Chinatown (1974, Roman Polanski)

17 Ocak 2012 Yazan:  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Modern Klasikler, Sanat, Sinema

“Olur böyle şeyler Jake. Burası Çin Mahallesi.” (Chinatown)

Robert Towne’nın kaleminden dökülen cümlelerden oluşmuş özgün senaryo Oscar’ının sahibi bu film, biraz Raymond Chandler’ın polisiye öykülerini andıran entrikalı suç hikâyelerini biraz da Patricia Highsmith’in karakterler arası gizemli gerilimden beslenen tarzının bir birleşimi olduğu genel hat okumasının ışığında görülmektedir. Ancak, dillere yapışmış “şeytan ayrıntıda gizlidir” sözümüzü de burada hatırlatırsak günahı, nerede sonuçlanacağı belli olmayan arınma biçimindeki söylemleri ve pişmanlıkların gün yüzüne çıktığı olaylar silsilesini de hazmeder bu karanlık hikâye. Olayları çözümlenişine kadar bir giz perdesinin arkasında tutulan Çin Mahallesi, büyük buhranın ertesindeki toplumsal fakirleşmenin ekonomik yönden kaygılandırıcı bulutlarının, halk üzerindeki yansımasını konu edinen kara filmlerin tezahürüne yönelik hazırlanmış bir saygı duruşu niteliğindedir. Aynı zamanda bu mahalle üzerinden, halkı umutsuzluğa iten puslu yıllarda sömürülen vatandaşların, yozlaşmanın ve rüşvetin silinmediği bir dönemin dehlizlerinde saklı entrikaları bir bir açığa çıkarmaya soyunmuş dedektifin korku dolu çehresinde son noktayı koyar filmin yönetmeni Polanski. Ekrana yansıyan öyle bir korkudur ki, nice dedektiflik filmi izlemiş olsanız dahi, umutsuzluğa iteni hatırlamamanız oldukça güçtür.

Bir tarafı çöl diğer tarafı okyanus olan Los Angeles’ın su sorunu, çiftçilerin ve şehirde yaşayanların gündelik hayatlarını etkileyecek kadar sıkıntının etkileri baş göstermektedir. Kimileri yetersiz suyun bir bölümünü rüşvet karşılığı portakal ağaçlarını sulamak için kiralarken, kimiler de aldığı rüşvetlerden vurgun yapmanın sefasını sürdürmektedir… Eyaletteki su sorunu bertaraf etmek üzere düşünülen baraj inşaatın engeli de, bizzat su işleri müdürü Hollis Mulwray’in onayından dönmesi toplumun sıkıntılarını arttıran bir etki yaratır. Tam bu günlerde özel dedektif kiralamak üzere başvuran Hollis Mulwray’in eşi Evelyn Mulwray’de, dedektif Gittes’den, eşinin metresini bulması ister. Ama ne var ki, Gittes’e başvuran gerçek Bayan Mulwray olmadığı gibi kocası Hollis Mulwray de çok geçmeden barajda ölü bulunur. Tüm bu sorunları göbeğindeki Gittes’in de olayları aydınlatma isteği, sıradan dedektiflik serüveninin getirilerini hiç istemediği kadar aratacaktır.

Çoğunlukla Amerikan hayatına özgü mesleklerden biri olarak tanıdığımız dedektiflik, yazı hayatının ve filmlerin suçları konu edinen hikâyelerinin kurgusallığında önemli vazifeler yüklenilmiş karakterlerdir. Senarist Robert Towne’da, filmin başkarakterinin kişiliğini oluştururken 70’li yılların kötülüğe bulanmış dedektif formülasyonunu bir tarafa koyarak, klasik kara filmlerin olayları sorgulayıcı ama ezilenin safhında yer tutucu bir eğilim gösteren karakterini, bir su öyküsü etrafında cereyan eden olayları araştırmak üzere senaryoya yerleştirir. Sonuçta, gözü kara ve kendi bildiğini okumaktan çekinmeyen dedektif üzerinden, kahramanlaştırılmış insanların veya çıkarları uğruna halkı tehdit eden güç odaklarının karmakarışık ilişkilerini, toplumsal bir belge kıvamında, seyircinin önüne bir halı gibi sermekte zorlanmaz. Bu yüzden hikâyenin temellerinin yükseldiği Gittes karakteriyle de, kara-filmlerin ünlü dedektif yüzü Humprey Bogart’ın filmlerinde çizdiği zeki, olaylara yaklaşımında enine-boyuna düşünen, soğukkanlı portrelerin aynadaki yansımalarıyla ilişkilendirebileceğimiz ortak kişilik özelliklerini benimsemiştir.

