Defiance (2008, Edward Zwick)

“Batı düşüncesi Eski Ahit’te sözü edilen olayların ‘’gerçek’’ olduğuna içtenlikle inanmakta –çünkü Eski Ahit kutsal kitaplarıdır- ve yaşandığı tarihsel olarak bilinen diğer olaylarla arasında bağlantı kurarak hem birkronoloji oluşturmaya hem de Eski Ahit’in tüm insanlar gözünde geçerliliğini kanıtlamaya çalışmaktadır. Örneğin Müslümanlar Hz. Musa’yı ve Tevrat’ı kabul etmelerine karşın ‘’değiştirilmiş’’ olduğunu söylemektedirler. Eski Ahit’te yazanların ‘’gerçeklenmesi’’ durumunda, bu ilk amaç olmasa da, Müslümanlar üzerinde psikolojik bir baskı oluşabileceği düşünülmektedir diye değerlendiriyorum. ‘’Kutsal Kitap Arkeolojisi (Biblical Archaeology) adı verilen bilim, Batı’nın egemen ideolojisinin [i]‘’manevi’’ kanadı ile ‘’bilimsel’’ kanadı arasında köprüyü oluşturabilmek amacıyla ve çok büyük beklentiyle yaratıldı denebilir.” [/i] *

‘’Aslında dünyanın en popüler hikâyesidir, Exodus kitabının başlarında anlatılan. Adı verilmeyen firavun döneminde Mısır toprakları üzerinde yaşayan İbranilerin sayıları giderek artmış ve bu insanlar ülkedeki en büyük etnik grup haline gelmişlerdir. Sonunda, Mısır yönetimi, herhangi bir savaş durumunda düşmanlarıyla birlik olacaklarından korktuğu bu insanların çoğalmasının önüne bir set çekmek isteyen firavun, çareyi yayımladığı bir fermanda bulur: Yeni doğan İbrani erkek çocuklarının hepsi, öldürülecektir. Bu dehşet verici uygulamadan, bebeklerin yalnızca biri kurtulabilir. Anne ve babasınca bir sepete yerleştirilip Nil Nehrine bırakılan bu erkek çocuğu, firavunun kızı tarafından bulunacak ve evlat edinilerek sarayda büyütülecektir. Sarayda önemli mevkilere gelir. Ancak bir gün bir Mısırlının İbrani bir köleye eziyet ettiğini görünce araya girerek Mısırlıyı öldürür ve kanun kaçağı olur. Artık Mısır topraklarında kalamayacağı için de Sina çöllerine doğru kaçar. Çölde iken atalarının tanrısı Musa’nın karşısına çıkar ve Mısır’daki halkını oradan çıkarıp, kendilerine vatan olarak bağışladığı Kenan’a götürmesini ister. Firavun önce karşı çıkar ancak ülkenin başına gelen çeşitli felaketlerden sonra izin verir. Ne var ki firavun aniden karar değiştirerek ordusuyla birlikte İbranileri Kızıldeniz’de yakalar. Bunun üzerine Musa elindeki asasını Tanrı’nın emriyle göğe kaldırır ve deniz ikiye ayrılır. İbranilerin sonuncusu da karşı kıyıya ulaştıktan sonra deniz yeniden kapanır ve Mısırlı askerler dalgalar altında kalırlar’’ *

Film dışı not: Türk kültüründe ve destanlarında ‘’suya bırakılan bebek’’ motifine hiç rastlamadım ve hiç duymadım. Bazı ‘’tarihi’’ filmlerimizde bu göndermeye başvurulmuştur. Kendi tarihinden bihaber yapımcılarımız ve yönetmenlerimizin acınacak hallerine üzüntüyle bakmaktan başka bir şey elimden gelmiyor. Türk sinemasının iyi filmler çıkarmasını bekleyen biz seyircilere yazık oluyor. Ki bu ‘’tarihi’’ filmlerimizin neden ve nasıl çekildiklerine dair yaptığım araştırma ve incelemeyi umarım tamamlayabilirim.

