“Le train” ve Faşizm Üzerine

Haziran 15, 2009 by  
Filed under Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

— Umarım bir daha savaş olmaz…
— Daima savaş olacaktır. Ağlama bence…

Le trainSavaş trajedisinin sıradan insanın, entelektüelin, kısacası her sınıftan öznenin psikolojisini hemen hemen aynı ölçüde etkileyip etkilemediği hipotezini Michel Foucoult’nun “Halk, gerçeğe bir entelektüelden daha yakındır.” sözünü “yeniden” anımsayarak çoğullaştırabiliriz, sanıyorum ki.

Şu diyaloga bakalım:

Julien: İnsanlar biraz tuhaf…
Anna: Tuhaf olan insanlar değil, savaş…

Bu ülkede hemen hiç bilinmeyen Fransız sinemacı Pierre Granier-Deferre’in Le train’inde (1973, Tren) başfigür aracılığıyla vurgu yapılan “tuhaflık”, insan doğasının, sözgelimi rutin günlük yaşamda sürdürülen muayyen ahlaki bakış açılarının, doğal ihtiyaç ve düşünme kalıplarının savaş ortasında bile sürdürülmeye çalışıldığı insanal gerçeğine denk düşüyor. Julien’in (Jean-Louis Trintignant) “tuhaf” olarak addettiği budur. Tuhaftır; çünkü yığınla insan bir trenin içinde belirsiz bir geleceğe doğru yolculuk etmektedir. Tuhaftır; çünkü bu gergin ve umutsuz ortamda bile insanlar şen kahkahalar atarak gülebilmektedir. Bu şen kahkahaların birinde Adolf Hitler’in kahkasına sert bir “kesme” yapılır! İşte şen kahkahaların ortasına tam da bu esnada çok yükseklerden bir bomba düşer…

Bomba, treni yerle bir edecektir…

Le train

Le train

Tartışmalı bir “paralel geçiş” ve eleştirel bir vizyonun görünür kılınma çabasıdır bu. Yıllardır sosyalistlerin de büyük sayıda oy alageldiği bir ülkede Adolf Hitler seçimle iktidara gelmişti; üstelik seçimi burun farkı ile kazanmıştı. Yahudi soykırımının ardından birçok araştırmacı ve sosyolog bu tarihsel gerçeğe bakmış ve trajik bir sonuç olarak değerlendirmişti. Kuşkusuz ki, iktidarların –burada faşizmin– soykırım uygulamaları, kötü yönetimleri, başarısız politikaları vb. bunu meşrulaştıramaz. Seçimle iktidara gelen yönetim biçiminin –ki ne tür bir ideoloji olursa olsun– ve bu iktidarı yönlendiren bürokrat ve teknokratların aşağılık eylemleri, sırf halk(lar) bu iktidara şans tanıdı diye göz ardı edilemez. Saving Private Ryan (1998, Er Ryan’ı Kurtarmak, Steven Spielberg) neviinden ajitatif ve propagandist “üstün-yapım”ları anımsayalım… Film izlerken ağlamak, çeşitlendirirsek eğer, karakterlerle özdeşim yaşamak, empati kurmak; Aristocu “katharsis” teori ve Brehtçi “yabancılaştırma”ya dönük tiyatral konseptin arınmacı / aydınlanmacı / özdeşleşmeci gösteri stil araçlarının da elzem bir çalışma alanı ve fakat bu potadaki janr filmlerinin (2. Dünya Savaşı filmleri, Yahudi soykırımını tematize edegelen yapımlar, Amerika Birleşik Devletleri ütopyasının praksis alanı olagelmiş Hollywood’da kotarılan ve bol bol Oscar dağıtılan filmler. Vesair.) özünde o eski burjuva ikiyüzlülüğü ile donatılagelmiş; Terry Gilliam’ın da Er Ryan için tamamen kızgınlık ve filmin yaşattığı hayal kırıklığı duygusu ile “O eski bok!” biçiminde altını çizdiği sorunsala karşılık geliyor. Ridley Scott’ın son filmi Body of Lies (2008, Yalanlar Üstüne) bir başka örnek olarak karşımızda duruyor. Bu filmin Amerikan ütopyasının izdüşümü olduğu söylenebilir… Hâlbuki aynı sektörde Paths of Glory (1957, Zafer Yolları), Apocalypse Now (1979, Kıyamet) ve Full Metal Jacket (1987) gibi filmler de çekilebilmiştir… Fakat bu başka bir yazının konusu.

Le train

Avrupa sinema geleneği içinde savaş konusu Hiroshima mon amour’un (1959, Hiroşima Sevgilim) başını çektiği devasa bir alanı oluşturuyor. Le Train’in de bu filmin bir takipçisi olduğunu söyleyebiliriz pekâlâ. Ki Hiroshima mon amour’da “dokumanter” ve sinema filminin stil araçları harika bir sentez ile biraraya getirilmiş, film ile ortaya çıkan sonuç ise, teknik ve görsellik olarak sinema sanatına ilham vermeye devam eden bir basamağa ulaşmıştı. Le train, tam da bu anlamda savaşın dalgalandırıcılarının, başfigürlerinin; yanı sıra “dokumanter” ve “haber film”in vizör tuttuğu unutulmaz görüntüleri öykünün belirli duraklarına serpiştirerek etkileyiciğini, sahiciliğini kat be kat artırmıştır. Başarmış mıdır? Buna hiç düşünmeden “evet” cevabını verebiliriz… Öykünün üzerini sıkıca örten “sinizm” ve melankolik tavır, bütünüyle Hiroshima mon amour’u andırmaktadır.

