Kirliliğin Kıyısında Uğursuzluk

6 Ağustos 2013 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Sanat

sanatlog.com-sanat-sitesiBahçenin uzak kuytularında sinsi sinsi avını bekleyen çakal, kadınsı sesini çıkarmadan etrafı gözlüyordu. Sarıya çalan kasımın son günleriydi. Uğultulu rüzgâr pencerelerin aralığından ıslık gibi sızıp evin içindeki matemin üzerinde dolaşırken bahçedeki tavukların uykularında boğulup kötücüllerin elinde paramparça olduklarını bilmeden ağlayan kadınların arasında anlamsız anlamsız bakan küçük kızın yüreğine çöreklenen bir hissin yıkılan duyguları ayaklandıracağını kim bilebilirdi? Zaman var olan kayıtsızlığın üzerini örtmeye hazırlanırken küçük Asu’nun uğursuzluğu saçılan raptiyelere basan bir ayak gibi yakıyordu Mürüvvet Hanım’ın içini. Iraklara dalan boş bir bakışın daldığı yerlerden çıkardığı anılar uğursuz bir çocuğun mutluluğu çalan anlarından başka bir şey değildi. Bunu kimse bilmiyordu Mürüvvet Hanım’dan başka.

“Götürün şunu buradan. Gözüme gözükmesin.”

Asiye, büzüştüğü duvar dibinden kaldırdı çocuğu. Kucağına aldığı Asu’nun başını omzuyla boynu arasına gizlemesine izin vererek alt kata indirdi. Mutfağın yanındaki ağır rutubet kokulu odaya girdiklerinde yavaşça kucağından indirdi. Yüklüğün yanındaki somyaya oturmasını işaret ettiğinde Asu konuşmaya cesaret ederek “Babaannem beni hiç sevmiyor mu?” diye usulca sordu. Tek düze bir ses tonu, vurgusuz bir konuşması vardı. Asiye karşısındaki kırmızı saçlı, sarımsı çilleri olan bu kıza acıdığını hissetti. Asiye’nin gözlerindeki bakış değişerek “Olur mu öyle şey babaannen seni çok seviyor aslında. Ama şimdi biraz üzgün…” dedi. Evin içini saran derin sessizliğin içindeki susup birbirlerine baktılar. Asiye kıza sarılıp sarılamamak konusunda tereddüt etti. Halası uğursuz saydığı bir kıza sarıldığını görse ona neler yapardı. Asiye kızı yalnız bırakıp odadan çıkmaya hazırlanırken kısa boylu bir kadın telaşla içeriye girdi.

“Kız duydun mu?

“Neyi?”

“Neyi olacak şuncağızı göndereceklermiş. Ne gaddar şu halam!”

Asiye korku dolu bakışlarla çocuğa baktı. Çakalın boğmaya hazırlandığı bir tavuk gibi habersizdi her şeyden.

Rüzgâr; evin tepesinde anaforlar yaratarak süzülüp yağmur bulutlarını taşırken şehre yağmurun kirli sokakları şakır şakır yıkayan sesi evi ele geçirdiğinde kovuğuna çekildi. Asiye yağan yağmurun halasının kirli yüreğini de yıkamasını istedi bir an. Sadece bir an bu duygu benliğini ele geçirdi. Asu’nun bacak arasından yol olup akan sidiği gördüğü anda bu his yerini öfkeye bıraktı. İşte o gün, o an Asu şiddetle tanıştı. Altı yaşında bir fiske vurulmamış, hep sevgiyle okşanmış yüzüne ilk şamar Asiye’den geldi. Kristal parçacıklar al al yanmaya başladı yüzünde. Kılcal damarların bal peteği gibi seçildiği yüzündeki onlarca çil kahverengine dönüp iyice belirginleşti. Sarih bir öfke odaya hâkim oldu. Az önceki kadın atılıp tutmasa hırsını çocuktan çıkarmaya kararlıydı Asiye. Ağırlaşan odanın havasını dağıtmak için “Hadi sen geç. Ben temizlerim.” dedi.

Sonradan aklına gelince “Çocuğu da giydiririm. Sen kıyafetlerini getir.” diye ardından seslendi. Asu dudağının kenarını büzüştüre büzüştüre yerken usulcacık ağlıyordu. İçini çekerek sahipsiz bir kedi yavrusunun ürkekliğiyle kalkıp duvar dibinde dineldi. On dakika sonra tertemiz kıyafetlerini giydiren kısa boylu, şişman kadına karşı içinde bir sevgi kırıntıları oluştuğunu fark etti. Bunun masumluğuyla “Babaannem bana bakmazsa sizde kalabilir miyim?” diye sordu. Kadın başını salladı. Fakat sağdan sola, soldan sağa… Zift karası bir acı kazındı odanın rutubetten çatlayıp kabaran duvarlarına.

Uykuya dalmadan önce odadaki fısıltıların eşliğinde annesiyle babasını düşündü. Uyumadan önce yanağına kondurdukları ılık, sevgi dolu öpücüklerini…

“İsa abim nasıl evlenmişti bu kızla? Hala aklım almıyor.”

“Âşık oldum dedi. Halam kıyamet kopardı. Evi terk ettiği gün İsa öldü herkes için. Halam ne dirime ne ölüme diye günlerce dövünüp beddua etti.”

“Şimdi anladım bu kızın neden böyle olduğunu. Habibe Teyze’nin bedduaları tutmuş.  Yazık hem kendini hem annesini mahvetmiş bir kız için.”

