Anasayfa / Kitabiyat / Araştırma Kitapları / Hakan Bilge ile The Godfather Mitosu Üzerine

Hakan Bilge ile The Godfather Mitosu Üzerine

10 Mart 2016 – 18:53 // Röportaj
Haber: Ceyhun Korkmaz

Bu röportaj ilk olarak kayiprihtim.org‘da yayımlanmıştır.

The Godfather Mitosu’nun yazarı Hakan Bilge’yle sizler için doyurucu bir röportaj gerçekleştirdik.

Geçtiğimiz yıl içerisinde Şule Yayınları aracılığıyla raflardaki yerini alan The Godfather Mitosu, Francis Ford Coppola’nın yönettiği The Godfather (Baba) üçlemesi üzerine Türkçede yazılmış ilk eser olma özelliğini taşıyor.

Kitap üç filmi de enine boyuna incelemekle kalmıyor, aynı zamanda Corleone Ailesi’nin yaşadığı iç ve dış mücadeleleri, aile kavramını ve yaşanan trajedileri de detaylı bir şekilde masaya yatırıyor.

Yazarımız Ceyhun Korkmaz geçtiğimiz günlerde Hakan Bilge’yle Kadıköy’de buluşup kendisiyle doyurucu bir röportaj gerçekleştirdi ve kitaptan tutun da filmlere, aktörlerden yönetmenlere dek birlikte pek çok konuya değindiler. İşte o söyleşiden sizin için derlediklerimiz:

The Godfather Mitosu’nun yazılış sürecinden başlayalım isterseniz. Bu konuyla ilgili merak ettiğim şey, kitabın The Godfather üçlemesine olan derin bir hayranlık düşüncesinden doğup doğmadığı. Kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz?

Coppola’nın bu filmlerine derin bir hayranlık duyduğum kesinlikle söylenebilir. Yıllardır belirli aralıklarla Godfather üçlemesini izliyorum. Elbette her izleme/alımlama serüveni farklı sonuçlara götürüyor. Bu her büyük film için geçerli. Yeniden ve yeniden izledikçe gördüm ki sandığımdan da zengin bir içerik ve karmaşık bir yapıyla, sıkı dokunmuş altmetinlerle karşı karşıyayım. En sonunda mevcut yapıyı ve sözüm ona altmetinleri çözümlemek istedim. Başlangıçta bir yazı dizisi tasarlamıştım, ama umduğum gibi olmadı, çünkü yazı dizisiyle geçiştirilecek, üstünkörü övgülerle değerlendirilebilecek filmler değildi. Bu münasebetle, elbette sözünü ettiğiniz hayranlık itkisiyle yazmaya başladım. Kitap fikri de daha sonra oluştu diyebilirim.

Yani kitap yazma fikri sonradan doğdu, ilginç. Evet, bu esnada filmlere yönelik araştırma sahalarını da genişlettiniz sanırım?

Elbette ve doğal olarak. Araştırma ve yazma serüveni kısmen birlikte yürüdü. Aslında araştırma, var olan literatürü özümseme kısmı her zaman daha zor ve uğraştırıcıdır. Kitabı yazarken bunu daha iyi anladım.

the_godfather_mitosu-hakan_bilge
Şule Yayınları, Kasım 2015, 422 s.

Evet, kitabın içeriğine geçelim isterseniz. Baba-oğul karşılaştırması hemen hemen bütün kitap boyunca sürüyor ve oldukça da bilgilendirici. Corleone ailesinin bütün üyelerini detaylı biçimde ele almışsınız, ama Vito ile oğlu Michael Corleone’yi daha detaylı ele aldığınızı düşünüyorum.

Çok doğru. Godfather filmleri esasen Michael Corleone’nin filmleridir. Kaçınılmaz biçimde onu model aldığı babasıyla mukayese etmek gerekliydi ve bu mukayese alanı da başka meseleleri aydınlatmak açısından birçok malzeme sunuyordu. Bunu sahneleri analiz ederken çok daha iyi anladım ve doğru yolda olduğumu hissettim.

Baba-oğul karşılaştırmasını Freud üzerinden yaparak Ödip mitine dikkati çekmişsiniz.

Bu da işin gerekli olan bir başka kısmı. Bütün baba-oğul hikâyeleri için orijinal kaynak halen Sophokles’in Oedipus’udur. Freud’dan önce Dostoyevski de bu bahsi özel olarak incelemişti.

Evet, bir bölümde Karamazov Kardeşler’e de değinmişsiniz zaten.

