Ayıp

10 Aralık 2010 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Yirmi birinci yüzyılda İstanbul’un göbeğinde çok ayıp şeyler oluyor şu sıralar. Şahit olduğum şeyler o kadar ayıp ki yazma ihtiyacı hissettim. İstanbul’da doğmuş, büyümüş, İstanbul’da iyi bir bölüm okuyan yirmili yaşlarında genç kızlar, kızlar tuvaletinde bile usulca yaklaşarak sessizce “pardon pediniz var mı?” diye sorma gereği duyuyorlar. Ya da en yakın arkadaşın seslice “GAMZEEE “diye çağırıp “şey acaba…” diye cümleye devam ediyor. Çünkü ped çok ayıp bir kelime, o tuvalete giren herkes onu kullanıyor ama o kelimeyi söylemek çok ayıp geliyor. Peki neden? Yine mi ataerkil toplum, yine mi kadının sosyal yapıdaki konumu? Aslında bu örnekten yola çıkarsak daha birçok örnek verebilirim ama bana en garip gelen durum bu olmuştu. Bundan doğal başka ne olabilir ki? Bunu söyleyen-söyleten zihniyet ne olabilir acaba?

Gizleyemem. Ben de birey olarak kendimi aşmış biri değilim, bunu yapamadım çünkü toplumu değiştirmeden kendimi değiştirmeye çalışırsam Shakespeare’in oyunlarındaki kahramanlara dönerim diye korkuyorum. Belki ben değişsem toplum değişir, bizler değil miyiz gelecek nesil işte o hesap. Ama olmuyor, yapamıyorum, yapamıyoruz. Bunu başarabilen başarılı kesimi de pek göremiyorum. Birisi çıkıyor, bekâret hiç önemli değildir hesabı yazılar yazıyor; depresif, psikolojik bunalımı anlatan yazılar…ve bunu yazan da bir kadın olunca işte ona çok gülüyorum. Dili önemli değil diyor, yazısında bunlara yer veriyor belki ama bilmiyor ki ürettiği şey aslında düşündükleriyle tamamen zıt. Ünlülerin yaşantılarına bakalım; hepsi ne güzel, kendini aşmış insanlar belki ama olmuyor işte; kimse onlara iyi gözle bakamıyor. Kendi özel hayatları bile özel değil, kumar, şöhret, reklam…

Daha neler var neler anlaşılamayan, ayıplanan. Hâlâ kadın-bayan-kız tartışması, bekâret için cinayetler, iki karşıt cins yan yana dahi dursa kadınların, erkeklerin ayıplar bakışları ve hatta kadının, kendi cinsine erkekle yan yana durduğu için kötü gözle bakması, ayıplaması….ve birçok şey.

İçinden çıkılmaz bir konu gibi görünüyor. Eline kalemi alan, mikrofonu alan bildiği, ona doğru gelen şeyleri aktarmaya çalışıyor. Kime sorsanız onun düşüncesi doğru, çok tutucu biri için günah kavramı başrol, orta karar için aile, diğerleri için ayıp ne ki? Geriye bizim gibi kafası karışmış “ayıp” kavramını bilemeyen-işine geldiği gibi kullanan, uygulayan genç nesil kalıyor. Artık böyle boş şeylerle kafamızı yormasak da istediğimiz gibi yaşayabilsek mesela? İlla aile yanından ayrılıp mı istediğimiz gibi yaşayabileceğiz, yoksa diplomamızı elimize alınca mı, yok yok yoksa yasalar, aileler, toplum bize izin verince-evlenince mi? Ayıp yorganın altında kalsa olmaz mı?

Gamze Kuzu

GamzE@sanatlog.com

Can Yücel’e Canhıraş Şikayet

5 Aralık 2010 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Can Abi, hani sen sağken, sanki bazılarının analarını sikmişsin gibi; ya da Orhan Gencebay, Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur ile birlikte arabeskin kare asıymışsınız gibi,“Can Baba, Can Babaa” diyor ya sana bazıları; ben özellikle ve inadına demiyorum, Can Abi.

Bilirsin çoğu, ünperest ve erkperesttir, bu insan denen memeli türündekilerin. Hani, hiçbir aslan, sürüdeki en iyi avlanan aslana yalakalık etmez, onun başarısından pay çıkarmak için kendine. Ya da hiçbir arı, kovandaki polen toplamakta en başarılı arının kıçında dolaşmaz, kendisini de adamdan saysınlar diye…

Ne zamanki sen, şiirde ünlendin kırkından sonra ve bira köpüğü saçlı, dağ sakallı bir adam oldun, bayıldılar senin küfretmene. Ağzının içine bakarlardı, “aman, can baba benim de anama küfretsin” diye.