Le train

Buna mukabil “road movie” izlekleri “örgensel” olarak Le train’in damarlarına nüfuz etmiştir. Evrensel bir trajedi açısından savaşın nihai olarak temsil ettiği anlam; tren, yolcular ve yolculuk elementleri ile buluşmuştur. “Road Movie”de yolculuğun insanal değişim ve dönüşüm “leitmotif”i olarak konuya ve de temalara koşut işlenegeldiğini söylemeye sanırım gerek yok. Bir-iki örnek vermek gerekirse; Jean-Luc Godard’ın avant-garde ve anarşizan başyapıtı Week End’i (1967, Hafta Sonu), Luis Bunuel’in kilise karşıtı sürreal filmi La voie lactée’yi (1969, Samanyolu) ve Wim Wenders’in naif ve şaşırtıcı Paris, Texas’ını (1984) anabiliriz.

Tekrar başa dönelim…

Hitler’in güldüğü sekansa geçiş ve akabindeki hava saldırısı… Kitleleri sorumlu tutuyor sinema… “Ama Fransızların günahı ne?” diye haklı olarak sorabilirsiniz. Gelgelelim bütün insanlık sorumlu tutuluyor. İspanya İç Savaşı’nda da dünya uluslarının tutumu bundan pek farklı değildi. Vietnam’da da klasik tezgâh aynıyla kurulmuş, bütün dünya seyretmişti. Hiroshima, Afganistan, Irak… Hitler Almanya’sı ve Amerika Birleşik Devletleri savaş ahlakının birbirinden hiç de farklı olmadığını saptıyorsunuz. Hollywood, propagandist ve ikiyüzlü savaş filmleriyle sürekli Nazileri işleyerek, onları birer hayvan gibi göstererek kendi emperyalist vizyonunu, saldırgan tutumunu, hülasa pisliğini örtbas edegelmiştir. Bugün de yapılan budur. Oysaki Nazi neferleri zorunlu olarak askere alınan ve cephelere yollanan, kafası tıraşlı genç insanlardan mürekkepti. “Otomatik portakal”lar da diyebilirsiniz… Tıpkı bugün yine hamasi sloganlarla savaşa zorla yollanan başka ülkelerdeki başka genç insanlar gibi… Faşizmin illa ki iktidara gelmesi gerekmediğini görüyorsunuz. Faşizm, başka kılıflarda, başka görünümler altında, bazen yeraltında bile soluk alıp vermeye devam ediyor.

Epigraf olarak da verdiğimiz aşağıdaki diyalog, Le train’in “sinizm” ve “pesimizm”inin çerçevesini çizecek boyutta:

— Umarım bir daha savaş olmaz…
— Daima savaş olacaktır. Ağlama bence…

Kuşkusuz doğrudur bu. Savaş hep vardı ve olmaya da devam edecek…

Le train

Le train

Hava bombardımanının ardından tren yolculuğu son bulsa da “yolculuk” devam ediyor… İnsanlar yollara dökülüyor, sağ kalanlar… Koskoca Fransız coğrafyası açık bir hapishaneyi andırıyordur artık. Günler de insanların akılları gibi karışmıştır… Zaten günün önemi de anlamı da yoktur. Saat ve gün, hatta bütün zaman savaşa kilitlenmiştir. Gün ve saat savaştır…

— Bugün Pazar…
— Nerden biliyorsun?
— Öyle tahmin ediyorum

Le train

……….

Le train’in “insanlık” için sorduğu sorular işte bu noktadan sonra yavaş yavaş daha da belirginleşiyor. Buradan itibaren öykünün ikinci evresi başlıyor. Bu evre, Anna (Romy Schneider) ile Julien’in (Jean-Louis Trintignant) yolculuklarının bittiği ve fakat bir başka yolculuğa başladıkları anlamına geliyor. Anna’ya yardım elini uzatan Julien, Louis Aragon’un “Mutlu aşk yoktur.” tümcesini anımsatırcasına “kendi yoluna” gidiyor…

Le train

Mutlu Aşk Yoktur

İnsan her şeyi elinde tutamaz hiçbir zaman
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
Mutlu aşk yoktur

Hayatı bu, silahsız askerlere benzer
Bir başka kader için giyinip kuşanan
Ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan
Onlar ki akşamları aylak kararsız insan
Söyle bunları hayatım ve bunca gözyaşı yeter
Mutlu aşk yoktur

Güzel aşkım tatlı aşkım kanayan yaram benim
İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi
Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri
Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri
Ve hemen can verdiler iri gözlerin için
Mutlu aşk yoktur

Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye
Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek
En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek
Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek
Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine
Mutlu aşk yoktur

Bir tek aşk yoktur acıya garketmesin
Bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara
Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda
Ve senden daha fazla değil vatan aşkı da
Bir tek aşk yok yaşayan gözyaşı dökmeksizin
Mutlu aşk yoktur ama
Böyledir ikimizin aşkı da

Louis Aragon

……….

İkili sonradan karşılaşıyor…

Julein, çoktan hapishaneye düşmüş Anna ile karşılaş(tırıl)ıyor. Polis devletinin istihbarat elemanlarının insan avı, siyasileri yakalama ve sorgulama yetenekleri… Bir zamanlar âşık olduğu, fakat yollarının ayrıldığı Anna’yı ilk gördüğünde Julien’in değişen yüz ifadesi faşistlerin dikkatinden kaçmayacaktır…

İkilemde kalan Julien’den beklenen şey açıktır esasen…

Orson Welles’in Kafka uyarlaması The Trial’i (1962, Dava), Costa-Gavras’ın Missing’ini (Kayıp, 1982), Bille August’un The House of the Spirits (1993, Ruhlar Evi) filmini anımsıyorsunuz…

Bu patetik Fransız filmi kimseye yaranmaya çalışmıyor, iktidarların gizli elinin bütünüyle angaje etmeye çalıştığı kirli propaganda ile uğraşmıyor. Hollywood’dan uzak sulardasınız… Ve hepsinden önemlisi, 70’li yıllardan günümüze süzülen ve halen evrensel doğrular içeren bu çoktan unutulmuş film, “orada bir yerde” izleyicisini bekliyor…

Le train

……….