Asu’nun uyuduğunu unutup iyiden iyiye sohbete kaptırmışlardı kendilerini. Açık açık konuşuyorlardı.

“Kız rehabilitasyon merkezindeyken kaza geçirmişler. İyi ki çocuk yokmuş.”

Asiye hayretle “Niye öyle diyorsun. Bence o da onlarla ölseydi iyi olurdu.” dedi. İnandığı şey insani duyguları alıp götürdüğünden sağlıklı düşünemiyordu. Haklı olduğunu ispatlamak istermiş gibi hızlı hızlı “Anne baba ölünce çocuk geride kalmamalı. Bak şimdi kimsesizler yurduna verilecek iyi mi oldu hı, söyle bakalım.”

Asiye karşısındaki kadına iyiden iyiye çıkışıyordu. Özürlü bir çocuğun hayatta kalmayı hak etmediğine olan inancı her şeyin önüne geçmiş saydıkça sayıyor, dökülen, kırılan hiçbir duyguyu önemsemiyordu.

“Halam uğursuz o diyor, beddualının evimde işi yok diyor. Helal kadına valla…”

“Asiye kız öyle deme. Şu masumun ne suçu ne günahı var. O yurtta sabah akşam dayak atıyorlarmış, aç kalıyorlarmış. Yazık yavruya!”

“Öf Duriye! Kız acıya acıya buna mı acıdın! Bakma sen bunun böyle olduğuna. İlk görünce ben de senin gibi acıdım, sağlıklı bir şey sandım. Koskoca kız altına yapıyor yaaaa! Boşver sen şimdi onu da Kamilgillerin Ufuk’unu gördün mü? Ay ne yakışıklı olmuş o öyle.”

“He gördüm, görmem mi. Bütün köyün kızlarının dilinde. Kimseye de bakmadı ha! Azıcık göz süzsün diye o kadar bekledim ama burnu havada…”

Kapının birden açılmasıyla ikisi de yatağa iyice büzüştüler. Tahta döşemenin gıcırtıları arasında Habibe Hanım döşeğin başına gelip “Kız Asiye!” dedi.

“Ne oldu hala!”

“Asiye yarın şu uğursuzu götürecekler bu odayı kırklayalım. Fatmagillerde döşeme fırçası varmış. Sabah kahvaltıdan önce onu al gel.”

“Hala bu saatte bunu mu düşündün de uyuyamadın.”

“Nasıl düşünmem! Bu oda da namaz kılıyoruz kızım! Sarı toz boya var odunlukta. Onu da Faruk’ a söylerim fırçalaya fırçalaya boyar.”

Asiye başını salladı. Asu konuşulanları özümsedi. Yüreğini yaprak yaprak ayırdı. Anladı, hissetti, duyumsadı. Sabah gelen siyah etek ceketli billur yüzlü bir bayanın yanında evden ayrılırken arkasında kızılca kıyamet koptu. Babaannesi dövüne dövüne ağlarken dönüp baktı.

Yanındaki kadının huzurlu gülümsemesine karşılık verip “Beni seviyor muydu?” diye sordu. Araba çoktan köşeyi dönerken Habibe Hanım baygınlık geçiriyordu.

“Bütün tavuklarım ölmüş. Uğursuz o uğursuz… Bir gece kaldı evimde bulaştı laneti evime.”

Dizlerine vurup dövünürken Asiye boynuna, yüzüne avuç avuç kolonya sürüyordu. “Asiye, Asiye! O kör olacısa Osman’a söyle kızın gezdiği her yere kireç döksün. Evi kırklayın…”

Bağırmaktan sesi çatallaşan Habibe Hanım’ın bağırtılarını duyan bütün köy bahçeye doluştu. Herkes oğlu için, torunu için ağladığını sanıp acıyarak baktılar. Habibe Hanım’ın sesi ulumaya dönüşünceye kadar seyrettiler. Ev üç gün temizlendi. Her yere beyaz kireç döküldü. Ak pak görünen evin pencerelerinden giren rüzgâr temiz bir yürek aradı. Pervazlara çarpa çarpa uğuldadı. Uğurlu bir geleceğe giden Asu’nun ardından evi usulca dolanıp kirli yürekleri süpürdü sessizce.

                            Semrin Şahin                                   

semrince@gmail.com       

Yazarın diğer yazılarını okumak için tıklayınız.

Evlat

25 Aralık 2012 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Sanat

Zincirlerini sürüye sürüye gidişinin üzerinden ne kadar geçti biliyor musun? Tamı tamına on beş ay. Nefreti silen benliğim zamanı silmeme en büyük engel. Her şeyi anlatmalıyım aslında sana. En başından, evden fenerin sarsak ışığına takılıp çıktığım geceden başlamalıyım. Hani toprak kokusunun yağmuru müjdelediği gece, kapına geldiğimde huzursuzluğunu iliklerimde hissetmiştim. Tiz çığlıklarını sevinç gösterisi olarak algılamamı isteyip özür dileyişin hala gözlerimin önünde… Dalgaların dövdüğü kum tepelerinde patlayan denizin hırçınlığına Evlat’ın dumansı bakışları eklenince içim ürpermişti. Sen bunları hissetmedin, farkında bile değildin. Gecenin koyu karanlığında başındaki hasır şapkayla arka bahçeye geçtin. Kırılgan bir fanusun içinde yaşadığımızı duyumsadığım gerçeklikte, kumlaşan sözcüklerin anaforunda, bahçedeki rüzgârın ortasında bulduğumda seni gözaltların koyulaşmıştı. Ne kadar öyle durduk bilmiyorum. Cebimden bir avuç ay çekirdeğini Evlat’a uzattığımda gülümsedin. Aramızdaki sessizliğe toprakta sürtünen zincirin sesi karıştı ve dalgın dalgın yüzüme baktın. Kum kavağı esintinin şiddetinden yapraklarını üzerimize bırakırken “İçeri girelim.” diye mırıldandın. Gökyüzünde çakan şimşeklerin bir benzeri de benim zihnimde çakıyordu. İnce, kaygan bir düşünce beni ele geçirmeye hazırlanırken ıssızlığını derin bir nefes gibi içime çektim. Evlat hızlı hızlı çekirdek çintiyordu. Nemli ve pis sandalyeye oturmamı işaret ettin. Sahibine itaat etme güdüsüyle emrini yerine getirdim.