Sonra sen basıp gittin “kıçımın fosforuyla aydınlanın”, diyerek. Peki, küfür bitti mi senden sonra; hâşâ. Zaten senden önce de ve sağken sen, 7’den 77’ye küfürbazdı bu ülke, sen gittikten sonra da, yine ve hâlâ. Evde, sokakta, ka’vede, kışlada, fabrikada, ofiste, pazarda, yani bilcümle insanların dolandığı her yerde, şakır şakır kol geziyor küfür bu coğrafyada.

Uzatmayalım, zaten bildiğin şeyler buraya kadar olanı; şikâyetime geleyim Can Abi de, kamu âlem sen anla: Ben ne zaman dellenip arsızlığa, yüzsüzlüğe, şerefsizliğe küfretsem uzun boylu; “uzaylı görmüş köylü” gibi şaşarak bakıyor pek çokları bana; sanırsın hepsi sadrazamın sol testisinden firar etme, hepsi asilzade torunu. E, daha “ünlü” harf değiliz henüz şiirin alfabesinde tabi. Saçımızdan bira köpükleri de düşmüyor daha sakalımızın dağlarına. Ne zaman ağız dolusu küfredecek olsam, birileri çıkıp başöğretmen gibi parmak sallıyor bana.

Sen söyle şimdi Can Abi, “ün”leyip “ün”leyip de, nerelerine sokmalı bunların parmaklarını?

Serkan Engin

Kasım 2010

sekoengo@gmail.com

Masallar Diyarından Bir Aşk Öyküsü

13 Kasım 2009 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Roman, Romanlar, Sanat

Bir Kadın Masal İsterİmkansızın kapısının aralandığını düşünün. Tüm o sonu mutlulukla biten masal diyarlarından kopup gelen kahramanların gerçek dünyada bir karşılıklarının olduğu, aşkın tanımının sonsuzluğuna yakışır şekilde anlatıldığı, kuralların olmadığı ve her istediğinizi yapma cesaretinizin olduğu bir dünyayı. Bunu yaşanmış bir öyküden yola çıkaran oluşturan bir yazar, Cem Şancı.

Bir Kadın Masal İster adlı son romanıyla okuyucularla buluşan Cem Şancı, ezberler dünyasında dudaklarından küfür eksik olmadan isyankar tavrını sürdürmüş, hepimizin kurallar ve kodlarla yaşamaya çalıştığımız evrene “siktir”i çekebilmiştir.

Roman, gerçek bir aşk hikayesinin kurgusu olarak karşımıza çıkıyor. Cem Şancı’nın sürükleyici üslubuyla ve mizahi yaklaşımıyla kurgulanıp günümüz aşklarına bir gönderme yapıyor ve toplumsal sorunları da belirtmekten geri durmuyor. Kuralları ve insanların ona yapmasını söylediği tüm düsturları yıkan, asi, küfürbaz ve kuralsızlığını aşkla birleştiren başkarakter Baran ve onun bir kadında bulmak istediği her şeyin sahibi olan Dilek arasında geçen bir aşkı anlatıyor. Günümüz aşklarının sayı yapmalı, yapmacık, bedensel tandanslı kurallarına da lanetler okuyan ve aşkın sonsuzluğunu sonlu bir bedene atfetmeyen gerçek tanımını yaparken bir yandan da bütün kuralların anlamsızlığına ve her insanın kendi kuralı olduğu -şu an için- ütopik olan dünyaya bir özlemin satırlarına da tanık oluyoruz. Ayrıca Cem Şancı bu kuralsızlığı bir de imkansızlığın olmadığı bir evrene de götürmüş ki bunu da kurgudaki masal karakterlerinin gerçek dünyadaki izdüşümlerinde görebiliyoruz. Toplum eleştirisini yaparken kuralların kısıtlayıcı yanlarının mutlak mutluluğa engel olduğunu ve herkesin kendi kurallarıyla yaşamasının mutluluğu yakalamanın gerek şartı olduğunu bizlere fısıldıyor Cem Şancı. Kitap da daha önceki kitaplarındaki gibi küçük yan hikayelerle bazı sıra dışı karakterlere de yer veriyor ve onların ağzından yapıyor bu toplumsal eleştirileri. Yan karakterleri kullanımı ayrıca ana kurguya da yansıyor ve bu yan karakterlerin ana kurguda kilit noktaları çözüme kavuşturan anahtar rol oynaması da Cem Şancı’nın kurgu yaratmadaki başarısını bizlere gösteriyor. Türk Edebiyatı’nda cinsellik ve argo kullanarak gerçek hayatta da kuralsızlığını bizlere gösteren Şancı bize günlük hayatı anlatırken günlük hayatın diliyle yaklaşarak aslında gerçekçiliğine de gerçekçilik katıyor.