İnternet sayfalarında gezinerek uzun bir tarama sonucu bulduğum (filmin çoktan unutulduğu besbelli) aşağıdaki fotoğraflara bakacak olursak hava bombardımanlarını, toz bulutunun içinde hareket eden tankları görebiliriz. Bütün bu gerçek savaş görüntüleri, Le train’de bir bir kullanılıyor. Yorum yapmayı çok da doğru bulmuyorum aslında; nitekim fotoğraflar kendi kendilerini anlatıyor…

Le train

Le train

Le train

Le train

Yazan: Hakan Bilge 

hakanbilge@sanatlog.com

Çok Önemli Gaz

Haziran 15, 2009 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat

Yaşamakta olduğum bugünleri, okul arkadaşlarım Yılmaz ile Hasan’a borçluyum. Kendimi burada, seçkinler arasında bulmamın nedeni bu iki eski arkadaşımın, okulumuzun gelenekselleşmiş dayanışma, öğrencilerin yaşam boyunca birbirlerini koruyup kollama anlayışına uygun olarak beni izlemeleri, izletmeleri, zor durumlarımda desteklemeleridir. Geçirdiğim zorlu ameliyatın öncesinde, gerçekleşmesinde ve sonrasında hep bu ikisinin ilgisi, emeği, desteği vardır. İçinde bulunduğum seçkinler, varlıklılar hastanesine kabul edilmem de onların aracılığı ve gücüyle sağlanmıştır. Durum böyle olunca, hiç aklımdan çıkmıyorlar doğal olarak. Nereye baksam onları görüyorum. Ameliyathanede kolumdan ilaç verilip uyutulmadan önce de, yedi saat kadar sonra uyanıp kendime geldiğimde de hep bu iki önemli arkadaşımı düşünüyordum. Amerikalılarla Dayanışma Örgütü’ne (AmeDayaÖr diye kısaltmışlar, çağrı yazısı gönderdiklerinde okumuştum) üye olmayı kabul etmediğim halde ilgilerini benden esirgememişler, her adımımda desteklerini sırtımdan eksik etmemişlerdi. Beni nasıl utandırmışlardı; şimdi biraz da utancımdan çıkmıyorlar aklımdan: “Sen bizimle olmayı reddettin, bizi yeterince sevmedin ama bak, biz seni çok seviyoruz.” İleti bu olmalı. Düşündükçe yüzüm kızarıyor, utancımdan mı, öfkeden mi bilemiyorum ama yanaklarım yanıyor. Neden katılmadım ben de aralarına sanki? Neyse, olan oldu bir kez. Şimdi sağlığımı düşünmeliyim ve ilk fırsatta bu yüce gönüllü dostlarıma uygun bir biçimde teşekkür etmeliyim. (Onların yüce gönüllülüğünü ve yaşamımdaki önemini anlatan bir öykü yazabilirim örneğin.) Onları düşündükçe okul yıllarımızı anımsıyorum. Çağrışımlarla canlanan o eski ama eskimemiş görüntüler, içinden geçmekte olduğum zamana da yansıyıp bugünleri biçimlendiriyor. Başkasından duyulup yinelenmiş olsa da, “Denizden babam çıksa yerim!” özdeyişiyle “Yamyam Hasan” lakabını kazanan Hasan Aksaz, daha sonraki meslek yaşamı süreçlerinde, en yakın arkadaşları bile olsa, rakiplerinin önünü kesip onları bir anlamda çiğ çiğ yiyerek, lakabının ne denli yerinde ve tutarlı olduğunu kanıtlamıştır. Nedendir bilinmez, beni çok sevmekte, koruyup kollamakta, ardımda görünmez adamlarını gezdirmekte, elindeki gücün bir bölümünü de benim için kullanmaktadır. (Oysa dedim ya, ben AmeDayaÖr’e katılmamış, dikbaşlı birisiyim. Üstelik işe yaramam, yazı yazmaktan başka şey gelmez elimden. Dolayısıyla, bu tutkulu sevginin nedenini anlamakta zorlanıyorum doğrusu.) Eksik olmasın, bu seçkinler hastanesinin en güzel, en manzaralı ve ferah, en “özel” odasına yerleştirilmem için genel sekreterine emir vermiş, telefon ettirmiştir. Sağolsun varolsun benim canım arkadaşım. İlkokuldan beri hep elimden tutmuştur; öteki elinde mızrağı andıran, ucu topuzlu bir bir sopa vardır. Belleğimden hiç silinmeyen 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı törenlerinde en önde yürümekte, topuzlu sopasını havada sallamaktadır. Sonra, ortaokuldan, liseden kalma başka görüntüler. Hasan Aksaz, eskiden beri çok önemlidir. Adeta o, törenler için görevlendirilmemiş, törenler onun için düzenlenmiştir her zaman. Okulumuzun en yetenekli, en sevimli, en önemli, en şey öğrencisi odur; babası da kentimizin en büyük yap-satçılarından biri ve üstelik iktidardaki partinin milletvekilidir. Hasan Aksaz’ın omuzlarının her birinde kırmızı çuha üstünde çapraz kılıçlı kokart ve dört yıldız olmuştur. Onun giysisindeki gibi sıra arkadaşım Yılmaz Uğur’un ceketi ile benim giysimde de yıldızlar vardır ama bizimkiler, hele benimki daha azdır. Dört, üç, bir diye sıralanmıştır ve Hasan’ın ardında, boru trampet takımının önünde canım arkadaşım Yılmaz’la yan yana yürümekteyiz, ben onun solundayım. Benim elimde flama, Yılmaz’da bayrak bulunmaktadır. Tören biter, görüntüler gitmez, belleğime yerleşip kalır ve işte böyle, olur olmaz zamanda anımsarım. Sevimli çocuklardık, aynı mesleğin adamları olmak istiyorduk. Sonra rastlantılar, olanaklar, beklenmedik rüzgârlar bizi savurdu; farklı alanlarda sürdürmek zorunda kaldık çabalarımızı. Ama arkadaşlığımızı her zaman yaşadık ve yaşattık.

