Keşke Bir Masal Olsa…

15 Nisan 2009 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Masallar, Sanat

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… diye başlar tüm masallar. Bu edebiyat türü hayal ürünüdür, olağanüstü konular işlenir, kahramanlar gerçeküstü özelliklere sahiptir, yer ve zaman belirsizdir, her masaldan bir öğüt, bir ders çıkarılır, tekerlemeyle başlar ve sonunda mutlaka gökten üç elma düşer diye masalların özelliklerini sıralayabiliriz.

Masallar sadece bizi eğlendirmekle kalmaz, aynı zamanda bilgilendirir ve geliştirir. Şöyle ki; her gece annesinin okuduğu masalla uyuyan bir çocuğun doğal yolla sözel dili öğrenmesi gelişir, bu öyküyü dinleyen çocuğun iletişim becerileri daha hızlı gelişir; böylelikle çocuğun temel gereksinimlerinden olan sevgi ve güven sağlanmış olur. Ayrıca sözlü iletişimin unsurları olan sözcükler, sözdizimi kuralları, vurgu ve konuşma hızı konusunda da gelişim sağlanır.

Neredeyse tüm çocukluğumuz büyüklerimizden bu öyküleri dinlemekle, sağladığı yararları edinmekle geçmiştir. O ufacık kalplerimizde kahramanları yaşattık, bazen onlara benzemeye çalıştık; hatta bazen o kahramanlar hayali arkadaşımız oldu, hayatlarımızda yer etti. Aradan yıllar geçti, şimdi büyüdük, yeğenlerimize biz masal anlatır olduk; fakat masallarımız değişmedi; çoğunlukla Külkedisi, Pinokyo, Kırmızı Başlıklı Kız… vb. öyküleri tekrarladık durduk.

Peki, sizce masallar çok eskide mi kaldı? Günümüzde masal olabilecek hikâyeler var mıdır?

Elbette, benim 21. yüzyılın masal olmasını istediğim öyle bir hikâyesi var ki hem de herkesin bildiği, konuştuğu bir olay. Fakat bu edebiyat türüyle aynı ve farklı olan özellikleri vardır günümüz olayının. Olağanüstü konular işlenir demiştik, evet bu olay gerçekten olağanüstü ama öyle cinler, periler var diye değil. 21. yüzyılda yaşanması mümkün olmadığı fakat yaşandığı için olağanüstüdür. Masal bir hayal ürünüdür, keşke hayal ürünü olsaydı da sonu belli olmayan bu hikâyeyi yazımın sonunda mutlu sona ulaştırabilseydim.

masalKahramanlar gerçeküstü özelliklere sahiptir, sahiptirler çünkü o işgale, o zulme dayanabilen minik yavruların, annelerin, halkın kesinlikle gerçeküstü özellikleri vardır. Yer ve zaman belirsizdir, demiştik ama bu masalın yeri Filistin, zamanı ise 21. yüzyıldır. Her masaldan bir öğüt, bir ders çıkarılır; bu olaydan herkes alacağı dersi biliyor zaten. Yaşamın ne kadar önemli olduğu, barış ortamının kesinlikle en iyi olduğu, ancak bu şekilde insanların hayatlarının düzeleceği, şimdi her yeri sargılı olan o minik yavruların ancak iyi bir ortamda iyiye, istediklerine, hayallerine ulaşabilecekleri, onların bu olayları hak etmedikleri apaçık ortadadır.

Masalların özelliklerinden sonuncusu ve en önemlisi hep mutlu sonla bitmeleridir. Öyle değil midir, Dünya ve Türk Edebiyatının örneklerinden Külkedisi’nin, Ali Baba ve Kırk Haramilerin, Keloğlan’ın sonları; kötüler ölür, cezalarını çeker; iyiler sonsuza kadar hep mutlu yaşar.

Keşke Filistin’in hikâyesi şiddet ve korku öğelerinden arındırılmış, hayal ürünü olan bir masal olsaydı ve sonu mutlu bitseydi. Kötüler cezalandırılsaydı, iyiler sonsuza kadar mutlu ve barış dolu yaşasalardı, böyle bir olay sonsuza kadar bir daha hiç kimsenin başına gelmeseydi. Belki gökten üç elma düşerdi. Biri Gamze’ye, biri Filistin’e, biri de bu yazıyı okuyan değerli okuyuculara.

Yazan: Gamze Kuzu

Özgürlüğün Diğer Adı

30 Mart 2009 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Delilik; düşünce, inanış, davranış ve duygu açısından yaşadığımız toplumda farklı olma durumudur. Bu farklılık belki sorunlara bir çözüm, belki bir kaçış, belki de sadece her insanın içinde var olan ve uyandırılmayı bekleyen aslandır.

Hangi açıdan bakarsak bakalım kesinlikle kolay kolay ulaşılan bir mertebe değildir.

Bu mertebeye ya isteyerek, bunu bir kaçış olarak görerek ya da deli olmamaya çalışarak erişebiliriz. Bir kere karşılaştığımızda o sınırsızlık, sınırı geçme, kendi dünyamızı kurabilme ve yönetebilme özgürlüğünü tattığımızda vazgeçilemeyen, kurtulması zor olan duygu bizi esaretine çoktan almıştır.

