuklarıyla dolaşıp ayaklara dolanan bir şaşkındır (Godfather I); ama belki de en düşündürücü kadın imgesi, “korku”, “polisiye”, “gerilim” türlerinde ortaya çıkar: Tek başına yaşayan, bekârlığı, yalnızlığı (özgürlüğü!) tercih etmiş, aile kurumunun geleneksel yapısı dışında, kamusal alanda ayakları üzerinde durmaya çalışan kadın, film boyunca seri katillerin önünden ciyak ciyak bir köşeden ötekine kaçarak cezalandırılır bu sinemada. Duruma göre, erkek ya yetişir zamanında ya da özgür kadın aile kurumunun dışında, erkeğin koruyucu kanatlarından yoksun var olma gayretinin sonuçlarına katlanacaktır. Kamusal alanda kurumsal ilişkiye girmiş olması da, bağışlanmasına yetmez. Yalnız ve “özgür” kadın, poligam bir cinsel yaşama tarzının da temsili olduğu için, onun imgesi, monogam çekirdek ailede temellenen ekonomik-sosyal sisteme bir tehdittir oldum olası. Kracauer, “huzurlu burjuva ailesinin üzerine yağan lanet göktaşlarına” benzetir “femme fatal”i ve “vampı”. Vamp ya da şeytan kadının, ABD’de I. savaş döneminde esen kadının özgürleşme hareketlerinin rüzgârlarından, kimliğini arayan kadının mücadelesinden elbette ayrı düşünülmesi imkânsızdır. Toplumsal iklim, bir ara Mae West’in, erkek cinselliğinin bütün patolojilerini ironikleştirmesine tahammül edilebilecek bir ortam yaratmışsa da, otuzlu yılların ekonomik buhranı, kadını dize getirmiş, ona yuvasının yolunu göstermiş, hayatla cebelleşen erkeğe destek olmayı kutsal bir görev olarak kadının önüne koymuştur. Kadının cinselliğinden kalın bir çizgiyle ayrıldığı uğraklara örnektir bu yılların sinemasındaki imge.

II. savaş’ın göbeğinde, kadınını evinde, ülkesinde bırakan asker, kamusal ve iş alanını bir kez daha kadına emanet eden erkek, sinemada femme fatalin ya da vampın modern versiyonunu görünce rahat edecektir: Kara filmlerde kadın, güvenilmez, miras için kiralık katillerle iş birliği yapan şeytandır. Her özgürleşim rüzgarı ardından kadının popüler imgede lanetlenmesi nasıl kuralsa, sinema tarihi boyunca, melodramdan, erotik türe, cinselliğinden arındırılmış bir anne mitosunda kutsallaştırılması da öyle kuraldır. Kadın ile cinselliğin ne zaman nasıl buluşturulacağı, kadının cinselliğin nesnesi mi yoksa öznesi mi olacağı, çok faktörlü düzlemlerce belirlenir. (Ne var ki, kadının cinselliğini kendisi için ve kendi hazzı adına istemesi, erkek toplumunun en büyük korkusu olmalı ki, pornografik filmlerde bile, kadın hazzını öne çıkaran, hazzın, zevkin öznesi kılan film sayısı ötekilerin yanında devede kulak kalır. Kadın erkek zevkine hizmet eden nesne konumundan çok az çıkabilir bu filmlerde. (bkz.: Kaliteli Porno; 1970-1975 yılları arasında ABD pornografik filmleri; Cinselliğin Mitolojisi, derleyen V. Atayman, ES, 2008 Mart).

Popüler sinema, kadının cinselliğini özne olarak değerlendirmesi taleplerini cezalandırırcasına, onu “korku”, “polisiye”, “gerilim”, kısacası “suç” sinemasının içine yollayarak ona haddini bildirir. Kadın sinemada kendi imgesini seçemez, anlamında bir erkekler tarihi izdüşümüdür demek ki sinema: Çünkü kadının cinselliğin öznesi olması, erkekler tarihinin çökmesine giden önemli bir adımın da atılması olacaktır; ve elbette erkekler dünyasında “erkek sineması” kendi kuyusunu kazacak değildir. Öyleyse sinemanın tarihi aslında kadın erkek mücadelesinin eşitlikten yoksun araçlarla sürüp gittiği; savaş araçlarının büyük bir bölümünün erkeğin elinde olduğu adaletsiz bir ilişkiye işaret eder.