“Karım geliyor.”dediğinde tuzla buz oldu bütün hayallerim. Sana sezdirmedim bunları. Billursu bir ses tonuyla “Sessizce hayatından çıkıp giderim.” deyişime karşılık usulca başını sallamıştın. Şu an bunları seninle paylaşmamın nedenini merak ettiğini biliyorum. Yanlış anlaşılmaya müsait bir konunun açılması seni rahatsız etti. Sana hiç zorluk çıkarttım mı? Ayrılırken veya daha sonrasında hiç sorun yaşamadık. Şimdi on beş ay sonra vicdan azabıyla karşındayım. Evlat’ın zincirini sürüye sürüye kaçtığı gece yaşananlardan sorumluyum. Bunu sana o gece söylemeliydim. Mangalı yakmak için üflediğimiz kömürün alacalı alevinde Evlat sağ omzumdan sarkmış meraklı meraklı bakıyordu. Sen her zamanki soğukluğunla yanımda dikiliyordun. Büzüştürdüğüm dudaklarımla ateşi körüklemeye çalışıyordum.

“Ayva tatlısının rengine döndü yanakların.” dedin.

“Kızardı, desene…”

“Şimdi gitsen iyi olur.”

Aniden kovmandaki huzursuzluğun içimde açtığı delikten habersiz kapıyı göstermiştin. Alevler yüzümüzde intikam alırmış gibi oynaşırken kinin çoğalan kösnül iştahını duyumsadığımı hala hatırlıyorum. İhanetin rengi üçümüzün yüzünde raks ederken alev parmaklarımı yalıyordu.

Mutluluğun mekânının neresi olduğunu işte o an sormuştum kendime. Sahi biz mutlu olmuş muyduk? Yeşil; mutluluğun rengiydi benim için, senin için budanacak ağaçların rengiydi. Asmaları yanlış budadığın için yaptığın kavgaların yaprak rengiydi. Maymun bile, ah affedersin. Aşağılamak için değildi. Evlat senin için çok değerliydi. Bilmez miyim? Evlat bile yeşil çuha örtünün altına saklanır da uyurdu. Çakaleriklerini toplarken çığlıkları çığlıklarıma karışırdı. Çığlıkları… O gece de çok çığlık attı. Saldırdı, o duvardan bu duvara atlayıp durdu. Hırçınlaştı. Bir hayvan duygularını ancak böyle etkileyici anlatabilirdi.

Ah! Merak ediyorsun değil mi? Sana kızgınlığımın cezasını ondan çıkarttım. Üflediğimiz kömür parçalarını… Kömür parçalarını zincirlediğim Evlat’ın ayaklarına bastırdım. Aklımı kaçırmadım. Sadece senden intikam almak için yaptım. Dur! Lütfen daha anlatacaklarım var. Sakinleşmelisin. Karının karşısına geçip yaşadıklarımızı anlatmamı istemezsin herhalde. Çok acı çektiğini biliyorum. Bunun için yapmıştım zaten. Ama Evlat’ın o gece kaçacağını yaptığım işkencenin sonuçlarını düşünememiştim.  Senin, polisleri ve komşuları işin içine katmanı beklemiyordum. İşler çığırından çıkmıştı. Bu nedenle anlatamadım. Özür dilerim. Ne yapıyorsun, nereyi arıyorsun? Dur! Aslında sana hiç anlatmamalıydım. Akıl hastası mı?  Hayır, beni başından atamazsın. Evlat evde mi? Bir şeyi yok mu? Ama o gece… Sadece hayal miydi? Hayır, ben ona işkence yaptım. Bendim o. Polis mi çağıracaksın? Tamam gidiyorum. Evet dinledim ve anladım seni. Bir daha görmeyeceksin beni. Sana da iyi günler.

Yeşil değil sevdiğim renk niye yeşil dedim ki inanmadın işte!

Semrin Şahin

semrince@gmail.com

Yazarın diğer öykülerini okumak için tıklayınız.

Yağmur Zamanı

8 Ekim 2012 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Sanat

Gecenin en koyu zamanında iniveriyordu büyük bir gürültüyle toprağa. Hafif bir esinti, sinsi bir saldırı halinden başka bir şey değildi. Kum kavaklarının arasından ışıltılı renklerini savuruyor, sonra sarsıcı bir gürültü bütün evlerin camlarını titretiyordu. Gülhan usulca “Gök gürültüsü sadece… Yakında bir yere yıldırım düştü o kadar.” diye mırıldandı. Küçük oğlunun saçlarını okşadı. Balkonlardan yükselen okey oynayanların sesi, dalgaların kıyıya öç alırmış gibi vurma sesine karışıyordu. 