Daha genel olarak baktığımızda ise Batı edebiyatının ve büyük sinema anlatılarının önemli bir kısmının Oedipus kaynaklı olduğunu da saptayabiliriz. Neredeyse uygarlık bu lanet çatışmanın sonucu ortaya çıkmış gibi görünüyor. Buradan kalkarak güç, iktidar, rekabet, en sonunda da zincirleme bir cinayet dizisini çözümleme imkânım oldu. Nietzsche’nin tartıştığı güç istenci kavramı gangster filmlerini anlamak için ideal bir görüngüler dünyası sunuyor. Bütün gangsterler de aslında babalarını öldürerek onların yerini almak isteyen hırslı ve arzulu insanlar. Nitekim Amerikan suç tarihi bu örneklerle dolu.

Tam da onu soracaktım. Ayrıntılı sahne analizleri yaparak İtalyan asıllı mafya adamlarıyla Corleone ailesini iç içe, sürekli karşılaştırarak ele almışsınız. Bence bu yönüyle kitap asıl gücünü ve değerini kazanıyor.

Teşekkür ederim. Amacım biraz da buydu. İşin özüne bakılırsa Coppola’nın da esas amacı buydu. Sözüm ona Amerikan kapitalizminin 2. Savaş sonrası vahşi ve rekabete dönük manzarasını mafya üzerinden anlatmak. Bir anlamda tekelci burjuvazinin suçla, yasa dışı organizasyonlarla işbirliğinin ve bu işbirliğinden doğan vahşi sonuçları göstermek. Coppola Hıristiyan uygarlığıyla da hesaplaşarak özünde burjuvazi, Katolik Kilisesi ve mafyanın bir ve aynı şey olduğunu, bir başka deyişle, mevcut üçlünün iç içe geçtiğini, birbirlerinin sacayağı olduğunu göstermek istedi ve kanımca bu çaba halen aşılamamıştır. Tabii buradan kalkarak teslis inancına doğru gidiyoruz ve manzara Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’tan filan müteşekkil değil. Yeni manzaranın figürleri burjuvazi, kilise ve mafya.

Kitabınızın ana fikrini de mükemmel özetlediniz. Mafya demişken. Israrla birçok bölümde The Godfather’ın gangsterleri yüceltmediği, aksine içeriden çökerttiğini yazmışsınız. Peki başroldeki yıldızların yarattıkları histeri bu düşünceyi zaman zaman engellemiyor mu?

Bu sorunun üzerinde geçmişte birçok Batılı sinema yazarı durmuştur ve her biri kendince kesin yanıtlar aramaya çalışmıştır. Aslına bakarsanız kişisel olarak hayır diyorum. Brando’ya, Pacino’ya, De Niro’ya hayranlık duyulacaksa sadece Godfather örneği yok ortada. Onların bünyesinde bulunduğu daha nice iyi film var ve hayranlık düşüncesini, yıldız personasını o filmlerde aramak gerekir. Ama bir yanıyla da ismini sıraladığım oyuncuların Godfather ile şöhret kazandıklarını ileri sürebilirsiniz. Elbette Marlon Brando hariç. Bu, sinema sanatının gücünü göstermesi açısından kayda değerdir. Godfather filmleri yeni oyuncuların ün kazanmasını sağlarken Coppola gibi bir yeteneğe de dikkati çekmiştir.

the-godfather_marlon-brando

Bir başka mesele ise bence şudur: Amerikan sineması söz konusu olduğunda yıldız sistemi her zaman gündemdedir ve bu size oyuncular hakkında yorum yapmak ya da film hakkında olmasa bile onların nasıl oynadıkları üzerine düşüncenizi belirtmek hususunda davetiye çıkarır. Bu nafile çaba elbette filmin kendisinin önüne geçer ve mitoslar da yavaş yavaş tasavvur edilmeye başlanır. Godfather üzerinden biraz da bu yapılmıştır ve ne yazık ki literatüre hiçbir katkısı da olmamıştır. Örneğin Brando’nun Vito Corleone üzerinden temsil ettiği etik değerleri tartışmak ve baba figürünün kuşattığı anlamları okumak yerine birçok insan onun makyajını, yüz ifadesini ve aldığı Oscar ödülünü tartışmıştır. Ama Hollywood sineması baz alındığında bunlar yaygın klişelerdir. Sorun biraz da meseleye bakış açısından kaynaklanıyor gibi geliyor bana. Yani bir filme ya da oyuncuya nasıl bakarsanız onu görürsünüz, ama gördükleriniz filmi okumaya, çözümlemeye yeter mi işte o her zaman tartışmaya açıktır.

The Godfather üçlemesi bahsettiğiniz gibi iktidarı ve kirli ilişkileri anlatan gangster filmleri. Lakin bir tarafta da kadınlar var. Kay Adams, Connie, Mary Corleone… Kitapta her birini detaylı biçimde, feminizme de göz kırparak değerlendirmişsiniz. Özellikle Kay Adams’ın seyircinin bakışını üstlendiği fikri çok anlamlı. Kay Adams belki de mücadele eden tek kadın olarak karşımıza çıkıyor.

