Etran Finatawa: Çöl Sükûnetinden Yükselen Nağmeler

2004 yılında kurulan, “Geleneğin Yıldızları” anlamına gelen Etran Finatawa dünyada Nijer’den gelen Wodaabe (yüzlerindeki çizgisel boyama stilleri ile tanınıyor) ve Tuareg (Çöl Gezginleri olarak dünya çapında tanınan kabile) kültürlerini birleştiren tek grup. Özgün çok sesli ve büyüleyici perküsyon ritimleri ile müziğe inanılmaz bir coşkunluk katan Wodaabe kültürü, Tuareg ritimleri ile birleşince ortaya aşina olunmayan zenginlikte harmanlama çıkıyor. Göçebe deneyimlerine ve ortak kültürlerine dayanan iki kabile, birlikte çöl blues, dolgun akustik perküsyon ve etkileyici melodiler çıkıyor.

2009’da Ertan Finatawa’nın Avrupa Turnesi süresince kaydedilen “Tarkat Tajje” (Hadi Gidelim) çok farklı bir ritimsel oyuğa sokulan olgun vokaller ve sofistike sözler ile bezenmiş bir oluşum. Yok olma tehdidi altında olan kültürlerini özgün bir dilde hem ritimsel hem de fikirsel olarak sunan grup, ilk albümlerinde tanıştırdıkları göçebe kültürünün şimdi sorunlarına parmak basıyor. Toplumlarının gerçeklerini ve sosyal gerçeklerini dile getiren Ertan Finatawa yeni bir filozofik yaklaşımla dinleyene sokuluyor. Kültürel değişimlerden ciddi yara alan toplumlarının derin sorunlarını insan olarak dile getiren bu müzisyen göçebeler aynı zamanda elçilik görevini de üstleniyor.

Etran Finatawa

Alhousseini tarafından bestelenen ‘Aitma’ (Kardeş) adlı parça tüm ırklardan, uluslardan ve toplumlardan gelen insanoğluna bir çağrı; farklılıklarınızdan öte benzerliklerinize sahip çıkın. ‘Kalamoujar’ adlı parçada ise ekip fikirleri için sonuna kadar savaş veren bireyleri onurlandırıyor. Bir başka politik parça olan ‘Ummee Ndaaren’ (Doğru Olan Şey İçin Diren ve Peşini Bırakma) Bagui’nin kendi toplumunda birebir yaşadığı bir tecrübe üzerine bestelenmiş ve kısaca yanlış bir lider seçilince halkın sessiz kalmamasını öneriyor. Evet, konular aslına bakarsanız oldukça basit ve sade belkide bizim dünyamızın açısından; ancak unutulmamalı ki Nijer’den konuşuyoruz ve bu tür açmazlar orada çok önemle ele alınıyor.

‘Diam Walla’ (Su Yok) her ne kadar küresel ısınma hakkında sinyaller verse bile aslında yerel çöl halkının artan sıcaklıklar yüzünden yaşadığı ve daha ciddi yaşayabileceği sıkıntıları dile getiriyor. Tamaşek dilinde orman anlamına gelen ‘Gourma’ adlı parçada göçebeler soğuk ayları geçirdikleri ortamlarına geri çağrılıyor.

“Tarkat Tajje” bir beyannameden çok daha önemli bir duruşa sahip. Küresel algılama ve sorumluluğa seslenen çalışma, Nijer’den yükselen tüm dünyayı hâkimiyetine almaya çalışan yöneticilere savrulan bir uyarı dilekçesi. Albümdeki ‘Imuzaran’ adlı parçada da ifade edildiği üzere:

“Dünyayı yöneten sizler, harcadığınız her gün etrafınızdaki çocukların, kadınların ve erkeklerin yakarışını duyun.”

Etran Finatawa

Çöl blues markasının en iyi ürünlerinden biri, pek çok popüler ekipten daha fazla hayrana sahip olan Ertan Finatawa, nispeten hayat olmadığına inanılan çöllerden kopup gelen, fazlasıyla yaşam dolup taşan müziksel bir deneyim.

Parça Listesi:

Aitimani

Diam Walla

Aitma

Ndiiren

Gourma

Daandé

Duuniyaaru Dillii

Imuzaran

Ummee Ndaaren

Kalamoujar

Sanatçı: ETRAN FINATAWA

Albüm Adı: Tarkat Tajje/Let’s Go!

Müzik Şirketi: Riverboat Records

Çıkış Tarihi: 15 Mart, 2010

Katalog No: TUGCD1055

Barkot: 605633005523

Yazan: Zekeriya S. Şen

muzik@tikabasamuzik.com

Çapraz Harmanlama ve Melodik Kültürel Kesişim Neden Bu Kadar Cazip?

Her gün haberlerde eksiksiz olmazsa olmaz şiddet dolu, kana susamış insanların görüntüleri ile karşılaşıyoruz. Dünyanın her köşesinde din, kültür, ırk gözetmeksizin ayrıcalıksız insanlar birbirlerini tamir edilmemek üzere yok ediyor; hem gerçek ve hem de mecazi anlamda. Trajik öyküler, şok edici şiddetin hep dünyamızın arka fonunda güncel olduğu bir ortamda, farklı uç kültürlerden gelen müzisyenlerin biraraya gelip kulak arkası edemeyeceğiniz enfes ritimler ve orijinal besteler ile ortaya çıkabilmeleri tüm bu negatifliğin içerisinde mutlak barışı ve güzelliği yansıtıyor. Sadece bir parça müzik ihtiyacımız olan tek şey…

Kültürel-çapraz harmanlama ideolojik olarak insanoğlunun mevcut kaotik ortamlarda barış içerisinde çalışabileceğinin en güzel örneği. Üretimlerin bu kadar çarpıcı oluşu ve dinleyen kesimi etkilemesi ise tamamıyla özgünlük kavramı üzerine kurulu bir açılım. İfade ve duygu üzerine yapılandırılan bir kavram olan müzik, hiç şüphesiz aynı hissiyatı paylaşan tamamıyla farklı kültürlerin ortak kesişim noktası. Evet, açıklama bu kadar saf ve basit. Zaten işin özü buna dayanmalı değil mi?

Ancak bu yazıldığı kadar kolay değil. Müziksel füzyon beklenildiği üzere cazip olmak zorunda değil. İllaki bir yerel sanatçı ile etkileşime giren bir başka sanatçının üretimi ilgi çekici olacak diye bir kaide yok hatta bu tanıma sahip olması düşündüğümüzden bile zor. En önemli faktör kesişim noktasında buluşan müzik tarzlarından öte sanatçıların kendileri. Farklı yönlerden yol alıp gelen bu sanatçıların ne kadar sorumlu, sürdürülebilir ve algılarının açık olması asıl önemli olan konu. Takdir edersiniz ki tüm bu tür kombinasyonları biraraya getirmek ve uygulamak oldukça zor ancak hakkıyla verilen bir çaprazlamanın keyfine de diyecek bir şey yok.

dünya müzikleri

Evet, belki de bu tür kültürel harmanlamalara çok kredi veriyoruz; oysa sadece “iyi müzik yapmak” gibi sığ bir vizyon ile üretilmiş olabilirler. Fakat bir müzik yazarı ve özellikle dinleyicisi olarak vizyonun daha derin unsurlara dayandırıldığını düşünmek istiyorum. Ortaya çıkan müzik, yapılmış olmak için üretilmiş olabilir, en ufacık bir derinliği olmayabilir ancak yine de bir etkileşimin ürünü olduğu hiç şüphesiz. Farklı kültürlerden gelen sanatçıların emek verip birlikte ürettikleri bir meyve, her şeyden öte bunun için bizleri etkilemekte. Bir diğer özelliği ise farklı kültürlerdeki dinleyicileri biraraya getirmesi, bu durumda elbette başarılı bir harmanlama olarak değerlendirilebilir. Öte yandan acısıyla tatlısıyla her zaman bir füzyon çalışma dikkat çeken bir oluşum oysa daha çok müzisyen daha çok etkileşime girse bizler de füzyonsal çalışmalar için bu kadar kelam sarf etmeyiz. Genel üretim şemasına bakılınca farklı kültürlerden gelen ortak çalışmalar o kadar az ki, ister istemez mevzu bahis sanatçıların biraraya gelmesi “ne alaka” dedirtse bile dikkat çekiyor. Oysa bu tür etkileşimsel üretimler daha çok olsa, çıta daha bir yükselecek ve kalite daha bir artacak.

Kültürel etkileşim çatısı altında üretilen çalışmalar ne yazık ki az ve bundan dolayı değerli; haklı veya haksız. Aşağıda kanımca Dünya Müziği tanımı itibarıyla ve hatta daha öncesi üretilen en başarılı kültürel etkileşim çalışmaları yer alıyor. Bir ilk on diyebiliriz. Değerlendirme tamamıyla üretimlerin derinliği, ulaştığı dinleyici kitlesi, kalitesi, sorumluluğu ve elbette kendi beğeni kriterlerim sonucu ortaya çıkan bir liste. Elbette itiraz edeceksiniz, bunun ne işi var burada, neden bu yok, hatta belki sıralama yanlış diyeceksiniz. Ancak eleştirmeden önce bir okuyun, süzün, değerlendirin ve dinlemediyseniz mutlaka dinleyin. Sonra yorumlarınızı alayım…

1. Peter Gabriel – “Passion”

1

Real  World Records’un kurucusu Peter Gabriel belki de bu çalışmasıyla füzyon oluşumlarının başlangıcını tarihlendirdi. Martin Scorsese’nin “The Last Temptation of Christ” (1988, Günaha Son Çağrı) adlı filminin müziği olarak piyasaya sürülen albüm adeta filmin ününü geçip kendine özgü bir hayran kitlesi sağladı. O dönemde mevcut olan tüm sınırları yıkan müzik, birçok farklı kültürden gelen sofistike müzisyenleri biraraya getirip derin, sorumlu bir çalışma olarak tarihe geçti. Dünya Müziği kulvarında her dinleyicinin mutlak sahip olması gereken çalışma arkasından sürüklediği toz sayesinde, özellikle inanılmaz müzik kuvveti ile sağladığı atmosferik ve ayrıcalıklı ritimsel dokusu ile Dünya Müziğine önemli bir katkıda bulundu. Türkiye, Senegal, Ermenistan, Amerika, İran, Pakistan, Mısır ve pek çok diğer ülkelerden gelen sanatçıların bir komün çalışması olan albüm Peter Gabriel’in en başarılı çalışmasının yanı sıra pek çok tarzda da hakkıyla önemli bir konuma sahip olabilecek nitelikte.

2. Damon Albarn & Friends “Mali Music”

2

Gorillaz ve Blur’un beyni, Brit-pop furyasının mimarlarından Damon Albarn, son zamanlarda ciddi anlamda Dünya Müziğine özel ilgi gösteren sanatçılardan biri. 2002’de OXFAM (İngiltere’de bir yardım kuruluşu) sayesinde Mali’ye yaptığı bir seyahatte yerel müzikten inanılmaz etkilenen sanatçı Brit-pop unvanını doya doya yaşarken bu albümü kaydetme kararı aldı. Toumani Diabaté ve Afel Bocoum gibi Mali’nin efsanevi sanatçılarını biraraya getiren çalışma Afrika-Britanya füzyonunun en başarılı üretimlerinden biri. Atmosferi çok iyi yansıtan, tabiat sesleri, insan vokalleri ve yerel enstrümanların analog ritimlerinin oraya buraya serpiştirildiği albüm, dinleyeni yerel halk ile birebir buluşturuyor. En önemli unsuru ise Damon Albarn’ın arka planda kalıp yerel sanatçıların sahnenin tam ortasına koyuyor olması.

3. Nitin Sawhney – “Beyond Skin”

3

Dünya Müziğini fiilen elektronik müzik ile evlendiren ve kültürel ritimler arasında enfes köprüler kuran Hint asıllı Britanyalı Nitin Sawhney bu albümü ile bir kilometre taşı olarak tarihe geçti. Pek çok dünya müziği sanatçısı ile müzik evliliklerine giren Sawhney 1999 tarihli bu albümü ile kişilik kavramı dışında, insan tanımı olarak kültürel etkileşimin en başarılı müziksel yansımasını üretti. Talving Singh, Karsh Kale ve Joe gibi sanatçılara ön ayak olan Sawhney hâlâ bu kavların tek hakimi. Tüm kalıplaşmış önyargıları yıkan albüm mutlak bir demirbaş.

4. Transglobal Underground

4

Grup anlamında füzyon kulvarında ilk ön plana çıkan ekip hiç şüphesiz Transglobal Underground. Londra mercili olan ekip 1990 doğumlu ve pek çok farklı kültürden gelen sanatçıları ihtiva edip barış içerisinde aynı çatı altında toplaması ile biliniyor. Günümüze kadar 7 albüm üreten ekip müziği ile ırkçılığa yumruk indiren en kuvvetli oluşumlardan biri. Özellikle tüm Dünyaya Natacha Atlas’ı hediye etmesi ile tanındıklarını da vurgulamadan geçmeyelim.

5. Zakir Hussain – “Making Music”

5

1987 tarihli bu albüm Dünyamızdaki en iyi perküsyoncu olan Zakir Hussain’in Batı ve Doğu müziksel harmanlamasının en iyi örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Klasik tabla virtüözü olan Hintli sanatçı birçok yerel sanatçının kariyerini şahlandırmanın yanı sıra daha önce sanatçıların düşünmedikleri kulvarların varlığını ortaya çıkarttı. Füzyondan öte müzik tarzları arasında gidip gelmeleri kolaylaştıran, algılama unsuru üzerine vizyon açan sanatçı kelimenin tam anlamıyla bir dünya müzisyeni.