Gözlerimi yumup o günleri düşündüğüm anların birinde, doktorların salık verdiği gibi, hareketlenmek, böylelikle sağlığıma çabucak kavuşmak amacıyla yürümek üzere odamdan hızla koridora çıktığımda o ikisini gördüm. Giysileri yine gökyüzü renginde. İkisi de sarı saçlı, mavi gözlü; sesleri, duruşları ilk gençlik günlerimizden kalma. Yıldızlar omuzlarında değil şimdi, göğüslerinin sol yanlarında sıralanmış durumda. Hasan’ın dört, Yılmaz’ın üç yıldızı var yine. (Ben üniversiteden beri yıldızsız ve giysisizim.) Onları birden karşımda görünce yüreğim genişledi, nasıl sevindim… Canlarım benim, sevgili arkadaşlarım. Beni ziyaret etmeye geldiler herhalde diye düşündüm ama yanıldığımı hemen anladım. Ah bu yanılgılar! Demek oluyor ki narkozun etkisi hâlâ üzerimde, kendini sürdürüyor, tümden beni bırakmış değil. Zaten kollarım, bacaklarım delik deşik. Karnımın sol yanında L biçiminde, uzun bacağı 12, kısa bacağı 4 olmak üzere toplam 16 santimetre uzunluğundaki ameliyat yarasının dikişleri; sağ yanında, incebağırsağa bağlı bir torba var. “İleostomi” diyor hekimler ve hemşireler ona. Kalınbağırsağımın ağzı dikildi, kapatıldı; şimdilik uykuda, çalışmıyor. Günü gelince açılıp incebağırsakla birleştirilecek, uyanıp yeniden işe girişecek ve torbadan kurtulacağım. Şimdi sorun, gaz’da. Çok sık yürümem gerekiyor; odamdaki rahat yatakta yatmamalıyım, koridorda dolaşmalıyım. İşte yürüyorum. Hasan Aksaz ile Yılmaz Uğur’a doğru ilerlemeye başladım. Aynı hizaya gelince anladım ki bunlar arkadaşlarım değil; hastaneye temizlik, hasta bakıcılık, yemek, ilaç tedarik desteği ve hizmetler veren özel şirketlerden birinin üst düzey yöneticileri. Önemli adamlar. Göğüslerindeki yıldızları, giysileri, duruşları, bakışları benim sevgili okul arkadaşlarımı anımsatıyor; hatta Yılmaz’ın altdudağındaki gibi derinlemesine bir yarık var üç yıldızlının altdudağında da. Benzerlik bu kadar olur. Doğal olarak belleğim uyduruyor biraz da bunları; hayatıma yön veren o pek önemli arkadaşlarımı çok özledim, yanıma bir gelseler nasıl sarılıp kucaklayacağım ikisini de. Ama yoklar. Şimdilik benzerleriyle yetinmek zorundayım. Her biri “büyük adam” oldu, ülke çapında. Yılmaz Uğur Dışişleri Bakanlığı’ndan emekli yüksek bürokrat; son görevi bir Avrupa ülkesinde elçilikti. Hasan Aksaz ise uluslararası bir Amerikan şirketinin Ortadoğu Bölgesi Başkanı. Yakında emekli olacağı, “merhum” babası gibi siyasete atılıp parlamentoya gireceği, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinde çok önemli görevler üstleneceği söylentisi yaygın. Birkaç kez gazetede de okudum bu söylentiye ilişkin haberleri. Kafası Amerikan tıraşlı, bakışları dünyayı kana bulayıp giden çok önemli başkan Bush’u anımsatıyor. Öylesine görkemli bir duruşu var. Göstermeparmağını gözüne sokar gibi sallayarak Yılmaz Uğur’a bir şeyler anlatıyor, belki de buyruklar veriyor. Kaşları çatılmış, sesi sert, biraz da öfkeli.

Yok yok, bunlar benim canım arkadaşlarım olamaz; yalnızca andırıyorlar. Yanlarından geçerken göz göze geldim, hafifçe gülümsedim, başımı belli belirsiz eğerek selamladım ikisini de. Karşılığını aldığımı söyleyemem ama olsun. Çok yoğun çalışan, önemli adamlar bunlar. Benim gibi işsiz güçsüz ve hasta değiller. Dönüp koridoru ters yönde adımlamaya başlayacağım. Yürümeliyim ki gaz çıksın; çok önemli gaz. Bugün kaçıncı gün ameliyattan bu yana; hâlâ tıs yok! “Çok gecikti” deyip kötü kötü baş sallıyor hemşireler. Hastabakıcılar bile kaygılı. Herkese dert oldum. Bazen de hekimler kuşkuyla yüzüme bakıp soruyorlar: “Hâlâ gelmedi mi?”

“Gelmedi efendim” diyorum saygıyla, ama yanaklarım yanıyor. Böyle şeyler konuşulur mu? Bunların ayıp olduğu öğretildi bize; başkalarının yanındayken kalkıp helaya girmekten bile utanmışımdır.

“Allah Allah, neden acaba?”

Suskunlukla, kuşkuyla bakıyorum ben de onların yüzlerine. Neden acaba’ya karşılık söyleyecek sözüm yok; ben nereden bilirim gaz niçin çıkar ya da çıkmaz? Bu denli önemli olduğunu da yeni öğrendim zaten; çok şaşkınım, inanılır şey değil. Neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu günlük koşuşturma içindeyken unutuyoruz hep, hatta hiç öğrenmediğimiz gerçekler var. Günün birinde, bunu anımsatan birisiyle ya da olaylarla karşılaşıyoruz. Hastaneye yatıp kalınbağırsak tümörümü aldırmasaydım, bu çok önemli konuyu asla öğrenemezdim. Öyle bir öğrendim ki ölünceye kadar unutmayacağımı biliyorum. Hele buradayken unutmam olanaksız; anımsatan çok. Biri gidiyor, başkası geliyor. Odam yolgeçen hanına döndü birkaç gündür. Anladığım kadarıyla beni taburcu edecekler ama bu büyük engel yüzünden evime gönderemiyorlar. On dokuzuncu gündeyiz, en eski hastalardan biriyim herhalde. Bu kez Meral Hanım göründü kapıda, başını uzatıp yüksek sesle sordu: “Geldi mi, geldi mi?”

gaz maskesi

Yanaklarım yandı yine, kulaklarımın uçları. Bu kadar bağırma hatun, sağır değilim. “Gelmedi.”