Ben de aynı fikirdeyim. Sessiz kaldığı anlarda bile, salt fizikselliğiyle, duruşuyla, hatta bakışıyla kendince mesaj vermeye çalışan bir karakter. Çok güçlü, asi bir karakter. Çaresiz olduğunu biliyor, ama kararlılıkla hesaplaşıyor kocası Michael Corleone ile. Üçüncü filme baktığımızda kazanan kişinin kendisi olduğu sonucuna varabiliriz. Oğlu ve kızını Corleone ailesinin mafyatik işlerinden uzakta, geçmişindeki eğitimci vasfı üzerinden yetiştirerek aforoz edilmişliğinin bir nevi intikamını da almış oluyor. Kay Adams bence üçlemedeki en zengin karakterlerden biri.

Günümüz siyasi arenasından bakıldığında The Godfather nerede duruyor?

Globalizasyon ve post-kapitalizm üzerinden baktığımızda üçlemedeki tematik unsurların güncelliğini koruduğu sonucuna varabiliriz. Kapitalizm ve suç eşanlamlıdır. Bu sonu gelmez bir döngüdür ve mafya örgütü, derin devlet mekanizması gibi kendi iç çelişkilerinden beslenerek kendi dikta düzenini dayatacaktır. Hatta kimi zaman bu iki mekanizma dirsek temasıyla varlığını idame ettirecektir. Bir başka mesele ise şudur: Günümüz Amerikan sineması verimsiz bir çöldür, Godard’ın da belirttiği gibi aslında bu her zaman böyleydi. Denebilir ki Yeni Amerikan Sineması’nın verimliliğinden uzak olan günümüz Amerikan sineması aktüaliteyi usta işi cambazlıklarla cilalayıp sunsa da özümseyici sinemaseverin bunları yutmadığını tahmin edebiliriz. Özellikle büyük seyirci toplayan televizyon dizilerinde mafya mensuplarının parlatılmış imajları kesinlikle aldatıcıdır ve birçok kişi de bunun farkında. Coppola ve Puzo’nun düşürdüğü maskeler bir süredir yenisiyle değiştiriliyor, ama bu Amerikanvari olan her şey için geçerlidir. Denebilir ki Amerika geçmişiyle yüz yüze gelirken onu mutlak biçimde ötelemiyor, muhafazakâr bakışıyla onu kabulleniyor ve tarihinin bir parçası olarak görüyor. Amerikan sinemasının günümüzdeki çabası da bundan ibaret. Artık Godfather, Bonnie ve Clyde, Taxi Driver, A Clockwork Orange gibi filmler yapılmıyor. O muhteşem dönem çoktan kapandı.

Bu açıdan bakarsak The Godfather 4’ün çekilmesi de anlamsız olurdu.

Tartışma götürmez bir gerçek. Zaten seri halde o kadar film üretiliyor ki bugün çekilecek bir 4. filmin yeterince seyirci bulabilmesi bile zor. Hiçbir devam filmi ele aldığı konuyu derinleştirmek, varsa eğer eleştirelliğini genişletmek maksadıyla çekilmez. Bunun çok az istisnai örneği olmakla birlikte ilk iki Godfather filmi bu eleştirinin tamamen dışındadır. Elbette üçüncü Godfather filmi Hıristiyanlık kültürü eleştirisini Vatikan’a yaydığı için bütün kusurlarına rağmen iyi bir filmdir ama ilk iki filme göre zayıf bir yapıya sahip olduğu da ortadadır. Zaten bunu kitapta detaylı bir biçimde ele almaya, örneklemeye çalıştım.

Bir önceki soruya ilaveten şunları da söylemek istiyorum: Godfather filmleri konjonktürel olanla ilişkilendirilebilecek bir içerikle donatıldıkları için günümüzden bakıldığında, en azından bazı konularda güncellikle bağlantı noktaları arandığında kimi sorunlar ortaya çıkabilir. Bunların başında ilk filmdeki şiddetin temsil biçiminin doğrudan Vietnam Savaşı ile olan bağlantısıyla ilgili. 2. Dünya Savaşı vurgusu doğrudan Vietnam’a gönderme yapıyor. Michael Corleone’nin ketumluğu, içe dönüklüğü ve gizlenmişliği de yine Vietnam Sendromu ile ilişkilendirilebilir. Bu ve buna benzer detaylar güncellikle ilişkilendirildiğinde dediğim gibi bir sorun yaratabilir ama savaşın olduğu her yerde güç ve iktidar ilişkileri de gündemdedir. Dolayısıyla Amerikan ordusunun saldırganlığı devam ettikçe de bu konuları tartışmak ve anlamak için paradoksal biçimde her zaman güncelliğini de koruyacaktır.

hakan_bilge-the_godfather_mitosu

Hakan Bilge, Tüyap 2015

Tek tek değinmek imkânsızsa da arada Michael Curtiz, Arthur Penn, Alfred Hitchcock, Stanley Kubrick, David Lynch gibi birçok yönetmenin filmlerini de karşılaştırmalı bir anlayışla ele almışsınız ve merkeze The Godfather’ı koyarak tespitlerde bulunmuşsunuz. Çağdaş Amerikan sinemasını okurken çerçeveyi geniş tutmak ve multidisipliner bir anlayışla yola çıkmak gerekli midir?