II. Dünya Savaşı sırasında Alman işgaline uğrayan Belarus’ta yaşayan (Beyaz Rusya da denmektedir) Yahudilerin karşılaştığı sıkıntı, zorluk ve saldırıları anlatan, gerçek olaya dayandığı söylenen bir film. Gerek Naziler gerekse Belaruspolisi tarafından saldırılara uğrayan Yahudiler kurtuluşu kaçmakta bulurlar. Ailesi öldürülen dört Yahudi kardeş, çok iyi bildikleri ormana sığınırlar ve Nazilerin kendileri bulamayacaklarını düşünürler. Diğer Yahudiler de kendileri gibi düşünürler ve kısa bir zaman içinde pek çok Yahudi ormanda toplanırlar. 

Filmin bundan sonraki Musa’nın halkını Mısır’dan çıkarması hikâyesiyle birebir örtüşüyor. Çekilen sıkıntılar, yiyecek ve ilaç bulunmaması, düşmanın her an yerlerini tespit etme olasılığı, kamp içerisindeki huzursuzluklar… Zaman ilerledikçe cemiyete önderlik etmek zorunda olduğunu benimseyen Tuvia‘’ Kimseyi kaybedemeyiz. Bulunduğumuz yerin dışına çıkmayacağız. İntikam isteğimiz canlı kalacak. Burada söylemeye çalıştığım hayvanlar gibi avlanabiliriz ama bir hayvana dönüşmeyeceğiz. Hepimiz bunun için seçildik. İnsanoğlu olarak burada yaşayabilmek için. Özgürlüğün her günü, hareketimizin yeni bir evresi olacak. Öleceksek de, en azından insanoğlu gibi yaşamaya çalışarak ölmeliyiz.’’ diyerek liderliğini ilan eder. Ve film boyunca kıvranıp duran ve bir türlü ortaya çıkmayan kaçınılmaz soru Zuş’tan gelir. ‘’Yani yeni Musa sen oluyorsun demek’’

Evet, yeni Musa TuviaBielski’dir artık. Kendisinin de diğerlerinin de ‘’seçildiğine’’ inanır, tıpkı Eski Ahit’te yazdığı gibi. Cemiyetini korur, sıkıntılara hep birlikte göğüs gerer, bir peygamber adaleti ve edasıyla aralarında dolaşır ancak gerekirse silaha sarılmaktan ve savaşmaktan kaçınmaz. Ormana sığınan Yahudilerin yanlarında yiyecek, ilaç ve diyecek olmadığı gibi bu ihtiyaçlarını karşılayabilecek kaynaklar da yoktur. Yokluktan ve yiyeceği idareli kullanmaktan başka çarelerinin olmadığı günler, atalarının ‘’mayasız ekmek’’ geleneklerine vurgu yapmaktadır. Saklanma dönemini en az kayıpla atlatmak, dağılmadan, toplu halde kalarak direnmek isteyen Tuviakurallarına kesin uyulması emrini verir. Anne-babasının intikamını aldığı gibi, ilaç ve silah bulabilmek için çatışmalara katılır. Emrine uymayan bir Yahudi’yi de öldürmekten çekinmez. Esir alınarak kampa getirilen bir Alman askeri de kadınından çocuğuna dek cemiyet tarafından topluca linç edilir. İnsanların içindeki nefret hissinin yatışması –katharsis- gerektiğini düşünen Tuviabuna göz yumar.

Yahudilere yardım ettiğinden dolayı asılan bir adam Tuvia’ya sorar: Siz Yahudilerle arkadaş olması neden bu kadar zor. Kritik soru budur ancak Tuvia‘’Onlardan biri ol da gör’’ diyerek diplomasi tarihine geçecek güzellikte bir cevap verir. Bu yanıt hem o adam için hem de bizler için yeterlidir, arkasını kurcalamaya gerek görmeyiz. Ve film ‘’gerçek bir olaya’’ dayandırıldığı için fazla kurcalamaya gelmeyeceği de ortadadır. Yani film Yahudilerin niçin böyle bir davranışa maruz kaldığı sorusuna cevap vermez, izleyicinin bildiği varsayılır.