 

Ama bu değil ki, her karanlık olaya burnunu sokma arzusunun dayanılmaz sıcaklığı Bogart’ınkiler kadar az badireli atlatılsın. Çeşitli yara bere, hatta burnunun kesilmesini de göreceğimiz suyun ardındaki karanlık elleri bulma içgüdüsü, sanmayın ki Hollis Mulwray’in cinayetini araştırmaktan koparsın dedektifimizi. Los Angelas’ın kuruyan nehirleri, baraj yatakları, sulanmaya ayrılan portakal bahçeleri Gittes’in ince hattında iz sürdüğü uğrak mekânlardan biri olarak hatırlanacak. Tüm bu duraklarda öğrenilen bilgilerin altın işaret levhaları sadece bir kişiyi gösterecek; o da Evelyn Mulwray’in babası Noah Cross. Bu yaşlı adam gücü anlık elinde bulunduran avam sınıfından bir bireyin tipik özelliğini göstermez. Aksine zengin üst kitlenin en kaymak takımının da bir parçasıdır. Yaşı ilerlemiştir ama para kazanma hırsında negatif bir etki yaşanmamıştır, dahası hiç ölmeyecekmiş gibi çalışan bir zebaninin değneğiyle etrafına kötülükler saçan, hatta en yakın arkadaşını bu para hırsıyla öldürebilecek gözü dönmüş bir kabildir. Çekinceye düşmeden avının tüm soluğunu pençeleri arasında verdirebilir.

Nitekim klasik kara filmlerdeki zengin sınıfının odağında bulunmadığı zincirleme olaylar silsilesinin Noah Cross’u ve karanlık emellerini merkeze oturtan kurgusallığıyla, neo-noirlerin külliyatı arasında yer edinişi de boşa değildir filmin. Anlatılanlar geçmiştendir ama anlatış biçimi yenilikçidir. Hikâye işleyişi sırasında filmin yönetmeni Polanski’yse, dedektifin her durağını gizemli cinayetin ardında hapsolmuş çeşitli bilgi kırıntılarından yeni bir vücut yaratma uğraşı içerisine girdiğinden her seferde dev bir yap-bozun uygun gördüğü parçasını vermekle yetindiriyor seyirciyi. Sonuçta film bittiğinde ilmikleri çözüme kavuşmuş, tamamlanmış bütünü karşınızda göreceğinizi sanıyorsanız da kendinizi boşa avutmayın. Verilmeyen parçaların efsunu daima gizli tutulmaya mahkûm edilecek; Hollis Mulwray’in cinayetinin eksik parçaları sır perdesinin ardında tutulması başka bir gizeme açılan kapıyı bulduracaktır.

Bir cinayet öyküsünden aile içerisinde yaşanmış travmatik olayları konu edinen ilerleyişine değin, süre giden olay örgüsündeki özne kesinlikle dedektifimiz Gittes değil; o, saklı tutulanın ardındakini aramakla görevlendirilmiş bir soru kalıbı, derine inmeyi zaruret edinmiş bir işçi, her incelemesinin ucu Evelyn Mulwray’in gizine çıkan bir talihsiz. Kocasının zamansız ölümünü araştırmakla görevlendirdiği özel dedektif üzerinden sisin ardındaki kendi geçmişine açılan kapıyı saklı tutmak üzere yükümlü tutulmuş soğuk, çekici ve gizemli kadın personası altında narin ve hassas bir kişiliğe sahip Bayan Mulwray, her daim sessizlik ve endişenin egemenliğini sürdürdüğü çehresinde kaderinin makûs bir bölümünü saklı tutmaya zorunlu tutar bilincini. Olayların bir bölümünün kendi etrafında vuku bulması da ket vurulmuş dilini açmaya da hiç bir zaman yeterli gelmez. Ta ki çözülme, kaldıramayacağı yükünün altında ezilişine kadar; ve dudaklarından dökülen itirafları kimsenin ummadığı gerçeği açığa vurana dek: “O kadın kim? Kardeşim ve kızım” Doğruyu söyle. “Kardeşim ve kızım “. Anlatılanlar kutsal kitaplarca da yasaklanan baba-kız ilişkisinin ensest yönüne işaret eder. (Burada Bayan Mulwray’in gözbebeğindeki renk çatlağının aile içindeki ensest ilişkiyi niteleyen bir metafor olduğunu ve filmin sonundaki yazgısının da yine gözüyle bağlantılı oluşu da, mükemmel senaryonun artı puan hanesine eklenen bir özelliğidir.)