Delilik sınırını aşanlara toplumda her ne kadar korkularak bakılsa da onlar yeni doğmuş bir bebek kadar zararsız ve masumdurlar aslında. Her ne kadar kötü algılansa da dezavantajlarının yanında bir o kadar da avantajları vardır deliliğin. Sonuçta deli özgürdür, kendi kurduğu, kendi yönettiği dünyası içinde yazar gibidir, yönetmen gibidir; oyununun, hayatının senaryosunu kendi yazar, oyuncularını kendi seçer, onları kendi istediği gibi konuşturur, oynatır. Bu fani dünyada hepimizin sadece izlemekle yetindiği bir tiyatro oyunundaki oyunun yazarı, kahramanı ve aynı zamanda yönetmeni de odur. Hayatta fark edilmeyen, istenmeyen biridir belki ama kendi iç dünyasında asıl karakter, ulaşılamayan, gıpta edilen sadece kendisidir.

Bilmem kaçınız farkındasınızdır, bu tür insanlar çocuklarla çok kolay diyalog kurarlar. Bunun nedeni onların da çocuklar kadar masum olmalarıdır. Şimdi çoğunuz düşüncelerimde bir çelişki olduğunu düşüneceksiniz belki de; çünkü daha önce onlar özgürdürler ve cesurdurlar demiştim ama saf, temiz ve masum olmadıkları şeklinde düşünülmemeli.

Sadece biz yetişkinler önyargılı yaklaşırız onlara, çoğumuz da yanımıza yaklaşmalarını bile istemeyiz. Çünkü biz büyüdük, akıllandık, kendimizi geliştirdik, hayatın gerçek ve acı yönlerini gördük ve bizler olgunlaştığımızı düşünürüz. Evet, olgunlaştık ama çocukken sahip olduğumuz saflıktan uzaklaştık. Bu olgunluk denen evrede çocukken bilmeden de olsa çok sevdiğimiz ve şimdilerde onlara deli diye tabir ettiğimiz insanlardan çekinmeye, uzaklaşmaya ve en önemlisi korkmaya başladık.

Hayatın tadını en iyi çıkaranlar onlardır; çünkü onlara ne yasalar işler, ne aile baskısı, ne toplum baskısı ne de başka bir şey. Onların sorumlulukları yoktur, yaptıkları tek şey günlerini en iyi şekilde geçirmektir. Şimdi delilerin bir günüyle kendi bir günümüzü karşılaştıralım; o, sabahın ilk ışıklarında belki çoğumuzun olmak istediği yerde güneşin doğuşunu izleyebilir hem de yanına kimseyi alma zorunluluğu hissetmeden, evdekilere ayıp olur diye düşünmeden. Özgürdürler, sınırları onlar belirler, başkalarının emirlerine boyun eğmezler, yönetilmezler; hatta deliliğin uç seviyesinde olanlar yönetilemezler, hatta yasalar bile onları korur.

Edvard Munch - Çığlık

Güneşin doğuşunu izledikten sonra öğle vakti martıların sesi, denizin dayanılmaz dalga sesleri insanı nasıl da boğazın serin sularına çağırır, yine özgürce tek kişilik hayatını yaşayan deli orada rahatça istediği vakte kadar dinlenir, keyfini bozacak bir şey yoktur. Akşam da kız kulesinin karşısına geçer, kim bilir. Gece de istediği yerde kendine bir yatak hazırlar ve derin bir uykuya dalar, yarının telaşı olmadan.

Sıkıntıları elbet vardır ama bu sıkıntılar bir elin parmağını geçmez; ya karnı acıkır, ya kış günü yatacak yer bulmakta zorlanır ya da giyecek konusunda zora düşer ama diğer insanlarla karşılaştırdığımızda görüldüğü gibi bu istekler devede kulak kalır. İstekleri çözülemeyecek şeyler değildir hem, düşünsenize ev kirası, borçlar, trafik derdi, okul sorunu, gelecek kaygısı… Bu gibi düşünceler olmadan her şeyden uzakta, özgürce, şu üç günlük dünyada dilediği gibi bir hayat geçirebiliyorsa biri delinin kendi sıkıntıları hiç mi hiç önemli değildir. Hem hangimiz böyle bir gün geçirebiliriz, kendimize bu kadar zaman ayırabiliriz? Etrafımızda bu kadar meşguliyet, yapılması gereken iş varken değil bir ömür bir gün bile bunu başarabilmemiz imkânsız. Bir günlük bile olsa sonucunda aksaklıkların, sıkıntıların ikiyle çarpıldığını şimdiden görebiliyorum.

Delilik, deli olmak özgürlüktür ve de cesaret ister; öyle ki hayatta önüne çıkanlara kader deyip boyun eğmek yerine sorgulayan, karşı çıkan, cesur biridir deli. Akıllı olanların, akıllıyım diye geçinenlerin aksine onlar kendilerini mahveden gerçekler üzerinde bile düşünmekten korkmazlar, belki bile bile meydan okumaktır bu ama bunu yapmak yürek ister, cesaret ister. Aklı başında olan, delilik duygusundan mahrum olan insan bunu belki yapamaz, harekete geçmek yerine düşünür fakat insanı harekete geçiren şey ise deliliktir; her insanda az da olsa olması gereken duygu.

Dünyadan kurtulmanın, her şeyden muaf olmanın tek yolu, özgürlüğün diğer adı işte budur. Her şeyin çoğu zarar azı karar derler ya işte delilik duygusu da böyledir; her insanın içinde olması gereken fazlasının deliliğe, delirmeye neden olduğu, yeteri kadar olduğunda ise delilik ve dâhilik arasındaki o ince ipte yapılan cambazlık sayılan erdemdir. İçinde azıcık da olsa delilik olan, bu cambazlığı başaran tüm dostlara saygılarla…

Yazan: Gamze Kuzu

GamzE@sanatlog.com