Madan Sarup’un Post-yapısalcılık ve Postmodernizm Adlı Yapıtının İncelenmesi

20. yüzyıldan başlayarak, post-yapısalcılık ve postmodernizm kavramları, felsefeden, sanata ve daha birçok disiplinde tartışılan bir kavram haline gelmiştir. 1960’’lı yıllardan günümüze değin yapılan bu çalışmaların düşünsel dünyaya yoğun katkıları olmuştur. Modernizmin sorgulanmasını sağlayarak, postmodern durumun göstergeleri, bireyin bilinçaltı, kapitalizmin değişen biçimleri, tüketim toplumu, çokkültürlülük vb üzerine geniş kapsamlı düşünceler ortaya çıkmıştır. Ancak bu kavramlar üzerine yapılan tartışmaların belirsizliği sürmektedir. Bu noktada oluşan bilgi yığılmasını sistemli bir şekilde çözümlemek adına, Madan Sarup’un Post-Yapısalcılık ve Postmodernizm adlı çalışması, bir nevi başlangıç kitabı olarak post-yapısalcılık ve postmodernizm akımlarına giriş niteliği taşımaktadır. Sarup, bu akımların öncüsü sayılan kişileri eleştirel bir açıdan bizlere sunmaktadır. Yöntemsel olarak Marksist bir bakış açısı ile değerlendirmeler yapılmıştır. 

         Madan Sarup, bu çalışmasında, 20. yüzyılın felsefi ve düşünsel yaşamına çok önemli katkıları olan (Lacan, Derrida, Foucault, Deleuze, Guattari, Cixous, Irigaray, Kristeva, Lyotard ve Baudrillard) gibi düşünürleri temel özellikleri ile incelemiştir.    

         Madan Sarup, giriş bölümde öncelikli olarak, yapısalcılık ve post-yapısalcılık arasındaki benzerlikleri ve ayırt edici özellikleri genel olarak karşılaştırma yoluna gider. Descartes’in “Düşünüyorum, demek ki varım” düşüncesinden yola çıkarak, özne ve birey konusuna değinir. Burada ‘ben’ özerk olmakla kalmayıp aynı zamanda kendi içinde ‘tutarlı ‘ olarak görülür. Bilinç ile çatışma içerisinde varolan, ‘ben’den ayrı bir başka zihinsel etkinlik alanı içerisinde açıklanamaz.

         Sarup bu noktada, Levi-Strausse’un, insan bilimlerinin değişmez amacının insanı oluşturmak değil, onu çözüştürmek olduğunu ileri sürmesine değinerek, sonradan bu düşüncenin yapısalcılığın savsözü noktasına dönüştüğünü söyler. Althusser, Marksizmi yeniden yorumlama çabasına girerek, insancılık karşıtlığı çizgisi doğrultusunda ele alır.

         Post-yapısalcılar özneyi çözündürmek istemişlerdir. Derrida ve Foucault’un bu anlamda bir özne konumuna sahip olmadıkları söylenmiştir. Sarup’a göre Lacan, bu konuda sıra dışı bir örnektir. Çünkü psikanalize yakınlığı nedeniyle özneye bağlı kalmış ve Hegelci felsefe yönünden biçimlenmiştir.

         Her iki akımın ortak bir özelliği, tarihselciliğin eleştirisini yapmalarıdır. Düşünürler, tarihin içerisinde bir baştan öbür başa belli bir örüntü bulunduğu görüşüne pek sıcak bakmamaktadırlar.

         Bu bağlamda ele alındığında bir ‘anlamın eleştirisi’ söz konusudur. Bu konuda ilk akla gelen, Saussure’ün gösteren ile gösterilen arasında çizdiği ayrımdır. Örnek olarak, ‘elma’ sözcüğünün bildirdiği imge (gösteren) elma kavramı da gösterilendir. Gösteren ve gösterilen arasında oluşan bu ilişki dilsel bir gösterge oluşturur ve sonuç olarak dil bu göstergelerden meydana gelir. Dilsel gösterge yasa tanımaz.  Bu durum dilsel göstergenin bir şeyi, belli bir zorunluluk yoluyla değil uzlaşımla, ortak kullanım yoluyla temsil ettiği anlamına gelmektedir. Saussure, her gösterenin anlamsal değerinin, yalnızca yapısı içindeki konumuna bağlı olarak kazanıldığını da belirtmiştir.

         Sarup, post-yapısalcılıkta genellikle gösterilenin öneminin azaltılarak gösterenin başat kılındığını söyledikten sonra Lacan’dan şu örneği verir. “Lacan, gösterilenin gösterenin altından hiç durmadan kaydığını yazmaktadır”. Bu konuda Derrida daha ileri giderek, dilin dışında, herhangi bir göndergeyle belirlenebilir bir ilişkisi olmayan, yalın bir gösterenler dizgesine inanmaktadır.