Zuş savaşçıdır, savaşma taraftarıdır. Oturup beklemektense düşman öldürmek gerektiği düşüncesindedir. Kendisi gibi düşünen üç-beş adamla birlikte kamptan ayrılarak Kızılordu askerlerinden oluşan Ekim Tugayı isimli gruba katılır. Bir gün askerlerden biri Zuş’un adamlarından birini Yahudi olduğu gerekçesiyle döver. Buna katlanamayan Zuş, bu ‘’yoldaş’’ ı ‘’Yahudi düşmanlığı yaparak müfreze disiplinini ihlal etti’’ diye şikâyet eder. ‘’Anavatan Yahudi ayrımı yapmaz’’ der. Komutan kendisini haklı bulur ve bunu yapan askerin özür dilemesini sağlar. Hayli sonra Almanların ormana saldırı düzenleyeceği öğrenildiğinde Ekim Tugayı ormanı terk etmeye başlar. Zuş’a çekilme emri verilir ancak Yahudi kampı olan Bielski Tugay’ının hala ormanda olduğunu, onlara yardım etmeleri gerektiğini söyler ve ‘’onlar benim kardeşlerim’’ der. Ekim Tugayı komutanının cevabı çok manidardır ‘’Hepimiz kardeşiz.’’

Alman saldırısı olacağını Tuviada öğrenmiştir ve ‘’Hz. Musa da Yahudileri kötülükten kurtarıp Mısır’dan kaçmasını sağlamıştı’’ diyerek harekete geçer. Bir gün sonrası ise Mısır’daki kölelikten kurtuluşun anısına her yıl 8 gün kutlanan Pesah (Hamursuz Bayramı) günüdür. Pesah Yahudilerce “özgürlüğün bayramı“ olarak bilinir çünkü Mısır’daki esaretten çıkışlarını kutlarlar. Pesah Yahudilerin mücadeleleri ve kimliklerine sahip çıkmaları, Yahudi bilincinin temelini oluşturmuştur. Bu bayramda kurban edilen kuzular mayasız ekmeklerle yenilmektedir. Ayrıca bu bayramda Yahudiler bir keçi bulup bu keçiyi günahları karşılığında çöle salarak tanrıya kurban etmektedir. Günah keçisi terimi buradan gelmektedir.

Tüm cemiyet birden hareket geçer. Gerek Musa’nın halkını Mısır’dan çıkarması gerekse Tuvia’nın aynı hareketi yıllar sonra yapmasının Pesah gününe gelmesi, ayrıca ormanı çok iyi bilmelerine karşın Musa’nın Kızıldeniz’i geçmesi gibi Tuvia’nın önüne de bir bataklık çıkması ne büyük bir tesadüftür. Ki bu sahneden önce öğretmenin ‘’Mısır’dan Çıkış’’ tan bahsetmesi, Tuvia’nın Hz. Musa’ya gönderme yapması ve hemen sonra bataklığın karşılarına çıkmasını gördüğümde son James Bond’un asasını –pardon silahını- kaldırıp yol açacağını düşünmedim değil.

‘’Kalabalık kafilenin yolunun niçin Kızıldeniz’e düştüğü noktasında da soru işaretleri çok fazladır ki, bunun aslında bir çeviri hatası olduğu ve bugünkü Süveyş Kanalı’nın bulunduğu yerde bir zamanlar var olan [i]‘’Sazlıklar Denizi’’ adlı bataklığın kastedildiği sonradan anlaşılmıştır. Dolayısıyla ‘’asayı yukarı kaldırarak denizi yarmak’’ da elbette bir masaldan ibarettir.’’[/i] * Defiance filminin yapımcıları çağa uyum sağlamışlar ve Tuvia’nın karşısına Kızıldeniz değil Sazlıklar Denizi eşdeğeri olan bir bataklık çıkarmışlardır.