Sinemada gösterilecek cinselliğin miktar ve niteliğini belirlemeye yönelik her girişim, sansür, toplumsal hoşgörü, ahlaksal baskı vb ile oynanan, son tahlilde kuralları erkeklerce belirlenmiş bir oyuna işaret eder. Kadınların kendi özgürlüklerinden korkup bu erkekler dünyasında (kadını aşağılayıcı, berbat pornografilerin ötesinde) sansürden, ahlaksal baskıdan, yasaklardan yana tavır koymaları, düşündürücü olduğu kadar zihin ve duygu olarak “erkekleştiklerinin”, iktidar ve tahakkümün cinselliğin tarihindeki işlevinin bilincinde olmayışlarının da belirtisi sayılabilir. Toplumların ekonomik, politik kriz dönemlerinde ya da hemen ardından genellikle olduğu gibi, muhafazakârlaşan ahlakçı evrelerde cinselliğinin gösterilmesine konulan yasaklar, (toplumların bir kez daha her zamankinden daha fazla! birliğe ve dayanışmaya muhtaç olduğu! dönemlerin yasakları) ve bu dönemlerden çıkma programlarının toplumun hedefine dönüştürülmek istendiği yerde, genel toplumsal muhalefete de getirilen yasaklar ile örtüşür.

Veysel Atayman

veysel.atayman @gmail.com

Yazarımızın öteki yazılarını okumak için tıklayınız

Ejderha Dövmeli Kız & Lezbiyenlik Temsili

“Eşcinsellik, hastalıktır.” (Selma Aliye Kavaf, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı)

Danimarkalı yönetmen Niels Arden Oplev’in Ejderha Dövmeli Kız (2009, Män som hatar kvinnor / The Girl with the Dragon Tattoo) adlı filmi sinemada eşcinsellik ve dolayısıyla da lezbiyenlik temsilini “okumak” için en yakın örneklerden biri olarak değerlendirilmeyi hak ediyor!… Çünkü 2000’li yıllarda, yani uygarlığın tavan yaptığı yıllarda yaşamamıza ve mağara adamlığı dönemlerimizi çoktan geride bırakmamıza karşılık doğal cinsel eğilimler baskı altına alınmaya devam ediyor ve erkeksi dayatma sinema sanatı eliyle fütursuzca dışavuruluyor.Acınası bir dünyada yaşıyoruz sevgili okur; hem de pek acınası…

Bu film, “geleneksel klişe”nin günümüze değin uzandığını yordamak için elzem bir film, denebilir her şeyden önce. Neydi o “geleneksel klişe?” Şöyle ki; burada da lezbiyen tiplemesi bütünüyle arızalı, yabanî, seksüel tercihleri gelgitli bir figür olarak resmedilmiştir. Erkeklerden korkan genç bir kadın oluşuyla Lisbeth (Noomi Rapace), ilk olarak frijit bir görünüm çizmektedir. Erkeksi tavırları da handiyse kuvvetlendirir bu izlenimi. Erkeklerden korkma sebebi ise aynı tarz klişenin işlemesini sağlar. O da şu:

Küçük kız tacize uğrar ve artık erkeklerden ürken bir frijit hâline dönüşür. Bu kadar basit!…

Bütün anksiyetelerin, hastalıkların, nevrozların, konumuz icabı da seksüel tercihlerin dönüp dolaşıp çocuklukta ya da ilk gençlikte yaşanan kimi travmalara dayandırılması sizin de canınızı yeterince sıkmadı mı? Sinema daha ne kadar bu alanda vakit öldürmeye devam edecek sizce? Elbette bu tür klişe görüntüler Freud ve onun modernist terminolojisini de bulandırıyor. Psikanalitik paradigmayı örseliyor. Çünkü artık çocukluk travması denilince akla ilk olarak Freud ve tartışmalı teorileri (fallik dönemde fiksasyon ile oidipus ve elektra karmaşası burada anılabilir) geliyor. Cinsellik ise salt yatak odasında harcanan sıcak bir mesai olarak algılanıyor. Dolayısıyla da erotizm ve onun sofistike göstergeleri yeterince derinlikli bir bakış açısından betimlenemiyor. Vesaire vesaire.

Lisbeth’in, bir Hitchcock kahramanını (haksız yere suçlanan adam tipolojisi) çağrıştıran Mikael (Michael Nyqvist) ile ilineksel ilişkisine baktığımızda onun cinsel-psikolojik gelgitlerini daha iyi kavrarız. Özetle; Lisbeth, mazide kalan ama sık sık yüzeye çıkarak kendisini psikolojik olarak huzursuz eden travmasını –eğer çaba gösterirse– aşabilecektir. Bunu aşması için erkeklerle yatmayı denemesi gerektir! Yatar da… Eğer “travmatik geçmiş”i onu rahatsız etmese idi ya da böyle bir “ruhsal şok” yaşamasa idi zaten lezbiyen de olmayacaktı! Dolayısıyla tek ve “normal” olan, genelgeçer ve yerleşik diyebileceğimiz ilişki biçimi heteroseksüel ilişkidir. Normalliğin adıdır heteroseksüellik. Filmin tezi budur aşağı yukarı…