6. Afro Celt Sound System

6

1992 yılında gitarist Simon Emmerson tarafından kurulan ekip Kelt, Afrika ve Dünya ezgileri üzerine yapılandırdığı deneysel müzikleri ile çok etkili bir oluşum. Göçebe Kelt’lerin Avrupa’ya göç etmeden önce Hindistan ve/veya Afrika’da yaşadıkları tezi üzerine kurulan ekip bu serüveni müziksel olarak yaşatıyor. Emmerson, Baaba Maal’ın grubunun üyelerini İrlanda’dan gelen yerel sanatçılar ile biraraya getirerek daha önce duyulmamış ritimsel bir dünyaya sokuldu. 1996’da Peter Gabriel’in müzik şirketi Real World Music etiketi altında üretimler çıkartan ekip şu ana kadar beş albüm üretmenin yanı sıra 1,2 milyonluk satışı ile bu tür ritimsel harmanlamaların ne kadar etkin olabileceğinin en güzel örneği.

7. Ali Farka Touré & Ry Cooder – “Talking Timbutku”

7

Bu albüm Afrika ve Batı’yı müziksel platformda bütünleştiren bir çalışma olarak listemizde önemli bir yere sahip. Nehrin Blues adamı Malili Ali Farka Touré ile biraraya gelen müzik seyyahı Ry Cooder 1995’te bu albümü kaydedip Dünya Müziğinde farklı bir açılıma yönlenmemizi sağladı. Grammy dahil pek çok ödül ile onurlandırılan albüm özellikle Afrika kıtasından sanatçıların Batı’ya kolay adım atmasını ve Batı sanatçılarının Afrika’ya karşı ön yargısını kırmayı başardı.

8. Tinariwen ve Tunng

8

Bu kadar uç kesimden gelen iki farklı grubun biraraya gelmesi hiçbir şeyin imkânsız olmadığının güzel bir kanıtı. Tinariwen Sahra çöllerinden gelen göçeme bir blues ekibi; Tunng ise Britanya’da deneysel folklorik müzik yapan bir oluşum. Her iki ekip biraraya gelerek yıkılması düşünülmeyecek müziksel bariyerleri yıktı. Ortaya çıkan işlevsel, bütünsel ve işbirlikçi müzik daha önce dinlemediğimiz bir ritimsel şöleni önümüze serdi. BBC 3’ün bir programında biraraya gelen iki kutup dil ve kültür bariyerlerini hiçe sayarak bir beden oldu ve ortaya dinledikçe haz veren, haz verdikçe büyüleyen bir ritimsel zenginlik çıkarttı.

9. Salsa Celtica

9

İsimden de anlaşılacağı üzere Salsa Celtica caz, salsa ve Latin Amerika geleneksel müziği üzerine uzman olan sanatçılar ile biraraya gelen geleneksel İskoç ve İrlandalı sanatçılardan oluşan bir karma ekip. Salsa ve Folk ezgilerinden türetilen kendi bulaşıcı stillerini yaratan ekip pek çok festivalin ana sanatçısı olmanın yanı sıra Dünya Müziğinde önceden düşünülemeyen bir harmanlamanın açılımı. 1995’ten beri birbirinden lezzetli dört albüm üreten ekip özellikle 3. albümleri “El Agua De La Vida” ile Dünya Müziği listelerinde uzun süre ilk beşin arasında yer aldı. Tamamıyla farklı iki müzik stilini bir araya getiren ekip füzyon müzik açılımının doruğunda yer alıyor.

10. Justin Adams ve Juldeh Camara – “Soul Science”

10

Batı Afrika blues müzik tarzı her zaman ayrıcalıklı bir konuma sahip olmuştur ancak bu tarzın ritimlerinin üzerine dolgun rock temaları işlemek her aklı salim kişinin harcı değil. Ya çok cesur ya da cidden deli olmak gerekir, zira bu iki tarzı organik bir yapı içinde harmanlayıp ortaya kaliteli bir çalışma çıkartmak yazıldığı kadar kolay değil. Özellikle biraz daha ileriye giderek bu harmanlamanın içerisinde yer alan müziksel köprüleri dünya ezgileri ile birleştirmek oldukça zor. Ancak Justin Adams gibi uzun müzik özgeçmişine sahip olan bir sanatçı, böyle bir hayali gerçekleştirebilir. Zira kendisi Sahra Çölü’nün blues grubu Tinariwen gibi grupların ses sentezini tamamıyla koruyup hak ettiği yere taşıyan bir müzik adamı. Hiç kuşkusuz böyle bir harmanlamayı ancak Justin Adams kotarabilir. Nitekim Juldeh Camara’yı yanına alan müzik seyyahı “Soul Science” albümü ile bir füzyon labirentinden öte saf müzik tarzlarının birbirlerine sert çarpıştırılması ile ortaya çıkan, kulaklarınızda kıvamında bir müzik şöleni bırakan, ekonomik kısa parçalardan oluşan, son on yılın en iyi dünya müziği albümlerinden biri olan çalışmayı çıkarttı. Bir blues/rock albümünden çok öte olan “Soul Science”, bu tarzların dünya müziği serpiştirilmesi ile ne boyutlara taşınabileceğinin kusursuz bir örneği.

Yazan: Zekeriya S. Şen

muzik@tikabasamuzik.com

Blues’un DNA’sı: Ali İbrahim “Farka” Touré

Teoride Afrika müziğinin Batılılar tarafından sevilmemesi için birkaç tane iyi neden var. İlk olarak Batılılar için armoni çok önemlidir, sonra bunu görsellik takip eder. Ancak Afrika müziğinde armoni ve görsellik arka plandadır, daha çok müziğin ruhuna önem verilir. Böyle bir durumda, Afrika ve Batı müziği arasında füzyon oluşturmaya çalışan sanatçıların karşısında bariz bir önyargı vardır. Fakat son yıllarda söz konusu önyargı birkaç Afrikalı müzisyen tarafından yıkılmıştır. Bu etkileşimin başını üç yıl önce hayata gözlerini yuman, namı değer “Nehrin blues” adamı Ali İbrahim Touré çekmiştir. Ülkemizde pek fazla bilinmeyen veya belki kulaktan dolma bilgilerle tanıdığımız bu sanatçıyı biraz tanıyalım istedim.

Ali İbrahim Touré, İkinci Dünya Savaşı’nın sürdüğü 1939 yılında Mali’nin Timbutku bölgesinin ücra bir köyünde Sorhai’li, on çocuklu bir ailenin en ufak çocuğu olarak dünyaya geldi. Ne yazık ki diğer dokuz çocuk bebeklikten öteye geçemedi ve aralarında hayatta kalan sadece kendisi oldu. Hayata olan bu bağlılığı, inatçılık ve azim olarak gören aile lideri, Ali İbrahim Touré’ye “eşek” anlamına gelen “Farka” lakabını taktı. Asil bir aileye doğan Ali “Farka” Touré (AFT) Mali kültürüne göre müzik ile uğraşamazdı. Müzik ile sadece profesyonel müzisyen ailenin üyeleri uğraşabilirdi. Ancak lakabına uygun olarak tam bir “inatçı eşek” olan sanatçı, on yaşında merak sardığı gitar sayesinde müziğe bulaştı. Gelenekselliğe inanan ailesi tarafından dışlanan sanatçı, bunu pek umursamayıp ruhunun aç olduğu yönde ilerlemeye karar verdi.

Genç yaşta ruhlar ile iletişim kurabildiğine inanan AFT, bundan dolayı dinleyenlerin ruhunu çıkarttığına inanılan “gurkel” (tek telli Afrika gitarı) enstrümanına yönlendi. Daha sonra Njarka (tek telli viyolin) enstrümanı üzerine ustalaşan sanatçı, on yedi yaşında izlediği o dönemin büyük gitaristi Gineli Keita Fodeba sayesinde bir anda gitara kaydı. Kendi kendini eğiten sanatçı gurkel üzerinde çaldığı stilleri gitar üstünde uygulamaya başladı ve bambaşka bir “blues” stili ortaya çıkarttı. 1960’larda Mali’nin başkenti Bamako’ya gelen Ray Charles, Otis Redding ve en önemlisi John Lee Hooker gibi uluslararası sanatçıları dinleme fırsatına sahip olan AFT, Afrika-Amerika müziği ile tanıştı. Müziğini bir kuvvet, başkaldırı olarak sahneye taşıyabilen ve sahneyi tek bir başına dolduran John Lee Hooker, özellikle AFT’yi derinden etkiledi.

Ali İbrahim Touré

1970’lerde bağımsızlığını kazanan Mali devleti yerel müzik gruplarına destek vermeye başladı. Böylece ülke tanıtımını sağlamış oldu. Bu grupların arasında AFT’nin bulunduğu “Troupe 117” de vardı. AFT bu grup ile birlikte dünyanın en önemli kentlerinde konserler verdi ve farklı müzik akımlarına kanallarını açtı. Grubun dağılması ile birlikte kendi başına yola devam eden sanatçı, özellikle Mali’nin çok zengin on dilli kültüründen uyarladığı geleneksel ve ritim dolu besteleri ile Batı Afrika’da kendisine sağlam bir kariyer elde etti. Aynı zamanda ses mühendisliği yapan sanatçıya, Batı dünyasında gittikçe bir ilgi artışı olmaya başladı.

İlk albümünü “Ali Touré Farka” 1976 yılında Fransız bir müzik şirketi ile çıkarttı. Bu şirket ile sonra birkaç albüm daha çıkartan sanatçı, bulunduğu ülkelerde ve çevresindeki insanların aşırı sömürücü yapısını gördükçe kendisine karşı ilgi ne olursa olsun bu ilgiye karşı çok duyarsız kaldı; çünkü o samimiyete ve saflığına inanan bir yapıya sahipti. Böylece, diğer Malili sanatçılar gibi farklı Batı kentlerine yerleşmenin aksine AFT, Niafunké adlı kasabasına yerleşmeye karar verdi. Onun için çiftçilik müzik kadar önemliydi. Zaten nerdeyse verdiği her röportajda dediği gibi o kendisini bir müzisyenden öte bir “çiftçi” olarak görüyordu. Kendi kasabasında, güvende olduğu insanlar ve alışkın olduğu ortamda müzik yapan bir çiftçi. Kazandığı maddi gelir ile köyünde bir çiftlik kurdu ve müziğe olan tutkusunu aynı şekilde toprağa aktardı. Bir vadinin müziğe ilham olacağı, müziğinin toprağına işleyeceği, sakin ve sessiz bir yerleşime ihtiyacı vardı. Bir taraftan da, müziğini genellikle sanattan öte bir eğlence unsuru olarak gören Batı’dan uzak olmak istedi, onlardan yaptığı müziği anlamalarını beklemedi ve bir uğraş sarf etmedi. Ancak AFT köyüne ne kadar sığındıysa, Batı dünyası ona bir o kadar ilgi göstermeye başladı.

Ali İbrahim Touré

1987 yılında dünya müzik piyasasında sofistike bir yere sahip olan World Circuit, (www.worldcircuit.co.uk) AFT’nin kendi adını taşıyan albümünü ilk defa Afrika dışında bastı. 1990 yılında bunu “The River” ve üç sene sonra Nitin Sawhney ve Taj Mahal’ın da konuk oldukları “The Source” adlı albümü takip etti. Geleneksel Mali müziğini (Çağdaş Kuzey Afrika Blues’un ana damarı olarak da gösterilebilir), Kuzey Amerika ve Britanya Blues temaları ile harmanlayan sanatçı, zarif parçaları sert ve haşin gitar tınıları ile, yavaş ve istediği şekilde saygı görmeye başladı. Sonra 1994 yılında, Los Angeles’ta Amerikalı gitar üstadı Ry Cooder ile en popüler albümü “Talking Timbutku”yu kaydetti. AFT bu albümde “çöl blues” tarzını rock temaları ile harmanladı. Albüm inanılmaz olumlu kritiklerle karşılandı, Grammy ödülü kazandı ve AFT’yi bir anda dünya medyasının önüne koydu. Dünya, geç keşfettiği bu Afrikalı sanatçıdan daha fazla eser bekledi. Ancak sanatçı tüm bu ilgi karşısında kendi kabuğuna çekildi, Mali’deki pirinç tarlalarını terk etmeye hiç niyeti yoktu.

Çiftliğinden çok zor ayrılan sanatçının bu tavrına karşılık 1999 yılında World Circuit’tan yapımcı Nick Gold, Niafunké’ye gitti. Orada, tam çiftliğin içinde Gold, AFT için jeneratörlerle çalışan mobilize bir stüdyo kurdurdu. Böylece sanatçı sabah çiftçi olup, akşamları da herkesin aşk ile bağlandığı müzisyen kimliğine büründü. Bunun sonucu olarak 1999 yılında Afrika melodileri ve ritimlerinin ağırlıkta olduğu “Niafunké” adlı albüm piyasaya çıktı. Bu, o zamana kadar AFT’nin en başarılı çalışması oldu. Sonra sanatçı çok uzun bir sessizliğe girdi. Bu dönemde World Circuit, “Radio Mali” ve “ Red & Green” adları altında AFT’nin 1975-1988 tarihleri arasında çıkartmış olduğu albümleri tekrar yayınladı. Sanatçı bu arada 2004 yılında köyünün belediye başkanı oldu ve müziğinden kazandığı tüm parayı kanalizasyon, jeneratör ve yeni yollar için harcadı.

Bu uzun sessizlik sonrası sanatçı 2005 yılında Mali’nin en usta Kora (21 Telli Arp) çalgıcısı Toumani Diabaté ile başkent Bamako’da “In The Heart Of The Moon” adlı albümü kaydetti. Albümü, bir otel odasına kurulan seyyar stüdyoda ağırlıkta doğaçlama olarak tek bir kayıtla tamamlandı. Sadece bir parça tekrar kaydedilmek zorunda kalındı çünkü dışarıda yağmur fırtınası başlamıştı ve seyyar stüdyo bunu kayıt dışı bırakacak kadar teferruatlı değildi. Bu albümde AFT ve Toumani Diabaté’ye piyano ve gitarda Ry Cooder, basta Sekou Kante ve Cachaito Lopez, vurmalı çalgılarda Joachim Cooder ve Olalekan Babalola katkıda bulundu. “In The Heart Of The Moon”, sanatçıya ikinci Grammy ödülünü kazandırdı. Aynı yıl AFT Avrupa’da bir seri konser verdi ve onu sahnede görmek isteyen hayranlarının açlığını giderdi. Bu zincir konserler esnasında sanatçı kemik kanseri olduğunu öğrendi.