Eski Ahit’te bahsedilen Mısır’dan Çıkış kitabının günümüz şartlarına uyarlanmış ve kendisine II. Dünya Savaşı ve Nazi’leri dayanak yapmış güçlü bir film. 50 milyon dolara mal olduğu söylenen film yer yer propaganda sınırlarını bile aşmasına karşın Yahudilik hakkında hiçbir şey bilmeyen insanlara ve günümüz gençlerine sesleniyor. Filmi izledikten sonra çeşitli sebeplerle Yahudiler hakkında bir şeyler duyan insanların ‘’aaa, aynı Defiance filmindeki gibi’’ diyecekleri ve ‘’modern Exodus’’ u öğrenecekleri açıktır. Yahudi cemiyetinin çalışkanlığına, güçlü inancına ve unutmayıp unutturmama karşısındaki azmine saygı duymamak elde değil. Bizler daha tarihimizle ilgili –adam gibi- bir tane film bile çekememişken, ne diyeyim, bilemiyorum.

Pek çok zaman Yahudilik ile Siyonizm birbirine karıştırılır. Burada arasındaki farkları ve benzerlikleri anlatacak değilim. Ancak Tuvia’nın Yahudiliği, Zuş’un ise Siyonizm’i temsil ettiğini düşünüyorum. İkisi de kardeştirler ve ‘’bataklık’’ geçildikten sonra Zuş yardıma gelmese hepsi öldürülecektir. Demek oluyor ki Yahudilik ve Siyonizm birbirine muhtaçtır ve birbirlerinin tamamlayıcısıdır diye değerlendiriyorum.

 

Son olarak Yahudi Rusların kendi aralarında İngilizce konuşmalarına rağmen Yahudi olmayan Ruslarla Rusça konuşmalarına –hepsi Belarusvatandaşı Rus olmalarına karşın- bir anlam veremediğimi de söylemek durumundayım. Filmin izlenirliğini artırmak maksadıyla böyle ‘’absürd’’ bir yöntem uygulandığını düşünüyorum. Baştan sona Rusça bir filmin izlenmeyeceği düşünülmüş olmalı.

Belirli bir amaç doğrultusunda çekilmiş, son James Bond Daniel Craig’in şöhretinden faydalanarak Mısır’dan Çıkış hikâyesinin güncellenerek özellikle günümüz gençlerine aktarılmaya çalışıldığı bir yapım. Başka bir topluluğu işlemiş olsa güçlü bir film olabilecekken basit bir propaganda filminden öteye gidebilmiş değil diye düşünüyorum.

* Burak Eldem, 2012, Mardukla Randevu

Salim Olcay

s.keskin09@gmail.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

The Tree of Life (2011 - Terrence Malick)

Kırk yılı devirmiş sinema yaşantısı boyunca yönettiği beş uzun metraj filmiyle sinemaseverlerin belleğinde haklı yer edinen nevi şahsına münhasır rejisör Terrence Malick, 2011 yılında Altın Palmiye’yle evine döndüğü son filmi The Tree of Life’da (Hayat Ağacı), orta sınıf ailenin bireyleri üzerinden evrenin başlangıcıyla bağdaştırdığı yarı belgeselvari öyküsünde küçük insanların düşlerine, isteklerine, umutlarına, dertlerine değinen, söylemce oturaklı, duygu dolu bir şahesere imza atmış. Evrenin yaratılışından itibaren canlılar arasında varolan kuralları, değişimleri, yapılaşmayı, dinozorları, modernizmi, banliyölerdeki aileleri, çıkarcılığı, karşılıksız sevgiyi ve aile bağlarının etkilerini senaryosunda ustalıkla birleştirmiş. Görüntülerle ördüğü şiirsel bir yolculuğun kapılarını aralayan anahtarı da takipçileri olan sinema seyircilerinin ellerine buyurmuş. Günümüzün sinemasal öykülerinde bulunamayacak, işlense de inandırılamayacak naif bir hikâyeyi, geçmişin tozuyla sarı sayfaları çevrilen güncenin yapraklarından süzülen bir ışığa, kamerasını aşırı duygusallığa kaydırmamanın lezzetiyle, damakta yer edinircesine yön vermiş. Hüzün ve huzuru arayanları derinden etkileyecek, sinemaseverler için de ikinci on yılın en kayda değer filmlerinden birine mührünü vurmuş yönetmen Terrence Malick.