Gülhan sessizce oğlunun yatağından çıkıp balkona geçtiğinde bir gölge kadar sessizdi. Yosun kokusu, serinliğin yumuşak ürpertisi, gülüşme seslerinin neşesine gövdesini verdi. Yanaklarında hissettiği serinliğe gülümsedi. Yağmur geliyordu. Yağmur bulutu, donanımlı bir savaşçı gibi öncü olarak gök gürültüsünü salıyordu gökyüzüne, sonra birer ok gibi toprağa düşmeye başlayan yıldırımlarını…

Karşı tepeleri ele geçirmiş olduğunu düşündü. İnce narin elini şakaklarına koyarak avuç içlerini bastırıp gözlerini yumdu. Derin derin nefes alıp verdi. Gözlerini araladığında sokağın köşesinde bekleyen iki küçük çocuk gördü. Sahile doğru koşup, bir şeye bakıp geri geliyorlardı. İçinde yükselen merakı bastırmaya çalışsa da beceremedi. Vestiyerden yağmurluğunu aldı, anahtarı cebine yerleştirip parmak uçlarında evden çıktı. İğdelerin bayıltıcı kokusunun güzelliğiyle sahile inen ara sokağa girdi. Esinti iyiden iyiye artmıştı. Çocukların çığlıkları dalgaların hırçın sesine karışıyordu.  Uzakta bir kadın vardı. Beyaz bir elbise içerisinde uzaktan onlara bakıyordu. Gülhan benim gibi merak eden biri daha diye düşündü.  Rüzgârın savurduğu kumlar gözlerine, burnuna gelirken çocukların bir küme oluşturup pıstıklarını fark etti. Yağmur bulutlarının iyice yaklaştıklarını rüzgârın şiddetinden anladı. Yağmurluğuna sıkı sıkı sarılıp, kumlarda zorlanarak koşmaya başladı. Çocukların başlarının üzerinden yerde yatan çıplak bir bebek gördü. Uçuşan kumların etkisiyle gördüğünden emin olamadı. Ölü bir erkek bebek… Yanına yaklaşıp yere çömeldi. Yosunlara, balık ağlarına dolanmıştı. Bedeni şişmiş, morumsu kızıl damarları belirginleşmişti. Jölemsi bir yapıya sahip gibi geldi Gülhan’a. Midesi bulanmasına rağmen bebeği incelemeye devam etti. Çevresindeki çocuklar da eğilip meraklı gözlerle olup biteni inceliyorlardı. Yazlıklarda oturanların kahkahaları, kadeh tokuşturma sesleri Gülhan’ın içini burktu.

“O senin çocuğun!” dedi biri. Sesin geldiği yöne başını çevirip baktı. Konuşan çekik gözleriyle çelimsiz bir çocuktu.

Haykırır gibi “Ne dedin sen?” dedi. Parçalamaya hazır bir kaplan gibi atıldı çocuğun üzerine. Bütün çocuklar çil yavrusu gibi kaçışırlarken çocuğu boynundan yakalayıp kumların üzerine yatırdı. Çocuk kurtulmak için sağa sola tekme atarken aniden durup bir avuç kum savurdu gözlerine. Gülhan gözlerine dolan kumun acısıyla olduğu yere çöktü. Yanıp batan gözlerini denizde yıkamayı akıl edip dizlerine kadar suya girdi. İri yağmur damlaları işte o an düşmeye başladı. On saniye içinde güçlü rüzgâr ve şakır şakır yağan yağmur Gülhan’ın hareket etmesini zorlaşırdı. Ölü bebeği orada bırakarak eve doğru koştu. İnsanlar hala okey oynuyor ve kahkaha atıyorlardı. Apartmana kendini zor attı. Hızla kilidi açıp eve girdi. Kalbi çok hızlı atıyordu. Çocuğun sözleri kulaklarında uğultuya dönüşmüştü.  Oğlunun odasını aralayıp uzaktan çocuğuna baktı. Huzurlu bir uykunun kollarında olduğunu görünce rahatladı. Gök gürültüsünden sarsılan sahil kentinin çılgınlaşan denizine balkondan bakıp polisi aramaya karar verdi. Polislere haber vermesinin üzerinden on dakika geçmeden kapının zili çaldı. Yağmurluğuna sıkı sıkı sarılıp kapıyı araladı. 

“Bizi arayan siz miydiniz?”

“Evet, bir erkek bebek cesedi var sahilde.”

“Sahili baştan sona taradık ölü bir bebek bulamadık.”

“Nasıl olur? Oradaydı. Çocuklar da vardı. Hatta bir tanesi gözüme kum bile attı. Yağmur başlamadan hemen önceydi.”

“Yağmur mu?” diye sordu polislerden biri.

Gülhan hevesle başını sallayıp “Evet çok korkunç bir yağmur… Hala yağıyor ya zaten. Her yerim ıslandı zaten. Bakın paçalarım bile hala ıslak.” Kupkuru paçalarını gösterdi. Polisler başlarını sallayıp “Evde başka kimse var mı Gülhan hanım?” diye sordu.

“Oğlum var uyuyor.” dedi Gülhan gururla.

“Görebilir miyiz?”

“Tabii ama lütfen uyandırmayın!”