         Yapısalcılık ile post-yapısalcılık arasındaki ayırt edici özelliklere örnek olarak şu verilebilir: Yapısalcılık, doğruluğu metnin “arkasında” ya da “içinde” görürken, post-yapısalcılık okuyucu ile metnin karşılıklı etkileşimini üretkenlik olarak görmektedir. Sarup’a göre, post-yapısalcılık, Saussure’ ün gösterge anlayışına son derece eleştirel yaklaşmaktadır.

         Sarup, yapmış olduğu bu karşılaştırma sonucunda, alanında en önemli isimler haline gelen, Lacan, Derrida ve Foucault’u ele alır.

         Lacan incelemesine 1968 hareketini ele alarak başlayan Sarup, bu gençlik ve özgürlük hareketinin sonucunda insanlar arası ilişkilerin her yönü ile radikal bir şekilde tartışıldığını ve cinselliğinde burada önemli bir yer tuttuğunu söyler. Yazar bu bölümde genel olarak Lacan ‘ın psikanalizi dilbilim üzerinden tekrar yapılandırmasını inceler. Lacan’ın Amerikan ego psikologları ile olan farkına değinir ve bu incelemecilerin Freud’u yanlış değerlendirdiklerini söyler. Lacan ile ilgili bu bölümün temel cümlesi; “Bilinçdışının da dilinkine benzeyen gizli bir yapısı olduğudur” buradan yola çıkarak Sarup, bir Lacan çözümlemesi yaparak son olarak feminist kuramcıların Lacan değerlendirmelerini yansıtır.

         Derrida ve Yapısöküm olarak adlandırılan bölümde, kavramın tanımlaması yapılmaya çalışıldıktan sonra, Derrida’nın Yapısöküm ile kendisinden önceki tüm metafizik eleştiri geleneğini parçalayışı ele alınır.  Derrida’nın yapısöküm yönetiminin oluşumunda, Nietzsche, Freud ve varoluşçu felsefenin en önemli ismi Heidegger’in önemi ortaya çıkarılır. Sarup, Derrida incelemesinde son olarak Marksizmi ve yapısökümü ele alır. Sarup’un değerlendirmesi bu noktada Marksist bakış açısı ile yapılan bir değerlendirmedir. Yapısöküme yapılan en önemli eleştiriyi ise Teryy Eagleton’dan alıntılayarak yapar. Bu bölümde ortaya çıkan sonuç ise, Derrida’cı yapısökümün aydınlanma eleştirisi yanında tüm geleneğin kökten bir şekilde tekrar değerlendirilmeye alınmasını sağlamasıdır.

         Foucault ve Toplum Bilimleri başlığı altında incelenen bölümün girişi, Foucault’un dünyayı bütün yönleri ile açıklamaya çalışan küresel kuramsallaştırmaya karşı olması düşüncesi ile başlar. Focault’u ele alırken onun önemli incelemeleri olan, “Hapisanelerin Doğuşu”, “Deliliğin Tarihi”, adlı yapıtlarından yola çıkar. Sarup’a göre Foucault, tarihin örselediği konulara çomak sokarak onları ortaya çıkarmış. Bir nevi atılmış ve gizli kalmışın tarihinin sosyolojisini yapmıştır. Bu bölümde ortaya çıkan düşünce, Foucault’un tüm bu incelemelerini “iktidar” sorunsalı başlığı altında ele alarak incelemesidir. Sarup, Derrida incelemesinde olduğu gibi Foucault hakkında da Marksist bir yöneliş inceleyen değerlendirme yapmıştır. Bu bölümün sonucu olarak ortaya çıkan düşünce “iktidar” kavramının salt politik yanı ile varolmadığı, cinsellik, bilgi gibi konularda da önemli bir unsur oluşturduğudur.

         Sarup bir sonraki bölümde, köklerini Nietzsche’den aldıklarını söylediği, Deleuze ve Guatttari’yi ele alır. Bu düşünürlerin aykırı düşünceleri olarak yorumlanan “şizo-analiz” düşüncesini açımlamaya çalışır. Her iki düşünürün en önemli yanı, iki farklı alanın isimleri olan Marks ve Freud’un “arzu, üretim ve makine” kavramlarını yeni bir düşünce etrafında bir araya getrime olarak belirtilir. “Bizler arzulayan makineleriz” bu düşünce sonucunda ortaya çıkan en önemli konu, libido ve siyasetin birbirine sızan alanlar olduğunun belirtilmesidir. Deleuze ve Guattari,  toplumda iki tür arzudan söz ederler. Paranoid ve şizofrenik. Faşist ve devrimci tanımlamaları ile kendilerine sınır oluşturan iki insan modeli incelenir. Sarup, İki düşünür, kendi bilinçdışı tanımlamalarına değinerek şunları söyler : “Bilinçdışının aslında siyasal bir güç olduğuna, bu gücün kendine tarihin belli dönemlerini ya da belli başlı siyasal partileri mesken edinen faşizmi büyük oranda etkisiz kılacağına inanırlar.”