Toumani Diabaté & Ali İbrahim Touré

Öleceği kesinleşen sanatçı kendisine yakışır şekilde veda etmek üzere en son albümünü hiç ara vermeden kaydetmeye koyuldu ve böylece ölüme karşı yarış başladı. Şansımıza “Savane” adlı albüm AFT’nin ölümünden birkaç hafta önce tamamlandı ve geçtiğimiz haziran ayında World Circuit etiketi ile yayınlandı. “Savane” sanatçının kaydettiği en geleneksel albüm ve tek kelime ile yöresel akustik bir blues şöleni. Duyabileceğiniz en saf ve derin blues temalarını içeren albüm resmen, müziğin ana damarının aktığı bilinmez bir ülkeye açılan kapı gibi. Kesinlikle sanatçının başyapıtı ancak ne yazık ki kendisi son halini dinleyecek kadar yaşamadı.

Geçtiğimiz günlerde World Circuit yeni bir albüm müjdesi ile karşımıza çıktı. 2005 yılında Londra’daki Livingston Stüdyosu’nda geçirilen üç öğleden sonrasında kaydedilen parçalardan oluşan “Ali and Toumani” adlı albüm Şubat 2010’da raflarda yerini alacak. Orlando ‘Cachaito’ Lopez’ın basta yeraldığı albüm Grammy ödüllü “In The Heart Of The Moon”un devamı niteliğinde. Heyecanla beklemedeyiz…

Üç yıl önce 67 yaşında hayata gözlerini yuman Afrika’nın bu olağanüstü sanatçısı, artık geride bıraktığı albümler ile müzik setimize konuk olacak. Onun müziğini bilenler onu tekrar iç çekerek anımsayacaklar, bilmeyenler veya yeni tanıyanlar ise bambaşka dünyaya yol almanın heyecanını duyumsayacaklar…

Ali İbrahim Touré

Yazan: Zekeriya S. Şen

muzik@tikabasamuzik.com

Albüm Şeceresi:

1976 - Ali Toure Farka (Sonafric)

1976 - Special Biennale du Mali (Sonafric)

1978 - Biennale (Sonafric)

1979 - Ali Toure Farka (Sonafric)

1980 - Ali Toure dit Farka (Sonafric)

1984 - Ali Farka Toure (Red) (Sonodisc/Esperance)

1988 - Ali Farka Toure (Green) (Sonodisc/Esperance)

1989 - Ali Farka Touré (World Circuit)

1990 - African Blues (Shanachie)

1990 - The River (World Circuit)

1993 - The Source (World Circuit)

1994 - Talking Timbuktu (World Circuit) (Ry Cooder ile birlikte)

1996 - Radio Mali (World Circuit) (1975-1980 arasındaki albümlerin yeniden basımı)

1999 - Niafunké (World Circuit)

2004 - Red&Green (World Circuit) (1984-1988 arasındaki albümlerin yeniden basımı)

2005 - In the Heart of the Moon (World Circuit) (Toumani Diabaté ile birlikte)

2006 - Savane (World Circuit)

2010 - Ali and Toumani (World Circuit)

Tori Amos: Müzikal Tapınak

26 Mayıs 2009 Yazan:  
Kategori: Alternatif Rock, Manşet, Müzik, Müzik Albümleri, Sanat

1

Nereden başlayacağımı bilemiyorum. İnsana çok sevdiği, neredeyse taptığı bir kişilik hakkında ne yazsa yeterli olmayacakmış gibi geliyor. Bahsettiğimiz kişi Tori Amos olunca, sadece müziğini değil, onu besleyen siyasal yönü, kişisel hayatı ve genetik kültürü de göz önünde bulundurularak birşeyler yazmak lazım; ve bu çok geniş bir mevzu. Her neyse, bir yerden başlayalım…

22 Ağustos 1963 tarihinde Güney Carolina’nın küçük bir kenti olan Newton’da doğan Myra Ellen Amos (gerçek adı buydu), hemen sonra ailesiyle birlikte Baltimore’a taşındı. Baltimore, düşünsel özgürlük olarak birçok sanatçının kolayca var olmasına olanak sağlayan garip bir yer. Bu yaşadığı çevre sonraki sanatsal duruşuna etki etmiş midir bilemiyorum; gelgelelim babasının bir rahip olması onu dini metinlerle erken yaşta tanıştırdı. Annesinin babası ise Cherokee kanı taşıyordu ve küçük kıza anlattığı öykülerle, alternatif bir inanç sistemi sundu. Babaannesi koyu bir Hristiyandı ve Myra Ellen’e İsa’yı sevmesi konusunda ısrar ediyordu. Şamanizmin ruhu özgürleştirici yönü ve sert kurallarla beslenen Hristiyanlık arasında kalan sanatçı, bu dini motifleri ileride şarkılarında bolca kullanacaktı.

Evde bir duvar piyanoları vardı ve küçük kız müzikle erken tanıştı. Kulaktan dolma ezgileri piyanonun tuşlarına aktardığında yaşı henüz 2,5 idi. Her duyduğu ezgiyi piyanoyla hemen çalabilen kız, anne ve babasında büyük bir dehayla karşı karşıya olduklarını hissi uyandırdı. Neticede 5 yaşında, prestijli Peabudy Müzik Konservatuarı’na kabul edilen en genç kişi oldu. Süper çocuk muamelesi gören Mary Ellen, müzik anlayışının akademik öğretiyle uyuşmadığını erkenden anladı. Solfej konusunda beceriksizdi, porte okuyamıyordu. Kulağı çok sağlam olduğundan, nota olmadan çalabiliyordu; bu akademinin hoşgördüğü bir şey değildi. O, Steve Wonder gibi piyano başında pop yapmak istiyordu; bu dikkafalılığının cezasını 11 yaşında konservatuardan atılarak gördü.

2

Normal bir liseye devam eden Myra Ellen, düğünlerde ve babasının eşliği ile bazı gay barlarda piyano müziği yapmaya başladı. 16 yaşında babasının kilisesinde çalmaya başladı. 18 yaşında abisi ile “Baltimore” adlı ilk kaydını yaptı ve bu şarkıyla yerel bir ödüle sahip oldu. Bu arada bir arkadaşı ona “Tori” isminin daha çok yakıştığını söyleyince, Myra Ellen artık Tori Amos oldu.

3

21 yaşında kendi ayakları üzerinde durmak istediğinden Los Angeles’a taşındı. Bazı pembe dizilerde figüranlık yaptı, reklamlarda oynadı (Kellogg kahvaltılık gevrek reklamındaki rolü Sarah Jessica Parker’ı elimine ederek alması çok meşhurdur). 80′li yıllarda moda olan, kabarık saçlı piliçlerin rock yaptığı (hair-metal) gruplara dahil oldu. Bar müziği yapmaya devam ediyordu. 1985 yılında hayatında bir dönüm noktası olacak malum olay gerçekleşti. Bir barda mesaisini tamamladıktan sonra, çıkışta bir erkek hayranının teklifini kabul etti ve evine bırakması için adamın otomobiline bindi. Fakat bu adamın tecavüzüne uğradı. O an ölmeyi düşünen Tori Amos, güçlü bir kararlılıkla yoluna devam etti ama artık eskisi gibi değildi.

Nihayet kendi hair-metal/pop grubunu kurdu. Tori Amos’un nota okuyamamasına atıfla “Y Kant Tori Read” adı verilen bu grupla aynı adı taşıyan albümü tam bir rezaletti. 1988 yılında Atlantic Records’dan çıkan albüme bir de rezalet ötesi klip çekildi. Klipte (The Big Picture), kabarık kızıl saçları ve avuç içi kadar elbisesiyle bir fıstığı oynayan Tori Amos, bir polise arabasının camının kırılıp tüm iç çamaşırlarının (!) çalındığı şikayetinde bulunuyor. Polisin ilgisiz tavırları moralini bozuyor ve arkasını dönen memurun arka cebinde kendi sütyenini görünce olayı çakıyor. Tabi hemen müzik başlıyor: “Someone smashed my window, broke into my brand new car, last night (Biri camımı kırıp yeni gıpgıcır arabama girmiş dün gece!)”. Tori Amos tüm klip boyunca bir ara sokakta hoplayıp zıplıyor, şemsiye benzeri bir etekle çığlıklar atıyor ve eline geçirdiği bir kılıcı (Kate Bush’un Babooshka’sı gibi) boyuna savuruyordu: UUuuuuUUuu yeee!

4

Yetmediği gibi “China O’brein” adlı vurdulu kırdılı bir filmin soundtrackinde yer aldı: “Distant Storm”. Atlantic Records, albümün hiç ama hiç satmamasını nasıl karşıladığını bilmiyorum fakat kızıl saçlı solist daha çok dikkatlerini çekti. Tori Amos’un firmayla anlaşması 6 albümü kapsıyordu, bu yüzden ona bir şans daha verdiler.

Bu başarısızlığın bir daha olmasını istemeyen Tori Amos, yapay imajını bir tarafa attı ve gerçek müziğini yapmaya koyuldu. Y Kant Tori Read’den gitarist Steve Caton (ki sanat yaşamında yanından ayrılmayan bir dost olacaktır) ve yapımcı Eric Rosse (ki Tori ile fırtınalı bir aşk yaşayacaktır), yeni bestelerde Tori’ye destek oluyorlardı. Piyanosuyla duygusal ama çarpıcı melodiler yapmak, üzerine kışkırtıcı sözler eklemek, o döneme göre biraz fazlaydı. 90′ların başında herkes Pump up the Jam falan dinliyordu ya da “kenttaçdis, nı nırı nım” gibi rap parçalarını. Üstelik grunge fırtınası tam gaz ortalığı dağıtıyordu. Yapımcılar Tori Amos’u bir kenara çektiler ve “Bak kızım! İşte piyasadaki müzikler budur. Yapıcaksan böyle bir şey yap!” dediler. Fakat Tori, kayıtlarını onlara dinletince fikirlerini değiştirdiler. Müzik karanlık ve melankolik, sözler saldırgandı. Yine de Amerika, piyano başında kendi şarkılarını söyleyen bir kızı dinlemez düşüncesiyle Tori Amos’u İngiltere’deki şubelerine gönderdiler. İngilizler daha anlayışlıydı ve burada dişi Elton John muamelesi görebilirdi.

Little Earthquakes (1991)

5

İngiltere’de bir apartman dairesinde kafa kafaya veren Eric Rosse ve Tori Amos, yaratıcı enerjilerini tamamen müziğe yoğunlaştırdılar. Bu arada aşık olmamaları mümkün değildi tabii ki (Tori Amos bu ilişkiyi asla doğrulamamıştır). Bu süreç sonunda bir çok eser çıktı ortaya:

“Russia” (daha sonra “Take To The Sky” adı verildi), “Mary”, “Crucify”, “Happy Phantom”, “Leather”, “Winter”, “Sweet Dreams”, “Song For Eric”, “Learn To Fly”, “Flying Dutchman”, “Silent All These Years”, “Mother”, “Upside Down”, “Girl”, “Precious Things”, “Tear In Your Hand”, “Little Earthquakes”, “Take Me With You” (henüz tamamlanmamış haliyle).

Bunun dışında Tori Amos bir çok B-side (albüme konmayan, single arka yüzlerine eklenen şarkılar) kaydetti. Bunların bazıları ünlü sanatçıların coverlarıydı: Smells Like Teen Spirit, Angie, Thank You, Ring My Bell, Ode to the Banana King, Thoughts, Sugar, Humpty Dumpty, The Pool, Here in my Head…

Y Kant Tori Read albümü hazırlanırken yazdığı “China” da (o zamanlar adı “Distance” idi) listeye eklendi. Albüm için yapılan en son şarkı “Me and a Gun” idi.

Fakat yapımcıların memnuniyetsizliği de eklenince, eleme sonucu Little Earthquakes albümüne sadece Crucify, Girl, Silent All These Years, Precious Things, Winter, Happy Phantom, China, Leather, Mother, Tear In Your Hand, Me and a Gun ve Little Earthquakes kondu.

6

Albüm, adı gibi küçük bir depreme neden oldu. İlk önce bir pop albümü olmasına rağmen fazla kaliteli. Dinlemesi kolay değil. Düzenlemelerde oldukça sade bir yöntem izlenmiş; vokale eşlik eden piyano asıl temayı oluştururken, davulla primitif vuruşlar şarkıya biraz olsun ritm kazandırıyor. Diğer tüm enstrümanlar geride tutulmuş. Akademik eğitiminin vermiş olduğu yetenekle yaptığı besteler, basit ezgilere alışan kulaklar için fazla dolambaçlı. Fakat sanki bir peri şarkı söylüyormuş hissi uyandıran vokaller, hani sözleri duymasak, bizi bambaşka alemlere götürüyor. Bakalım şarkılarda nelerden bahsetmiş:

Crucify’da kendisini her gün cezalandıran ve kalbine koyduğu zincirlerden bunalmış bir kızı anlatır. Yolunun üzerindeki herkes parmağıyla onu işaret ederken, o bu kişilerin suratına tükürmek istiyor. “Bu kirli yollarda bir kurtarıcı arıyorum. Bu kirli çarşaflar arasında bir kurtarıcı arıyorum…Ellerimi kaldırdım ki çivi iyi çakılsın…Zaten Tanrı’nın istediği de başka bir kurban değil midir?… İhtiyacın olduğunda nerede olur bu melekler?”. Tabii ki dini atıflar da var: “Easter adında tanıdığım bir kedi dedi ki: -Eğer içindeki kuşu öldürdüysen, artık boş bir kafessin.” Bu denli güzel sözleri nereden buluyor demeyin, kızımız edebiyata da düşkün. Zaten şarkılarını sembolist etkilerle yazıyor ve hayatımızın bir sembol olduğunu düşünüyor. Bu nedenle çoğu şarkının sözlerini anlamlandırmak neredeyse imkansız. Dini ve felsefi atıflar, yaşadığı özel (ve bizim bilemeyeceğimiz) durumlar ve belki sadece Amerikalı’ların anlayabileceği kültürel yönlendirmeler; her şarkısı için uzun analizler yapmayı gerektiriyor.