Pek çok filmi kendine fon edinen Amerikan banliyölerindeki huzurlu ve mutlu aile tablosunun bir benzeri de üç çocuklu O’Brien ailesinin sıcak yuvası içerisinde süregitmektedir; ta ki, günün birinde kapılarını çalan postacının taşıdığı üç çocuğundan birinin ölüm haberini veren o uğursuz mektup okunana dek. Sessiz çığlıklar, yakarışlar, gözyaşı, içlerini dolduran sarsılmaz inancına kadar sorgulamaların her biri dizginlenemeden gün yüzüne çıkar. Acısını yansıtmayan dirayetli baba, oğul kaybeden acılı anne ve masumiyetlerini daha yitirmemiş çocuklarının yaşam öyküleri evrenin yaratılışından itibaren gelişen zamandizinsel bir irdelemeyle, mutlu anlarının temsilindeki evlerinin çatısı altından yayılan abartısız anlatımla seyircinin önüne serilir.

Demeç vermeyişiyle ve fazla fotoğraf çektirmemesiyle de bilinen Terrence Malick, üslubunu sinemacılar arasında yaymaya ve şablonun dışına bir adım bile atmadan seyirciyi etkilemeye çalışan her büyük sinemacı gibi, senaryoyu işleme biçimselliği ve kurgu masasında hissettirdiği etkili yönetimiyle, yüzlerce defa anlatılmış inançları kuvvetli bir aile içindeki baba-oğul çatışması minvalindeki hikâyeye anneye de rol biçerek, evrenin oluşumundan itibaren aktarma çabasının neticesinde farklılık arayışına giren seyircinin gönlüne taht kurmaması olasılıksız gibi görünmektedir. Malick’e usta sinemacı payesini yakıştırmışken son filmi Tree Of Life’ın bir yönden diğer sinema üstadı Stanley Kubrick’in “2001: A Space Odyssey”inin ilk epizodundaki seyirciyi soğuk evrenin yaratılma sürecindeki rahatsız edici karanlıkla baş başa bırakan izleyen/anlamaya çalışan göz tarzı çekimleri ile yarışacak tam tersi etkideki sıcakkanlı görüntüleri, 2001’in bilimkurgu türü içerisindeki bayraktarlığına bazı yönlerden göz koymuş etkisi imasını seyircinin hafızasında yaratabilir.

 

Ancak iki sinemacını filmleri arasındaki en temel fark; ilki büyük bir projeden büyük bir hikâyeyken diğeri de küçük insanların özyaşamları üzerinden etkiler bırakacak, ete-kemiğe bürünmüş, insani özellikleri had safhada ve metalik bir tat bırakmayan bir deneyimle işlenmesidir. Malick’in gözlemi de insanın kendine özgü duyuları, inançları ve dünyaya bakışı üzerinden yapaysallığa kaçmayan bir dem verişiyle sıkı sıkıya kenetler görüntülediklerinin büyüsünü. Hikâyesinin göbeğine oturttuğu O’Brien çekirdek ailesini tamamlayan bireylerin kader çizgilerini Allah’ın evreni yaratışından itibaren süregelen düzenin tümden varım düzleminin tam orta noktasında imler. Ve inancı kuvvetli bir annenin çocuklarında da aynı hassasiyeti bulunmasına özen gösteren yaklaşımıyla, hayattan beklentileri başkalarının yönlendirmesiyle kesintiye uğramış babanın ailesi üzerinde kurduğu otorite mekanizmasıyla zaman zaman yalpalayabilir ama “babanın biraz kötü biri olabilirim fakat sen olmamalısın” cümleleriyle katiyen hiçbir vakit kaybolmaya yüz tutmadığının da altını çizer. Senaryosunun yükünü çeken tüm karakterlerin dinsel yönünü gülünç göstermeye çalışan karikatürize etkiye kurban etmeden, mübalağsız ve yalın dokunuşlarıyla örer karakterlerinin kozasını. Bazen yaşananlar aile içindeki ufak sertleşmeyi gözler önüne sererken, çoğu zaman hissedilen, zor günler yaşayan babanın bazı yönlerden sinirsel dışa vurumu şeklinde yorumlandırılır.