Roman ayrıca Türk Edebiyatı’nda bir ilke de imza attı diyebiliriz. Bir romandan çok bir Çokluortam Sanat Eseri oluşturmuş Şancı. Romanının satır aralarında bizlere internet bağlantı adresleri (linkler) vererek bizi romandaki şarkılara yönlendirmiş ve o atmosfere bizleri sokmayı başarmıştır. Romanı okurken hissettiğimiz o “romanı seyretmek” hadisesini şimdi müzik destekli, web bağlantılı ve yakında çekilecek bir sinema filmli yeni bir “romanı yaşamak” olayına çevirmiştir. Yeni bir edebi tür olan bu eserin bir web adresi var: www.birkadinmasalister.com. Kitap için Rahşan İzmirli’nin bestelediği ve söylediği “Yağmur Yağmur” şarkısını da bu web adresinden dinleyebiliyorsunuz. Romanın öyküsünü ise ünlü yönetmen Biray Dalkıran aktarmış Cem Şancı’ya.

Yazarın bir de sürprizi var okuyucularına. İnternet dünyasında ünlü sözlük yazarı Author da öyküde kendisine bir yer bulmuş ve Author yine o asi, küfürbaz, umursamaz, alaycı ve serseri tavrıyla bizlere bir şeyler anlatmaya devam ediyor. Cem Şancı ünlü alaycı üslubunu da bütün roman boyunca koruyor. Ortaya keyifle okunan ve takdir edilesi bir roman çıkıyor: Bir Kadın Masal İster.

Yazan: Serhat Çolak

colakserhat@hotmail.com

Özgürlüğün Diğer Adı

30 Mart 2009 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Delilik; düşünce, inanış, davranış ve duygu açısından yaşadığımız toplumda farklı olma durumudur. Bu farklılık belki sorunlara bir çözüm, belki bir kaçış, belki de sadece her insanın içinde var olan ve uyandırılmayı bekleyen aslandır.

Hangi açıdan bakarsak bakalım kesinlikle kolay kolay ulaşılan bir mertebe değildir.

Bu mertebeye ya isteyerek, bunu bir kaçış olarak görerek ya da deli olmamaya çalışarak erişebiliriz. Bir kere karşılaştığımızda o sınırsızlık, sınırı geçme, kendi dünyamızı kurabilme ve yönetebilme özgürlüğünü tattığımızda vazgeçilemeyen, kurtulması zor olan duygu bizi esaretine çoktan almıştır.

Delilik sınırını aşanlara toplumda her ne kadar korkularak bakılsa da onlar yeni doğmuş bir bebek kadar zararsız ve masumdurlar aslında. Her ne kadar kötü algılansa da dezavantajlarının yanında bir o kadar da avantajları vardır deliliğin. Sonuçta deli özgürdür, kendi kurduğu, kendi yönettiği dünyası içinde yazar gibidir, yönetmen gibidir; oyununun, hayatının senaryosunu kendi yazar, oyuncularını kendi seçer, onları kendi istediği gibi konuşturur, oynatır. Bu fani dünyada hepimizin sadece izlemekle yetindiği bir tiyatro oyunundaki oyunun yazarı, kahramanı ve aynı zamanda yönetmeni de odur. Hayatta fark edilmeyen, istenmeyen biridir belki ama kendi iç dünyasında asıl karakter, ulaşılamayan, gıpta edilen sadece kendisidir.

Bilmem kaçınız farkındasınızdır, bu tür insanlar çocuklarla çok kolay diyalog kurarlar. Bunun nedeni onların da çocuklar kadar masum olmalarıdır. Şimdi çoğunuz düşüncelerimde bir çelişki olduğunu düşüneceksiniz belki de; çünkü daha önce onlar özgürdürler ve cesurdurlar demiştim ama saf, temiz ve masum olmadıkları şeklinde düşünülmemeli.