         Sarup beşinci bölüm’de ‘yeni felsefeciler” olarak adlandırdığı isimleri tanıtmaya devam eder. 1968 yılında adından söz ettirmeye başlayan bir başka kavram ise feminizmdir. Bu bölümde üç Fransız kasın kuramcıyı (Cixous, İrigaray ve Kristeva) tartışır. Her üç kuramcı da, kadın sorununu, Lacan ve Derrida’nın ortaya attığı post-yapısalcı söylemler üzerinden geliştirmeye ve açımlamaya çalışır.

         Cixous, toplumsal yapıda süregelen ataerkil yapının söylenlerini ortaya çıkarmaya çabalamıştır. Ve bunu göstermek için zaman zaman mitolojik unsurlara başvurmuştur.

         Sarup, düşünürün tiyatro ile olan ilişkisini incelemeye alır. Cixous tiyatroyu, şiirin hala kamusal ve kuttörensel biçimler içerisinde yaşamını sürdürebildiği bir uzam olarak duyumsamaktadır. Tiyatronun geçmişine feminist bir okuma ile yaklaşır. Tiyatro tarihinin kadını sürekli nesneleştirmiş olduğunu vurgular. Oyunları genel olarak, temelde kadının ataerkil kültürle olan ilişkisi üstüne yoğunlaşmış olması yazarın feminist eleştirel yöntemi kullanmasının en önemli göstergesini oluşturur.

          İrigaray’ın temel amacı da ataerkilliğin felsefeye olan yansımalarını araştırmaktır.    Kristeva, kadına ve feminizme ilişkin konular dışında, cinsellik ve dişilik gibi konularla da yakından ilgilenmiştir. Ayrıntılı olarak incelendiğinde, çalışmalarının temel ilgisini dil, doğruluk, ahlak ve aşk konularının oluşturduğu görülür.

         Sarup’a göre, batı feminizminin bu çözümlemeleri Aydınlanma’nın taşıdığı çelişkilerin mirasıdır. Aydınlanma değerlerinin kadınlara uygulanamayacağını düşünür.

         Sarup altıncı bölümde, postmodernizm terimini ve Lyotard’ın postmodern durum olarak incelemeye aldığı temel savlarına açıklık getirmeye çalışır. Modernlik, postmodernlik, modernleşme, modernizm, postmodernizm kavramlarını ele alarak bu konuda oluşan kafa karışıklığını gidermeye çalışır. Postmodern durum olarak değerlendirilen konunun oraya çıkardığı, medya toplumu, gösteri toplumu, bürokrasi toplumu, sanayi sonrası toplum gibi terimlerin neler olduğunu açıklar. Bu incelemesini Lyotard’ın “postmodern durum” adlı dönemin en önemli yapıtını çözümleyerek sürdürür ve sonunda bu yapıta karşı oluşan eleştirileri ortaya koyar.

         Sarup, yedinci bölümde ise, etkileri günümüzde hala sürmekte olan “simülasyon kuramı” nın sosyolojik bağlamda ele alan radikal düşünür Baudrillard’ı ele alır. Sarup, öncelikle düşünürün bir gösterge olarak meta saptamasını ele alır. Baudrillard kapitalist toplumun tüketim toplumuna dönüşümünü ve bunun sonuçlarını saptar. Marksizm eleştirisinde öne çıkan incelemesi ise “üretimin aynası” adlı yapıtıdır. Bu çalışmasında Baudrillard değişen üretim ve tüketim ilişkileri düzleminden sınıfsal belirlemelerin niteliğini ortaya koyar. Sarup daha sonra Baudrillard’ın medya ve kitle iletişiminin araçları üzerine eleştirilerini ele alır. Bunun sonucunda medya da yer alan bilgilerin gerçekliliğin sorgulanması gündeme gelir. Bölümün sonunda Sarup, Baudrillard’a yöneltilen kimi eleştirileri açıkladıktan sonra kendi Marksist eleştirel tutumunu sürdürür ve bölümü sonlandırır.

         Sonuç bölümünde Sarup, ele aldığı kuram ve düşünürlerin ortak ve ayrılan yanlarına değinerek birbirlerinin etkileşimlerini gösterir. Sarup tüm kuramcılar ortak bir eleştirel yöntem ile yaklaşır. Genel olarak Marksist bir bakışın izlerini taşıyan bu son bölüm, yapıttaki tüm düşünürlerin aslında kendilerinin bir üst anlatı oluşturduğu ironik saptamasında bulunur. Ve tarihi ciddiye almanın gerekliliğine vurgu yapar.

         Kitabın alanında önemli bir kaynak giriş kitabı olması dolayısıyla, yapılacak olan araştırmaların yönlendirme gücünü taşımaktadır. Kitapta günümüzün sanat dünyasında sürdürülmekte olan entelektüel çalışma ve yorumlamaların düşünsel kaynağı ortaya konmuştur.