İki polis ellerindeki telsizlerin cızırtıları eşliğinde Gülhan’ın peşinden eve girdiler. Kesif bir koku genzi yakıyordu. Ayladır temizlik yapılmamış gibiydi ev.  Aralanan kapıdan çocuğum yatıyor diye gösterilen yatağın yatak örtüsü bile bozulmamıştı. Yatağın orta yerinde hafif bir çöküntü vardı. Biri örtüyü kaldırılmadan uzanmış gibiydi sadece. O esnada aralık kapının önünde birikmeye başlayan apartman sakinlerinden biri “Gülhan Hanım biraz rahatsız.” dedi.

İki polis başlarını sallamakla yetindiler. Beyaz elbiseli, kısa saçlı kadını görünce Gülhan hemen atıldı.

“Bu bayanda sahildeydi. Çocuklarla cesede baktığımızı gördü. Sorun ona.” dedi.

 Kısa boylu polis kadına dönüp “Bayanı gördünüz mü?” diye sordu.

Kadın biraz çekinerek, heyecandan yanakları al al olmuş bir şekilde “Yürüyüşe çıkmıştım. Bu bayanı gördüm ama kumlarda öylesine dolanıyordu. Hatta bir ara kumun içine yatıp debelendi bile. Ama ben biraz ürküp eve döndüm.” dedi. Gülhan duydukları karşısında sendeledi. “Yalancı!” diye bağırdı. Polisler deli kadın hikâyelerinden birine mahal vermemek için Gülhan’a dönüp “Yarın gündüz gözüyle cesedi ararız. Siz hiç merak etmeyin. Şimdilik size iyi geceler.” dedi.

Polisler gittikten sonra Gülhan meraklı gözlere kapısını kapatıp üşütmeyeyim, diye mırıldandı. Üzerini değiştirip oğlunun yanına kıvrılıverdi. Dışarıda gök gürültüsü hala camları titretiyordu. Sağanak yağmurun cama vuran pıtırtı sesine kulaklarını tıkadı. Gözlerini sıkıca yumup oğluyla kocasının alt alta üst üste boğuştukları zamanları düşledi.  Bir ara sel olmaz umarım, dedi. Sonra oğlunun sıcaklığıyla derin bir uykuya daldı. Yağmur zamanının soğukluğu üstünde sessizce gezindi.

Semrin Şahin

semrince@gmail.com

Yazarın diğer öyküleri için şu sayfaya bakınız.

Ecel Güncesi

15 Ağustos 2012 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Sanat

“Amar Bedelahmi…”

Ereza kapı çaldığında işini yeni bitirmişti. Postacının elinde tuttuğu kalın zarfa bakıp soru dolu bakışlarını adamın suratına çevirdiğinde okuldan çıkan öğrencilerin bağrışları ortalığı kaplamıştı.  Yağız, iri kıyım adam imzalaması için uzattığı kâğıdı hızla geri çekerken yarım ağızla “İyi günler!” dedi.

Ereza oturma odasına gidip masanın üzerine zarfı bıraktı. Kocasının muhasebeyle ilgili evraklarından biri daha diye düşündü. Fırındaki hindinin kokusu bütün evi sarmıştı. Amazon cinsi papağanın önünden geçerken “Amar, Amar” diye tiz çığlıklar atan hayvana gülümsedi.

Akşam kocası eve geldiğinde sofra hazırdı. Hindi dolması, salata ve çorba kokusu baş döndürücüydü. Ereza özel günlerde giydiği siyah beyaz desenli elbisesini giymişti. Elbisenin kolalı yakasını düzeltirken “Amar, bugün bir posta geldi. Masanın köşesinde…” diye seslendi. Kocasının zarfı yırtışını, içindekileri çıkarışını duydu. Odaya girdiğinde siyah kanepeye oturan kocası kasketini bile çıkarmamıştı. Kötü bir şeyler olduğunu anlayıp “N’oldu?” diye sordu. Kocasının uzattığı eski püskü defteri eline alıp şöyle bir karıştırdı. Eğik el yazısını görünce sendeledi. Kocasının pardösüsünü gelişigüzel bıraktığı koltuğun üzerine yığılıp kaldı. Elbisesinin düğmelerinden acı bir haykırış yayılıyormuş gibi hepsini koparıp atmak için çekiştirdi. Deftere tekrar bakmak istemiyordu. Papağanın huzursuz bakışları arasında “Bu gerçek mi?” diye sordu.

“Kurtulan bir arkadaşının torunu yollamış.”

Dört satırdan oluşan mektubu karısına uzattı.  Ereza’nın gözbebeklerine yerleşen tekinsiz korku, acıyla sarmalanmış ve iki bilye tanesine ruh katmış gibi ortalığa dehşet saçmaktaydı.

Merhaba

Sözlerime nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Uzun uğraşlarımdan sonra size bulabildim. Şu an elinizde tuttuğunuz defteri kızınız Leba Bedelahmi’ye ait olduğunu söyleyen anneannem Defne Çelikel’in vasiyetine uyarak size yolluyorum. Acınızı anlıyor ve dua ediyorum. Tanrı sizinle olsun.

Ereza aniden elindeki mektubu bırakıverdi. Kâğıt kuş tüyü gibi dizlerinden aşağı dalgalanıp savrularak yere düştü. Leba’nın adını canlıymışçasına okumak içini titretti. Yüreğine toplanan kan tortusunun acısı yanağından sızdı. Hıçkırıklarına karışan gözyaşları defteri açıp okumasını engelliyordu. Kocasının meraklı bakışları arasında defteri eline aldı.

“Okumak için hazır olduğuna emin misin?”