Zaten yönetmenin senaryosunu oluşturmaktaki bir amacı da 50’lerin muhafazakâr ailesinin sinemada gelenekselleşmiş örneği üzerinden varoluşun sebeplerini suale gerek bırakmadan görüntülerindeki aile bireylerini koşutluk ekseniyle, bazıları savrulmadan önceki mutlu günlerini anlatmaya soyunmasıdır. Adları açıklanmayan anne (oyn: Jessica Chastain) ve baba (oyn: Brad Pitt) karakterlerinin çocuklarını yetiştirme tarzlarını, insanlarla ilişkilerini, gündelik hayatlarını, kavgalarını, oğulların haşarılıklarını şiirsel kesitler halinde sunar seyirciye. Kâh zamansal oynamalarla milyonlarca yıl öncesine gider, kâh hikâyeyi günümüz dünyasında hatırlayan konuma yerleştirdiği şimdinin orta yaşlı yetişkini üzerinden geçmişte yaşadığı utanç verici anlara odaklandırır. Malick minimalist sinemaya yakın üslubunda, takvim yaprakları değiştikçe unutulan masumiyetin, aile bağlarının, geçmişe özlemle anan duygularının acı tatlı olaylar yaşadıkları banliyö evlerinin hatırasını o günkü hiddetle hisseden karakterin en derine inen yaklaşımıyla iletişim kurmayı dener seyircisiyle. Yönetmenin kamerasına aldığı devinen görüntülerin birbirlerine bağladığı ana mesajıysa yıllar geçtikçe yitirilen ailevi yakınlığın, anne-baba sıcaklığının geçmişte utanılacak bir hâl alsa dahi yaşlandıkça daha fazla önem arz ettiğini dillendirmek istemesinden başka nedir ki?

Sean Penn’in canlandırdığı Jack karakterinin günümüz yaşayan birey modelinin volkanik kayaçları arşınlamasının ve göğe yükselen betonsu binalar içinde bezgin insan portresi verişinin yegâne amacı da işte budur; yani geçmişteki mutlu anların izini sürmek. Her daim ailesiyle yaşadığı müstakil evlerindeki çocuksu masumiyetin yollarını araması, dağılmış kökleri yeraltında uzayan ağaç metaforuyla açımlanır. İstenilen hayat ağacını gövdesine ulaşmaktır, nefes almaktır, aile sıcaklığı hissetmektir, mutluluktur, tek vücut olmaktır. Jack karakterinin filmin sonundaki çölün ortasındaki kapıdan girişi ve önceki sahnedeki asansörle yükseğe çıkması metaforuyla başlanılan kumsal üzerinde yakınlarını arayış içindeki insan topluluğunun ahiretteki kavuşma sahnesinin bir benzerini hatırlatır gördükleri. Annesi, babası ve diğer kardeşleri de oradadır. Anne iki çocuğunu severken orta yaşlı Jack dışarıda kalır çünkü hayata gözlerini kapamadığından yaşamına geri dönmenin zorundalığını bilir ve saatler süren ahiret kesitinden çıkar, sanki her şey bir masalmış yüz ifadesiyle hayatına geri döner. Film, evrenin oluşagelen serüvenini ve insanlığın yok olduğunu anlatışını bir aile üzerinden verdiği mesajlarla kesiştirerek sonlandırır. Böylelikle yaratanı simgeleyen ışığa seslenenlerin konuşmasının anlamı da diğer hayattayken isteğini doğrudan seslenebildiğini göstermektir. Malick kafasında kurduğu hikâyede her şeyin başlangıcıyla bitişine Allah’ı da katarak anlatmak ister ve anlatır…

 