Post Yapısalcılık ve Postmodernizm / Madan Sarup / Çev: Abdülbaki Güçlü/ Bilim ve Sanat Yayınları / 2004/ 278 sayfa

Serkan Fırtına

serkanfirtina35@gmail.com

SDÜ Güzel Sanatlar Enstitüsü

Sahne Sanatları Yüksek Lisans öğrencisi

Yazarımızın öteki yazılarını okumak için tıklayınız.

Sanat Üzerine Felsefi Soruşturmalar 2

20 Aralık 2009 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat, Sanat Kuramı

Önceki Yazı Hakkında Birkaç Söz

Önceki yazıda bazı noktalarda havada kalmış. Estetiğin mutlakiyetliği ile ilgili biraz daha detaylı bir araştırmaya girmek gerekecek. Ayrıca dillendirdiğim bazı sözler(kavramlar) açıklanma gereği duyuyorlar. Tek tek bunlar üzerinden geçebilmek için bu yazıyı yazıyorum.

Sanat Nedir Hakkında Birkaç Söz

1Sanatı anlamlandırmaya çalışırken, sanata dair bazı noktalar var. Sanat, sanatsal objenin ustalıkla ortaya çıkarılması gibi duruyor. Burada üç farklı alan var. “Yapma” edimi, bu edimin “ustalığı” ve çıkan sonuç(sanatsal obje). Sanat üzerine tartışmaların çoğu objeye bakarak, edimin ne kadar ustalıkla yapıldığı üzerine gider gelir. “Ustalık”, sanat zanaattan ayrıldıkça, “estetik” kavramı çevresinde şekillenmeye başlar. Yani sanat estetize obje yapmadır diye bir tanım çıkar. Halbuki objenin kendisi sanat değildir, sadece sanatın sonucudur(benim deyişlerimle gösterimi ve aracı olur). Estetik ise mutlakiyet sorunu üzerine gider gelir. Benim durduğum nokta hem mutlak hem göreceli olduğudur. Birazdan daha ayrıntılı incelemeye çalışacağım.

“Kendi Üzerinde Kazı” Hakkında Birkaç Söz

2Her canlı dinamik de olsa bir yapının içine düşer. Doğumundan ölümüne dek bu yapıyla uğraşır. Bu yapıyı anlamlandırır, bu yapıda nasıl yaşayacağını öğrenir, bu yapıda nerde durduğunu bulur vs. Kadın ve erkek, baba ve anne, Kürt ve Türk, yaş ve kuru, büyük ve küçük ve başka kavramların içerisinde neyin nasıl işlediğini, neyin ne olduğunu araştırır. Bunu minik bir aslan da, kedi de, ceylan da, insan da yapar. Yapıdaki işleyişi çözmeye çalışır ve bu sırada dili de öğrenir. Ama tüm bunları kendi deneyimleriyle, kendi algılarıyla yapar. Bu deneyimler ve algılar ile vucudu ona bir “ben” oluşturur. Ve hayatı yaşamaya çalışırken neyi neden yaptığını, nasıl yaptığını, varlığını vs düşünürken kendi üzerinde bir kazı yapmaya başlar. Bu kazılar aynı zamanda çevresini kazmasıdır. Kendi deneyimleri ve algıları üzerine yaptığı araştırmalar çevresini de ona araştırtmış olur. Kendini konumlandırır, çevresindekini anlamlandırır, çevresiyle uyumunu kontrol eder, söylemlerle boğuşur vs. Tüm bunlar kendi üzerine yaptığı kazılardır. Evren içinde kendinin ne olduğu ve nerede olduğu sorgulamalarıyla iyice derinleşir ve en temelde ve en bariz bir biçimde kendisinin ne olduğunu anlamaya çalışır. Bu çalışma esasında evreni, evrenin işleyişini, çevresini de araştırır ki kendisinin ne olduğunu anlayabilsin. “Kendi üzerinde kazı” bu bağlamda kendini tanıma çabasıdır ve tekrardan belirtmek gerekir ki bu çaba çevreyi tanıma çabasını da içerir. Kazı derinleştikçe arkasında objeler bırakır.

Sanatsal Obje Hakkında Birkaç Söz

3Sanatsal obje amaç olamaz. İnsanın kendi üzerinde yaptığı kazılarda ortaya çıkanlardır. Yapım aşamasında araç olurlar, çünkü kendi üzerinde yapılan kazının kendini resmederler ve birey kendini kendine anlatırken onları kullanır(kimi zaman da başkalarına kendini bunlarla ifade etmiş olur, ancak başkasına kendini bunlarla ifade etme zorunluluğu yoktur). Sanatsal obje somut bir nesne olmak zorunda değil, kimi zaman sadece bir fikirdir. Bu bağlamda “görecelilik teorisi” ve “Komünist Manifesto” bir sanatsal objedir. Basılı kitapları ise bu sanatsal objenin fomlarıdır. Kimi zaman performans, kimi zaman somut bir heykel veya resim, kimi zaman tasarım, kimi zaman düzenlemedir.