Silent All These Years, yıllar sonra sesinin gücünü keşfeden bir kız hakkında. Piyanonun ezgisi o kadar karanlık ki hasta bir zihinden çıktığını zannediyoruz. Şöyle başlıyor: “Afedersin, bir süreliğine sen olabilir miyim? Usturubunla oturursan köpeğim seni ısırmaz. Mutfaktan bir Hristiyan-karşıtı sesleniyor…Evet duyuyorum”. Ve devam ediyor. “Eee, derin düşünceleri olan bir kız buldun. Bunda inanılmayacak ne var? Oğlum sen önce dua et de en kısa zamanda regl olayım. Ya bundan naaber?”.

Ya da dalgacı piyano ezgisiyle şenlendirdiği “Leather”da söze şöyle giriyor: “Bak karşında çırılçıplak duruyorum. Cinselliğimden daha fazlasını istemez misin? İstediğin kadar yüksek çığlık atabilirim ama masum rolü oynayamam!”. Al başına belayı…

Albümde bu kadar yırtıcı olmayan şarkılar da var tabii. Mesela “Mother” içinde otobiyografik unsurları da barındıran, salt piyanonun eşlik ettiği ve (bir çok şarkısında yapacağı gibi) uzun ve ana ezgiden uzak bir piyano introsuyla açılan melankolik bir şarkı. Keza “Winter”, çocuksu hislerle yazılmış bir olmamış/olamamışlıkların şarkısı. Burada babasının koruyucu kanatlarının altından çıkarak, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir kız çocuğu var. Peki bu kız babasının onunla gurur duymasını nasıl sağlayacaktır? Tori Amos bu parçasıyla, kendisini müzik konusunda destekleyen babasına karşı duyduğu, konservatuardan atılmanın vermiş olduğu mahcubiyeti anlatmaktadır belki de… Yine sadece piyanoyla eşlik edilen ve birden savaş davullarının katılımıyla kızılderili ayinine dönen atmosfer insanı alıp götürür. Babasının “Herşey hızla değişiyor” lafını “Asla değişmedi!” diye yanıtladığında gözyaşlarınızı tutmak güçleşiyor. Yıllar geçtikçe değişik anlamlar kazanan şarkıyla, beyaz atları daha çok seveceksiniz.

Albümün duygusal doruk noktası olan “Me and a Gun” için çok şey söylemek mümkün. Bir kere enstrüman olmaksızın çıplak sesle kaydedilen bu şarkıyla, uğradığı tecavüzü en can yakıcı haliyle anlatır. Sanki başından geçenleri polis kayıtlarına geçiriyormuş gibi tekdüze ve bitkin bir sesle aktardığı sözler, şarkı her ne kadar melodik bir özellik taşımasa da, insanın tüylerini diken diken eder. Özellikle de canlı performanslarında bu durum bir işkenceye dönüşebilir. Çünkü değişik notalarda fazla dolaşmayan monoton melodiyle, ha ağladı ha ağlayacak gibi duran delici bakışlarıyla ağzından dökülen şu sözleri kim duymak ister ki: “Arkamdaki adam pantolonunu indirirken, ben ‘holy holy’ diye şarkı söylüyordum. Gülebilirsiniz. Böyle zamanlarda komik şeyler düşünebilirsiniz… Carolina’yı bilir misiniz? Orada bisküviler yumuşak ve tatlıdır. İşte kafandan bunlar geçer, arkanda bir adam varken ve sen karnının üstüne yere yatırılmışken”.

Albümde iki önemli atıf mevcut (ya da belki daha fazladır da, ben anlamamışımdır); Biri Precious Things. Dinlenmesi hayli zor olan bu şarkıdaki tiz vokaller ve cızırtılı elektro gitarlar arasında şu şok sözleri aktarıyor “Şu Hristiyan delikanlıları tokatlamak istiyorum. Evet sayende orgazm oldum ama bu seni Hz. İsa yapmaz ki!”. İşte bu şarkıda “Nine Inch Nails”i olan yarı tanrılardan bahsediyor. Nine Inch Nails adlı alternatif rock grubunun solisti Trent Reznor ile arkadaş olan Tori Amos, acaba onunla bir aşkı da paylaşıyor mudur bilemiyorum.

İkinci atıf daha uzun soluklu. Tears in your Hand’de “Eğer beni sorarsan Düşler Kralı ile takılıyor olacağım. Neil selam söylüyor bu arada” diye bahsettiği, Neil Gaiman ve ünlü grafik romanının baş karakteri Sandman’dir. Bu şarkıyı duyan Neil Gaiman ile sıkı bir dostluk geliştirecekler ve birbirlerinin eserlerini de etkileyeceklerdir.

Bu arada sanatçı sinemaya da bulaştı ve “Toys” adlı filme, “Happy Workers” adlı hafif çatlak şarkısıyla dahil oldu.

Tori Amos’un gerçek tarzını ilk tanıdığımız albüm olduğu için bazı genel özelliklere değinmek istiyorum. Tori Amos tüm şarkılarını piyano gibi tuşlu çalgılar üzerine söyler. Piyano eşliği hep bildiğimiz gibi, vokal bölümlerinde güçlü, aralarda güçsüz değildir. Genelde hep aynı düzeyde giden ve parlak temaları tekrarlayan piyanonun üzerine şarkısını söyler. Piyano hisleri de yönlendiren bir araçtır burada; bazen tuşlara sert basılır, bazen tınlamaları zor duyarsınız.

Tori Amos’un vokal tekniği çok egzantriktir. Genelde kafa sesi çıkaran bütün kadın şarkıcılarla karıştırılabilecek gibi gelebilir. Fakat şarkının içine öyle bir dalar ki, sesinin titremesi, nefes alıp verişi, tempoyu boşveren ve ara nağmeye kadar uzatmaktan çekinmediği son heceleri, garip aksanı ve üst üste bindirme yöntemiyle çok sesli hale getirdiği performansı; bir kere dinlendiğinde asla başkasıyla karıştırılamayacak bazı impulslar yollar beyne. Sesini şekilden şekile sokar; bazen savunmasız bir kız çocuğu olurken bazen yırtıcı bir hatun olur. Bazen çığlık çığlığa bağırır, hırıltılı sesler çıkarır, bazen de sanki kulağının hemen dibindeymiş gibi fısıldar (Mother).

Tori Amos’un bu şarkıyı yaşama hezeyanı, özellikle canlı performanslarında daha aşikar olur. Birçok otorite tarafından gelmiş geçmiş en iyi konser sanatçılarından biri sayılan Tori Amos; sadece tek bir piyanoyla çıktığı konserlerde bile tadına doyulmaz bir gösteri sunar. Piyanoya bakmadan çalabildiği için, serbest kalan gözlerini izleyenlere çevirir. Kurduğu temas o kadar yalın ama gerçektir ki (ben de bu deneyimleri tattığım için) koca konser salonu küçücük bir yer olur. Şarkılarını sanki sadece size söylemektedir, herkesin yüreği aynı anda atmaktadır sanki. Yatmadan önce anlatılan korkunç ürpertici masallardan birini anlatır gibi, garip diyarlara sürüklediği dinleyici, şarkı bittikten sonra kendine gelemez. Bazıları ağlar. Bazıları, kimbilir hangi diyarda dolaşan donuklaşmış yeşil gözlere takılır, kimisi ayin ateşi gibi savurduğu alev gibi saçlarının esintisini hisseder.

Tori Amos, piyano başında rahat duramaz; şımarık bir çocuk gibi tepinir, vücudunu kasar, bacaklarını kaldırır… Bazı kadın şarkıcılar (P.J. Harvey gibi), şarkı söylerken orgazm olmasının nedeni, sandalyesindeki vibratör olsa gerek diye espri bile yaparlar.

7

8

9

10

11

Şarkıları canlı çalınmaya ve doğaçlamaya çok yatkındır. Aynı şarkıyı, her konserinde farklı dinleyebilirsiniz. Hatta bazılarının canlı performansı, albüm kaydından çok daha iyidir. Bu yüzden kadının canlı performansının illegal kayıtları el altından yüksek ücretlere satılır. Hayranları için her biri yeni hale gelmiş bu şarkılar hazine değerindedir. Bir garip tarafı da, Tori Amos’un bütün şarkıları “biter”. Yani gittikçe azalan bir sesle tekrarlanan nakaratlarla, artık kulak tarafından işitilmeyecek hale gelene dek kısılmaz (fade away). Son notayı “tınn” diye mutlaka basar ve insanın içinde o bitmemişlik hissinin yarattığı yapay duyguyu uyandırmaz. Bir şarkının nasıl başı ve gövdesi varsa sonu da olmalıdır bence. Üstelik Tori Amos’un finalleri çok çok iyidir. Bu garip oldu. Sonlar nasıl iyi olabilir ki? Ama bu sonlar sayesinde içimiz cız eder ve şarkı en başa sarılıp tekrar dinlenir. Her son yeni bir başlangıç değil midir?

Under the Pink (1994)

12

İlk albümün turundan sonra Eric Rosse ile başbaşa verip ikinci solo albümünün çalışmalarına başlayan Tori Amos, albüm şarkılarının dışında yine birçok B-side ve cover kaydetti: Home on the Range, All the Girls Hate Her, Over it, Sister Janet, Daisy Dead Petals, Black Swan, A Case of You, Strange Fruit, If 6 Was 9, Little Drummer Boy, Butterfly, Losing my Religion, Peeping Tommi (bu şarkı kayıt edilmesine rağmen o tarihte yayınlanmamıştı).

Tori Amos’un kariyerindeki belki en bilinen ve başarılı şarkıları bu albümdeydi. Halen Tori Amos dendiğinde ilk akla gelen şarkı olan “Cornflake Girl” yine bu albümdedir. İlkine göre daha sakin ve daha lirik olan bu çalışmanın şarkı listesi şöyleydi: “Pretty Good Year”, “God”, “Bells For Her”, “Past the Mission”, “Baker Baker”, “The Wrong Band”, “The Waitress”, “Cornflake Girl”, “Icicle”, “Cloud on my Tongue”, “Space Dog” ve “Yes, Anastasia”.

13

İlk albüme “bunalım” albümü dersek, bu albüm için de “terapi” albümü diyebiliriz. Zaten açılışı yapan “Pretty Good Year”ın piyano tınıları da, şarkıcının daha aydınlık ezgilere yol aldığını gösterir. Bu şarkı, sevgilisi ne yaparsa yapsın mutsuzluğuna sadece kendi içinde çözümler bulabilen bir adam hakkındadır. Gerçekten pırıltılar saçan piyano eşliği bizi kollarına alıp sallar sanki. Fakat tuşlara dokunan parmaklar arıza bir kadına aittir. Önce fırtına öncesi sessizliği gibi sakinleşen ezgi, aniden öyle bir modülasyonla farklı yerlere gider ki kulaklarınıza inanamazsınız. Bu dengesiz ve psikotik durum geldiği gibi hızla geçer ve baştaki melodinin teselli edici ezgisiyle finale gider. Ama dinleyici rahatlayamaz, çünkü ters köşeye yatırılmıştır. Tori Amos’un şarkıları asla beklediğiniz yerlere gitmez, hepsi başına buyruktur.

Yaşanan bu travmadan sonra, zor takip edilen garip ritmi ve sinir bozucu gitar sesleriyle “God” başlar. Amos’un din içindeki dişil temasların farkında olduğunun alaycı bir yansıması olan bu şarkı akıllara zarar sözlerle başlar: “Tanrım bazen gerçekten işin üstesinden gelemiyorsun. Arkanı toparlayacak bir kadın ister misin?”. İncil’den bazı bölümlerle, dindeki kadın düşmanlığının altını çizen Tori Amos, fırtına gibi esip geçer.

Geleneksel metodları sevmeyen ve yenilik peşinde koşan sanatçı, “Bells for Her”de akordu değiştirilmiş, telleri üzerine küçük metal küreler ve çiviler bırakılmış, eski bir duvar piyanosu çalar. Sonuç tınlama-çınlama karışımı amorf bir ses topluluğudur.

Yine dini atıflarla İsa ile Maria Magdelena arasındaki cinselliği de içeren ilişkiye temas eden, bir blues gibi başlayıp rockla devam eden “Past the Mission”da kendisine Trent Reznor sesiyle eşlik eder. “Baker Baker” küçük, şirin bir ayrılık şarkısıdır. Bir kız, devamlı gittikleri pastacıda, sevgilisinin gelmemesi üzerine bir iç hesaplaşmaya girişir.

14

Albüm kayıtları sırasında kaydedilen “Honey” adlı parça, son anda listeden çıkarılarak yerine “The Wrong Band” konmuştur. Yıllar sonra her yerde, “Ah şu salak kafam” diyerek bu hatasına hayıflanan Amos, her konserinde “Honey”i çalar ama “The Wrong Band”i es geçer. Bunu, hakkını yediği şarkının gönlünü almak için yapar. The Wrong Band, aslında Honey kadar olmasa da güzel bir şarkıdır. Bence sözleri değiştirilse kırık ezgisi, küskün bir çocuğun yakınması olarak algılanabilirdi (Şarkı, Amos’un arkadaşı olan ve Hollywood’un ipliğini pazara çıkaran ünlü mama Heidi Fleiss hakkındadır. Tori Amos’un garip arkadaşları varmış!). “The Waitress”, bir kafeteryada kendisinden daha fazla çalıştığı için kıskandığı garson kız hakkında yazılmış korkunç bir şarkı. Karakterimiz bu kızı öldürmek istiyor ama netekim barışa inanıyor, “Sürtük!”.