“Tüh! Demek öyle?”

“Evet öyle.”

“Neyse, üzülmeyin Baharten Bey, gelir nasıl olsa.”

Havacıların söylediğidir: “Hiçbir uçak havada kalmaz.” Onlara özenip benim söylediğimdir: “Hiçbir gaz, çıkmadan yerinde duramaz…” Çekilip giden Meral Hanım’ın ardından belli belirsiz gülümsedim. Ne çok soruyorlar. Kızarıp bozarıyorum, sesim düşüyor, bozuluyor. Konu bu kadarla kapansa iyi; daha neler var: Vücudumun atıklarını ölçekli kaplarda biriktiriyorum. Hastabakıcılar belli aralıklarla gelip ölçülerini ilgili çizelgelere yazıyorlar; hemşireler de öyle, sürekli denetliyorlar. Meral Hanım’dan yarım saat kadar önce Doktor Yılmaz Bey kapı eşiğinden seslenmişti; bu da başka bir Yılmaz işte, alt dudağı yarık değil. Esmer ve düşünceli. Ağırbaşlı görünmeye özen gösteriyor. “Gelince hemşirelerden birine haber verin olur mu…”

“Şey, doktor bey, çok mu önemli bu?”

Yılmaz Bey’in gülüşü hâlâ şurada duruyor. “Hayat kadar önemli. Gaz çıkmazsa, can çıkar.” Bu da bir özdeyişti besbelli. Gülünce gözlerinin çevresi kırış kırış. “Çok önemlidir Baharten Bey! Gaz gelmedikçe bağırsaklarınız açılmamış demektir.”

“İyi ama benim bağırsaklarım zaten kapalı, çalışmıyor ki.” Gülümsedim. “Dinlenceye çıktı. Torbam var, biliyorsunuz.”

“Olsun” dedi Yılmaz Bey. “Torbada da izleyebilirsiniz. Kabarcıklar oluşur, koku yapar. Yeter ki gelsin, mutlaka farkına varırsınız.”

Koku deyince arkadaşım Yılmaz’ı düşündüm. Ağzını kapasa da çatlak dudağının arasından sızan ölü hayvan kokusu duyulur. Haklı olarak “Leş Yılmaz”a çıkmıştı adı, hep öyle kaldı. İyi ama ne yapsın, elinde değil ki çocuğun. İçinde bir kedi ölüsü varmış gibi kokuyor soluğu işte. Leş Yılmaz aşağı, Leş Yılmaz yukarı… Ah ne yıllardı; üzülürdüm arkadaşım için. Temiz duygular henüz kirlenmemiş, yürekler örselenmemiş, yüce duygulara gölge düşmemiş; içtenlik, dürüstlük, doğruluk üzerine gölge değil toz zerresi bile ilişmemişti. Bu Yılmaz, sınıf arkadaşlarımızın çoğunun yüz vermediği, dışladığı, konuşmayı bilmez, densiz, edepsiz, biraz da yırtık ve terbiyesiz öğrencilerden önde geleniydi. Açık saçık fotoğraflar bulup getirir, meraklılarına para karşılığı gösterirdi okulun helasında, teneffüs aralarında. Ağzındaki ağır kokuyu bastırmak için, yanında kolonya dolu küçük bir plastik şişe taşıdığı, fırsat buldukça, kimseye göstermemeye çalışarak bir-iki “fırt” çektiği bilinirdi. İçime kuşku düştü işte şimdi: Koridorda kötü bir koku vardı; o ikisinin yanına yaklaştığımda artmış, rahatsız etmişti. Yıllar sonra burada karşılaştığım şirket yöneticisi oydu anlaşılan. Hay Allah, neden daha önce düşünemedim bunu? Beni tanımamış gibi davranması şaşırtıcı değil. O yıllarda arkadaşsız dolaştığı için, şimdi burada yanıma gelip kendini tanıtmaktan uzak durmuş olmalı. Büyüklenme bu, aslında aşağılık duygusunun somut karşılığı. Yoksa Doktor Yılmaz Bey de mi oydu? Hay Allah, paranoyak mıyım neyim? Hayata kuşkuyla baktınız mı, çevrenizdekileri kuşkuyla irdelediniz mi alnınıza ilk basılacak damga budur: “Paranoyak!” Madem öyle, ben de onu tanımamış gibi davranacağım. Ulan Leş Yılmaz! Adam oldun da… Neyse, kendisi bana yaklaşmasa da ardımda dolaşan adamları aracılığıyla beni ne kadar sevip kolladığını öğrendim artık, sorun değil. Hasan’la ikisi, bu ünlü hastaneye yatırılmamı sağladılar, söylemiştim, daha ne yapsınlar? Gerçek arkadaşlık, arkadaşlarını zora sokmamaktır. Bu ikisinden hiçbir beklentim yok ve olamaz. Benim derdim başka; beklediğim şey olmalı artık, sevinçle haber verebilmeliyim ilgilenen herkese: “Geldi, geldi, sonunda geldi!” Canım arkadaşlarım beni ziyaret edermiş, etmezmiş, hiç önemli değil. Canları sağ olsun. Gaz gelsin yeter.