Ereza kanayan, kokan, çığlık atan, haykıran satırlarda gezinip gezinemeyeceğini bilmiyordu. Ayağa kalkıp vestiyerin en üst rafına defteri koydu. Amar’a dönüp “Bunu yapabileceğimden emin değilim.” dedi.

Papağanın konuşması, onları neşelendirmeye çalışması, yemeklerin enfes kokusu,  panjurun arasından sızan meltemin ılık esintisi yüreklerine mutluluk çalamadı. Ölümün soğuk kini vücutlarını acının, ihanetin, ürpertinin kıyısına tutsak ederken evin içinde tuhaf bir rahatlama vardı.

Şehri kaplayan karanlığın kolları kötülere fırsat yaratırken, beyaz panjurlu evden sızan sarı ışık boş yere kirli ve isli defterin iyiliği anlatacağını bekliyordu. Boş yere… Defterin varlığı uğursuzluğun, hasretin, ıtırlı bir umudun sembolü gibi Ereza’nın zihnine sızmıştı. Soğumuş yemeklerin öylece durduğu masanın yanından uzanıp, defteri gizli bir şeymiş gibi alıp, yakın gözlüklerini burnuna yerleştirip, peçetelerini yanına koyup gardını alan bir savaşçı gibi koltuğa oturdu. Kızının satırlarında onun yüzünü, sesini duyarak, kâh ağlayıp kâh gülümseyerek okuduklarını içine çekti.

15 Aralık 1941

Bugün Kislev’in 25. günü… Annemle babamdan ayrıldığım onuncu gün. Hanuka bayramının ilk günü ve ailemi çok özledim. Bayramdan sonra git, demişti babam. İçimdeki sızı onun sözünü keşke dinleseydin, diyor. Yüksek eğitim alacağım okul yarım saat uzaklıkta. Yalnızlığın huzursuzluğuna savaş söylentileri eklendi bir de. Savaşın başlayacağı konuşulmaya başlandı her yerde. Buna ihtimal vermiyorum ama ya olursa… Hanuka ışığım yanarken usulca dua ediyorum.

Amar odaya gelip yanına oturdu. Ereza yutkunup burnunu silerken elinden defteri alan Amar’a baktı. O kadar zarif davranıyordu ki Ereza sesini çıkaramadı. Kolunu boynuna attığında çağlamaya hazır bir su gibi bıraktı hıçkırıklarını. Ağladıkça sarsıldı bedeni. Bir süre sonra durulup sadece nefes sesi kalıncaya kadar ortada Amar konuşmadı. Söyleyecekleri kabuk tutmamış bir yarayı iyice kanatıp mikrop gibi iltihaplandırmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Karısını kolunun altında tutup defterin rastgele bir sayfasını açtı. İkisinin okuyacağı mesafede tutup siyah mürekkebin dalga dalga gözyaşlarıyla ıslanıp bozulduğu yerlere baktı. Aldığı derin nefes kederin atlısı gibiydi.

10 Şubat 1942

…Ara sokaklardan geçip okula gidip gelmeye başladık. Askerler her yerde. Köşe başlarında pusu kurmuş durumdalar. Kolumuza taktığımız sarı bantlar yüzünden aşağılandığımızı hissediyorum. Artık otobüse binmiyorum. Mümkün mertebe dışarıya da çıkmıyorum. Ülkeme dönmeyi, aileme kavuşmayı dört gözle bekliyorum. Ülkeyi terk etmemize izin verilmiyor. Cenderenin içinde sıkışıp kaldım. Annemle babama bunu belli etmeyen mektuplar yazmak, onları üzmemeye çalışmak beni yoruyor. Aslında o kadar korkuyorum ki…

Savaş, insanların kendi elleriyle yaptıkları bir kıyamet sahnesinden başka bir şey değil. Uyuşturulmuş zihinlerin çılgın gibi kan ve et isteyen, can alan birer yaratığa dönüşmeleri bu sahnelerin odak noktası. Ölümün kol gezdiği sokaklarda öldürülecekler olarak ayıklanmış olmamızı sindiremeyen ruhuma teselli sözcükleri kurmaya çalışıyorum. Sonuç hüsran oluyor. Sadece dua ediyorum.

Elinin tersiyle yanaklarını silen Ereza boğazını temizleyip “Hayatta en çok onu kaybetmekten korkardım.” dedi. Söyleyişindeki esrik hüzün gerçeğe tutunmaya çalışıyordu. Kurgusal zihin oyunlarının kahrettiği bir annenin karşılaştığı gerçek hayallindeki her şeyden daha acı oluyordu. Korkulan ölümün acısı karşısında soğuk bir iradeyle cesur görünmeye kalkmak hayatın anlamsızlığını peşinde sürüklüyordu inadına. Amar karısının sözlerini dipsiz bir suskunlukla karşıladı. Kızının toplama kampına götürüldüğünü duyduğu andan itibaren yaşadıkları ölüm korkusu bir tortu gibi çökmüştü kalplerine. Kızlarının nasıl öldürüldüğünü hiçbir zaman öğrenemeyeceklerini çok iyi biliyorlardı. Gaz odasında mı, işkencede mi, yoksa eceliyle mi öldüğünü asla öğrenemeyeceklerdi. Bunun yanında ellerinde tuttukları kızlarının duygularını yazdığı defteri okudukları zaman kendilerini inandırdıkları bütün gerçekler yerle bir olup yıkılacaktı. Tahrip edilen her duygu, inanılan her gerçek insanın ruhunda oyuklar açıyordu.