15

“Icicle”, “Cloud on my Tongue”, “Space Dog” ve “Yes, Anastasia”, Tori Amos’un klasik müzik eğitiminin izlerini barındıran parçalar. Icicle’nin piyano introsu ve özellikle Yes, Anastasia’daki senfonik yapı bu etkiyi güçlendiriyor. Gerçekten prenses olup olmadığı bir türlü kanıtlanamayan Rus soylusu Anastasia Romanov’a atıfta bulunulan şarkının neredeyse yarısı oluyor fakat nakarat gelmiyor (ki şarkı 9.33 dakika. Gerisini siz tahmin edin).

Şarkı sözlerinde dikkati çeken özellik, tanımlamaların iyice içinden çıkılmaz bir hale gelmesi. Düşünce uçuşmaları ve klang assosiasyon izleri (ki psikoz bulgusudur), satır aralarında göze çarpıyor. Amos, albüm öncesi Georgia O’Keeffe ve Salvador Dali’nin sürreel tablolarına fazla bakmış anlaşılan.

Kendi anlatımına göre, bir gece piyanosuyla egzersizler yaparken, açık pencereden bir şarkı işitir. Yandaki gece klübünden gelen vurmalı çalgıların ritminden hoşlanmıştır. Bu Reggae şarkısının vurmalılarının tınısını piyanoda tekrarlanabileceğini düşünür ve tuşlarla ritme ayak uydurur. Böylece “Cornflake Girl”ün piyano eşliği ortaya çıkar. Fakat bu ezgi büsbütün doğaçlamadır, belli bir düzeni yoktur. O yüzden bir daha asla aynısını çalamaz, notalar her defasında değişir. Devamlı evrimleşen ve canlı şovlarda sanatçı tarafından gerçekleştirilen özgün bir dansla açılan şarkı temel olarak kadının kadına uyguladığı şiddetten bahseder. “Asla mısır gevreği kızı olmadım. Bunun bir çözüm olacağını düşündüm. Kuru üzüm kızlarla takıldım hep. O (kız) ise karşı tarafa geçti. Bizi kapı dışarı etti.”

Kendini şöyle tanımlıyor Tori Amos: “Ben kazanılmış bir zevkim, ançüezim. Kimse bu kıllı şeyi evine sokmak istemez. Ama cips olsaydım her eve girebilirdim.” Ama o asla cips olamazdı…

Reggae/rock/country karışımı bu garip ritmli şarkı, izlediği yoldan Amos’un çığlık karışımı vokalleriyle çıkıyor. Aniden kesilen ve yeniden başlayan müzik dinleyende devamlı tetikte olmasını öğütler gibi ilerliyor. Toplam süresinin yarısında aslında parça bitiyor. Bundan sonra piyano doğaçlamaları ve ilk başta anlamsız gelen söz tekrarlarıyla ilerliyor. Bir daha da başa dönmüyor. Üstüste binen sesler, bu seslerin her birinin farklı şeyler söylemesi (ki bir satırı Altın Tabancalı Adam James Bond’a gönderme yapıyor), vokalin sert piyano vuruşlarıyla ara sıra kesilmesi, bir kakafoniden çok, değişik bir armoni yaratıyor. Bu esnada, Afrika’nın bazı bölgelerinde halen gerçekleştirilen kız sünnetlerini anlatan, siyahi feminist lezbiyen yazar Alice Walker’ın (The Colour Purple’ın yazarı aynı zamanda kendisi) “Possessing the Secret of Joy” adlı romanına atıfla “Tavşan! Anahtarları nereye koydun?” çığlıklarıyla iyice histerikleşen şarkı; dayanılmaz bir raddeye geliyor ve zınk diye bitiveriyor! Şarkının İngiltere için çekilen klibinde, Oz Büyücüsü’ndeki Dorothy, cehennem benzeri imgelerin olduğu garip bir dünyaya düşüyor.

Albüm yine bildik bilmedik birçok göndermeyle dolu. Mesela “Pretty Good Year”da bahsedilen, mektuplar yazan Grieg, aslında Tori Amos’un bir hayranıdır. İntiharı düşünen bu genç adam, duygularını paylaşmak için sanatçıya bir mektup yazar ve içine bir resmini koyar: anoreksiktir. Bu mektuplaşma sürer ve Amos onu bu şarkısına konu eder. Artık ünlü olan Grieg, halen Tori Amos hakkında bir fanzinin yöneticiliğini yapmakta.

Diğer bir zikir ise, artık yakın dost oldukları Neil Gaiman… İki egzantrik kişilik birbirini o kadar etkilemiştir ki Gaiman, “Sandman” grafik romanındaki ebedilerden biri olan “Delirium” karakterini yaratırken Amos’tan etkilenir. “Space Dog”da Amos şöyle demektedir: “İhtiyacın olduğunda Neil nerededir?”

Duyarlılığından dem vurduğumuz Tori Amos’un sosyal faaliyetlerde bulunmaması imkansız. En bilinen aktivitesi RAINN (The Rape, Abuse and Incest National Network) adlı kuruluştaki pozisyonudur. Bu hayır cemiyetinin kurulmasına da ön ayak olan şarkıcı, ücretsiz konserlerle mali yönden de destek olmaktadır. En iyi 100 hayır kuruluşu içinde adı anılan RAINN’de, her şekilde istismara uğramış kişiler, telefonla ücretsiz psikolojik destek alabilmektedir.

Boys for Pele (1996)

17

Under the Pink’in konserleri devam ederken Tori Amos bir travma daha yaşadı ve Eric Rosse’den ayrıldı. Sebepleri hakkında kesinleşmemiş bir çok tahmin olmakla beraber kesin bir açıklama yapmayan sanatçı, bir açıklamasında devamlı sanatçı erkeklerle beraber olmasının kendisi için iyi olmadığını söylemiş. Devamlı ilgi isteyen ve karşısındakine ilgi gösterme tenezzülünde bulunmayan bu egosantrik erkeklere bir de maçoluk eklenince iş içinden çıkılmaz bir hale geliyormuş. Bu olayların etkisiyle turne sırasında 3. albümü için şarkılar yazmaya başlayan Tori Amos, geçmişte erkeklerle olan ilişkilerini masaya yatırarak erkek-kadın problemleri konusunda bir tümevarıma girişti. Artık bir yapımcısı olmadığından albümün yapımcılığını kendisi üstlendi ki bu da bir ilkti.

Tüm bunların ışığı altında bir “ayrılık” albümü olarak niteleyebileceğimiz eser, sanatçının en garip, en anlaşılmaz albümü oldu. Sözler içinden çıkılmaz hale geldi ve sembollerle daha da güçlendirilmişti. Amos’un pratik ettiği enstrümanlara, burada harpsikord ve kilise orgu gibi Barok çalgılarını eklemesi, bu albümünü (benim düşünceme göre) kendisinin en iyi yapıtı olarak kabul etmeme sebep oldu. Evet, en sevdiğim albümü bu…

18

19

Bir konsept olarak tasarladığı albümün adındaki Pele, Hawaii’nin volkan tanrıçasıdır ve kraterden aşağı ittirilmek suretiyle kurban edilen “oğlanlar” da Amos’un eski yavuklularıdır (“Pele’nin püskürttüklerini görmeden ateş gördüm deme!”). Konsept gereği albümde, 18 şarkı olmasına rağmen bunlar aslında, 4 kısa interlüdle (“Beauty Queen”, “Mr. Zebra”, “Way Down” ve “Agent Orange”) çerçevelenmiş 14 adet asıl şarkıdan ibaret. Tori Amos’a göre bu 14 parça; Mısır mitolojisindeki tanrıça İsis’in, kocası Osiris’i tekrar bir araya getirilmesi için bulması gereken 14 vücut parçasına tekabül etmektedir. Albümün bir kilisede kayıt edilmesi, gospel korosu eşliği ve kullandığı enstrümanlarla, diğer albümlerine nazaran daha dini bir atmosfer yaratan Amos’un maskülen dinler ve ataerkil Tanrı’yla da paylaşacak kozları vardı anlaşılan. Şarkı listesi şöyleydi:

Beauty Queen/ Horses (bu ikisini genelde hep beraber icra ediyor)

Blood Roses
Father Lucifer
Professional Widow

Mr. Zebra

Marianne
Caught a Lite Sneeze
Muhammad my Friend
Hey Jupiter

Way Down

Little Amsterdam
Talula
Not the Red Baron

Agent Orange

Doughnut song
In the Springtime of His Woodoo
Putting the Damage On
Twinkle

Ayrıca birçok B side kaydetti: “Graveyard”, “Hungarian Wedding Song”, “London Girls”, “Samurai”, “That’s What I Like Mick (The Sandwich Song)”, “This Old Man”, “Toodles Mr. Jim”, “Alamo”, “Amazing Grace/Til The Chicken”, “Frog on my Toe”, “Sister Named Desire” (Desire, Neil Gaiman’ın romanı Sandman’de ebedilerden biridir). “Cooling”, “Never Seen Blue” ve “Beulah Land” ise bu dönemde kaydedilmesine rağmen daha sonraki yıllarda dinleyiciye sunuldu. Aynı dönemde “Somewhere Over the Rainbow”, “Famous Blue Raincoat”, “I’m on Fire”, “Landslide” ve “Over the Rainbow” adlı parçaların coverını da gerçekleştirdi.

Albüm, bir doppler efektinin eşlik ettiği, tek tuşun mükerrer seslenmesinin üzerine okunmuş bir ninni ile başlıyor. Daha ilk sesle, kulaklara yoğun bir melankoli ve hüzün akar. Beauty Queen bitince, iki kulak arasında dolaşan doppler cızırtısı devam eder ve “Horses”in ilk notalarıyla beraber vokal başlar. Tori Amos, atlarının üzerinde muammalı yolculuğuna başlamıştır. Eski sevgilisinin iblislerinin erişemeyeceği yerlere kadar sürecektir atlarını.

Neil Gaiman, Stardust (Yıldıztozu) adlı entelektüel masalını yazarken arkadaşı Amos’tan yardım ister. Tori Amos, bahçesinde binlerce tür çiçeği olan sessiz sakin evinde, ona bir oda ayarlar. Yazar, mekanın verdiği dinginlik ve esinle romanını bitirir. Karşılığında da Tori Amos’u, kırmızı yaprakları olan büyük bir konuşan ağaç olarak canlandırır romanında. Tristan’ın rüyasında ona önemli sırlar açıklayan ağaç, aslında önemli bir kilit karakterdir fakat masalın sinema uyarlamasında bu karaktere yer verilmez. Horses’da konuya değinir: “Eğer seni bulmak için bir yol varsa, seni bulurum. Peki Neil beni bir ağaç yaparsa, sen beni bulabilir misin?”. Horses koyu, karanlık ama lirik bir parçadır ve albüme hazırlık açısından iyi bir seçimdir. Sade piyano üzerine söylenen sözler her ne kadar yoğun olsa da şarkı kolay dinlenir. Piyano, pencereye çarpan yağmur damlaları gibi rastlantısal tınlar.

Sıradaki “Blood Roses” ile şarkıcı eteğindeki taşları dökmeye başlar. Harpsikord ile yapılmış bu garip rock parçasına kilise orgu ve çanlar eşlik eder. Bu dini dokunuşların bir sebebi vardır. Albümünün yapımcılığını da kendisi üstlendiğinden, kimseye hesap verme zorunluluğu olmadan, özgürce şarkılarını söylerken bulunduğu mekan, bu ruh durumuna uyduğu için seçilmiştir; burası bir kilisedir, burada hiç bir insan onu yargılayamaz. O yüzden herhalde, şarkı tam bir sokak kavgası gibi. “O (erkeğe) kanını verirsin ve küçük sıcak elmas(?)ını. Oysa o seni gebertmek ister, sen öldüğünde bile… Tavuklar senin etin gibi bir tad verdiklerinde… Seni derin derin emdiğinde, bazen etten başka birşey değilsin… Senin bulunduğun her yeri traş ettim oğlum.” İlişkisinin bitmesine, ilgisizliğin neden olduğunu şu sözlerden çıkarabiliriz: “Asla söylemediğin şeyleri unutamıyorum.”

Albümdeki şarkı sözlerinin uçarı, keskin ve fazla üstü kapalı olması, ortaya deli saçması gibi bir sonuç çıkarabilir. Bu durum, Tori’nin sözleri yazmadan önce halüsinojen maddeler kullandığı inancını uyandırdı “Father Lucifer”da da kendisi bunu kabul etti, bir kızılderili şamanın vermiş olduğu otları içtikten sonra Şeytan’la hoş beş ettiklerini söyledi. Halbuki herkes babasını şeytan olarak tanımladığını düşünmüş, hatta babası bile kendisine darılmıştı. Şarkının sözlerine bakıldığında söz konusu kişinin babası değil, “Şeytan Baba” olduğu aşikardır oysa ki. Sözleri bir kenara atıp şarkıya bakarsak çok hoş, çocuk tekerlemesi gibi bir ezgiyle karşılaşıyoruz. Bu kadın, bu kadar zıt kutuplarda nasıl aynı anda bulunabilir diye düşünebilirsiniz, bu şirin şarkıyı dinlerken. Şarkının finalinde o çok sevdiği sesleri üst üste bindirme tekniğini uygulayarak 3 ayrı seste üç ayrı satırı okurken, bu üç kadına eklenen trompet, dinleyiciye eşine rastlanmayan bir tecrübe yaşatıyor. Burada birbiriyle alakasız bir sürü laf ardı ardına sıralanıyor; Easter yumurtasını boyaması mı dersiniz, Joe Dimaggio’nun Marilyn Monroe’nun mezarına çiçek getirip getirmediğini sorması ya da pizza yedikleri halde hiç kilo almayan kızlara hayıflanması mı dersiniz…

Tori Amos’un Kurt Cobain ile dostluğu, onun “Smells Like Teen Spirit”ini coverladığı zamana dek uzanmaktaydı. Trent Reznor ile yaşadığı boyutunu bilmediğimiz ilişkisi de cepte zaten. Cobain’in ölümüyle, Courtney Love’ın medyatik tavırları, yetim çocuğunun üzerine oynaması ve Trent Reznor ile Tori’nin arasını bozması, Amos’un sinirlerini bayaa bozmuş olacak ki “Professional Widow (Profesyonel Dul)” adlı şarkıyı döktürmüş. Sert harpsikord tınıları, distorsiye gitarları, primitif ritmi ile punk-blues arası bu hayli garip şarkıda Nine Inch Nails’in bir albümüne atıfta bulunur: “Starfucker, tıpkı babam gibi…” sözlerinde bahsettiği “Starfuckers, Inc” albümü. Tabi bunların hepsi dedikodu. Tori Amos, şarkının öyküsünün böyle olduğunu kesinlikle kabul etmiyor. Peki şu sözler ne anlama geliyor: “Onun bebeğini satıyor, tıpkı babam/babanız gibi…”. Şarkı sonlara doğru iyice çığırından çıkıyor. Bir gospel şarkısının sonlara doğru kendini koyvermesi gibi, farklı bir atmosfere geçiyor ve şu şok sözlerle sona ulaşıyor: “Sevgi ver, huzur ver bana, ve de sert bir y*rak!”. 18 yaşından küçüklerin dinlemesini önermeyeceğim bir şarkıdır.