Sanatsal obje sadece sanatçı için değerli değildir. Diğer tüm insanlar da bu sanatsal objeler karşısında, bu sanatsal objeyi bir anlamda tüketerek, bir anlamda tekrardan üreterek, kendi üzerlerinde kazı yaparlar. Yani çevrelerini anlamak ve algılayabilmek ve kendilerini tanımlayabilmek için bu sanatsal objeleri kullanırlar.

Estetik Üzerine Birkaç Söz

4Estetik çağa göre değişir. Çağ derken zaman ve bilgi coğrafyası ile mekanı sınırlandırıyorum.

Margaret Mead araştırmasına konu olarak Papua Yeni Gine’de üç farklı kabileyi almıştır. Bu incelemede cinsiyet rollerinin değişkenliğini ortaya çıkarmış ve cinsiyetlerin kültürden kültüre(ırka, coğrafyaya ve zamana değil), değişebileceğini göstermiştir. Benim bu araştırmada en çok dikkatimi çeken şey, Mundugumor denilen kabilenin şiddet ve savaş formları içerisinde olmasıydı. Ve bize “tatlı”, “hoş” gelebilecek birçok şeyin o kabilede aşağılanması ve dışlanmasıydı. Örneğin gülümsemek çoğu zaman zayıflık veya içten hesaplılık belirtisiydi ve hoş görülmezdi. Bu estetik için varolagelen kavramlar için de geçerlidir. “Western” düşünce biçimine “estetik” gelen şey(ler) başka şekilde gelişmiş düşünce biçemlerinde hor görülebilir. Nasıl ki western düşünce biçemlerine heyecanlı gelen şey diğer bazı yerlerde, “yasak”, “günah” vs gelebiliyorsa bu da böyledir. Örneğin benim ninem hala insanoğlunun aya çıktığına inanmaz, ve bunu dediğimizde, dediğimiz şeyin günah olduğunu söyler. Biz(ben ve kuzenlerim) çocukken bunun düşüncesini bile görkemli ve muhteşem bulurduk, o ise korkutucu ve günah olarak görürdü.

Bu değişkenlik hemen hemen tüm algılarda geçerlidir. Yine bir diğer nineme(evet benim çok ninem var) bizim evdeyken daha önce hiç tatmadığı şeyleri tattırmıştık. Kivide yüzünü ekşitmesi normaldi, çünkü daha önce “ekşi” tatla karşılaşmıştı. Ancak daha önce hiç karşılaşmadığı tatlarda(bizimse sevdiğimiz tatlardı), çok farklı tepkiler vermişti. Örneğin kolayı tükürmüştü, ananasta yüzünü buruşturmuştu. Hindistan cevizini ise gereksiz diye nitelemişti(güzel veya çirkin değil, sadece gereksiz). Çinliler peyniri tattıklarında, tükürürler genelde.. Ve ses eşiklerimiz de farklı gelişebilir, görme eşiklerimiz de… Eskimoların görme biçemleri ile biz Anadoluluların görme biçemleri farklıydı mesela. Onlar yirminin üzerinde farklı beyaz görürken, biz en çok üç görebiliyorduk kar üzerinde. Bu tür örnekler o kadar çok ki.. Estetiği mutlak sayabileceğimiz her türlü dayanağı elimizden alıyorlar. Ancak kapitalizmin zaferi sayılabilecek şekilde, bu örnekler gittikçe azalıyor ve genelin dışındakilerin yaşamlarını idame etme şansları kalmıyor ve biz kendi bireyselliğimizde bazı düşünce kalıplarını mutlak sayıyoruz. Son bir örnek daha vermek gerekirse, çoğumuz “nutella”yı severiz. Ancak diğer bir nineme bunu tattırdığımda o kadar yoğun “tatlılığa” yüzünü buruşturmuş ve hiç sevmemişti.

Kendi ninelerime dayanan deneyimler yerine, estetiğin çağa göre değiştiğine dair kaynaklar verilebilir, ki daha önceki yazımda bunları vermiştim. Foucault, Bourdeiu, Artun ve diğerlerinin çalışmaları estetiğin çağdan çağa değiştiğini ortaya koyuyor zaten.

Bu çağdan çağa değişme olayında bir husus daha var. Bu değişimin tam olarak “nereden” geldiğini bilemeyiz. Bilebilmemizin tek yolu, özellikle insan üzerinde, etik olmayan kontrollü deneyler yapmamız olurdu. Belki de bazı tıpçıların hayal ettikleri gibi, hormonlardan ötürü, kimi nesnelere hep aynı cevaplar veriyoruzdur. Ancak şunu biliyoruz ki böyle bir ‘aynı’lıktan bahsedilebilse bile, toplum, gelişimi içerisinde bu aynı tepkileri baskılayabiliyor, değiştirebiliyor, farklı yönlere kaydırabiliyor. En azından farklı toplumların farklı tepkiler verdiklerini biliyoruz.

Sonsözler

Eğer sanatı edimin kendisinde arayıp bulursak(ki bence “kendi üzerine kazıdır”), birçok sorunsalı çözüme erdirebiliyoruz. Örneğin sanatsal objelerdeki estetik kalite üzerine konuşmaların tümü abesleşiyor. Bunun yerine her objeyi kendi açısından ve kendi açımızdan değerlendirmeye başlıyoruz.

“Sanat sanat için midir, toplum için mi?” sorusu da aynı şekilde abesleşiyor, çünkü sanat hem toplum için hem sanat için oluyor.

Son dediğimi açmam gerekecek. Esasen sanat “sanatçının kendisi” içindir. Bu anlamda edimin kendisine içkindir ve varoluşun kendisinde ortaya çıkar. Sanat sanatçının kendi üzerine kazısı içindir, yani kendisi içindir.

Ancak tüm insanlar(aynı zamanda her biri kendi içlerinde sanatçıdır) sanatsal objelerle karşılaştıklarında, onları kendi dünyalarına yerleştirirler ve kendilerinin “ne olduğu” sorusunda, bu sanatsal objeleri kullanırlar. Bu objelerle karşılaştıklarında kendi dünyalarında onları tekrardan üretirler(aynı zamanda tüketmiş olurlar). Bu anlamda sanat tüm toplum için var olmuş olur. Ve tüm toplumun kendi üzerine kazısı olmuş olur. Bu sayede sanata bakarak, toplumun birçok döngüsünü anlayabiliyoruz. Toplumun nasıl evrildiğini, nerden nereye geldiğini, nasıl bir epistemede var olduğunu, hangi epistemelerden koptuğunu, hangi epistemeler doğurduğunu, sanatı ve sanat tarihini incelerken görebiliyoruz.

Sanatı da en çok bu nedenle seviyoruz. Bizi(beni) bize(bana) anlattığı için..

Yazan: Emin Saydut

eminsaydut@sanatlog.com

Sanat Üzerine Felsefi Soruşturmalar

12 Aralık 2009 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat, Sanat Kuramı

Başlangıçla Beraber Gelen Birkaç Hatırlatma

1Sanat nedir sorusuna envai çeşit cevap var. Bu yazıda bu cevapları inceleyeceğim. Soruşturmalar olabildiğince multidisipliner olmaya çalışacak. Sanatı sadece felsefi sanat kuramları içerisinde değil, sosyolojik, kültürel, siyasi boyutlarında da ele alacağım. Umuyorum ki bu soruşturmalar benim için öğrenici olacak.

Bir yazılar silsilesi oluşturmanın daha baştan handikapları var. “Öğrenici” bir süreç olmasından ötürü, yazının içerisinde çelişkiler çıkabilir. Önceki söylediğimle sonraki söylediklerim uyuşmayabilir. Uyuşmamazlık konusunda eleştirileriniz ile beni uyarmanız “öğrenici” konumumu güçlendirecektir.

Multidisipliner bakış açısının da kendinde ihtiva ettiği sorunları mevcut. Fiziği bilmeden, her yere “göreceliliği” oturtan, “quantum” sonuçlarını çarpıtanları hepimiz biliriz. Daha da kesin bir örnek vermek gerekirse, psikolojik kuramları ve bu kuramlara dayanan deneylerin sonuçlarını, farklı anlamlandırarak “değişik” felsefi açılımları yapanlar da mevcut (Deleuze gibi). Gündelik hayattaki en bariz örneği, her soruna freudyen yaklaşan ve her kelimesine “aslında anlamını tam olarak bilmediği” ego, id, süperego, psişik gibi kelimeler ile yaklaşan ve ilk soruları “çocukluğunda kötü bir şey mi yaşadın?” olan tipleri bilirsiniz. Umarım ki disiplinler arasında gidip gelirken bu yanlışlıklara düşmem.

Ve başlıyoruz…

Tanım Üzerine Birkaç Söz

Sanat kelimesinin kökeni arapça “sana”dan gelir (1). Mesleki ustalık anlamlarına gelir. Eş kökenlilerine bakarsak çağrıştırdıkları günyüzüne çıkar. Bunlar sanayi, suni, suntadır. Yani “yapma”, “etme” edimlerinden ortaya çıkan “yapaylıklar” üzerine kurulu bir anlamı var. İngilizce’deki “art” kelimesinin de benzer çağrışımları vardır (2). Ermenicede “make / arnam” yani “yapmak” kökünden gelir. Ortaçağ Fransızcasından “skill as a result of learning or practice,”; yani öğrenmenin veya pratiklerin sonucu olarak ortaya çıkan ustalık olarak karşımıza çıkar. Ve yine ilk çağrıştırdığı şey, insan elinden bir ustalıkla çıkan yapaylıklar olur. “Artifact” kelimesi bu çağrışımı ilk elden verir.