 

Senarist Towne’in incelikli cümlelerinin ardındaki gizem yumağının ucu sayılan, karakterlerin kendine dahi itiraf edilmekte zorlanılan bu korkunç gerçeğin noktaları üzerinden, çürümeye dönüşen 30’lar nostaljisindeki toplumsal yozlaşmayı açığa vurmakla örtüştürülür… O zaman dek yapılan yüceltmenin aksine Amerikan’ın kart postallarda bilinçaltına sokulduğu mutlu ailelerin hayatlarını sürdürdüğü rüya ülkesi sıfatını almaktan çok, toplumsal iç dinamiklerin yani özne konumuna yerleştirilen aile üzerinden, perdedeki karakterler arası çarpık ilişkiler haznesinde resmedilir. Filmin temalarını oluşturan meşum baba-kız ve su sorunsalı etrafında dönen hikâye, klasik kara film öykülerinin halkın ümitsizliğe kapıldığı savaş yıllarının ve ekonomik çöküntüdeki devlet hazinesinin bireye yansımalarından kaynaklı eskimiş dönemle bir ilgisi bulunmamaktadır. Ancak peliküldeki bu kaydedilmiş senaryo, Amerikan tarihinin en sevilmeyen başkanı Richard Nixon’ın beş yıllık görev dönemini sonlandıran Watergate skandalının topluma sirayet etmiş yankılarının da doğal sonucuyla orantılıdır. Kara filmlerin altın günlerindeki seyirciyi perdeye çeken anlatılar ve çevrelerinde duyumsadığı dedikodular neyse, Watergate’in ve batağa dönüşen Vietnam çıkmazının uzantılarının senaristlere aksedişi de gayri ahlaki bir öykü etrafında eksen çizen aile kavramı üzerinedir. Ve Çin Mahallesi’nde de, sona kadar her şeyin saklı tutulduğu Nixon dönemindeki çatlağın bir benzeri yaşanır.

 

Refah seviyesi yüksek ülkelerde kurulmuş bir ulusun adıyla anılan bu mahalleler, yeni bir yaşam pırıltısıyla yerini yurdunu gerisinde bırakmış göçmenlerin, kendi milletinden olan vatandaşlarla birlikte yaşadıkları geniş yerleşkelerdir. Amerika’da bir mahalle de olan, filmde toplumsal yozlaşmanın yerine simgelendirilen “Chinatown”, 30’ların Los Angeles’ında dönen halkın aleyhindeki karanlık işlerin yerine konulmuş bir kodla örtülmüşlüğü, Hollywood filmlerindeki egzotik çağrışımlar yapmanın aksine korkunun ve günahın hiç olmadı kadar somutlaştırılmış düzeninin canlanışıdır. Fakat bu yapım, kara filmlerin seyirci üzerindeki toplumsal etkilerini yâd ederken, sinemasal yönden eski bir dil üzerine kurulmaktan çoğu zaman kaçınışı, neo-noir’ların buram buram karamsarlığını da üzerinde hiç zorlanmadan giymesiyle birbirlerini tamamlıyor. Çin Mahallesini sona kadar gizemli tutuşu ve sürekli seyirciye sorular yöneltmedeki çekinmez tavrı, bir giz perdesinin arkasında tutulan meşum ilişki, bazı olayların nasıl aksettiğini bilhassa söylemekten çekinişiyle klasik kara filmlerle arasındaki en keskin farkı bu yönden koymayı da biliyor.