“Caught a Lite Sneeze” Tori Amos’un en sevdiğim şarkılarındandır. Sanatçının tüm karakteristiklerini barındıran, herhangi bir türe dahil edemeyeceğimiz sofistike, karanlık ve melankolik şarkılardan biridir. Dans edilebilecek sert davulların ritmi, önce bizi sarar. Sonra harpsikordun çınlayan sesiyle tema belirlenir. Amos şarkıya derin bir sesle girer. Bu şarkı sesini en yetkinlikle kullandığı parçadır bence. Değişik alanlarda dolaşır, bir melek veya sürtük olur. Sesler üst üste eklenir. Hastalıklı zihninin karanlık dehlizlerinde kayboluruz. Asabi bir şarkıdır bu. Canlı performanslarında, intro hep aynıdır. Nine Inch Nails’in coverladığı “Hurt” adlı şarkıyı tersine çevirerek okur. Trent, kendi canını pek de yakmamaktadır Tori’ye göre. “Kendi şahsi güzel nefret makinemi yaptım” sözlerinde bahsettiği “Pretty Hate Machine”, Nine Inch Nails’in debut albümünün adıdır. Eski sevgililerin ipliği pazara çıkarılır: “Oğlanlar sağımda, oğlanlar solumda, orta yerimde oğlanlar, ama sen yoksun!… Aşkımızın bu kadar ufak olduğunu bilmiyordum, ayakta bile duramıyor… Sadece bir hapşırıktı, küçük bir rüya gördüm…” diyerek bitmiş aşkını da küçümsemektedir.

Mr. Zebra, konserlerinde de yoğun sevgiyle karşılanan şirin bir şarkıdır. Hafif caz ve vodvil havası taşıyan şarkının sözleri de esprilidir: “Merhaba bay Zebra, kazağını alabilir miyim? Çünkü deliğimde çok üşüyorum!”. Sanatçının çok etkilendiğini her söyleşisinde belirttiği Kate Bush’un etkilerini burada da görmek mümkün.

Mr. Zebra’nın finaline doğru havanın melankoliye kayması, bir sonraki şarkı “Marianne”e bir hazırlıktır. Bu senfonik şarkının garip tarafı nakaratın ve tekrarların olmamasıdır. Amos, pop müziğin kalıplarını zorlamaktan hoşlanır. Marianne, Tori’nin yakın bir arkadaşıdır (yani bir zamanlar öyleymiş maalesef): “Ve dediler ki Marianne kendini öldürmüş! İmkanı yok dedim, imkanı yok!”. Tori bu şarkıyı canlı performansında daha da iyi söyler, yaşar çünkü. Tüyleri diken diken eden bir ağıttır bu, kızgın tavadaki en hızlı kız olan Marianne’e adanmış…

Dini göndermeler Amos’un albümlerinin olmazsa olmazıdır. Muhammad my Friend’de, İsa inancının dişil öğelerinin altını çizer. Ve arkadaşı Muhammed’e (Muhammed Ali olabilir), İsa’nın aslında bir kadın olduğunu itiraf etmeye çağırır! Albümün göndermeleri bununla bitmez. Hint ezgileriyle bezeli “Talula”da, Anne Boleyn’in kafasının uçurulmasından bahseder. 1+1=2 demiştir kızcağız. Zalim 8. Henry ise 3′te diretmektedir. Kadınlar, elindeki erkeği kaybetmemek için neden çabalamaktadırlar? Ekmek ve pastayı dengeleyebilmek için çift dil edinen Marie Antoinette’e ne demeli? “Not the Red Baron”daki kızıl baron, Snoopy’nin sahibi Charlie Brown’dır. Tori, Hollywood’un efsane kadınlarına birçok şarkısında değinir. Jean Harlow ve Judy Garland bunlardan birkaçıdır.

Albümün sonlarına doğru, ayrılık acısı daha da aşikar olur. “Eğer senin zamanını harcıyorsam, belki de sen almayı öğrenememişsindir”, “Zarar verirken bile hala güzel gözüküyorsun”… Ama en sonunda içindeki bazı şeyleri öldürüp yeni umutlara yelken açmalıdır…

From the Choirgirl Hotel (1998)

20

Bir önceki albümünün de miksajını yapan Mark Hawley ile gönül ilişkisine giren Tori Amos, Boys for Pele turnesi sırasında bebeğini düşürdü. Yoğun bir depresyona girerek evine kapandığı sırada yaşadığı travma, dördüncü albümünün esini olarak geri döndü. Fakat şanssızlıklar peşini bırakmıyordu. İkinci hamileliği de daha başındayken düşükle sonlandı. Bu duyguların izinde çıkardığı albüme “düşük” albümü diyebiliriz.

Boys for Pele’deki bazı şarkıların ünlü djler tarafından remixlenerek dans müziği haline getirilmesi, sanatçıya yeni bir fikir verdi. Yeni albüm tamamen elektronika tarzında olacaktı. Öncekilere göre poptan tamamen uzaklaşan bu albüm, daha sert ve daha rocktı.

21 22

Tori Amos konsepti sever. Şarkılarının yaşayan varlıklar olduğu ve kendi özel hayatlarını yaşadıkları düşüncesi gittikçe kuvvetlendi. Albüme adını veren mekan da, bu şarkıların uğradıkları hayali bir yerdi.

Tori kemikleşmiş orkestra elemanlarının tümüyle beraber çalıştı. Steve Caton, kariyerinin başından beri gitarıyla hep yanındaydı zaten. Bastaki Jon Evans ve baterideki Matt Chamberlain, hayranları tarafından Tori kadar çok sevilir.

Albüm şarkıları şöyle: “Spark”, “Cruel”, “Black-Dove (January)”, “Raspberry Swirl”, “Jackie’s Strength”, “iieee”, “Liquid Diamonds”, “She’s your Cocaine”, “Northern Lad”, “Hotel”, “Playboy Mommy” ve “Pandora’s Aquarium”. Tabii ki B-sidelar da var: “Purple People”, “Bachelorette”, “Do it Again”, “Have Yourself a Merry Christmas” ve ninni benzeri “Merman”.

Boys For Pele’de iyice belirginleşen kriptik şarkı sözleri bu albümde devam ediyor. Bundan sonraki albümlerinde de muammalı bir şekilde devam edecek. Albümde, bir önceki albümden yansıyan birkaç şarkı var; çılgın ritmiyle bir klüp şarkısı olan “Raspberry Swirl”, erkek olamayan oğlanlardan yakınıyor. “Northern Lad” ise daha melankolik bir ayrılık şarkısı. Sözleri tam olarak anlaşılabilen ender parçalardan da biri. Hiçbir zaman tam anlamıyla sahip olamadığı bir kuzeyli delikanlıdan bahseder şarkı. “Önceleri aksanımı severdi, dizlerinin bağını çözen. Fakat birşeylerin ters gittiğini hissettim. Bu kek bir türlü tam olmamıştı… Kızlar, artık sayfayı çevirme zamanının geldiğini bilmelisiniz…”

Cruel biraz acımasız bir şarkı. “Acı sıralamasında top 10′a ulaşmanı, Sufi’lerle dansederek kutluyorum”. Keza “Eğer beceremiyeceksen kızkardeşini getir” diyen “She’s your Cocaine”…

“…Fakat bebeğini canlı tutamıyordu. İçerde bir yerlerde bir kadın olduğu konusunda şüpheliyim. Bunları tekrar tekrar istemediğini söylüyorsun. Bu sirki istemediğini söylüyorsun, ama gerçekte böyle demek istemiyorsun.” “Spark”taki, karanlıkta çakmağını çakmaktan korktuğu için nikotin bantlarının tiryakisi olan kadın, Tori’nin kendisi değilse kimdir? Bu şarkı, düşükten sonra kendisinden duyduğu memnuniyetsizliği çok güzel gözler önüne seriyor. Ama daha kuvvetli göndermelerin olduğu başka bir şarkı var: “Playboy Mommy”. “Sahnede yüzüstü düştüm ama beynim çıkmadı. Sonra ben istemeden bebek geldi. Hangi sihir onu mutlu edebilirdi ki? Beni bu kadar katı yargılama küçük kız. Çünkü senin annen bir Playboy kızı…Köprüyü tek başına geçmek istiyorsun belli. O Amerikan askerlerine adımı söylersen sana zarar vermezler. Çünkü senin Playboy anneni tanıyorlar… Tüm bunları haykırdım mezarının başında. O melekler benim yerimi alamaz ki… Eve döndüm, seni sıkıca kucağıma alabileyim diye…”

Aynı yıl sevgilisi Mark Hawley ile dünya evine giren Tori Amos, evliliğe bakış açısını yansıttığı “Jackie’s Strength”te, Jackie Onasis (eski Kennedy)’nin dirayetine ihtiyaç duyuyor. Klibinde de kendi düğününden kaçan bir kadını canlandırıyor.

“Black-Dove (January)”, “iieee” ve “Liquid Diamonds”, melodik yapıları ve beklenmedik yerlere giden atmosferleriyle albümün en iyi şarkılarını oluşturuyorlar. Finaldeki “Pandora’s Aquarium” caz ritmleri ve Amos’un esnermiş gibi gerçekleştirdiği vokalleriyle tuhaf bir şarkı. Ayrıca sanatçının mitolojik karakterlerle özdeşleşme sürecinin ilk örneklerinden biri. Bu albümde caz tınılarının nispeten fazla olduğuna dikkat çekmek istiyorum.

Amos’un şarkı kalıplarını reddetmesi sonucu ortaya çıkan garip şarkılardan biri de “Hotel”. Birbirini takip eden üç ezgiden oluşan grup, iki defa tekrarlanıyor; hemen akabinde sert piyano vuruşlarıyla emprovize havası esen 4. bir ezgiye geçiyor. En baştaki ezgiye ulaşır sinyallerini vermesine rağmen öyle olmuyor ve sakin sularda yüzercesine; borulardan çıkan kabare şarkısıyla finale ulaşıyor. Neil Gaiman’ın “Neverwhere” adlı romanındaki vampir benzeri karakterler olan Velvet’lere atıfta bulunduğu şarkıdır ayrıca: “Where are the Velvets?”. (Artık biliyorsunuz…)

Albümde olmasa da 1998 tarihli “Great Expectations” adlı filme “Siren” adlı bir şarkı yazdı. Bence Tori Amos’un en güzel şarkılarından biridir. Piyanonun aksak ritmi ve Amos’un hayal-gerçek arası vokali, kulaklara eşi bulunmaz bir ziyafet çekiyor. Tecrübe edilmeli…

To Venus and Back (1999)

23

24

Elektronikaya iyice saran Tori Amos, sıradaki albümünü salt elektronik alt yapıyla zenginleştirilmiş parçalardan oluşturdu. Bu iki disklik albümün ikinci diski konser kayıtlarından oluşmaktaydı. Aslında Tori’nin bu albümle ilgili başka planları vardı. Hayranlarının edinmekte zorlandığı, nadir B-sidelardan oluşturulmuş, bir tür “best of” albümü olacaktı. Hayranları bunu duyunca uçtular. Fakat hazırlık aşamasında Tori’ye ilham geldi ve bir albümü dolduracak kadar besteyi ardı ardına yazıverdi. Bir önceki albümünün üzerinden fazla geçmemişti ama olsun. Yaratıcılığının en verimli dönemindeki sanatçı bu yapıtı bir ara albüm olarak tasarladı.

“Bliss”, “Juàrez”, “Concertina”, , “Lust”, “Suede”, “Josephine”, “Riot Poof”, “Dãtura”, “Spring Haze” ve “1000 Oceans”dan oluşan ilk CDye, konser kayıtlarından oluşmuş ikinci bir CD eşlik ediyor. İkinciyi gözardı edip ilkine gelirsek; Tori Amos’un şarkıların üzerinde fazla uğraşmadığı gözümüzden kaçmıyor. Piyano üzerinde yaptığı doğaçlamalara vokal eklenerek oluşturulmuş gibi duran şarkılar nedeniyle, albüm benim favorilerimden değildir. Her ne kadar yüksek satış rakamlarına ulaşsa da.

Albümün en iyi şarkısı olan “Bliss”de, Tori babasıyla sonlandıramadığı bir hesaplaşmanın içindedir. “Baba, maymunumu öldürdüm” diye başlayan soğuk ve karanlık şarkı “Belki de bizimkisi başka türden mutluluktur” şeklinde manidar sözlerle ilerliyor.

“Spring Haze” ve “1000 Oceans” albümün dinlenebilir şarkılarından. Spring Haze’deki tropikal vurmalılara eşlik eden muzip vokal, 1000 Oceans’da duygusallaşıyor. Temelde bir ayrılık şarkısı olan bu barçada Tori gözyaşlarıyla, sevgilisinin iyi yolculuk yapabilmesi için okyanuslar oluşturuyor.