21 Mayıs 1942

Valizimi hazırladım. Ursala kaçak yollardan ülkeyi terk edebileceğimize inanıyor. Ben buna ihtimal vermesem de valizimi hazırladım. Artık zevk almıyorum yaşadığım bu hayattan.  Kaçış sürecinin belirsizliği korkutsa da beni zamanın ortasındaki bir kelebeğin alıntıladığı kadar hayat benim için. Hiç ve insan karışımından doğan yepyeni bir kavramın kucağında otursam da her şeyi yaşamaya hazırım. Ölümün dansı kötü olmasa gerek. Güçlü duygularımla ailemi özlediğim gerçeğini inkâr edemem. Onları bir daha göremeyecek olmam leblebi taneleri gibi un ufak ediyor kalbimi. Esrik bir düşünce girdabında savrulduğumun bilincindeyim. Yola çıkıyorum yarın. Yahuda hep bizimle olsun.

İnsanın canından canı kaybettiği gerçeğini ikiye bölen, parçalara ayıran başka bir gerçek daha vardı. Sevdiklerinin yaşadıkları dayanılmaz olaylar… Ereza bu duygunun silsilesiyle gözyaşlarını sildi. Kızının yaşadığı işkenceleri, kaçarken başına gelenleri düşündü. Her sözcüğün kalbinde çizdiği yeni şekil karanlık bir dehlizin kuytularını işaret ediyordu. Amar koltukta hafifçe dikleşip boynunu sıvazlarken yana kaydı. “Ereza nefes alamıyorum.” dedi. Ereza ayağa kalkıp mutfaktan döke döke suyu getirdi. Amar’ın suratı sapsarı olmuştu. Hırıltılarının arasında elini göğsüne götürüp parçalar gibi avuçladı. Ereza kocasının irileşen gözlerinin kıpkırmızı olmasıyla ambulans çağırmak için telefona uzanması bir oldu. Ambulansın maviyle karışık kırmızı ışıkları geceyi aydınlatırken Amar soluksuz öylece yatıyordu. Ereza sokak kapısının önünde acı çığlıklarla sokağı inletirken ölüm meleği vazifesini çoktan yerine getirmişti. Leba’nın defteri koltuğun dibinde sayfaları karışık bir şekilde dururken evi saran matem dayanılacak gibi değildi.

Semrin Şahin

semrince@gmail.com

Yazarımızın öteki öyküleri için tıklayınız.

Kitara’nın Esintisi

27 Temmuz 2012 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Sanat

        Kumsaldan ağaçların arasına doğru yürüyorum. Mart ayının canlılığı yaprakların yeşiline yansımış gibi ışıl ışıl her taraf. Yaşlı belimi tuta tuta başımı kaldırıp masmavi gökyüzüne bakıyorum. Kitara’nın hafif meltem esintisinde çıkardığı sesi duyar gibi olup büyüleniyorum. Girdabın oluşturduğu akım, kıvranan bir sandalyenin tıkırtısı gibi… Beyaz elbiseli bir kızın peşine takılıyor hayallerim. Ufak çığlıklar eşliğinde attığı kahkahalar, ağaçlardaki kuşları havalandırıyor. Neşesi karşısında gülümsüyorum.

         Sinema hilesi gibi film başa sarıyor. Gıcırtılar arasında Auschwitz’e gidiyorum. 1944 yılının baharı… İki milyondan fazla insanın öldüğü toplama kampının kapısındayım. Demir kapının önündeki askerlerin sert bakışlarına inat kapıya yanaşıyorum. Cebimden çıkardığım bir paket sigarayı askere uzatırken gazeteci kimliğimi gösteriyorum.  Başını eğip göz ucuyla etrafına bakıyor.

Kısık bir sesle “Bugün gazetecilerle görüşme yasağı kondu. Komutan çok sinirli.” diyor. Son sözcükleri bilerek yuttuğu belli… Başımı sallayıp onun kurallarına uymaya karar vererek, sesimi kısabildiğim kadar kısıp:  

“Bir kadın varmış. Çok… Nasıl desem? Çok gülüyormuş… Yani…”

“Yok, böyle bir şey!”

Sesi aniden yüksek çıkmaya başlıyor. Sağına soluna bakıp, abartılı hareketlerde bulunuyor. Anlayıp gülümsüyorum. Tam yanından ayrılacağım sırada “Adım Edingu! Akşam Sam’in yerine gel.” diye mırıldanıyor. Arkamı dönüp başım önde hızla uzaklaşıyorum ölüm tünelinin girişinden.

Başımı kaldırıp torunuma bakıyorum. Kehribar rengi gözlerindeki canlılık soluğuma soluk katıyor. Masum insanın en harikulade hallerine gülümsüyorum. Su gibi temiz olmayan insanlık tarihini miras bıraktığımız bütün çocuklara acıyorum. Kırılgan masumluğunun yüzünde dans ettiğini görüp gülümsüyorum. “Ilgın uzaklaşma!” diye sesleniyorum sonra. Yaşlanınca gençlikte yapılan birçok şeyden pişmanlık duyarmış insan. Bende pişmanlık yok. Yaşanması gereken her şeyi yaşadım.  