2673 numaralı bölümün upuzun koridoru pek önemli ve çok değerli hastaların özel odalarının yan yana sıralandığı, bazılarının kapılarında belleri tabancalı özel güvenlik görevlilerinin beklediği, hastalar arasında bir büyükşehir belediye başkanı, iki vali, üç emniyet müdürü, birkaç bakanlık müsteşarı ve danışmanı ile memleketi görünmez elleriyle yöneten büyük holding patronlarından en ünlüsü, en önemlisi olan Kâzım Kabancı’nın ve ünlü mafya babası Kırık Hamdullah’ın da bulunduğu biliniyor. Temizlik ve güvenlik şirketleri ile, gece hizmetleri veren ayrı bir şirketin bol yıldızlı üst düzey yöneticileri olan Yılmaz Uğur ile Hasan Aksaz’ın bu koridordan kuş uçurulmamasını, hiçbir hizmetin ve görevin aksatılmamasını beklemeleri, hatta ülkemizin, toplumumuzun çok önemli gaz işleri ve dolayısıyla benimle de ilgilenmeleri çok doğaldır. Odama dönünce düşündüm bunları, durumu irdeledim ve gerçeği saptamakta zorlanmadım. Doğal olmayan, benim gibi sıradan bir ölümlünün, hem de kanser tanısı konmuş bir ölümlünün, koridorun en güzel özel odasında kalmasıydı ki nedenini, niçinini çıkaramıyordum bir türlü. Neyi, kimi, kimleri, hangi önemli tüzel ya da özel kişiliği temsil ettiğimi anlayıp öğrenmek için can atıyordum, ama değil mi ki eski okul arkadaşlarımdan Yılmaz ve Hasan Beyler bana yabancıymışım gibi davrandılar, ben de bozuntuya vermeyip birkaç gün daha süreceği anlaşılan beyliğimin tadını çıkarmaya karar verdim. Beklenen çok önemli konuğun geleceği yok nasıl olsa, öyleyse buradayım, gitmiyorum.

Kapının önüne çıkıp baktım; canım arkadaşlarım bu kez koridorun öteki ucunda konuşuyorlar. Orada bekleme salonu gibi bir girinti var. Kapısız. Geceleyin, hasta yakınlarının üzerinde uyumasına da elveren yayvan koltuklar. Sol duvarda yassı bir televizyon alıcısı. Gidip gelirken durup izlediğim olmuştur; odadakinden daha büyük ekranlı ve daha net görüntülü. Yüzleri televizyonlu duvara yarım dönük. Soluk almaksızın konuştukları belli oluyor. Umudu kestim onlardan, bir “merhaba, nasılsın?” demelerini bile beklemiyorum artık. Ah işte geliyor! Onlarla aynı anda vücudum da kıpırdandı. Karnımda bir şeyler oluyor. Midem bozuldu galiba, gurultu başladı. Leş Yılmaz’ın ağız kokusu, içindeki kedi ölüsü etkili oldu anlaşılan. Hemen döndüm, odaya girdim. Banyodaki klozete oturup kapıyı ayağımla iteledim. Geliyor, geliyor, gözümüz aydın, geliyor! Bağırmamak için kendimi zor tuttum. Dur, heyecanlanma. Nasıl olsa haberleri olur, çizelgeye yazarlar. Acele gaza şeytan karışır. Bekle ve tadını çıkar, yavaş yavaş, aralıklarla gelecektir. Gelsin de rahatla. Önce sen tanık ol, öğren; başkaları daha sonra. “Hayattan bile önemli!” Kendimi dinlemeye, gaz dalgasını beklemeye koyulmuştum ki birden aklıma geldi: Ayağa kalkıp odaya girdim, komodinin üzerindeki not defteri ile tükenmezkalemi alıp okuma-yazma gözlüğümü taktım, banyodaki yerime döndüm.

orantısız gaz

Ve başladı sonunda.

Hâlâ biraz utanmasam, herkesi başıma toplayıp sayıları ve adları onlara yazdıracağım. Ama hayatın çoğu alanında yalnızızdır; işte yine öyle zamanlardan birini yaşıyorum; yalnız ve tek başınayım. Kendim sayıp kendim yazacağım.

Evet, geldi sonunda. Zor geldi. Köpüklerle, tuhaf seslerle, görkemle, coşkuyla, koşturarak girdi torbanın ağzından. Torba kabardı, doldu, balona dönüştü. Üstteki küçük pencereyi, havalandırma deliğini kapatan iki santimetre çapında daire biçimli keçe parçası fazla direnemeyip leş kokusuna yol verdi. Ulan Yılmaz, ulan Yılmaz… Burada da yaptın yapacağını! Alacağın olsun. Tam on dokuz gündür kapalı yerde büyüyüp gelişen ilk gaz, özgürlüğüne kavuşmuştu sonunda. “Hiçbir uçak havada kalmaz, bir biçimde iner yere.” Evet öyle. Hemen not defterine yazdım: Tarih, saat, yer. Sonra ekledim: “Çok önemli gaz, adı Yılmaz.” Sağa doğru bir çizgi çekip “Leş” diye yazdım, eğri büğrü üç yıldız koydum yanına. Bu birincisi. Bakalım ötekiler ne zaman? Artık işi gücü, gerçeği düşü bırakıp en önemli hayat belirtisini beklemeye ve kendimi izlemeye başlamalıydım. Bir süre bekledim ama gerisi gelmedi. Çıktım ben de dışarıya, koridorda yürüyeceğim.