Meksika sınırında, faili meçhul tecavüz ve kadın cinayetlerini eleştiren “Juàrez”, (Jennifer Lopez yıllar sonra aynı sosyal yaraya parmak basan bir filmde oynamıştı), yanlış imajla tutunmaya çalıştığı 80′li yıllar ve dönemin sosyo-kültürel panaromasını çizen “Glory of the 80′s”, yatak odası sırlarını paylaştığı “Lust”, Napoleon’un sevgilisi hakkındaki “Josephine”, homofobi taşlaması reggae tarzında “Riot Poof”, bahçesinde yetiştirdiği binbir çeşit çiçeği sıraladığı psikodelik “Dãtura”, vasat bir balad olan “Concertina” ve can sıkıcı “Suede”e sadece değiniyorum. Dediğim gibi bu albüme pek ısınamadım.

Albümü desteklemek için Alanis Morissette ile ortak bir turneye çıkan Tori, konser sırası konusunda hayranlarının eleştirilerine maruz kaldı. İlk sırada çıkması, kendisinden daha çaylak Alanis’in ön grubuymuş gibi bir izlenim oluşturuyordu. Fakat bunun nedeni sadece basit bir teknik ayrıntıydı. Piyanosunun konsere hazırlanması için saatler gerekiyordu ve bu nedenle Tori konsere ilk sırada çıkmak zorundaydı. Zaten daha sonra ayrılacak ve grubuyla beraber şahsi turnesine devam edecekti. Ta ki üçüncü düşüğünü yapana kadar!

Tori bu dönemde sadece bir B-side kaydetti: “Zero Point”. Zaten bu şarkıya da yıllar sonra toplama albümünde yer verdi.

Strange Little Girls (2001)

25

Tori Amos, canlı performanslarında yaptığı coverlarla dinleyenleri mest etmiştir. Hatta bir coverın nasıl yapılacağını öğretircesine, şarkıyı değiştirir ve adeta kendi şarkısı yapar. Bazı hayranları (ben de dahil olmak üzere) yaptığı coverların, orijinalinden kat kat iyi olduğu düşüncesindedir.

İşte bu konsept albümünde Tori, erkek şarkıcıların ağzından anlatılan kadın öykülerini tersine çevirdi; şarkıları karakterinin yani kadının bakış açısından aktardı. Böylece iki boyutlu bir objeden ileri gidemeyen dişi karakterler duygusal boyut kazandı.

Müzik endüstrisinde kadın düşmanlığı yaygın bir tavırdır. Kendisi de bundan muzdarip olan Tori Amos, yaptığı anlaşma gereği Atlantic Records’dan çıkardığı son albümünü, böyle acı bir veda hediyesi olarak tasarladı.

Telif sorunları aşıldıktan ve bazı elemelerden sonra şöyle bir liste oluştu:

The Velvet Underground’dan “New Age”
Eminem’den “97 Bonnie & Clyde”
The Stranglers’dan “Strange Little Girl”
Depeche Mode’dan “Enjoy the Silence”
10cc’den “I’m Not in Love”
Lloyd Cole’den “Rattlesnakes”
Tom Waits’den “Time”
Neil Young’dan “Heart of Gold”
Boomtown Rats’dan “I don’t Like Mondays”
The Beatles’dan “Happiness is a Warm Gun”
Slayer’dan “Raining Blood”
Joe Jackson’dan “Real Men”
David Bowie’den “After All” ve
Alice Cooper’dan “Only Women Bleed”

Son iki parça albümde yer almayıp B-side olarak kullanıldı.

Konsepte uygun olarak bu şarkılara uyacak karakterleri de oluşturmak gerekiyordu. Yakın arkadaşı makyöz ve sanatçı Kevyn Aucoin, Tori Amos’tan her şarkı için bir, sadece Heart of Gold için ise ikiz kadın karakterler yarattı. Neil Gaiman bu fotoğraflara bakarak edindiği izlenimle, her bir kadın karakterin olası hikayesini yazdı (albümle aynı adı taşıyan öykü, yazarın 2006 tarihli Fragile Things romanında yayınlandı). Albüm eleştirmenleri ikiye böldü. Şarkıları evirip çevirip kendi malı haline getiren Amos’un yaratıcı zihnini yere göğe sığdıramayanların yanında, şarkıların felsefesinin içine ettiğini düşünenler de vardı. Hammond org, piyano ve elektronik tınılarla desteklenmiş rock müzik kıvamındaki bu çalışma çoğu otör tarafından en orijinal cover albümü olarak benimsendi.

Şarkılar Tori Amos’a ait olmadığı ve zaten kendi şöhretlerini zamanında yaşadıkları için, içime tam olarak sinmeyen bir albümdür. Her ne olursa olsun, alışkın kulak Tori’nin muammalı sözlerini ve sofistike bestelerini arıyor. Onun için müzikaliteyle fazla uğraşmayacağım.

Albümün herhalde en çok konuşulan şarkıları; öldürülüp otomobilin bagajına tıkılan annenin kızına seslenmesini anlatan “97 Bonnie & Clyde”; aslının aksine oldukça yavaşlatılmış, bas gitar tınıları üzerine beyni uyuşmuş gibi duyulan vokallerle tam bir arıza şarkı haline getirilen “Raining Blood” ve Mark David Chapman’ın John Lennon’ı vurmadan önce kiraladığı tele kızın ağzından aktardığı “Happiness is a Warm Gun” oldu. Bence bir tecavüzün anlatıldığı “Strange Little Girl”, daha melankolik hale getirilmiş “Rattlesnakes” ve okuldaki cinayete eğilimden bahseden “I don’t Like Mondays”, asıllarından kat kat daha iyi olmuş. Demek ki aslında şarkı böyleymiş dedirtiyor insana. “Heart of Gold” ise, Amos’un en sert şarkılarından biri olmuş.

Scarlet’s Walk (2002)

26

11 Eylül saldırısı herkes gibi Tori Amos’u da etkiledi. Özellikle de 2000 yılında anne olmuştu ve kızının yaşayacağı dünya hakkında endişeleri vardı. Ona göre bu travma, Amerikalı’ların yaşam hakkındaki düşüncelerini kökten değiştirecekti. Yıllarca kulaklarını tıkadıkları toprak ananın sesine kulak vereceklerdi. Bunları düşünen Tori Amos, alternatif bir Amerika tarihi yazmak için bir tura çıktı. Kendisine alter-ego olarak Rüzgar Gibi Geçti’nin Scarlet O’Hara’sını seçti. Her eyalette edindiği izlenimleri şarkılarına aktardı ve her şarkıyla farklı bir kimliğe büründü. En sonunda bu konsept albüm oluştu ki bence uzun zaman sonra Tori’nin çıkardığı en güzel albümlerden biridir.

Gerçek Amerika’nın köklerine indiği albümünde Amos, her şarkı için Amerika haritasında bir istikamet çizdi. Değişik renklerden oluşan bu yol çizgileri şarkılarla paralellik gösteriyordu. Epic Records’tan çıkardığı bu ilk albümün promosyon kutusunda Neil Gaiman’ın da bir öyküsü vardı: “Tulsa/Oklahoma ve Louisville/Kentucky arasında bir yerde, Greyhound otobüsünde unutulmuş bir ayakkabı kutusu içinde bulunan günlükten sayfalar”. Uzun bir ismi var dii mi? Bu öykü de daha sonra “Fragile Things” romanında yayınlanacaktır.

İşitsel bir roman olarak tanımladığı albümünde Tori Amos, uzunlu kısalı 18 parçaya yer vermiş: “Amber Waves”, “A Sorta Fairytale”, “Wednesday”, “Strange”, “Carbon”, “Crazy”, “Wampum Prayer”, Don’t Make Me Come to Vegas”, “Sweet Sangria”, “Your Cloud”, “Pancake”, “I Can’t See New York”, “Mrs. Jesus”, “Taxi Ride”, “Another Girl’s Paradise”, “Scarlet’s Walk”, “Virginia”, “Gold Dust”. Ayrıca kaydedilen B-side’lar şöyle: “Operation Peter Pan”, “Mountain”, “Tombigbee”, “Bug a Martini”, “Ruby Through the Looking Glass”, “Apollo’s Frock”, “Seaside”, “Indian Summer”.

Albüm her ne kadar 11 Eylül sonrası yapılsa da, bu temadaki benzer albümlerden tamamen ayrı şeylerden bahsediyor. “Ah başımıza bu da mı gelecekti! Vah vah!” şeklinde bir yakınma albümü değil; tam tersine sert eleştirilerin olduğu bir çalışma. Mesela, Paul Thomas Anderson’un “Boogie Nights” filmindeki aynı adlı karakterden esinle yarattığı pornocu Amber Waves de karakterlerinden biri oluveriyor. Neden olmasın ki, bu isimsiz kişilikler de Amerika’nın bir parçası değil midir? Keza dua eden, yaşlı kızılderili kadın Wampum, daha ne kadar göz ardı edilecektir? Amerika, yıllar önce bu topraklar üzerinde yaşattığı kıyımın hesabını mı vermektedir?

“A Sorta Fairytale”, hem çıkış parçası olması hem de sözleri dolayısıyla albümün küçük bir prototipi gibi duruyor. Çıkınını sırtına atıp yollara düşen gezgin kadın, arada ona buna sataşmadan edemiyor: “O (adam)ın kızılderili kanı aradığını biliyordum, biraz sende buldu, biraz bende. Bu yolda beraber olduğumuz doğru, ama biliyorsun biz bu topraklarda sadece dolandırıcıyız!”. Arada Oliver Stone’u da tokatlıyor…

Bir Cuma günü düşündüklerini şöyle aktarıyor: “Ve yıldan yıla, sakladığımız sırlarla geçiyoruz… Görünen o ki çok farklı nedenlerle yörüngemizde dönüyoruz. Ama bir gün Kartal yere konmalıydı… Biri bana yardım edebilir mi? Sanırım kayboldum, Amerika denen bu yerde.”. Anlaşılan Tori yolculuğun başında yolunu kaybediyor. Bazı şeyler yitirilmeli, bazı şeyler geride bırakılmalı. Kısa ama etkili baladı “Strange”de, bu yabancılaşmayı anlatıyor: “Garip, seni tanıdığımı sanırdım. Gökyüzünü okuyabildiğimi, gözlerindeki değişimi okuyabildiğimi sanırdım. Çok garip, bir yabancıyı oynamadığım sürece ait olamayacağım bir dünyaya uyandım.”

Tori Amos’un müziğinin bazı patognomonik detayları vardır. Piyano pertisyonları ve vokali bazen o kadar karanlık olur ki, insan zihnini dünya dışı bir aleme götürebilir. Piyano ve gitarın harika uyumuyla yarattığı “Carbon” işte bu parçalardan biridir. İnsan vücudu ve elmas, karbon yapısındadır. Ve yıllar içinde yeterli basınç uygulanırsa herkesten elmas yapılabilir. Bu halüsinojen şarkıda dostu Neil Gaiman’ın, değiştirilmiş Pamuk Prenses masalı “Snow Glass Apples”a atıf ta yapıyor. Sözlerden birşey anlamak mümkün değil, zira o kadar karışık ve alakasız ki sadece profesyonel bir yardımla işin içinden çıkabilirsiniz. Tori’nin en iyi şarkılarından biridir.

Albümün politik yapısı, şarkılar ilerledikçe sertleşen etkilerde sürüyor. Mesela “Önce dininin fermuarını açalım” diyor, işi çılgınlığa bırakan Tori, “Crazy”de. Tatlı kokteyl ise, ağızda pek tatlı bir his bırakmıyor: “Kendine “iyi adamlar” diyen şunların maskelerinin ardındakini göremediğimi söylüyorsun. Onlar hep alırlar, hep alırlar. Sonra da -bizimle misin değil misin?-… Biliyorum, insanların tekrar tekrar acı çekti. Peki sana soruyorum şimdi, her iki taraftaki masumlardan ne haber?…İnandığın şey, senin ve benim için önemli şu an… Senden istiyorum, kansız bir yol ver bana. Neden, neden, neden birileri kaybetmek zorunda?

Neyse ki yardımımıza sessiz sakin ve huzurlu melodisiyle “Your Cloud” yetişiyor. Ayrımcılığın gereksizliği üzerinde duran şarkıda şöyle düşünüyorsunuz; Eğer yağmur da ayrılacak olsa bulutunu mu seçecektin? Tam biraz rahatlamışken “Pancake” dişlerini etinize geçiriveriyor. Eldeki gücün kötüye kullanılması hakkında olumsuz hislerini açığa çıkarıyor: “Burada kim kimi kandırıyor emin değilim; senin çöküşünü izliyorum da. İkimiz de biliyoruz ki yedi kasırgaya karşı koyabilirsin. Görünen o ki sen ve klanın, kanunu yeni baştan yazmaya karar vermişsiniz…Kadın düşmanlığı ve homofobi moda oldu galiba… Sen seninkileri ver, ben de benimkileri. Çünkü senin Tanrı’nın gözünün içine bakabilirim… Hangi mesih, uğrunda ölecek insanlara ihtiyaç duyar?”

27

11 Eylül saldırısında New York, insan canının yanında zihinlere kazınmış sembollerini de yitirdi. “I Can’t See New York”taki kız, uçakla New York’a yaklaştığı halde, şehri bir türlü tanıyamaz. Sert gitar distorsiyonlarının eşlik ettiği şarkıda, Tori vokaline daha bir güç verir.

Daha önceki albümlerinde de, dinin dişil unsurlarının göz ardı edilmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getiren Amos, “Mrs. Jesus”ta, Maria Magdelena ve İsa arasındaki olası evliliğe dikkat çekiyor. “Eğer John veya Paul’u izlerseniz, gospel anlamını yitirir. Hepsinin yerine Mary’i koyar mısınız?”