İşte bu noktada şu soru: Neden eşcinsellik doğal akışı içerisinde betimlenegelmemiştir? Neden eşcinseller hep patolojik olgular olarak karşımıza çıkmak zorunda ki? Eşcinsellik bir hastalık mıdır, patolojik bir mesele midir? Kuşkusuz hayır. Bugün eşcinsellik doğal bir cinsel eğilim olarak benimsenmektedir. Özellikle 60’lardaki feminist canlanma sonrası akademik çevrelerde de eşcinselliğin bir sapma ya da hastalık olmadığı, bilakis doğal bir cinsel eğilim olduğu fikri yaygınlık kazanmıştır. Kinsey’in araştırmalarını ansak yeridir hani…

Bununla birlikte toplumsal arenada eşcinsellik hâlen sapkın ve hastalıklı bir ruh hâli olarak değerlendiriliyor. Beyoğlu’nun arka sokaklarında yürürken gördüğüm birçok eşcinselin, transseksüelin çekimser davrandığını, linç korkusuyla yaşadığını çok iyi tahmin edebiliyorum…

 

“Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence. Dolayısıyla eşcinsel evliliklere de olumlu bakmıyorum. Bakanlığımızda onlarla ilgili bir çalışma yok. Zaten bize iletilmiş bir talep de yok. Türkiye’de eşcinseller yok demiyoruz, bu vaka var.”

yollu aforizmik sözleriyle tarihe geçen Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, mevcut kini ve patolojik bakışı kuşkusuz daha da hortlatmış durumda; ama iktidarlar gelip geçicidir.

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf

Eşcinselliği görmezden gelemezsiniz, yok sayamazsınız. AKP, iktidarını bir başka partiye devrettiğinde de bu sorun yaşamaya devam edecek çünkü. Selma Aliye Kavaf’ın bakış açısı, salt faşizan bir dıştalamayı meşrulaştırmıyor; yanı sıra darkafalılığın da bir resmi olup çıkıyor.

“En az üç çocuk yapın!”

sözü de Recep Tayyip Erdoğan’ın dâhiyâne önerisi idi. Dolayısıyla heteroseksüel dayatma bu zaviyeden bakınca daha da görünür kılıyor mevcudiyetini. Ak Parti ve uzantıları, büyük çoğunluğu cahil erkek egemen bir toplumun güvenerek sürekli iş başına getirdiği bir parti ve niçin acınası bir dünyada yaşadığımızın da bir başka göstergesi…

Sokakta, caddelerde, köşe aralarında bastırılan, gizlenen, ötekileştirilen, dıştalanan, yok sayılan ve aşağılanan cinsel kimlikler hâliyle sinemada da bir kenara itiliveriyor.

Ve elbette Türk sinemasında da bu konu yaygın olarak işlenememiştir. 70’lerdeki seks furyasında ise zaten eşcinsel sinema yapan bir yönetmen yoktu. Prodüktörler ve zanaatkâr yönetmenler daha çok kasalarıyla ilgileniyorlardı.

Dünya sineması cephesinden baktığımızda da diken üstünde bir konuyla karşı karşıya olduğumuz ortada. Senaristler, film yapımcıları, yönetmenler hâlen muhafazakâr, ötekileştirici, babaerkil, aşırı katı tutumunu muhafaza etmektedir. “Erkek sinema” olageldikçe “erkek” yönetmenler de olagelecektir ve “erkek egemen” dizge sorunlu ve hastalıklı varoluşunu sürdürecektir. Evet, hastalıklı olan eşcinsellik değil, bizatihi sinemanın ta kendisidir. Hastalıklı olan eril dizgenin ikiyüzlü doğasıdır…

Ve deminden beri ifade ettiğimiz problem: Ejderha dövmeli kız, yani Lisbeth de öncelleri gibi fahişe ruhludur. Artık iyiden iyiye içinde yaşadığı düzenin dışına çıkar. Kimlik değiştirir, gözden kaybolur…

Sinema sanatının özgürleştirici olması gerektiğini hatırlatmanın zamanı gelmedi mi?

Not: Ejderha Dövmeli Kız, Stieg Larsson’un “milenyum üçlemesi” (Millennium Trilogy) adını verdiği best-seller romanlarının ilk filmi. Bütün dünya bu romanları okuyor. Umarım okuyanların ruh sağlığı ve gözleri bozulmaz… Gördüğünüz gibi ikinci ve üçüncü filmi ele almadım bu yazıda. Bunun bir vakit kaybı olacağını düşünüyorum… Seven (1995, Yedi) ve Fight Club (1999, Dövüş Kulübü) gibi filmleri yaratan ve şimdilerde “memur yönetmen” olma yolunda yoğun mesai harcayan David Fincher da bu filmi çekiyor. Hollywood ruhunun Fincher’ın filmine nasıl nüfuz edeceğini de artık siz bana anlatırsınız!…

Hakan Bilge

Ayrıca şurada yayımlandı. 

hakanbilge@sanatlog.com