Sadece biz yetişkinler önyargılı yaklaşırız onlara, çoğumuz da yanımıza yaklaşmalarını bile istemeyiz. Çünkü biz büyüdük, akıllandık, kendimizi geliştirdik, hayatın gerçek ve acı yönlerini gördük ve bizler olgunlaştığımızı düşünürüz. Evet, olgunlaştık ama çocukken sahip olduğumuz saflıktan uzaklaştık. Bu olgunluk denen evrede çocukken bilmeden de olsa çok sevdiğimiz ve şimdilerde onlara deli diye tabir ettiğimiz insanlardan çekinmeye, uzaklaşmaya ve en önemlisi korkmaya başladık.

Hayatın tadını en iyi çıkaranlar onlardır; çünkü onlara ne yasalar işler, ne aile baskısı, ne toplum baskısı ne de başka bir şey. Onların sorumlulukları yoktur, yaptıkları tek şey günlerini en iyi şekilde geçirmektir. Şimdi delilerin bir günüyle kendi bir günümüzü karşılaştıralım; o, sabahın ilk ışıklarında belki çoğumuzun olmak istediği yerde güneşin doğuşunu izleyebilir hem de yanına kimseyi alma zorunluluğu hissetmeden, evdekilere ayıp olur diye düşünmeden. Özgürdürler, sınırları onlar belirler, başkalarının emirlerine boyun eğmezler, yönetilmezler; hatta deliliğin uç seviyesinde olanlar yönetilemezler, hatta yasalar bile onları korur.

Edvard Munch - Çığlık

Güneşin doğuşunu izledikten sonra öğle vakti martıların sesi, denizin dayanılmaz dalga sesleri insanı nasıl da boğazın serin sularına çağırır, yine özgürce tek kişilik hayatını yaşayan deli orada rahatça istediği vakte kadar dinlenir, keyfini bozacak bir şey yoktur. Akşam da kız kulesinin karşısına geçer, kim bilir. Gece de istediği yerde kendine bir yatak hazırlar ve derin bir uykuya dalar, yarının telaşı olmadan.

Sıkıntıları elbet vardır ama bu sıkıntılar bir elin parmağını geçmez; ya karnı acıkır, ya kış günü yatacak yer bulmakta zorlanır ya da giyecek konusunda zora düşer ama diğer insanlarla karşılaştırdığımızda görüldüğü gibi bu istekler devede kulak kalır. İstekleri çözülemeyecek şeyler değildir hem, düşünsenize ev kirası, borçlar, trafik derdi, okul sorunu, gelecek kaygısı… Bu gibi düşünceler olmadan her şeyden uzakta, özgürce, şu üç günlük dünyada dilediği gibi bir hayat geçirebiliyorsa biri delinin kendi sıkıntıları hiç mi hiç önemli değildir. Hem hangimiz böyle bir gün geçirebiliriz, kendimize bu kadar zaman ayırabiliriz? Etrafımızda bu kadar meşguliyet, yapılması gereken iş varken değil bir ömür bir gün bile bunu başarabilmemiz imkânsız. Bir günlük bile olsa sonucunda aksaklıkların, sıkıntıların ikiyle çarpıldığını şimdiden görebiliyorum.

Delilik, deli olmak özgürlüktür ve de cesaret ister; öyle ki hayatta önüne çıkanlara kader deyip boyun eğmek yerine sorgulayan, karşı çıkan, cesur biridir deli. Akıllı olanların, akıllıyım diye geçinenlerin aksine onlar kendilerini mahveden gerçekler üzerinde bile düşünmekten korkmazlar, belki bile bile meydan okumaktır bu ama bunu yapmak yürek ister, cesaret ister. Aklı başında olan, delilik duygusundan mahrum olan insan bunu belki yapamaz, harekete geçmek yerine düşünür fakat insanı harekete geçiren şey ise deliliktir; her insanda az da olsa olması gereken duygu.

Dünyadan kurtulmanın, her şeyden muaf olmanın tek yolu, özgürlüğün diğer adı işte budur. Her şeyin çoğu zarar azı karar derler ya işte delilik duygusu da böyledir; her insanın içinde olması gereken fazlasının deliliğe, delirmeye neden olduğu, yeteri kadar olduğunda ise delilik ve dâhilik arasındaki o ince ipte yapılan cambazlık sayılan erdemdir. İçinde azıcık da olsa delilik olan, bu cambazlığı başaran tüm dostlara saygılarla…

Yazan: Gamze Kuzu

GamzE@sanatlog.com