İkinci patlama Hasan Aksaz’ın bulunduğum yere yaklaşmakta olduğunu gördüğüm anda oldu. Koridorun bana göre uzak ucundan bu yana doğru koşarak gelmekte olan Yılmaz Bey ile iki ya da tek yıldızlı ya da yıldızsız temizlikçiler, güvenlikçiler, sağlık hizmetlileri, “posta beyler” yanımdan hızla geçtiler. Hepsi telaş içindeydi. Hasan Bey de yaklaşıyordu, neredeyse gelip omuz vuracaktı. İyice çekildim duvar dibine, kıpırdamadan izledim. Hasan Bey bu denli telaşta olduğuna göre, odalardan birine ya bir bakan ya bakan eşi, çocuğu, yakını, baldızı, şoförü, berberi, şusu busu yatmış ya da yatacaktı. Bu düşünce beni allak bullak etmeye yetti ve korktum, tutamadım kendimi, zaten denetlemem olanaksızdı. Torbanın ağzı büzgülü değildi ki büzüp susturabileyim; özgürlük benden çok onundu artık. İkinci bomba ansızın patlamış oldu böylelikle. Öyle bir ses çıktı ki not defterime yazıp yanına dört yıldız koymalıyım. Adı da hazır zaten, Hasan Aksaz’ın anısına, onun anmalığı.
Durdu, dönüp şaşkınlıkla baktı ve bağırdı: “Heyy, ne oluyor orada?” Korku ve kuşku doluydu Hasan Aksaz’ın gözleri. Bu gidişle işinden ve yıldızlarından olacaktı. “El bombası mı, mayın mı patlatıldı? Solcular burayı da mı ele geçirdi? Yoksa PKK’lılar baskın mı yaptı? Heyy, nöbetçiler! Gizli açık, formalı formasız elemanlar hemen koşun! Kapıları tutun. Torbalara el koyun!”

Önde güvenlikçiler, arkalarında istihbaratçılar, gözetleyiciler, ayakkabı boyacıları, sucular, süpermarket servislerinin sürücüleri, kapıcılar, taksi sürücüleri, pazar tezgâhtarları ve bilumum görevliler gelip önümde duvar ördüler; Hasan Aksaz’ı perdeleyip korumaya aldılar. İki adım öne çıkan nöbetçi sözcü sordu dizginlenmiş öfkesi ve kuşkuyla: “O ses senden mi çıktı ulan beyefendi?”

Belli belirsiz gülümsedim. Bu soru, başka yerde, karanlık bir koridorda olsam başka türlü, örneğin tekme tokat sorulurdu mutlaka. “Beyefendi” duruşumu takınıp karşı soruyla yanıtladım: “Hangi ses?” Hiç haberim yokmuşçasına çevreme bakındım. “Ne sesi?” Tınmadım yani; aklım başımdan gitmiş, korkularım dağılmış olmalıydı.

“O ses!” diye yineledi çatlak dudaklı, üç yıldızlı Leş Yılmaz Bey. Ne zaman gelmiş, nereden çıkmıştı? Şaştım kaldım.

Eğilip kulağına fısıldadım: “Bu ikinci patlama canım arkadaşım! Çok önemli…”
Zeki adamdı vesselam, durumu hemen kavradı. “Yaa, öyle mi?” deyip göstermeparmağını çenesine dayadı, bir an düşündü, soluğunu bıraktı ve sonra görüşünü sözlü olarak açıklamak üzere yeni bir soru yöneltti: “Birincisi ne zamandı?”

“Yirmi dakika kadar oldu sanırım” dedim.

“Güzel…” diye mırıldandı, kaşlarını çattı, kendi kendine söylendi: “İyi ama biz niçin duymadık?” Başını aşağı yukarı, sağa sola, öne arkaya salladı. “Adamlarımız uyuyor mu?” Bu soru kendineydi, hemen geçiştirdi. “Peki, not ettiniz mi Baharten Bey?” dedi.

“Ettim ettim, kaygılanmayın!” deyip gülümsedim. “Defterime yazdım.”

“Çok güzel” dedi Yılmaz Bey, sesini yükseltti. “Yanlış anlamışız Hasan Bey” diye seslendi. “Önemsiz bir…” Durakladı. “Önemli ama, şey…” Ne diyeceğini bilemiyordu.

“Oradan bağırma öyle, gürültü ediyorsun!” diye bağırdı Hasan Aksaz. “Yanıma gel, burada konuş. O ne sesti öyle, havan topu gibi! Önemli değil diyorsun bir de…”

“Önemli efendim, önemli” diyerek koşturdu Leş Yılmaz Bey.

Ardından bakıp güldüm. “Bir yumurtayı sekiz kişiye taşıtır bunlar.” Hay Allah, kimin sözüydü bu? Ne anlamlı, ne derinlikli bir söz… Yakında uçaksavar topu ya da makineli tüfek gibi patırdayacağımı seziyordum. Seyreyle cümbüşü o zaman. Artık bakan mı bakmayan mı, yıldızlı mı yıldızsız mı, uşak mı efendi mi, kim gelirse gelsin durduramazdı. Torbam iyi çalışıyor, yüzümü kara çıkarmayacağa benziyordu. Hemen odama girip kapıyı kapadım. Not defterimi, tükenmezkalemimi alıp banyoya girdim, oranın kapısını da kapadım, klozete oturdum yine. Beklediğim o mutluluk anı gelmişti; bir yandan patlamaları dinliyor, hemen ardından gerekli bilgileri defterime yazıyor, her sesin yanına yıldızlar koyuyordum. Sonunda, oldukça görkemli ve anlamlı bir liste oluştu.

Üçüncü ses: Sauna dedikoducusu İbrahim Şersoy. Zaman zaman rakı sofrasında yanıma oturur, içmez, yalnızca yer. Görevdeyken içmez bunlar. Artık öğrendim. Ansızın çıkıp gelirler, sırıtırlar. Ah ne güzel rastlantı! Hadi ordan yüzsüz herif! Ne rastlantısı? Üçerden altı yıldız; kokardında kılıç kalkan yok. Sade bir vatandaş. Geveze. Emekli. Nöbetçi dırdırcı.

Dördüncü ses: Çetin Yalgızhan. Sese duyarlı. Bir kokart, bir yıldız var göğsünde. Yargı işleriyle uğraşıyor. Sekizinci katta oturuyor, ama apartman kalorifer kazanının sesini duyduğu için uyuyamıyor. Zararsız görünüyor. Sinsi. Az konuşup çok toplayan. Fevzi ile ortak iş tutuyorlar. Aç gözlü. Paraya doymuyor bir türlü. “Ajan” bozuntusu piyon.