Ama bu demek değil ki zorunlu klişeleri ve dönemi yansıtan çarpıklığı hiç kullanmamış olsun. Elbette, dönemin noirlarının siyah-beyaz kontrastından doğan anlamsal bütünlüğünün bir benzerini, renkli dokusunun ardında betimlediği karakterler arası ilişki yumağından desteklenici yapısını biçimsizleştirmenin de olumlu bir artısını, modern perspektifinden ve gerektiğinde omuz kamerasından, bazen de olayları dışından izleyen soğukkanlı biçimselliğinden kaynaklı hikâyeyi anlatma güdüsünün de etkinliği bulunmaktadır. Böylelikle hikâyeyi aktarma becerisi, umutsuz 30’ların travmatik yansımasını, ensest ilişkinin varlığının kanıtsallığı hâlindeki kız karakteri üzerinden kokuşmuş bir düzenin (filmdeki polislik dışındaki belirgin mesleğin balıkçılık olması da bu yönden hayli ironik) trajediyle yadsınamaz ortaklığıyla, kötünün ellerine teslim etmekle veriyor sınavını. Çalan sirenlerin ve bağrışmaların yankılandığı karmaşanın ortasındaki seyirciye istediğini vermeyen bir son; rahatsız etme görevinden anlının akıyla ayrılıyor. Tüm film boyunca Gittes’in zikrettiği Çin Mahallesindeki rahatsız eden geçmişinin tekrarı da kaderin döngüsüne kapılan güçsüz bir kahraman gibi onu bulup, sarmalıyor ve darmadağın ediyor. Gittes’ın arkadaşının dediği gibi “Olur böyle şeyler Jake. Burası Çin Mahallesi.” Sonucunda iyilerin kazandığı yüzlerce filmin arasından sıyrılan kötümser bir gelecek vaadiyle etki bırakmışlığı, türle kurduğu köprüler yanında, bilhassa tüm film tarihinde de ayrıksı bir yer edinmesini misyonuyla sağlamlaştırıyor. Başrolün ağır yüklerini çeken Jack Nicholson ve Faye Dunaway’in karakterleri yorumlama özgünlüğünün getirisi, enfes senaryonun ve harika yönetmenliğin yanına eklenen üçüncü bir ortak halkayla taçlanıyor.

Süleyman Keskin 

s.keskin09@gmail.com

Zamana Direnen Bir Efsane: Marilyn Monroe

12 Şubat 2009 Yazan:  
Kategori: İkonlar & Portreler, Manşet, Sanat, Sinema

“Benim için bir gelecek olduğunu biliyorum; ama ben onu bekleyemem.”

Marilyn Monroe

“Hollywood’un gerçek değerlerine…”

Marilyn; (1926 – 1962) küçük yaşta cinsel tacize uğramış, babasını erken yaşlarda yitirmiş, daha on dört yaşındayken çocuk aldırmış, çocuğunu bir yuvaya teslim etmiş, üç mutsuz evlilik geçirmiş (sırasıyla; James Dougherty, Joe Dimiacho ve Arthur Miller) ve henüz otuz altı yaşındayken yaşamına son vermiştir.

Marilyn’in Billy Wilder, Howard Hawks ve John Huston gibi önemli yönetmenlerle çalışmasına rağmen, payına düşen rollerin genellikle fetiş nesnesi konumundaki özneler olduğunu ısrarla vurgulamak ve hayat kadını, model, koro kızı, aktris, şarkıcı, sekreter gibi “aptal sarışın” imajına uygun düşen ikinci derece rollerde sık sık görünmesini kendi seçimi olarak değil; bilakis tecimsel düşünen Hollywood prodüktörlerinin eğilimi şeklinde algılamak gerekir. Gerçekte hiç de “aptal sarışın” değildi Marilyn. Ömrü boyunca entelektüel idollere ilgi duymuştu, edebiyatla arası iyiydi. Kocası Arthur Miller (Miller, Marilyn’in oynadığı The Misfist’in senaryosunu da yazmış ünlü bir edebiyatçıydı.) ile birlikteyken okuma aşkı daha da artmıştı. Hatta James Joyce’un Ulysses’ini okurken çekilmiş bir fotoğrafı da vardır. Bu romanı okumuş olanlar, en azından hakkında biraz bilgisi olanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır. Sonuçta kültürsüz, şöhret peşinde, yığınların yaftaladığı gibi içi boş bir star asla olmadı Marilyn. Proleter bir aileden geliyordu o, annesi akıl hastanesinde ölmüştü. Ezilmiş ve çok acı çekmişti çocukluğunda, bu da yaşamı boyunca peşini bırakmayacaktı.