Yakın arkadaşı makyöz Kevyn Aucoin’in, akromegali ve tümör ağrısı için kullandığı ağrı kesiciler sonucu ölümü üzerine yazdığı “Taxi Ride”ın ardından yine bir Sandman karakteri olan Desire’a yer veriyor. İstemek, arzu edilene kavuşmak hakkındaki bu felsefik şarkıda soruyor: “Bir kızın gece korktuğu şey, başka bir kızın cenneti midir?”

Tori Amos, kendini hep Scarlet O’Hara’nın yerine koymuş. Kahramanı haline getirdiği bu karakterle çok ortak yönü olduğunu belirtiyor. “Tüm bu özgürlüğünle ne yapmayı planlıyorsun, dedi yeni şerif, yıldızıyla gurur duyarak. Kabul etmelisiniz ki ülke şimdi emin ellerde… Scarlet’in yolunu takip ediyorum. Söyleyin Tanrı’nıza, bugün günahlar molada. Gitmekte özgürler… Eğer bir düşünceysen, seni düşünmemi istersin.” diyor “Scarlet’s Walk”da.

Sonra albümün “Carbon” ile beraber en iyi şarkılarından birine yer veriyor Tori Amos. Amerika’nın, daha doğrusu toprak ananın üzerinde yaşayan adam tarafından eziyet görmesi ağıtsal bir şarkıyla anlatılıyor. Her zamanki gibi üst üste binen vokal tekniğiyle hislerin doruk noktasına ulaşan şarkının finalinde: “Adını bile hatırlamıyorsun!” diye yakarıyor “Virginia”ya…

Daha önceden kendini kaptırdığı elektronik müzikten tamamen sıyrıldığı bu albüm, benim için bir geriye dönüş anlamına geliyor. Tori Amos o ilk günlerdeki soundunu tekrar sunuyor ve kulaklarımız bayram ediyor. Şarkılarda, piyanonun dışında bas gitar ve davul ön plana çıkarılmış. Sözler yine kriptik ve muammalı. 18 şarkı bir su gibi akıp geçiyor, son parçanın ağıt benzeri ezgisinde olduğu gibi: “Nasıl bu kadar hızlı geçmiş…Geriye dönüp bakınca göreceğiz ki, altın tozları tutmuşuz avuçlarımızda.”. Başa sar ve tekrar dinle…

Tales of a Librarian (2003)

28

Bunca yıl ve bunca şarkıdan sonra Tori Amos, durmadan ertelediği toplama albümünü nihayet 2003′te yayınladı. Şarkılarını, bir kütüphane sistematiğine göre sınıflandıran Amos’un bu çalışması hakkında söylenecek ek bir şey yok. Adını ilk defa anacağımız “Angels” adlı parçaya değinmek istiyorum. Amerikan başkanlık seçiminde, ortadan kaybolan sol oylar hakkındaki bu şarkıda; oy tabelaları melek olarak kodlanıyor: “Söyleyin bana, nereye gittiler?”

The Beekeeper (2006)

29

Sanat yaşamının başından beri sorunlar yaşadığı dini öğretileri konu edinmiştir Tori Amos. Din fazla ataerkildi. Eski Ahit’teki kadın kahramanlar ya çok azdı ya da gizemli bir biçimde çıkarılmıştı. İşte bu albümünü, kadın evliyaların veya dişi karakterlerin kaybettikleri itibarı iade etmek maksadıyla oluşturdu.

30

Çorak Bahçe:

Barons of Suburbia
General Joy
The Beekeeper

İksirler ve Otlar:

Toast
Martha’s Foolish Ginger
Sweet the Sting

Taş Bahçe:

Hoochie Woman
Cars and Guitars
Witness

Meyve Bahçesi:

Mother Revolution
Ribbons Undone
Original Sinsuality
Garlands

Güller ve Dikenler:

Sleeps with Butterflies
Marys of the Sea
Jamaica Inn

Sera:

Goodbye Pisces
Ireland
The Power of Orange Knickers
Parasol

Aslında, trafik kazasında kaybettiği abisinin anısına yazdığı 2004 tarihli “Toast”, albüm konseptine pek uymamakla beraber; tek olarak ele alındığında gerçekten hüzünlü bir şarkı. Aynı ailevi hususları içeren “Ribbons Undone” ise, büyümekte olan kızı için hissettiği annelik duygularını ele veriyor.

Bunun dışında, albümde dikkati çeken unsur, tavrın biraz daha yumuşaması ve türün daha kolay dinlenir bir popa evrimleşmesi. Anne olduğundan beri, sert davranışları bayağı törpülenmişti zaten. Piyano başındayken vahşi bir hayvana dönüştüğünün farkında olan Tori Amos, kızının “Bu piyano çalan çatlak kadın da kim?” diyerek kendisinden korkmasından çekindiğini belirtmiştir. Fertilizasyona bu kadar önem veren birinin annelik vasfını ön plana almasına diyecek bir şeyimiz yok. Fakat dinleyiciler bencildir. Eskiyi aramıyor değiliz.

31

Albüm “Parasol”la başlıyor; bildik Tori Amos şarkılarından bir örnek olan şarkı, elektronik davullarla desteklenmiş. Hemen ardından gelen “Sweet the Sting”, Hammond org ve gospel korosuyla renklendirilmiş erotik bir blues. “Bebeğim bu iğne tatlı. Gerçekten daha öncekilerin başarısız olduğu yerleri iyileştirebilir mi?”Bence albümün en iyi şarkısı olan “The Power of Orange Knickers”ta şarkıcıya Damien Rice eşlik ediyor “Bilmemi istemediğiniz şeyleri dinlemenin gücü… Biri bana söyleyebilir mi şimdi, kimdir bu terörist? Şu kızlar mı, önce nazikçe gülümseyen, sonra hayatınızı lime lime eden?”. Şarkının gücü sadece sözlerinden gelmiyor. Evet, teröristle öpücük arasında kafiye oluşturması biraz garip ama… Dingin bir sesle, gayet açık ve parlak bir ezgiye sahip şarkı. Sona doğru hafif bir kreşendosu da var.

“Barons of Suburbia” sınıf ayrımı üzerine bir şarkı. Özellikle sonundaki doğaçlama benzeri haykırışlar, şarkının atmosferini iyi yönde değiştiriyor. Albümün çıkış parçası “Sleeps with Butterflies”, üstüste bindirilmiş vokallerden güç alan yumuşak bir balad. Kızımız yalnız uyumaktan hoşlanmıyormuş. Anti-militarist “General Joy” ve devrim düşkünü “Mother Revolution”, hafif pop-rock şarkıları. “Cars and Guitars” ise daha klasik bir rock; country tınıları da hissedebilirsiniz.

“Witness” ve “Hoochie Woman”, gospel korosunun eşlik ettiği, blues ve biraz da reggae havasını soluyabileceğimiz tam zenci şarkıları. Özellikle Witness’in karmaşık bestesi insanı alıp götürüyor.

İsa’nın öldürülmesinden sonra, deniz yoluyla Fransa kıyılarına çıkan ve orada küçük bir kült oluşturan Maria Magdelena’yı anlattığı “Marys of the Sea” ve; ana tanrıça ve toprak ana kültünün etkileriyle animist düşüncedeki arıcılık felsefesine değindiği “The Beekeeper” albüm konseptine en uygun şarkılar. Fakat piyano eşliğinde, uğursuz ve karanlık bir sesle söylediği “Original Sinsuality” bence diğerlerinden çok çok daha iyi. İlk günahı (original sin) aslında ilk duygusallık olarak yeniden yorumladığı parçada, bir ayin havası içinde demonlaştırılmış dişil kahramanları çağırıyor: “Yaldaboath, Saklas, Samael, sizi çağırıyorum! Karanlığınızda yalnız değilsiniz!”. Kısacık bir şarkı nasıl bu kadar etkili olabilir, dinleyerek anlayabilirsiniz.

Aslında bir B-side olan ve CD yanında bonus olarak verilen DVD’de bulunan “Garlands”, Tori Amos’un en iyi parçalarından biri.

American Doll Posse (2007)

Tori Amos 2005 yılında geçmiş videolarından oluşan bir toplama oluşturdu: Fade to Red: The Video Collection. Yazar Ann Powers’la birlikte otobiyografisini yazdı: Piece by Piece. 2006′da neredeyse tüm yayınlanmış-yayınlanmamış B-sidelarını da içeren, 5 CD’lik set sundu hayranlarına: A Piano: The Collection. The Beekeeper turnelerinin kayıtlarından oluşan, hayranları pahalı korsan kayıtlardan kurtarma amaçlı, her biri çift CD içeren 6 set çıkardı: The Original Bootlegs. Sanatçı sanki geçmişin üzerine bir sünger çekiyordu. Nitekim yepyeni bir sound ve yepyeni enstrümanlarla albümünü çıkardı.

Konsept fikri bu albümle doruğuna ulaşıyordu. Daha önce psikoz tanısını koyduğumuz Tori Amos, bu sefer bir kişilik bölünmesi yaşıyordu. Hepsi kendi içinden çıkan beş kadın karakter, kendilerine ait şarkıları seslendiriyordu. Hatta internette kendilerine ait bloglarda yazılar bile yazıyorlardı. Sanatçının mitoloji düşkünlüğüyle klasifiye ettiği bebekler heyeti şöyleydi (fotoğrafta soldan sağa doğru):

32

Santa (SanaTORIum): Afrodit’in cisimleşmiş şekli. Tutkulu ve şehvetli. Tori’nin yaratmakta en çok zorlandığı karakter. Fakat canlı performanslarda bu karaktere bürünmeyi seviyor.

Clyde (CliTORIdes): Persephone, yeraltı ve cehennem tanrıçası. Yaşadığı tüm travmalara rağmen pozitif düşünceleri bırakmayan ve geçmişiyle yüzleşebilen, duygusal bir karakter.

Isabel (HisTORIcal): Artemis. Okçu ve bakire tanrıça, burada ok yerine fotoğraf çeken bir politik kişiliğe bürünmüş.

Tori (TerraTORIes): Toprak ve verimlilik tanrıçası Demeter ve şarap ve bağcılık tanrısı Dionysos (Dionysos erkek olsa da kültü dişildir). Tori burada kendi kendisini karikatürize etmektedir. Albümün en çarpıcı fotoğraflarından birinde iki elini yana açmış vaziyette durur; bir elinde İncil, diğer elinde Shame (utanç) yazısı vardır. Araladığı bacaklarından adet kanı sızmaktadır. Tori o kadar yabancılaşma hissiyatı içindedir ki, kendi karakterini yaratırken kızıl bir peruk takar.

Pip (ExpiraTORIal): Athena yani zeka ve savaş tanrıçası. Karakterlerin en serti.

Bu kadar gösterişten sonra müzik tabii ki daha arka planda kalıyor. Tüm albüme sinmiş olan sert rock havası, uzunlu kısalı 23 şarkı içeren albümü kurtaramıyor bence. Şarkı sayısı bu kadar fazla olsa da devamlı dinleyeceğiniz şarkılar birkaç tane. İşte şarkılar ve onları söyleyen bebekler:

“Yo George” (Isabel)
“Big Wheel” (Tori)
“Bounching off Clouds” (Clyde, Santa geri vokalde)
“Teenage Hustling” (Pip)
“Digital Ghost” (Tori, Clyde geri vokalde)
“You can Bring Your Dog” (Santa)
“Mr. Bad Man” (Isabel)
“Fat Slut” (Pip)
“Girl Disappearing” (Clyde)
“Secret Spell” (Santa)
“Devils and Gods” (Isabel)
“Body and Soul” (Pip ve Santa)
“Father’s Son” (Tori)
“Programmable Soda” (Santa)
“Code Red” (Tori, Pip geri vokalde)
“Roosterspur Bridge” (Clyde)
“Beauty of Speed” (Clyde)
“Almost Rosey” (Isabel)
“Velvet Revolution” (Pip)
“Dark Side of the Sun” (Isabel, Tori geri vokalde)
“Posse Bonus” (Tori)
“Smokey Joe” (Pip)
“Dragon” (Santa)

Her karaktere verdiği farklı renklerle yazılmış şarkı sözleri ve kapak tasarımı harika. Fakat nispeten yeni bir albüm olduğu için, analiz için yeterli zaman geçmediği aşikar. Çalışmalar halen sürmektedir. Bu nedenle (zaten yerimiz de dar) her şarkıya teker teker değinemeyeceğim. “Yo, George” ve “Father’s Son”, Tori Amos’un bir türlü yıldızının barışamadığı George Bush hakkında. “Bounching off Clouds”, özellikle konser performanslarında, gaza getirici bir pop örneği. “Code Red” ve “Smokey Joe” albümün en güzel ve özellikle en karanlık parçalarından. Velvet Revolution, Kate Bush’u hatırlatan kabare havasıyla kısa bir şarkı. Albümün lokomotifi, kışkırtıcı “Big Wheel”, klasik bir rock olmasının dışında skandal sözleriyle de oldukça konuşuldu. Şarkının geçiş nağmesi sırasında defalarca tekrarladığı MILF (Mother I Like to Fuck- Türkçe’ye çevirtmeyin lütfen) sözcüğü dolayısıyla birçok radyoda çalınması yasaklandı.

Başta da belirttiğim gibi, Tori Amos hakkında yazılacak çok şey var. Haute couture kıyafetleri ve binlerce değişik ayakkabısıyla bir stil ikonu olmasının dışında; müziğindeki Kate Bush etkilenimleri, Neil Gaiman ve diğer sanat dallarındaki sanatçılarla ilişkileri, video klipleri ve albüm tasarımları hakkında bile uzun bir yazı çıkar. Kendisinden sonra gelen kadın rock şarkıcılarını etkileyen ve onlara bir anlamda yol açan bu sınıflandırılamayan sanatçının yeni albümü “Abnormally Attracted to Sin”i sabırsızlıkla bekliyoruz.

33

Not: Bu yazıda, Wikipedia’nın Tori Amos başlıklı maddesinden yararlanılmıştır.

Yazan: Wherearethevelvets