Beşinci ses: Sedef Erdemli: Sessiz, arsız, yüzsüz bir ses bu. Sinsi. İçerden pazarlıklı. “Ben senin dostunum! Ben senin dostunum!” İstemiyorum ulan senin gibi bin yüzlü dost. Karşıma son çıktığında kovalamıştım.

gaz maskesi

Altıncı ses: Piyano tuşlarının çıkardığı sesleri andırıyordu. İstese heykeltıraş ya da yazar bile olabilirdi ama piyano çalıyor, arkadaşlarını izliyor, raporlar yazıyor, görünmez paralar kazanıyor. Hasan Aksaz’ın has adamlarından birisi. Rami Öztan. Soluk benizli. Kıskanç. Kibirli. Yarışkan. Bir köpek ölüsü de bunun içinde yatıyor. Yoksa kedi miydi?

Yedinci ses: Havlayan gaz. Hırıltılı, gevrek, abartılı, yapay. Ali Rasim Çomar koydum adını. Yılmaz Uğur’un kapısında “ikamet” ediyor. Tasmalı. Üçerden altı yıldız bunların hepsine; sağ hizalarına ok çıkarıp ekledim özenle.

Sekizinci ses: Kapkara bir ses, daha da kararmış bir surat. Erman Ataker. Liseden, üniversiteden sınıf arkadaşım. Unutmam mümkün değil bu adamı. Kırk dört yıllık yoldaşımdı, ötekiler hain düşman, bu zavallı satılmış, en adi muhbirim çıktı.

Dokuzuncu ses: Ali İhsan Yandoğan’ın gevşek sesini andırıyor. İki eli günde beş kez kulaklarında; sesleri dinliyor, topluyor, devşirip biriktiriyor; sonra yazıya dönüştürüyor. Kendini çok önemsiyor. O olmasa ülkede deprem olur, bütün minareler yıkılır.

Onuncu ses: Fevzi Sanlı. Sıtmalı. Dördüncü sesin benzeri. Bir elmanın ikinci yarısı. “Alçaklara kar yağıyor üşümedin mi / Sen bu işin sonunu düşünmedin mi?” türküsünü çok seviyor. Kars yöresinden oyun havalarına da yabancı değil. Kendini tilki kadar kurnaz sanıyor, gördüğü bütün ışıklara tutuluyor, kısır tavşan.

On birinci ses: Hikmet Öner. Bir jinekoloğun acılı sesi. İktidarsızlığın inlemesini andırıyor. Her şey elinin altında, ama o kadar. İlaçlı balık yese de akşamları, boşuna. Artık sesi çıkmıyor. Bütün vücudu uykuda.

On ikinci ses: Erman Özdilber. Diş sızısı. Karısının eteğinin altında saklambaç oynuyor. Kendi cinsine düşkün. Kadın sesinden hoşlanmıyor. Sondan ikisinin yanına yılanlı simgeyi koydum yıldız yerine. Uzman bunlar; bozuk ses uzmanı.

E ama artık yeter. Bütün sesleri kayıt altına alacak değilim. Ne dinleme aygıtı var elimin altında, ne anten, ne de uzaktan kumandalı ses yükseltici. Zaten gözlerim yanmaya başladı. Tuvaleti mavi bir gaz tabakası doldurdu. Hemen buradan çıkmalıyım. Torbamı, pantolonumu topladım. Tuvalet kâğıdıyla kurulandım. Ellerimi ilaçlı sıvı sabunla yıkayıp havluya sildim. Kapıyı açtım. Mavi tabaka odaya yöneldi, oradan pencereye ulaştı hızla. Gökte, denizde, gömlekte, giyside güzeldi bu renk ama buradaki ağır kokuyla birlikte kirli bir çamurgaza dönüşmüştü, hiç çekilmiyordu. Ben dışarı çıkınca banyonun havalandırma dizgesi çalışmaya başladı. Pencereye koşup iki kanadını birden açtım sonuna kadar. Dışarıda ilkyaz, karşı bahçede yeşilini parlatmış ağaçlar, renklerini yenilemiş çiçekler, aşağıdaki parkın çevresinde sarı mimozalar. Oralara bakarken bir yandan odaya dolan temiz havayı, öte yandan, yanı başımdan, pencere aralığından dışarıya doğru uçuşan mavi gaz tabakasıyla ağır kokunun birbirlerine saygılı biçimde davrandıklarını izleyip sevinç ve gurur duydum. Ne de olsa çok önemli adamların adlarını vermiştim çok önemli gazlarıma.

Mavi tabaka uçup gidince koku da kalmadı; odaya temiz hava dolunca pencereyi güzelce kapatıp huzura erdim. Elimdeki deftere, defterdeki adlara, adların iki yanındaki simgeli – simgesiz yıldızlara göz atıp yazıklandım. “Bir ses, bir koku bile olamadınız!”

Tam o sırada Meral Hanım girdi odaya, umutsuzca sordu: “Hâlâ gelmedi mi Baharten Bey?”

“Geldi” dedim sıkıntılı, çekingen, utangaç ama coşkulu.

“Hemen gidip Yılmaz Bey’e müjdeyi vereyim” dedi.

“Öyleyse şu defteri de götürün” deyip uzattım. “Burada, gelenlerin adları, geliş tarihleri, saatleri yazılı.”

Not defterini elimden alırken yüzüme kuşkuyla baktı Meral Hemşire. “Kimlerin adları?”

Gülümseyip omuzlarımı silktim. “Okuyunca anlarsınız. Sesler uçar, gazlar kaçar, yazılar kalır Meral Hanımcığım…”

Yazan: Burhan Günel

27-31 Mayıs 2009
Keklik Pınarı-Ankara