Sanatın tüm tanımlama uğraşları bu yapay şeyler üzerine yapılır. Örneğin britannica online “imgelem ve ustalığın estetik objeler, çevreler ve deneyimler yaratmak için kullanılması” olarak tanımlar (3). Ya da şöyle söylersek; ustalığın veya imgelemenin ifadesi olarak ortaya çıkan objeler vs. dir. Diğer yandan, özellikle güzel sanatlar için kullanılan şöyle bir tanım var: Sanatçının, izleyicinin estetik duygularına dokunan, yaratıcılığının ifadesidir. Bu tanım da yine ilk elden “obje” kısmına yoğunlaşır. Yani ustalıkla “yapma” ediminin ortaya çıkardığı “nesne / obje” üzerine konuşur.

İleride de göreceğimiz gibi, “estetik olanın değeri / kalitesi” üzerine olan tüm söylemler bu genel kalıp içerisinde yoğrulur. Sanat bir defa “obje” üzerine tanımlandığında, daha sonraki tüm söylemler obje üzerine yoğunlaşır, ki obje insanın dışında olduğundan ve objenin gerçekliğini hiçbir zaman göremeyeceğimizden / algılayamayacağımızdan ötürü sorunlar çıkar. Bu sorunlar felsefenin kökeninde var olan insanın dışındaki şeyler ve insanda oluşan o şeyin temsiliyetinin ne kadar tekabül ettiğidir. Plato’ya göre (sonrasında tüm idealistlerde), şeyin kendisi ile, kafada oluşan temsiliyet birbirini çok az tutar. Aristo ve sonrasında pozitivistlerde, bu tutarsızlık mühim değil, gördüğümüz ve algıladığımız üzerine konuşmalıyız, yaklaşımı ortaya çıkar. (Kimi radikaller birebir tekabül ettiğini söyler; Comte bunun babalarından biridir.) Ve sonrasında bu temel ayrım etrafında batı epistemesi döner durur.

Estetik Üzerine Temel Yaklaşımlar Üzerine Birkaç Söz

2Genel anlamda üçe ayrılırlar. Realistler estetik olanın mutlak olduğunu düşünür. Bu “estetik” olanın insanlardan bağımsız olduğunu düşünen kısımdır. Objektivistler de bu mutlaklığı kabul ederler, ancak “estetik olarak görülen şeyin” genel insan deneyimine bağlı olduğunu düşünürler. Ve pek tabii ki göreceli düşünenler vardır. Relativistler her sanatsal şeyin bireyin bakış açısına göre değerlendirilebileceğini düşünür.

Estetik olanı mutlak saymak, Kant’ın üzerinde durduğu algılama işlemini tamamen dışarıda bırakmak demektir. Sonrasında çıkan “episteme” fikirlerini de gözden kaçırır. Bilgi formları doğrultusunda, dışarıdaki şeyleri gördüğümüz ve algıladığımız ve tepkilerimizin bu epistemeler içerisinde ortaya çıktığını hatırlamak gerekir. En açık örneği şöyle verebilirim: Rönesans dönemi sanatçısı, Mısır sanatının perspektiften yoksun olduğu için “ilkel” olduğunu söylerdi. Rembrandt’a Picasso’yu versek, büyük bir ihtimalle, yaptığı kübist resimleri gördükten sonra, yanına çırak bile almazdı. Çünkü rönesansın dünyasının sorunsalı dünyayı olabildiğince birebir resmetmekti.

Sanatsal Obje Üzerine Birkaç Söz

3Sanatsal obje daha önceki Stephenie Meyer yazımda da belirttiğim gibi epey fazla şey barındırır. Bir mermer heykel, sadece mermerin kendisini değil, kompleks bir textler bütününü içerir / ihtiva eder. Bu ihtiva o mermerin geçirdiği çağlarda biriken ve dönüşen bilgi formlarına dayanır. Özellikle batının gelişimi içerisinde çıkan okul (4), müze (5), hapishane (6), fabrika (7), tıp (8) vs. gibi kurumların şekillendirdiği bilgi formları, Strausscu yaklaşırsak, dinamik de olsa bir yapı oluşturur. Foucault’ya göre bu davranışlarımızı koşullandıran “iktidar / discourse” dur. Bu demek oluyor ki gördüğümüz objeyi beğenip beğenmememiz salt bir irade değildir. Beğenme kriterlerimiz, aldığımız eğitim, kültürel ve sembolik birikimlerimiz ve en genel çerçevede iktidar söylemlerinin üzerinde oluşur. Dikkat edin, belirlenir demiyorum. Zira bu textlere verdiğimiz cevaplardır bizi biz yapan. Ancak şu da bir gerçektir ki çağımızda konuşulan dilin dışına çıkmamız imkansızdır. Biz sadece o dilin içerisinde nerde duracağımıza karar veriririz.

Bu anlamda sanatsal objenin değeri hem göreceli olur, hem de mutlak olur. Mutlaklığı çağın dilindedir. Göreceliliği çağın içerisinde yaşayan farklı cevaplardadır. Çağ derken sadece zaman ile değil, bilgi coğrafyası ile de sınırlandırma yapıyorum. Örneğin ben şu an kapitalizmde yaşıyor iken, doğada yaşayan kabileler var. Eğer sadece zaman ile yaparsam onları dışarıda bırakmış olurum. Sadece coğrafya ile de yaparsam dışarıda bıraktıklarım olur. Yani konuşurken her daim zaman ve coğrafya sınırları dahilinde konuşabilirim.

Sanat Nedir ile İlgili Yeniden Birkaç Söz

Sanatı obje üzerinden tanımladığımda, felsefenin içinden çıkamadığı en büyük sorunla karşılaşıyorum. Çünkü yanlış yere bakıyorum. Sanatın tanımındaki “yapma” edimine değil, “yapma” ediminden sonraki objeye bakıyorum. Ve bu objenin ustalıkla yapılmasına “Sanat” diyorum. Halbuki “yapma” ediminin kendisine bakmalıyım. Bu nedenle yeni bir tanım koyuyorum:

Sanat bireyin kendi üzerine düşünürken, kendini kendine (bazen de sonrasında başkalarına) anlatmaya çalışırken yaptıklarıdır. Bu bağlamda kendini araştırmadır sanat diyebiliriz.

Sanatsal obje bu araştırmadan sonra ortaya çıkandır. Yani “kendini araştıran Montaigne” bir sanat yapmıştır denemelerini yazarken. “Denemeler” kitabı ise bu edimin objesidir. Kendinin ne kadar hızlı koşabileceğini araştıran Hossein Bolt da koşma denemelerinde sanat yapar. Ve sergilediği performans da bu anlamda sanattır. Bir anlamda “bir insanın” ne kadar hızlı koşabileceğinin araştırmasıdır. Polanski filmi çekerken sanat yapar. Kendinin o konudaki konumunu ve düşüncelerini şekillendirir filmi yapma aşamasında. Yani o konuyu kendine katar veya o konunun bir parçasında kendini anlamlandırır.

Sanatsal Ürün ve Obje Arasındaki Ayrımlar Üzerine Birkaç Söz

4Şimdiye değin benim dediklerim şu oldu: Kişi kendini araştırır, kendini bulmaya çalışır, kendini anlatmaya çalışır. Bu edim sanattır. Bunun sonucunda ortaya çıkan şey sanatsal objedir. Peki, ben kendimi araştırırken düşünüyorum. Sanat mı yapıyorum? Peki sanatsa bu, ben sanatçı mıyım?

Cevabım evet. Her insan sanatçıdır. Evindeki koltuğun nereye yerleşmesi gerektiğini düşünen ve kendisi için en uygun yerleşimin araştırmasını yapan ev kadını da sanatçıdır. Ve evi bu anlamda sanatsal obje olur. Onu ve beni ve tüm diğer insanları Picasso’dan ayıran şey, yaptığımız objelerin sanatsal ürüne dönüşmemiş olmasıdır. Herhangi bir objenin ürüne dönüşmesi belirli işletme teorileri, networkler, iktisat, sembolik ve kültürel değerler, bilgi formları vs. ye bağlıdır. Aynı şekilde sanatsal objenin de sanat ürünü olması, o çağdaki sanat networklerine, iktidar söylemlerine, kültürel ve sembolik birikimlere, arz ve talebe vs. ye bağlıdır. Nitekim tunç çağından kalma ve insanın kendinin evrendeki konumu ve evrenle ilişkisini irdelerken ortaya çıkardığı heykeller o dönemde sadece dinsel bir ritüelin objesi iken, şu anki müzelerde sanat ürünü konumuna düşmüştür.

Birey hayatı boyunca sanatla iç içedir. Hem bunun üreticisi hem de tüketicisidir. Giyinirken kendini ortaya çıkaran kişi, kendini en iyi ifade eden giysileri ararken sanat yapıyordur. Ve biz de onun görüntüsünü tüketiriz. Bu bağlamda objeler “tüketilme” bağlamında her zaman ürüne dönüşür. Benim ürün derken kastım ise pazarlanan, para ile alınan satılan şeydir.

Ve Son Söz..

Hayatı güzelleştiren şey sanattır; çünkü onda hepimiz kendimizi buluruz.

Yazan: Emin Saydut

eminsaydut@sanatlog.com

Notlar:

(1) Bkz. http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=sanat&x=0&y=0

(2) Bkz. http://www.etymonline.com/index.php?search=art&searchmode=none

(3) Bkz. http://www.britannica.com/EBchecked/topic/630806/art#

(4) Bkz. Burke, Peter. Bilginin Toplumsal Tarihi, Tarih vakfı, 2001. Ayrıca Bkz. Foucault, Michael. Archaeology of Knowledge, Routledge, 2002

(5) Bkz. Artun, Ali. Sanat Müzeleri-1, Müze ve Modernlik, İletişim, 2006

(6) Foucault, Michael. Dicipline and Punish, Penguin, 1991

(7) Bunun için genel bir Neo-marxist okuma önerebilirim. Herbert Marcuse, Adorno ve en yenilerden ve halihazırda yaşayan Frederic Jameson.

(8 Foucault, Michael. Birth of the Clinic, Routledge, 1997