Film boyunca kadrajın çerçevesinin dışına taşmayan lirik görüntüler, hareketli kameranın etkisiyle, ilerleyen sürede birbirlerini tamamlayan sahnelerin kurgulanmasıyla dokunur. Sekanslarda dikkat çeken anlık korkunun, hayal kırıklıklarının, mutluluğun temelleri bazen anne-baba, bazen baba-oğul perspektifinde süregider. Bu sahnelerde en çok, oğlun her geçen günde çocukluğunun masumane anlarını ellerinden yitirişinin üzerinde hikâye gelişir. Ergenliğe adımı sırasındaki olayları kimi zaman başkalarını camlarını kırma, kavgalara hakemlik etme, kardeşine zarar verme, otoriter babaya karşı duruş ve kadınları tanımadaki engelleri yavaş yavaş ortadan kaldırmayla tamamlandırılır. Karşı cinsi zihninde betimleyecek en büyük hamlesinde annesi aklına gelir ve yaptıklarından utanç duyar; onu doğuran kadının yüzüne bakamaz, büyüdüğünü kavramıştır artık. Yönetmenin bu oğul karakteri üzerinden senaryoya derinlik veren en önemli hamlesi çocuğun bakış açısından, evin iktidarını tek başına sahipleyen baba karakterine karşı ses yükseltmeleri, ölmesini arzulayan duaları, “(annem) beni seviyor” cümlesinin yüzüne haykırması hafif örtük oidipal ekseriyetli çıkarımla ilişkilendirilmesi sonucunu doğurur. Belki de sahnelerden anlaşılması istenilen vurgu sadece anne sevgisine bağlılığın tutkulu etkileri olsa bile “oidipal” yönün gölgesi, ikinci sonuca daha bir baskın düşüyor anlatıda.

Terrence Malick’in ergenlik çağına girme aşamasındaki çocuğun sıkıntılarına, arkadaşlarıyla, kardeşleri ve anne babasıyla kurduğu diyalogların neticesinde, bazı seyircilerin istediği geniş yelpazeye ulaşmamış mesajlarının şikâyeti bence yapımın süresi içersinde ok gibi hedefe varan, derli-toplu bir anlatımı egemen kılmış. Ancak filmin son 35 dakikasından sonraki süreçte Sean Penn’in küçüklüğünü canlandıran çocuk karakterinin duygularına, haylazlıklarına gereğinden fazla yer verilmesi filmin şiirsel etkisine biraz zarar veriyor ve aynı karakter üzerinde olayların ardı ardına gelişmesi de senaryonun yükünü sırtlanan diğer karakterleri geri plana yollamış. Bana kalırsa bu tarafı filmin yegâne eksikliğidir. Eğer ki yönetmenin aklındaki tastamam kurgunun (6 saatlik bir süreden söz ediliyor) ev sinemasına yönelik DVD’si gelecek aylarda çıkarsa 5–10 dakika süren tekdüzeliğin de kalkacağına, yönetmenin aklındaki o geniş projenin mükemmeliyete o zaman ulaşacağına inanıyorum. Şu anda karşımızdaki çok iyi film ama bence, o az sayıdaki mükemmeller sınıfına giremeyecek birkaç eksiği mevcut.

 

Sonuçta, tüm süre boyunca klasik müziğin gövde gösterisiyle akan görüntülerin içindeki evrenin oluşum sürecindeki Zbigniew Preisner’ın “Lacrimosa”sının uyumu dikkat çekicidir. Oyuncu kadrosunu oluşturan Jessica Chastain’in rol yeteneği, Sean Penn’in az ama öz görüntüleri, filmin yapımcılığın da üstlenen Brad Pitt’in bir Oscar adaylığını gerektiren baba karakterini etkileyiciliği, şiirsel görüntüleri taçlandıran soundtrack, pelikülle sıkı sıkaya bir bütün oluşturur. Yönetmen Terence Malick’in yaşı ilerlemiş de olsa nice film çekmesini ve her daim üslubunu korumasını bir sinemasever olarak canı gönülden istiyorum. Filmleri gişe yapmasa da kendi bildiğinden şaşmasın, kendisini önemseyen seyirci olarak isteğim(iz) budur.

Süleyman Keskin

s.keskin09@gmail.com