Öte yandan yetenekli bir oyuncuydu da Marilyn. Sahnedeki duruşu, jestleri ve özellikle etkileyici ve zeki bakışları hayranlık uyandırıcıydı. Bütün bu artılar, üstün nitelikler kariyeri boyunca bildik rollere bürünmesini engelleyemese de başka herhangi bir aktrisin olamayacağı kadar popüler olmayı başarmış, birlikte rol aldığı aktörleri ise derinden etkilemişti. Ölümünden sonra gerek dostları, gerek meslektaşları ve gerekse de Arthur Miller, konuşmalarında, yazılarında Marilyn’in “bir kurban”, “acılı bir eş”, “arafta bir ruh”, “çok başarılı ve değeri anlaşılamamış bir oyuncu”, “mutsuzluğunun kaynağı çocukluğunda aranması gereken bir yıldız”…şeklinde tanımlayacaklar ve yaşarken tam anlaşılamadığını, Hollywood’un ise Marilyn’in oyunculuk gücünü göremediğini belirteceklerdi. Misal aktör Sir Laurence Olivier, “Marilyn’e hırçın davrandığını, gereken nezaketi göstermediğini” itiraf edecekti.

Söylemek gerekir ki Marilyn, “perdeye yansıyan kişi” değildi, olamazdı zaten. Ait olduğu yaşam tarzı, onu biçimlendiren kültürel atmosfer buna engeldi. Burjuva doğmamıştı, bu nedenle sosyetik çevrelerde ağır makyajıyla dolaşırken hep rol yaptı, yapmacık gülücükler dağıttı etrafa, mutlu görünmeye çalıştı. Kendisini gerçekten seven birini aradı yıllarca ve bu esnada nice erkek geçti hayatından: Marlon Brando, Warren Beaty, John F. Kennedy, Arthur Miller, Joe Dimiacho, Frank Sinatra, Yves Montand… Fakat gerçek anlamda hiç mutlu olamadı Marilyn.

Beyaz perdede son olarak, bir baba gibi gördüğü ve çok sevdiği Clark Gable ile John Huston’ın yönettiği The Misfist (Uygunsuzlar - 1961) ve George Cukor’ın çektiği Something’s Got to Give (1962) adlı filmlerde görülen Marilyn; hayatına son verişinin ardından hayran kitlesini ve çevresindekileri yasa boğdu, 20. yüzyılın en popüler starı ve dahası en trajik figürü olarak tarihe geçti.

 

Hakan Bilge 

hakanbilge@sanatlog.com

Başlıca Filmleri:

The Asphalt Jungle (Elmas Hırsızları – 1950 – John Huston)

All About Eve (Perde Açılıyor – 1950 – Joseph L. Mankiewicz)

Clash by Night (Gece Çarpışması - 1952 - Fritz Lang)

Don’t Bother to Knock (1952 - Roy Ward Baker)

Monkey Business (Maymun Aklı – 1952 – Howard Hawks)

Niagara (1953 - Henry Hathaway)

Gentlemen Prefer Blondes (Erkekler Sarışınları Sever – 1953 – Howard Hawks)

How to Marry a Millionaire (Bir Milyonerle Nasıl Evlenilir - 1953 - Jean Negulesco)

River Of No Return (Dönüşü Olmayan Nehir – 1954 – Otto Preminger)

The Seven Year Itch (Yaz Bekârı – 1955 – Billy Wilder)

Bus Stop (Otobüs Durağı – 1956 – Joshua Logan)

The Prince and the Showgirl (Prens ve Şovkızı - 1957 - Laurence Olivier)

Some Like It Hot (Bazıları Sıcak Sever – 1959 – Billy Wilder)

Let’s Make Love (Gel Sevişelim – 1960 – George Cukor)