Mutlaka ve neredeyse kaçınılmaz bir durum. Aksi halde hem kendinizi sınırlandırmış hem de ele aldığınız sanat yapıtının hakkını vermemiş olursunuz. Bir filmi yazmakla okumak aynı şey değildir. Bir filmi herkes yazabilir, ama herkes okuyamaz. Bir filmi okurken multidisipliner bir tavır takınmak bu minvalde neredeyse zaruridir. Eğer amacınız bir filmi tanıtmak değilse yapacağınız iş budur, yani okumak, katmanları ayrıştırmak, analiz etmek. Büyük filmler kendiliğinden bu çabayı gerektirir, dahası sizden bu yönde bir çaba göstermenizi arzu ederler.

Kitapta da ilişkilendirmeye çalıştığım gibi, saydıklarınız arasında Arthur Penn ismi oldukça önemlidir ve onun Bonnie ve Clyde filmi ve temsil ettiği modernist kodlar birçok filmle olduğu kadar Godfather ile de ilişkilendirilmeye müsaittir. Dolayısıyla Yeni Amerikan Dalgası’ndan ve Coppola’dan bahsedilecekse Penn’den de bahsedilmesi kaçınılmazdır. Bu, şiddeti derinleştiren birçok film için geçerlidir. Özetle 60’lı yılların Amerikan sineması Godfather filmleri için merkezi bir istifade alanı olagelmiştir ve konuyu salt sinema dolayımında ele almak da ayrı bir soruna işaret edecekti. Bu nedenle multidisipliner bir yönelimle hareket etmek kaçınılmazdı evet.

Freud ve psikanalizm dışında çeşitli filozoflardan, Marcel Proust’tan, Rodin’den, ressam Edvard Munch’dan yararlanmanız da bunu doğruluyor.

Kesinlikle. Coppola’nın mirası artık bize ait olduğu için bütün büyük filmler gibi Godfather filmlerine de olabildiğince geniş bir açıdan bakmak ve okumaya çalışmak gereklidir diye düşünüyorum. Bence aynı tavırla ve çerçeveyi geniş tutarak örneğin A Clockwork Orange, 2001: A Space Odyssey, Taxi Driver gibi filmler de derinlemesine çözümlenebilir. Bu şimdiye dek yapılmadı, ama yapılabilir, yapılmalıdır. Batı literatüründe bu tarz yaklaşımlar olmasına ve detaylı analizler yapılmasına rağmen aynı şey bizim için henüz geçerli değil, biliyorsunuz.

Kitapta kullandığınız görseller için ayrı bir soru soracağım. Konu bütünlüğü gözetmiş olsanız da kitabı rastgele alıp serbest bir tarzda görsellerin altındaki yorumları okuyarak belirli bir fikre ulaşmak mümkün. Harika bir düşünce. Günümüzde görselin üstünlüğünden dolayı mı böyle bir tercihte bulundunuz?

Aslında hayır. Sahnelerin analizini yaparken okur tarafından daha iyi anlaşılmak düşüncesi bu seçimde etken oldu diyebilirim. Okurun ilgili sahneyi gözünde canlandırmaktansa kitapta karşılaşması fikrini cazip buldum. Kitap bittiğinde, son kez bir düzenleme yaparken muhtelif görsellerin bir kısmını çıkardım. Çünkü göze batan tekrarlar oluşmuştu. Daha fazla görsel aynı zamanda hacim açısından da sıkıntı doğurabilirdi.

Bu tercih kitaba akıcılık da kazandırmış.

Böyle düşünmenize sevindim.

Son olarak, yeni bir çalışma var mı hâlihazırda?

Evet, var. İki kitabı eşzamanlı yazıyorum. Biri François Truffaut ve Fransız Yeni Dalgası ile ilgili. Diğerini söylemeyeyim, çünkü değişik planlarım var. Her an her şey değişebilir. Ama Truffaut kesin. Epey de yol aldım. Bu kadarını söyleyeyim şimdilik.

Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

world-war-z

World War Z (2013, Marc Forster)

Saf ırkçı ve muhafazakâr nasihatlerle örülü World War Z (2013, Dünya Savaşı Z, Marc Forster) ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir