Hans Christian Andersen – Kibritçi Kız

Ocak 6, 2012 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat, Ustalara Saygı

Korkunç bir soğuk vardı; kar yağıyordu; koyu bir karanlık çökmeye başlamıştı. Yılın son akşamı, yani yılbaşı akşamıydı. Bu soğuk ve karanlıkta başı açık, ayakları çıplak, yoksul bir kızcağız sokakta ağır ağır yürüyordu. Gerçi evinden çıktığında ayağında terlikleri vardı ama, ne yararı olmuştu ki! Daha önce annesinin kullandığı kocaman terliklerdi onlar. Küçük kız sokakta aceleyle giderken, ürkütücü bir hızla geçen iki araba yüzünden yitirmişti o terlikleri. Bir tekini aradıysa da bulamamış; öbürünü ise bir oğlan kapıp kaçmıştı. Üstelik, “Çocuğum olunca bunu beşik diye kullanırım!” diyerek bir güzel de alay etmişti.

Kızcağız şimdi soğuktan morarmış, küçük, çıplak ayaklarıyla ağır ağır yürüyordu. İçinde bir sürü kibrit bulunan eski bir önlüğü taşıyor, elinde de bir deste kibrit tutuyordu. Gün boyunca kibrit satın alan olmamıştı; beş kuruş bile geçmemişti eline. Şimdi de karnı aç, soğuktan donmuş bir durumda sokakları dolaşırken, öyle yılgın görünüyordu ki zavallı! Kar taneleri ensesinde kıvırcıklaşan uzun, sarı saçlarına konuyordu; ama o farkında bile değildi bunun. Bütün pencerelerde ışık vardı; sokak insanın iştahını açan kaz kızartması kokuları ile doluydu. Elbette, yılbaşı akşamıydı bu akşam. Küçük kız da bunu düşünüyordu ya!

Biri öbüründen daha öne çıkık, yan yana iki ev arasındaki boşlukta bir köşeye büzülüp oturarak küçücük bacaklarını karnına doğru çekti. Ama daha çok üşümeye başladı. Eve gitmeye de cesareti yoktu. Bir tek kibrit çöpü bile satamamıştı ki, eline birkaç kuruş geçsin! Bu durumda eve gitse, babasından dayak yiyecekti; üstelik evleri çok soğuktu. Oturdukları tavan arasındaki o tek göz odaya çatıdaki çatlaklardan rüzgar ıslık çalarak sızardı. Büyük çatlakları saman saplarıyla, paçavralarla tıkamışlardı; ama pek yararı olmamıştı bunun. Şimdi büzülüp oturduğu köşede kızın küçücük elleri soğuktan nerdeyse cansız birer külçeye dönmüştü. Ah, desteden bir kibrit çekip duvara sürterek yaksa, ne iyi olacak, hiç değilse parmakları ısınacaktı. Sonunda desteden güçlükle çekebildiği bir kibrit çöpü, duvara sürtülünce garç diye bir ses çıkararak alevlendi, yanmaya başladı. Küçük bir mum gibi sıcak, parlak bir ışık saçıyordu. Tuhaf bir ışıktı bu! Küçük kıza pirinçten ayakları olan, pirinç kaplamalı kocaman pırıl pırıl bir sobanın önünde oturuyormuş gibi geldi. Ne güzel yanıyordu; nasıl rahatlatıyordu insanı o soba! Ama o da ne? Kibrit birdenbire söndü, soba ortadan kayboluverdi! Küçük kız, elinde yanmış kibritle kalakalmıştı.

Bir kibrit daha çaktı. Kibrit yanmaya başladı. Işığı bu kez ince, tül gibi geçirgen bir duvarı aydınlattı. Küçük kız şimdi doğruca yemek odasının içini görüyordu. Üstüne gıcır gıcır, beyaz bir örtü serilmiş olan yemek masasında porselen bir sofra takımı; kuru erik ile elma dilimleri doldurulmuş, dumanı üstünde, nar gibi kızarmış bir kaz vardı! Ama daha da güzeli şuydu ki, kaz masadan aşağı atlayıp sırtına saplanmış bir çatal ve bıçakla sallana sallana yoksul kızcağıza doğru gelmeye başlamıştı. Ama o sırada kibrit söndü. Kalın, soğuk duvardan başka görülebilecek bir şey kalmadı ortada.

Kız bir kibrit daha çaktı. Şimdi en görkemli Noel ağacının altında oturmaktaydı. Bu Noel ağacı, kısa zaman önce kutlanan Noel’de, zengin işadamının evindeki camlı kapıdan şöyle bir gördüğü Noel ağacından daha büyük, daha süslüydü. Yeşil dallarında binlerce mum yanıyor, kırtasiyeci dükkanındaki gibi renk renk resimler ağaçtan ona bakıyorlardı. Küçük kız ellerini o resimlere doğru uzattı; ama tam o sırada kibrit söndü; binlerce Noel mumu gittikçe yükselerek pırıl pırıl birer yıldız oldular! Ama o yıldızlardan biri kaydı, gökyüzüne ateşten uzun bir çizgi çizerek yeryüzüne düştü.

Küçük kız kendi kendine “Şu anda bir ruh cennete gidiyor!” dedi; çünkü ölünceye kadar ona hep iyi davranmış olan anneannesi, “Bir yıldız kaydığı zaman, bil ki bir ruh cennete, Tanrı’nın yanına gider!” derdi.

Küçük kız bir kibriti daha duvara sürterek yaktı, ortalık yine aydınlanıverdi. Bu kez ışığın içinde beliren, yaşlı anneannesiydi. Yaşlı kadının görünüşü öyle ışıl ışıl, öyle yumuşak, öyle sevimliydi ki!

Küçük kız, “Annanee!” diye seslendi, “Ne olur beni de götür! Biliyorum, kibrit sönünce gideceksin. O sıcak soba, o lezzetli kızarmış kaz, o görkemli Noel ağacı gibi sen de kayboluvereceksin!” Sonra geri kalan bütün kibritleri çabuk çabuk yakmaya başladı, böylece anneannesinin gitmesini önlemeye çalışıyordu. Öyle çok ışık saçıyordu ki kibritler, ortalık gündüzden daha aydınlık olmuştu. Anneannesi hiç bu kadar uzun boylu, bu kadar güzel görünmemişti gözüne; küçük kızı tutup kaldırdı, kolunun üstüne oturttu; onları saran bir ışık ve sevinç bolluğu içinde yükseklere, daha da yükseklere uçtular. Soğuk yoktu artık, açlık yoktu, korku yoktu; Tanrı’nın katındaydılar!

Ama küçük kız, sabahın ayazında yanakları kızarmış, dudaklarında bir gülümsemeyle duvara yaslanmış oturuyor gibiydi; eski yılın son akşamında donarak ölmüştü. Yeni yılın ilk günü, çevresinde nerdeyse bir deste yanmış kibrit bulunan küçük cesedin üstüne doğmuştu. Görenler, “Isınmaya çalışmış zavallı!” dediler; ama hiçbiri küçük kızın hangi güzellikleri gördüğünü, yaşlı anneannesi ile birlikte ne kadar mutlu olarak yeni yıla girdiklerini bilmiyordu.

Yusuf Atılgan - Yaşanmaz

Aralık 26, 2011 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Ustalara Saygı

Leave a Comment

“Kalk, kalk” diyordu biri, duyuyordum. Sol yanağım yanıyordu. Adamın vurduğu yanağımdı bu. Kolumdan tuttu kaldırdı. Gücün doğruldum. Beş altı kişi durmuş, bana bakıyorlardı. Bir de çocuk vardı. Tümünü gördüm bir bakışta. Gözleri şakıyordu. Geçen gün sucuk aldığım bakkalın gözleri geldi aklıma. Dayanamayacaktım; kahderici bir sıkıntı vardı içimde. Birden hatırladım. Eve varınca kendimi öldürecektim. Rahatladım. Dikilenlerden biri:

 - Sulanır mısın herifin karısına!.. dedi.

 - Yalan! dedim, kaygısızca.

 - Susun be! dedi. Ne var gülecek? Dağılsanıza siz.

Üstümdeki tozları silkiyordu eliyle. Tanımadığım biriydi. Önce çocuk yürüdü; sonra ötekiler. İkimiz kaldık yalnız. Üstümdeki tozları silkiyordu boyuna. Yüzüm yanıyordu.

- Ben Ali’yim, dedi. “Ali’ymiş.”

 - Bir Ali vardı Manisa’da…

 - Buralıyım ben, dedi.

 Şimdi sokaktan geçenler bana bakmıyorlardı. Yediğim yumruğu görmemişlerdi.

 - Eyvallah, dedim.

 Gidecektim. Kolumdan tuttu.

 - Olmaz. Kan var yüzünde. Şuracıkta odam, gel de silelim, dedi.

Yürüdük. Tahta basamaklardan çıktık. İkinci kattaydı odası. Yalnız yaşadığı belliydi. Duvarda bir genç kadın resmi vardı. Sarı saçlıdır diye düşündüm. Yüzümü ispirto ile silerken sordu:

 - Niye vurdu sana?

Anlattım. İşten dönüyordum. (Orada olanları anlatmadım. Her günkü gibiydi. Bir özelliği yoktu bugünkülerin. Ama ben bugün vermiştim kararımı. Eve gidince kendimi öldürecektim. Bunları söylemedim.) Karşıdan geliyordu kadın; eski bir tanıdık gibiydi. Oysa hiçbir kadınla tanışmışlığım yoktur benim. Yol ortasında durakladım. Yanındaki adamı görmemiştim. Sol yanıma vurdu. İşte bu.

 - Hergele, dedi. Karı oldu mu yanlarında aslan kesilirler. Dişine göre bulmuş seni.

 Kısa boyluyum ben. Bücürüm. “Bacaksız” derdi babam, kızardım. Ama ona kızmadım. Kalktım.

 - Aldırma, dedi.

Aldırdığım yoktu. Çıktım. Manavların önünde domatesler, dolmalık biberler yığılıydı; sonra kocaman ak benekli, donuk yeşil karpuzlar. Bunlar ötekiler içindi ben başkaydım. “Sen başkasın” derdi öğretmen; başı benim söylemeyeceğimi bildiği bir sözü kaçırmaktan korkuyormuş gibi öne eğik, sağ eli kulağında, gözleri kısılmış, yüzünde belli belirsiz pis bir gülüş “Değil mi filozof?” Ötekiler gülerlerdi; çın çın öterdi sınıf. Utanırdım.

Yine utanıyordum. Kira isteyen bu yıpranmış kadın elinin arsızlığına –yüzüne bakmazdım– yıllardır alışmam gerekirdi, ama olmuyordu. Her ayın birinci günü madam ‘salon’ dediği bu kara tahtalı, loş, isli, pişmiş soğan kokulu yerde, kapıya yakın bir koltuğa oturmuş, kiracılarından para toplardı. Üç onluk bıraktım eline. “Al bakalım; hakkınmış gibi ye!” demişti mutemet, aylığımı verirken. Tam o zaman mı istemiştim ölmeyi yoksa? Ağustos böceğinin sözü kafamın diline o zaman mı takılmıştı. “Bütün dünya bana bir yaşama borçlu.” Ötekiler bana tuzlu kahve içirdikleri zaman bir mutemet kalırdı gülmeyen. Gözlüğünün üstünden bakardı.

Odam alacakaranlıktı. Işığı yaktım. Perdeler inik, bir de kapı sürgülü oldu mu kendi ülkemdeyim burda. Yeğindim, sivrisinek gibi. Tavana baktım. Büyük eksiklikti bu; ustalık üstüste kocaman yapılar dikmekte değil, odaların tavanına sağlam halkalar çıkmaktaydı. Birden çocukluğumun asılmışını gördüm. Dili, gözleri dışarıda, sümüklü korkak. “Bütün dünya bana bir yaşama borçlu.” En iyisi ağu içmekti ama aramak için yeniden ötekilerin arasına çıkmak gerekti. “Ulan sağ ayağın altı parmaklıymış senin be” “yalan” derdim. Ayakkabımın bağına uzanırdım. Katıla katıla gülerlerdi. Şaşırır kalırdım. Mutemet gözlüğünün üstünden bakardı. “Sen başkasın” derdi öğretmen. Sınıf çın çın öterdi. “Hey bücür, temize çek şunu.” Bücür bendim. “Bu suratla mı be? Vazgeç, korkar kadınlar.” Çağımızın öncüsüydüm ben; ama beni yerden kaldıran adam üstümü başımı silkmişti. “Yirmi liraya bu gömlek ha! Kazıklamışlar seni. Benimkine bak, onüç liraya.” Sonra o bakkal, yarım kilo sucuğa beş lira alanı: “Bütün dünya bana bir yaşama borçlu.” İstemiyordum alacağımı. Bilek damarımı kesecektim. Ötekiler kapımı kırınca ne yapacaklardı acaba? Madam kızardı belki. Önce karşı duvara kara boyayla kocaman bir YAŞANMAZ yazacaktım.

Doğrulurken kalçama bir sancı saplandı. Bugün üstüne düştüğüm kalçamdı bu. Birden beni yerden kaldıran adam geldi aklıma. “Ben Ali’yim” demişti. Kolumu tutmuş, üstümü başımı silkiyordu. Ötekilerden biri değildi. Yüzümü silerkenki bakışı vardı. İçimde bir eziklik, kudurgan bir sevgi büyüdü birden. Kafamda her şey yerli yerine oturdu. Köşedeki sepetten havanelini alıp iç cebime koydum. Ağırdı. Sokağa çıktım.

Odasında yoktu; kilitliydi kapısı. Üst kata çıkan merdivenin kuytusuna oturup bekledim. Çok beklemedim. Bir ara sokağa yağmur yağdı. Sonunda geldi. Kalkarken gördü beni.

- Sen miydin? İyi ettin de geldin. Gel içeri girelim, dedi.

 Odanın aydınlığında yürürken sendelediğini gördüm. Gözleri ışıldıyordu, sevinçli.

 - Biliyor musun, seviyor beni.

 - Kim, bu mu?

 Duvardaki resmi gösterdim.

 - O.

 - Saçları sarı mı?

 - Evet.

Anlattı. Önce bir gazinoya gitmişlerdi. Ben artık dinlemiyordum. Sol kolum havanelini bastırıyordu. Sarhoş olduğu belliydi. Duvardaki kadın onu sevmezdi. Yazılı ödevini yaptırıncaya değin adamın gözüne gözüne bakan, sonra ötekilerle birlik gülen, benim tanıdığım sarı saçlıdan bambaşka biri miydi bu? Değildi. Sevmiyordu onu, aldatıyordu. Aldandığını anladığı zaman nasıl üzüleceğini biliyordum. “Konuş bakalım, konuş” diyordum içimden, “Sen hiç olmazsa mutlu gideceksin.” Her şey benim kafamda oturgun düzene uygun geçecekti. Değişmezdi bu. Üstümü silkmişti. Pisliğin içinde işi yoktu onun.

- Neyin var senin, hasta mısın? dedi birden.

 - Yoo, çok iyiyim, dedim.

 Gerçekten de öyleydim.

 - Şarap var dolapta; birer bardak içeriz ha?

Dolaba doğru yürüdü. Ben de yürüdüm. Önce dönecek sandım; oysa sendeliyormuş. Havanelini sağ elime aldım; bütün gücümle vurdum başına. Yüzükoyun düştü. Odayı korkunç bir gürültü kapladı. Nice sonra döşemeye kan aktı. Öylesine yeğindim ki hop desem uçacaktım; sivrisinek gibi. Şimdi kendimi öldürebilirdim.

Nezihe Meriç - Maşinga

Aralık 11, 2011 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat, Ustalara Saygı

“Adam, pencerenin önünde dikilmiş, yağan karı seyrediyor. Apartmanın sekizinci katında pencere. Sadece kar görünüyor; aralarda savrulan koyu duman renkleri, karın içinde bir görünüp bir kaybolan gökyüzü parçaları. / O dumanların arasında, küçük toprak evden bir kadın çıktı. Omuzlarını kısarak hırkasının önünü kavuşturmuştu. Üşüyordu. Koşarak evin kapısının yanındaki küçük ahşap kapıya geldi. Aceleyle kapıyı açtı. Ağzından, burnundan buram buram beyaz dumanlar çıkıp karlar içindeki çevreye yayılıyordu. Kapıyı açınca, ayaklarının dibine yuvarlanan tezekleri, aceleyle elindeki sepete doldurup kapıyı kapamasıyla koşup evin kapısından girmesi bir oldu. Pencerenin önünde kar yağışını seyreden adamın omuzlarından bir titreme geçti; birden uyanıverince, gördüğü düşü anımsayamayanın tedirginliğine benzeyen bir titreme. Gözlerini yumdu, ama tutturamadı. Yanaklarından süzülen gözyaşlarının ıslaklığına şaştı; elinin tersiyle silerken. Gözlerini açmadı. İmgeleminde yarım kalanı, düş gücüyle kurmaya çalışıyor.

Sonsuz bir kar dünyasının bembeyazlığı içindeki o toprak ev, Türkiye’nin uzak, çok uzak, Doğu illerinden birindeydi. Yıllardan 1930’ların sonu, 1940’ların başı. Kadın bir odaya girdi. Oda sıcacıktı. Orada bir maşinga yanıyor, üzerinde çaydanlık, etrafa kızgın sular fışkırtarak fokur fokur kaynıyordu. Kadın çaydanlığın kapağını araladı. Maşingaya bir iki tezek attı. Yandaki kapağı açıp kızaran böreğe bakarak kapadı. Köşedeki muslukta ellerini yıkarken güzel gözlü küçük oğlanın sesi duyuldu: “Anneeeee!” / Kadın sedire doğru seslendi:

“Yavrum! Uyandım mı sen?” / “Borek oldu mu?” / Kadın sedire oturup oğlanı kucağına aldı. Yanağından, boynundan koklaya koklaya öperek güldü. / “Olmaz mı?” dedi. “Borek değil kuzum. Börek de bakayım.” / “Borek!” / “Borek diyen ağzını seveyim senin. Borek oldu. Az bekle, baba da gelsin, abiş de gelsin, ablaş da gelsin, çay demlensin?” Küçük oğlan, kollarını annesinin boynuna doladı. Hayalinde kurulan sofra için gülümsedi.

Bu öyle güzel bir manzaraydı ki, kar dayanamadı, lapa lapa yağmaya başladı. / Pencerenin önünde dikilen adam gizlice içini çekti. Tam o sırada, yanına gelen karısı, ona arkasından sarıldı. / “Oo! Kar amma da hızlandı,” dedi. Adam yanıtlamadı. Kadın, başını onun sırtına dayayarak: / “Kar böyle yağınca ben hep dağ yıllarında sefer yapan kamyonları düşünürüm biliyor musun?” dedi. “Onlar için hep üzülürüm. Dua ederim.” Adamdan ses gelmedi. Kadın bir önseziyle eğilip yandan, ses çıkarmayan kocasının yüzüne baktı. Gözyaşlarının izini görünce yanağında, ellerini onun pantolon cebindeki ellerinin yanına sokarak, usulca ensesinden öptü. Öpücük ona dedi ki: “İyi ettin: Çok hüzünlendi.” Kadın da öpücüğe dedi ki: / Hiçbir zaman dünyayı bilemeyeceğim.” O sırada adam onun ellerini tutarak cebinden çıkardı. Döndü onu omuzlarından sarsarak: “Sen maşinga nedir bilmezsin. Bak sana anlatayım?” dedi.”

Nezihe Meriç

Maşinga

Oğuz Atay - Son Yemek

Aralık 11, 2011 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat, Ustalara Saygı

Gözlerini açtığı zaman oda gene karanlıktı. Sevgi’yi görmüştü. Onu eskisi gibi sevdiğini söylemişti. Sevgi’ye bakıyordu. Onun konuşmasını bekliyordu. Sevgi, başını önüne eğmiş düşünüyordu. Oysa, bir şey söylemesi gerekiyordu. Hikmet, ne sonuç aldığını öğrenmek istiyordu. “Ne diyorsun?” diye sordu Sevgi’ye. “Ne diyeyim?” diye karşılık verdi Sevgi. Hikmet yerinden kalktı, Sevgi’ye yaklaştı; onun elini tuttu. Sevgi elini çekti, “Yerine otur lütfen,” dedi. “Neden?” diye direndi Hikmet. “Geç kaldın,” dedi Sevgi. Hikmet elini Sevgi’nin karnına koydu, bütün gücüyle sıktı etini. “Yapma,” dedi Sevgi, “Bizi görecekler.” Hikmet, Sevgi’nin elini tuttu, onu kaldırdı, divana götürdü. Hemen sarıldı. “Ne yapmak istiyorsun?” dedi Sevgi. Hikmet baktı: İkisi de soyunmuştu. Sevgi’nin üstündeydi ve bir şey yapamıyordu. “Bana ne yapmak istediğini anlat,” diye yumuşak bir sesle konuştu Sevgi. Divanda çok zor bir durumda yatıyorlardı. Sevgi haklıydı; bu durumda istediği gibi davranamazdı. Bütün isteğine rağmen içinde bir şey hissedemiyordu. “Bana neden geldin o halde?” diye sordu Sevgi; bir eliyle Hikmet’i okşuyordu. Hikmet kaçmak istedi, yapamadı: Divanda, Sevgi’yle duvar arasında sıkışmıştı. Bacaklarını kapatmak, Sevgi’ye engel olmak istedi. Bir şeyler hissetmeliyim, diye söylendi. Uyumalıyım, dedi; Uykum var.

Kapı çalıyor, diye düşündü. Hayır düşünmedim, duyuyorum. Yataktan kalktı, kapıyı açtı: Dumrul gelmişti. “Bu saatte uyuyor musun?” diye güldü Dumrul. Onu içeri aldı. Şaşırmamıştı. Dumrul’a evi gezdirdi. “Çay içer misin?” diye sordu. Mutfağa giderken kapı tekrar çalındı. “Nazmi! nereden çıktın?” diye şaşmış göründü. Merdivenlerden biri daha çıkıyordu: Behçet. “Buyrun çocuklar, ne iyi ettiniz,” dedi isteksiz bir sesle. “Bu kadar zaman nerelerdeydiniz?” Behçet’le öpüştüler. Yukardan albayın sesi geldi: “Hikmet!” “Albayım buyrun!” diye seslendi Hikmet, “Sizi tanıştırmak istediğim arkadaşlar var.” “Kusura bakmayın,” diye odaya girdi Hüsamettin Bey. “Gençleri rahatsız ediyorum galiba.” Hikmet güldü. “Şaşırdınız albayım; biz bu cümleyi başkaları için hazırlamıştık.” “Size sandalye getireyim çocuklar,” dedi Hüsamettin Bey. “Ben de yardım edeyim albayım,” diyerek Behçet de onunla birlikte çıktı. “Geniş bir yerde oturuyorsun,” dedi Nazmi. “Kirası ucuz mu?” Behçet ve albay, yanlarında Fikret’le göründüler. “Fikret yanlışlıkla üst kata çıkmış,” diye açıkladı Behçet. Nazmi gülümsedi: “Ben haber vermiştim ona. Fikret, seni Hikmet’le tanıştırayım.” “Biz tanışıyoruz,” dedi Hikmet. “Evet, galiba birçok yerde gördüm sizi.” “Aynı anda olmasın sakın.” Gülüştüler. Nurhayat Hanımın küçük oğlu kapıyı çaldı: “Annem, bir dakika pencereden baksın diyor!” “Söyle annene, hemen gelsin buraya.” “Seni saklandığın delikte bulup çıkardık,” dedi Behçet. Nurhayat Hanım sıkılarak kapıda duruyordu. “Hel Nurhayat Hanım, yabancı yok aramızda.” “Rahatsız ediyorum galiba.” “Yok canım, gel içeri. Bu kadar insanı yalnız başıma nasıl ağırlarım? Bize o güzel kuru fasulyenden pişir bakalım.” Nurhayat Hanım, “Ellerim ıslak, kusura bakmayın,” dedi. Hikmet, dul kadını tanıştırdı. “Nurhayat Hanım,” dedi. “Oğlu askerde piyes yazar.” Behçet mutfaktan bağırdı: “Büyünü bozduk işte: Albayını da dul kadını da tanıdık.” “Siz zahmet etmeyin” diyerek mutfağa koştu dul kadın. “Nurhayat Hanım, kapıya bakıver!” diye seslendi Hikmet. “İki bayan seni soruyor Hikmet Bey.” “O günden beri neden hiç görünmedin?” diye sitem ederek içeri girdi Sevgi. “Tanımayanlar için!” diye bağırdı Hikmet, “Sevgi: Eski karım. Nursel Hanım: Bir numaralı dul kadın!” Nursel Hanım, “Terbiyesiz,” dedi ve Hikmet’i hafifçe iterek geçti. Nurhayat Hanım kahveleri getirdi, dağıttıktan sonra pencereyi açtı: “Salim! Kardeşinle birlikte evdeki sandalyeleri buraya taşıyın bakalım.” Hikmet, Salim’in eline bir kağıt verdi: “Bakkal Rıza bunları hemen göndersin, olur mu?” Biraz sonra Rıza Bey, çırağıyla birlikte kapıda göründü: “Bir ordu mu besleyeceksin Hikmet Bey?” diyerek içeri girdi. “Kusura bakma, misafirlerini görmedim.” “Bu orduya sen de dahilsin Rıza Bey.” dedi Hikmet, “Ayakta durma.” Onları zorla divana oturttu. “Dükkanı kapayıp geldim. Beni tutma üstad.” “Saçmalama. Bugün de beş on lira az kazanıver. Burada öyle konuşmalar olacak ki birazdan, bu temsilin biletlerini karaborsada bile bulamazsın.” Gitti, yandaki küçük odanın kapılarını açtı: “Sen Süleymanı eve gönder de oturacak bir şeyler getirsin bize. Senin hanımını da çağırsın. Süleyman! Sen de geri gel, sakın dükkana gitme ha!” “İki oda olunca sığarız elbette,” diyerek sandalyelerin bir kısmını küçük odaya taşıdı Dumrul. Hikmet gülerek bağırdı: “Daha gelecek var mı?” Sevgi, “Ergun, yarım saat sonra gelir, arabamla sizi alırım demişti,” diye karşılık verdi, “Nursel Hanımla çarşıya çıkacaktık.” Bir korna sesi duyuldu Hikmet pencereden sarktı: “Ergun! Yukarı gel, şölen var bugün.” “Eve gidiyorduk Hikmet. Daha yemek yapılacak.” “Saçmalamayın. Paketleri ve karını al da gel, uzatma.” Hüsamettin Bey, “Koltukları da seninle ikimiz taşıyalım oğlum Behçet,” dedi, “Başka çare yok.” Misafirlerin bir kısmı minderleri yere sermiş ve üstüne oturmuştu bile. Hikmet pencereden bakıyordu. “Beş dakikadır kimse gelmedi merak etmeğe başladım,” dedi. Birden elini salladı: “Sermet Bey! Çabuk gelin, beş dakika doluyor. Bir siz eksiktiniz.” Mahallenin çocukları kapıya toplanmıştı. Salim, “Hikmet Bey amca evleniyor galiba,” dedi yanındakilere. “Bak kadınlar da geldi.” Rıza Beyin kızı yere tükürdü: “Otomobil de getirmişler.” Bir kamyonet yaklaştı. Şöför, “Çocuklar” dedi, “Hüsamettin Tambay’ın evini biliyor musunuz?” “Burası amca, şu kalabalık ev.” “Rüştü,” dedi şöför, yanındakine, “Yardım et de birlikte taşıyalım.” Şu otomobilin sahibini bulalım da ileri alsın. Arabayı iyice yanaştır Tahsin.” Korna çaldılar. Hikmet pencereden eğildi: “Kim o?” Şaşırdı: “Tahsin! Rüştü! Ne arıyorsunuz burada?” Rüştü camdan baktı: “Yahu bu bizim Hikmet Ağabey değil mi?” “Gelin çocuklar!” “Hüsamettin Bey diye birine kütüphane getirdik abi.” “Gelin, gelin.” Albay utanarak, “Bizim kağıtları koyacak yer kalmamıştı evde, biliyorsun Hikmet,” dedi. “Yahu çocuklar ne yapıyorsunuz burada? Bu şehirde ne işiniz var?” dedi Hikmet. Sarıldılar, öpüştüler. “Abi, Rüştü ile ortak olduk. Küçük nakliye işleri yapıyoruz senin anlayacağın. Derme çatma bir dört tekerleğimiz var işte.” “Çok sevindim çocuklar. Kütüphaneyi çıkarın, hemen gelin.” Tahsin içeri girerken ayakkabılarını çıkardı. “Bırak yahu zahmet etme. Bunlar benim Anadolu’da iş arkadaşlarımdı çocuklar. Muhasebeci Rüştü, Tahsin. Bunlar da eski arkadaşlar.” “Çok kalabalıksınız abi, fazla rahatsız etmeyelim.” “Biz daha fazla rahatsız olamayız,” dedi Ergun, “Buyrun.” “Şu otomobili biraz alalım da abi, kamyoneti yanaştıralım.” Ergun, arabasının anahtarlarını uzattı: “Alın Tahsin Bey kardeşim, yolun kenarına çekiverin.” Kapıdan çıkarlarken elinde bir tencereyle odaya giren Rıza Beyin karısına çarpıyorlardı neredeyse. “Kalabalık var orada, dedi de Süleyman: Zeytinyağlı dolma yapmıştım.” Rıza Bey, “Oğlum Süleyman,” dedi, “Yeni bir kalıp buz almıştık ya; onu sandığın içine koy, parçala. Yirmi şişe birayla üç dört büyük rakı koy üstüne.” Kapı açıldı, başı tıraşlı bir genç göründü. “Hidayet!” diye bir çığlık attı mutfaktan çıkmak üzere olan Nurhayat Hanım. “Hidayet mi?” Hikmet yerinden fırladı. Nurhayat Hanım ağlıyordu: “Benim güzel oğlum, nereden çıktın böyle?” Hidayet, kalabalığı görünce şaşırmıştı: “Ben, anne, izin, bir hafta,” gibi bir şeyler mırıldandı. Hikmet, “Ben Hikmet ağabeyinim,” dedi, “Mektupların Hikmet ağabeyi.” Hidayet de davrandı, Hikmet’in elini öpmek istedi; Hikmet bırakmadı. “Hidayet, oğlum” dedi. “Ayaklarını çıkarmadan Süleyman’la birlikte gidin de buzlu içki sandığını getirin. Nurhayat Hanım da onların arkasından gitti. “Bu kadar insana kimse hizmet edemez,” dedi Ergun. “İşini bilen eder,” diye karşılık verdi Hikmet. “Kim biliyor bu işi?” diye söze karıştı Behçet. Kim mi biliyor? “Elbette Kirkor biliyor,” dedi Hikmet sevinerek. “Oğlum Salim!” Salim sokakta çocuklara anlatıyordu: “Hikmet Bey amca ısmarladı bu sandığı, evlendiği için eşya yapıyor.” Hikmet’in sesini duyuncayukarı baktı. “Şu kağıdı al,” dedi Hikmet. Kirkor’un meyhanesini tarif etti. “Koşa koşa git gel olur mu? Hikmet Bey amcam, çabuk olsun diye tembih ettti dersin.” Salim, tozların içinde kayboldu. Odada oturacak yer kalmamıştı. Nurhayat Hanımın evinden tahta kereveti getirdiler, duvara dayadılar. Sonra masalar da geldi. Yanyana getirilen masaların üzerine bir iki çeşit örtü konuldu. “Bu işleri bana bırakın” diyen Kirkor’un sesi duyuldu. “A…yıp olmadımı Kir…kor, davetsiz geldik.” “Mehmet Bey!” diye sevinçle bağırdı Hikmet. Kapıda Tombalacı Arif, Muhsin ve Mehmet Beyler utanarak duruyorlardı. Kirkor ellerini iki yana açtı: “Meyhaneyi kapatınca bunlar açıkta kaldılar. Bu kadar kalabalık olduğunu bilmiyordum.” “Sevindim, sevindim,” dedi Hikmet aceleyle, hepsiyle öpüştü. Kirkor’un kolunda bir sepet vardı. “Merak etme yiyecek getirmedim,” dedi. “Tabak çanak var içinde.” Mehmet Bey kollarını sıvadı: “Be…nim de gar…sonluğum vardır.” Kirkor güldü: “Siz ona bakmayın; hiç bir işte tutunamamıştır.” Hay Allah, diyordu Hikmet içinden; bunları yanyana düşünemezdim bile. Sevgi ile Nursel Hanım içeri girdiler. “Nurhayat Hanım bizi istemiyor,” dedi. “Zaten mutfağa sığamazmışız.” “Hakkı da var,” dedi Nursel Hanım. Kirkor’la Mehmet Bey mutfağa gittiler. Kirkor, kese kağıtları ve tepsilerle geldi: “Bu sebzelerin ayıklanması gerekiyor.” Sevgi ile Nursel Hanım bir köşeye çekildiler; fasulye, patlıcan, biber gibi sebzeleri soyup ayıklamaya başladılar. Koridordan kırılan buzların gürültüsü geliyordu. Bakkal Rıza’nın evinden tava, tencere getirildi. Nazmi, “Çocuklar,” dedi, “Hazırlıklar yapılırken biraz kağıt oynayalım mı?” Oyun sözünü duyan Muhsin Beyle Tombalacı Arif, taburelerini biraz daha ortaya çektiler. “Birbirinizden sıkılmazsınız herhalde beyler,” dedi, Hikmet. “Özür dilerim.” Behçet kağıtları karıştırırken, “Ukalalık etme” diye karşılık verdi, “Herkes birbirinden memnun.” “Merak etme Rıza Bey,” diye bakkala teminat verdi Hikmet, “Sadece iskambil oynanmayacak. Birinci sınıf konuşmalar da yapılacak. Ülkede bir daha eşini göremeyeceksin.” Çırak Süleyman da her sözü dikkatle dinliyordu. Tombalacı Arif, Bakkal Rıza’nın ve Ergun’un karılarına birer tombala çektirdi. “Kumarına değil bayanlar,” diye rica etti, “Ne çıkarsa çıksın birer Pall Mall kazanıyorsunuz.” İki kadın da biraz sıkıldıkları için bir kenarda duruyorlardı. Kirkor, kumar oynayanları rahatsız etmeden, tabakları ve bardakları dizdi. Nursel Hanım, “Bu masaya sığılmaz,” dedi. “Herkes tabağını alsın, bir köşede yesin.” “Öyle soğukluk olmaz,” diye itiraz etti Hikmet. Bakkal Rıza’nın dükkanından bir iki boş sandık getirdiler, dikine koydular: Yemek masası küçük odaya doğru uzandı. MAsanın bir ucu görünmez oldu. Hüsamettin Bey, “Ben ev sahibiyim, olmaz,” diyerek masanın başına Sermet Beyi oturttu. Evde bulunan bütün sehpaları masanın yanına dizdiler; sigara tablalarını, suları, içki şişelerinin bir kısmını ve kuru yemişleri bunların üzerine koydular. Kirkor’un peçeteleri yetmeyince, Hüsamettin Bey’in uzun süredir sakladığı renkli bir kağıt peçete demeti getirildi. “Bir din adamının böyle uzun bir masada, bir takım sakallılarla birlikte yemek yediğini görmüştüm,” diye bilgiçlik tasladı Bakkal Rıza’nın karısı. Rıza Bey karısını payladı: “Aptal, o son yemek. Allah göstermesin.” Kadın kızardı, yeni yaktığı Pall Mall sigarasından bir nefes çekerek başını çevirdi. Hüsamettin Bey, evinden tavlasını getirdi. Sermet Bey itiraz etti: “Hanımların başını ağrıtırız.” Sebzeleri ayıklamış olan Sevgi onlara yaklaştı, “Ben hepinizi yenerim,” dedi. “Yalnız bir kusurum vardır: Oynarken sayarım.” Ergun da açılmıştı. “Bir isteğiniz varsa, araba emre hazır.” Şöför Tahsin atıldı: “Ne demek ağabeylerim! Siz emredin, meyve ve sebze halini buraya taşıyalım yavaş yavaş.” Bu ‘yavaş yavaş’ sözü özellikle kadınlar arasında çok tutuldu: Bir süre gülmelerini kesemediler. Mutfakta hummalı bir faaliyet vardı: Konserveler açılıyor, taze zeytinyağlı yemekler pişiriliyordu. Kirkor’un etkisi bütün işlerde görülüyordu; bütün hazırlıklarda meslekten birinin ustalığı göze çarpıyordu. Salatalar başka türlü hazırlanıyor, mezeler tabaklara başka türlü dizilyordu. “Ben sanatımı bugüne kadar göstermedim sana evladım Hikmet,” diyerek mutfakla masa arasında koşuşup duruyordu Kirkor. “Dikkat et çarpmasın! Sen bizi meyhanede tanıdın Hikmet evladım. Garson kısmı iyi yerde de çalışır, kötü yerde de. Yeter ki kendini lüks hissedesin.” Gerçekten de Hikmet, kendini lüks hissediyordu; özel olarak verdiği bir yemeğe, dışardan garson çağırmış bir yeni zengin gibi gurur duyuyordu Kirkor’la. Kumar oynayanların konuşmaları, mutfaktan gelen sesler ve tavla gürültüsünün ortasında biraz başı dönüyordu. İnsandan sarhoş oldum, diye düşündü. Çoktandır bu kadar insan içmemiştim. İnsanın hayal bile edemeyeceği büyük bir oyunun sarhoşluğu içindeyim. Sonra, bu ‘oyun’ sözünü unuttu; seslerinakışına kaptırdı kendini. Biralar içiliyordu fındık fıstık yeniyordu, zeytinyağlı yemekler su dolu kapların içinde soğutuluyordu, koridorda yavaş yavaş boş şişeler birikiyordu. Karnınızı sakın doyurmayın beyler, yemeklerimiz geliyor, evet dokunmasın yağlı boya deniyordu. Birlikte yemek hazırlamanın getirdiği demokratik ortam gelişiyordu. Herkes işin bir ucundan tutuyordu.

İşler tüy gibi hafifliyordu. İşler havada uçuyordu. Hiç bir yere değmiyordu. Sigaralar hemen tablalardan boşaltılıyor, çöp tenekesi ikide birde kapının önüne konuluyor, oradan da sanki görünmez eller tarafından aşağı taşınıyordu. Hiç uğramadığı halde, çöpçü bile o gün kapıda görünmüştü. Çöpçüye de bahşiş verildi bir şişe birayla birlikte. Öyle ya bayramdı. Bundan iyi bayram olur muydu? Patlıcan kızartmaları, zeytinyağlı biber ve patlıcan dolmaları, fasulyeler Kirkor’un getirmiş olduğu büyük kayık tabaklarının içinde sofrada yerlerini alıyordu. Her tabak, bir öncekini biraz ileri itiyordu. Domates, biber, soğan, hıyar ve yeşil salatalıktan meydana gelen şekilsiz yığınlar, Kirkor’un usta elleri altında hemen güzel tablolar haline geliyordu. Yemek vakti yaklaştıkça odadaki uğultu artıyordu. Pencerelerin açık olmasına rağmen odanın ısısı gittikçe yükseliyordu. Hava çok sıcak olmadığı halde ceketler, hırkalar çıkarılıyor ve odanın bir köşesinde, gittikçe büyüyen yığınlar halinde yükseliyordu. Her şey çok boldu: Sigara tablalarındaki izmaritler, gözle görülür bir şekilde büyürodu: Tablayı izleyen bir göz, izmaritlerin yükselişini kolayca görebilirdi. Ev dışına çıkışlar durduğu için, oda bütün yükünü almıştı. Koridordaki buz sandığı, dolu ve boş şişeler, yerlere dizilmiş kavun ve karpuzlar, odadaki sehpalar, ceket-hırka yığını, birleşik masa, divanlar, sandalyeler arasında hemen hiç boşluk kalmamıştı. Herkes, kalabalığın verdiği hareket etme isteğine rağmen, her adımını, yavaş gösterilen bir flimde olduğu gibi sanki yer çekimi yokmuşçasına atmak zorunda kalıyordu. Hikmet bağırıyordu: “Herkes birden oturacak sofraya; mutfak köleliğine son verilmeden hürriyet yemeği yenmeyecek!” Kızaran börek, patlıcan, biber, kabak, köfte, patatesve benzeri yiyeceklerin iştah açıcı ortak kokusu odayı dolaşıyor ve zeytinyağlılarınkiyle birleştikten sonra kısmen pencereden uçup gidiyordu. Mehmet Bey, Muhsin Bey, Tombalacı Arif ve Tahsin gibi gerçek içiciler, kibar görünmeğe çalışarak içtikleri biraların üstüne, kimseye belli etmeden yerde hafif itişlerle dolaştırdıkları votka şişesinden takviyeler yapıyorlardı. Sermet Bey, tavlada Sevgi’ye yenildiği için, hırsını Hüsamettin Albay’dan alıyor ve pulları büyük patlayışlarla yere indiriyordu. Tombala çekilişleri de hızlanmıştı: Ergun, iki paket Pall Mall kazanmakla birlikte, otuz liraya yakın içeri girmişti. Yemek tabaklarının üzerine dağıtılan kağıtlar ve Nurhayat Hanımın büyük eteğinin üzerinde biriktirilen paralarla oynanan pokerin birinci seansı sona ermek üzereydi. Hidayet, tiyatroda ustası ve büyüğü olan Hikmet’in yanında sessizce oturuyor onun sorduğu sorulara saygılı karşılıklar veriyordu. Tombalada ortak oynayan Ergun ve şöför Tahsin, bu arada son model arabalar konusunda bilgi alışverişinde bulunuyorlardı. Rıza Beyin karısı Hasibe Hanım, Hikmet’in son yemek konusundaki açıklamalarını dikkatle dinliyordu. Hikmet de kadının adını yeni öğrenmişti; demek ki o güne kadar Rıza Beyin karısı olmaktan öteye geçemeyen bu kadın, kalabalığın içinde kişiliğini bulmuş ve Hasibe Hanım olmayı başarmıştı. Bakkal Rıza ve çırak Süleyman da Hikmet’in açıklamalarını başlarını sallayarak dinliyorlardı. “Bir kişi ihanet etmişti onlara,” diyordu heyecanla Hikmet. “Onunla birlikte on üç kişi oluyorlardı. On üç sayısının uğursuzluğu da buradan gelir.” Yeni bir şey öğrendiği için çok sevinmesine rağmen bakkal Rıza itiraz ediyordu: “İsa, bütün büyüklüğüne rağmen bu hainin niyetini nasıl anlamadı ki Hikmet Bey?” “Hiç anlamaz olur mu Rıza Bey? Ne var ki, kadere karşı konulamayacağını biliyordu. Sen bakkalığın ötesine geçebiliyor musun?” Hasibe Hanım başını salladı. “Böyle büyük kaderlerin önüne geçilmez.” Bir süre tartışıldıktan sonra Hasibe Hanımın, büyük kader sözüyle, kocası Rıza Beyin bakkalığını kastettiği anlaşıldı. Çırak Süleyman da söze karıştı aylardan sonra, “Ben olsam o yemeğe gelmezdim,” dedi. “Durumumun anlaşılmasından korkardım.” Süleyman’ın da İsa ile haini birbirine karıştırdığı anlaşıldı ve Hikmet duruma uygun bir söz etti: “Korkmak başka, bir işi yapmak başka.” Dışarı çıkmak isteyen Nursel Hanıma yol vermek için biraz açıldılar. “Sofraya çiçek lazım,” diye mutfağa doğru seslendi Nursel Hanım. Behçet, cebinden biraz bozuk para çıkardı, ayak altında dolaşan Salim’e verdi: “Bize bahçelerden, türbelerden biraz vahşi çiek kopar bakalım,” dedi, Nursel Hanıma gülümseyerek. Behçet’in Nursel Hanıma gösterdiği ilgi de gözden kaçmıyordu. Hikmet’in ‘bir numaralı dul kadın’ olarak ilan ettiği Nursel Hanımın yanından ayrılmıyordu artık Behçet. Hüsamettin Bey, oyununa karşışan Sevgi’ye, “Beni de Sermet gibi acemi mi sandın?” dedi ve düşeş attı: Böylece oyunun başından beri pulları gürültüyle vuran Sermet Beye son karşılığını vererek tavlayı hızla kapatıı. Sevgi bir an ürperir gibi oldu. “Sonuncu oldum,” diye mahzunlaşan Sermet Bey, Gelincik paketine uzandı. Tombalacı Arif’in Pall Mall’ları bittiği için tombalaya son verildi. Şöför Tahsin’in zar atma teklifi oy birliğiyle reddedildi. Hikmet anlatıyordu: “İsa’ya kimse ihanet edemezdi. İhanet eden aslında kaybedecekti. Nitekim Yahuda da bazılarına göre çevre baskısı, bazılarına göre de vicdan azabı yüzünden sonunda intihar etmek zorunda kalmıştı. İsa’ya ihanet etmek, kimsenin haddi değildi: Canım hiç öyle şey olur muydu? Mesela buraya gelmeyen biri, nasıl bizim yargılarımızdan kurtulamazsa, Yahuda da son yemeğe gelmeseydi bile ihanet etmekten kurtaramazdı kendini. Bu, onun kaderiydi; ihanete uğramanın da İsa’nın kaderi oluşu gibi. Yahuda, üstesinden gelemeyeceği bir işe girişmişti yalnız. Bunu anladığı zaman, yani İsa’nın büyüklüğünün yükünü taşıyamayacağını sezince kişiliğini ortaya koymak için tek yol kalıyordu: İhanet!” Dumrul, “Pas,” dedikten sonra Hikmet’e döndü: “Hepimiz burada seni korumak için toplanmış bulunuyoruz. Sen merak etme.” Herkes birbirine o kadar yakındı ki, sanki herkes birbiriyle konuşuyor, birbiriyle kağıt oynuyor, birlikte içiyordu. “Yahuda ne yaptıysa kendine yaptı,” dedi Hikmet, “İsa için üzücü olan, Yahuda’nın ihaneti değildi: Neden yaşadığını hiç bilemeyen bu zavallı hain, neden intihar ettiğini de anlayamadan ölüp gitmişti. İsa, işte buna üzülüyordu. Yahuda, ölürken bir günahın kefaretini ödediğini sanıyordu. Aslında bir günah vardı ortada; fakat bu günah, Yahuda’nın düşündüğü gibi bir ihanet suçundan doğmuyordu. Aslında günah, İsa’nın zahmetli ve katlanılmaz yolundan dönmekti. Belki tam bu bile değildi. İsa, Yahuda’nın bu ağır yüke katlanamayacağını biliyordu. Fakat dünyada bir kişinin -hiç olmazsa bir kişinin- kaldıramayacağı bir yükün altına girmesi gerekiyordu, bunu insanlara göstermesi gerekiyordu, dayanamayacağı yolda yürümesi gerekiyordu. Ne İsa, ne de öteki havariler bu konuda insanlığa örnek olabilirlerdi. Çünkü onlar kuvvetliydi, çünkü onlar sorumluluklarını biliyorlardı, çünkü onların sonuna kadar dayandığını herkes biliyordu. İnsanlığa bu konuda ancak Yahuda gibi bir zavallı örnek olabilirdi. Bu yüzden bütün ümit, Yahuda’daydı. İşte Yahuda bunun için insanlığa ihanet etmişti ve önemli bir fırsat kaçırılmıştı. İşte benim de felsefem buydu.” Dumrul söze karıştı: “Eskiden yaşamış bir insan gibi bahsediyorsun kendinden. Sanki geçmişin malı gibi konuşuyorsun.” “Çünkü ben geçmiş, modası geçmiş biriyim. Burada kendimi temsilen bulunuyorum.”

 Oğuz Atay

Son Yemek

Sabahattin Ali - Devlerin Ölümü

Aralık 9, 2011 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Ustalara Saygı

Leave a Comment

Çok, çok eski zamanlarda, bundan yüz milyonlarca yıl evvel,dünyamız henüz bilginlerin -İkinci devir- adını verdikleri çağlardayken, yeryüzünde birtakım kocaman, korkunç devler yaşamaktaydı. Bugün bildiğimiz hayvanların çoğu o zamanlar daha ortada yoktu. Canlı yaratık olarak denizlerdeki balıklar, birçok kuşlar, pek küçük bazı memeli hayvanlar ve kurbağalar vardı. Bir de bu söylediğimiz devler. Bunlar da çeşit çeşitti. Boyları sekiz on metreden tut da, yirmi beş metreye kadar olurdu. Kimisinin kalın, pul pul, sırtı dikenli derileri, küçük bir oda büyüklüğünde başları, bir adam boyu dişleri ve boynuzları, kimisinin dört beş metre uzunluğunda bir boynun ucunda küçücük başları vardı. Hemen hepsinin kuyrukları uzun, pençeleri tırnaklıydı. Sürüngen hayvanlar soyundan olan ve damarlarında sıcak kan dolaşmayan bu devler loş ormanlarda, sulak, bataklık yerlerde yaşarlar, ot, et, ne bulurlarsa yerlerdi. Tembel oldukları için çok kere karınlarını ormanlarda, sularda, su kenarlarında ölüp kalmış hayvanların leşleriyle doyururlardı. O zamanlar çoğu ağaçlarda yaşayan memelileri yakalayabilmek için arka ayaklarının üzerinde doğrulurlar, uzun boyunlarını dalların arasına uzatırlardı. Onlara kaygısız ve rahat yaşamak imkanını veren ne cesaretleri, ne de zekalarıydı. Sadece dev yaradılışlarına dayanarak etraflarını kasıp kavuruyorlardı. Bir yerde göründükleri zaman bütün canlılar ordan kaçışır, balıklar suyun derinlerine, kuşlar göğün maviliklerine, öteki hayvanlar ağaç kovuklarına, inlere dalarlardı. İlk bakışta yeryüzünün bu tembel fakat doymak bilmez, bu aptal fakat kuvvetli, bu korkak fakat zalim devlerden kurtulacağı akla bile gelmezdi. Sular onların, karalar onlarındı. İlerde zeka ve bilgisiyle bütün varlıklara hükmünü yürütecek olan insan, henüz yapraklar arasında ürkek ürkek dolaşan ve yere çekine çekine inen avuç içi kadar bir memelinin cevherinde saklıydı. Rakipsiz ve kaygısız sahip oldukları bu dünya üzerinde battal vücutlarıyla ağır ağır dolaşan, ara sıra bir leşi paylaşmak yüzünden birbirleriyle boğuşan, yirmi tonluk gövdelerini doyurup beslemekten gayri dertleri olmayan bu mahlukların ne günlerinden, ne geleceklerinden korkuları vardı. Dünya onları beslemek, onların rahat ömür sürmelerini sağlamak için kurulmuştu.

 

Ama yeryüzünde, hiçbir şey, ne kadar uzun ömürlü olursa olsun, sonsuz değildir. Milyonlarca sene ortalığı kasıp kavuran, uçsuz bucaksız dünyaya kayıtsız hükmeden devlerin de sonu göründü. Tabiat ve hayat şartları, önüne geçilmez sebeplerle değişmeye başladı. Bu birdenbire olmadı. Belli belirsiz kendini gösteren bir kuraklık, yine insan aklının zor kavrayacağı kadar uzun yıllarda, bu devlerin rahat, yumuşak yurtları olan bataklıkları, sulak yerleri kuruttu. Bol yapraklı loş ormanlar seyrekleşti.Yeni şartlara uymasını bilen, yaradılışları buna müsait olan mahluklar yeni yeni gelişmelerle çeşitlenirler, ürerlerken, bu canavarlar, dev vücutlarının aradığı bol rutubeti bulamayarak birer birer kırıldılar. Kuru çöllerde, bir yudum yaşlığa kavuşmak için dolaştılar, koştular, süründüler; ellerine geçirebildikleri hayvanların sıcak, kırmızı kanlarını, kendi aralarında boğazlaşıp birbirlerinin damarlarındaki renksiz, soğuk, koyu ıslaklığı içtiler. Zayıflıklarını hissettikçe, eski saltanatlarının yıkılmaya, ömürlerinin sona ermeye yüz tutuğunu anladıkça vahşilikleri arttı. Kendi yumurtalarını, kendi yavrularını bile parçalayıp yediler. Kokmuş, çamurlaşmış su birikintilerinin başında,birbirleriyle boğuşup, yüzlercesi birden öldüler.

Ama hayat durmadan akışına devam etti, yeryüzünden izleri bile silinen devlerin bir zamanlar hüküm yürüttükleri yerlerde yeni canlılar türedi, o minimini memeliler gelişti, hele onların vücutlarındaki küçücük, yumuşacık bir parça, beyin dedikleri beyaz bir yığın, gitgide kudretini artırdı. O devlerle kıyaslanınca bir solucan kadar küçük kalan bir mahluk dünyaya pençeleri, dişleriyle değil, kafasıyla hakim oldu. Bulanık hatıraları, çeşitli mahlukların on binlerce nesillik değişmelere rağmen, bilinmeyen yollardan bize kadar ulaşan bu devlerin varlıklarını bile o meydana çıkardı. Uçsuz bucaksız bir araştırma, bilme isteğiyle her yerleri kurcalayıp eşelerken, o devlerin nasılsa çürüyüp yok olmamış kalıntılarını buldu. Hayalinde onların şekillerini canlandırdı. Onlara çeşit çeşit isimler taktı. Şurdan burdan topladığı kemikleri oyuncak gibi bir araya getirdi 
ve seyretti.

İşte böylece, bir zamanlar kudretlerine son yokmuş gibi görünen,yeryüzünden silinip gidecekleri akla bile gelmeyen bu devlerin şimdi sadece bataklıklarda tek tük kemikleri, müzelerde iskeletleri ve masallarda korkunç, fakat zararsız hatıraları kaldı.

Çünkü hayatın durdurulmaz akışı bunu böyle istiyordu. 

Sabahattin Ali

Devlerin Ölümü

« Önceki Sayfa — Sonraki Sayfa »