***

Gece el ayak çekilince tek odalı evimden çıkıp kömür kokan Arnavut kaldırımlarını arşınlayarak elim cebimde Sam’in yerine gitmiştim. Issızlık canileri hatırlatıyordu. İçim bu düşünceyle titrerken Ari ırkın mensuplarının geldiği bu yeri aslında hiç sevmediğimi fark etmiştim. O sabah konuştuğum asker elinde kocaman siyah bir bira kupasıyla çakır keyif beni bekliyordu. Selam vermeden yanına oturdum. Garsona aksanımı anlamaması için yarım ağızla “Bir bira.” dedim. Başımı tam tersi tarafa, askere çevirip “Bana kadını anlat.” dedim. Askerin bardağını sertçe masaya vurmuş ve bana doğru yaklaşıp “O kadar kolay değil.” demişti.

“Ne kadar istiyorsun?”

“150…”

Duyduğum rakam karşısında güçlükle yutkunduğumu hatırlıyorum. Ama bu haberin, her gün verilen yüzlerce ölüm ve işkence haberinin yanında daha ilginç olduğunu da biliyordum. Gazeteci tarafım yelkenleri suya indirmişti: “Tamam.”.

Cüzdanımdan çıkardığım kağıt paraları elim titreyerek uzattım. Adam paraları hızla alıp cebine sokuşturdu. Birasından büyük bir yudum çektikten sonra “Kadın çok neşeli…” dedi.

“Nasıl?”

“Toplama kampına adım attığı andan itibaren ağlayan, bağıran diğer binlerce, milyonlarca insandan farklı olarak her şeye gülüyor ve her şeyden keyif alıyor. ‘Öleceksem öleyim, üzülmeye ne gerek var.’ diyor. Bizim işkencecilerin kadına yapmadıkları…” Adam susup etrafını gözlüyor. Başını kulağıma doğru yaklaştırıp yoğun sarımsak ve alkol kokusunun arasından “…Yapmadıkları, denemedikleri işkence kalmadı. Kadın her acıdan sonra kahkaha atıp bizimkileri çıldırttı. İşkencecilere zevk almalarını sağlayacak en ufak bir açık vermedi.”

Benim yüzümü buruşturduğumu görünce, “Ben de karşıyım işkenceye ama görevim bu ne yapabilirim.” dedi.

Başımın üzerinde elimi sallayıp sözlerini savıyormuşum gibi yaptım. Kadınların çığlıklarının arasına bir kahkaha sızıyormuş gibiydi. Gözlerimi askerin yüzüne dikip “Beni onunla görüştür.” dedim.

“Bunu yapamam. Yakalanırsam öldürürler beni.”

“Beni gizlice oraya sok.”

Birasını dibine kadar içip arkaya doğru kaykılmıştı. Niyetini anlamıştım. Yüzüme bakıp “Karşılığı ne olacak?” dedi. Gülümsemiş, vereceğim miktarı söylemeden önce soluğumu bırakmıştım:

“Beş yüz…”

         O memnun memnun başını sallarken ben fısıltılarının arasında toplama kampına girecek ilk gazeteci olacağımı düşünüp bunun keyfini sürmeye karar vermiştim bile.

***

Denizin yosun kokusunun arasında dalgaların sesine Kitara’nın tınıları karışmış gibi. Torunumu uzaktan izlerken belleğim geçmişin en gizli köşelerine yolculuğa çıkmıştı. Bir taşı ayağımla vura vura yerinden çıkarıp kenara doğru yuvarlarken anıların yakıcılığından yüreğimi ayaz kesiyor. Taşın altındaki toprak sihirbazları kıvrılarak kaçışmaya çalışırken onların da canlı olduğunu bilmediğim çocukluğuma gidiyor belleğim. Solucanları bölüp parçaladığım o günlere…. Yaşlılığın en büyük sıkıntısı hep geçmişi düşünüp yad etmek, acısıyla, tatlısıyla hatırlayıp hüzünlenmek ve tüketilen ömrün sona ermek üzere olduğunu fark edip telaşlanmak… Anı yaşamaktan zevk almayı o öğretmişti bana. Onu kısacık gördüğüm gün hayallerime, bedenime, hücrelerime işlemişti. Kitara…

***

Auschwitz’e girişim kolay olmuştu. Asker kıyafetleri getiren Edingu, toplama kampına girişimi kolaylaştırmıştı. Edingu’nun, kadını sabah erkenden işkence odasına getirirken yaşadığı huzursuzluk gözle görülür cinstendi. Perme perişan haldeki kadının üstü başı pislik içindeydi. Kemikleri sayılacak kadar zayıftı. Kırpık kırpık saçları tavuk didiklemiş gibi havadaydı. Dışkı kokusu bütün odayı kaplamıştı. Öğürmeme engel olamadım. Duvarın köşesine kusarken onun güldüğünü gördüm. Gözlerinin içinde zift siyahı bir hayat vardı. Acı bir yaşama sevinci… Ufak tefek bedenini kıpırdatmadan usulca, bir melodi gibi “Sen yenisin galiba. Ama alışırsın.” dedi.

         Özgüveni karşısında nutkum tutulmuştu. “Adın ne?” diye sorarken elimle ağzımı sildim. “Kitara!” dedi. Kaşlarımı kaldırıp “Anlamı ne?” dedim.

Yanıtı tokat gibi çarptı suratıma “İşkence yaparken mi lazım olacak?”  

O an tenine baktım. Benek benek siyahımsı morluklar her yerini kaplamıştı. Bir kısmı yeşilden sarıya dönüşürken, bir kısmı mosmordu. Sağ elinde üç tırnağının sökülmüş olduğu belliydi. Derisi büzüşmüş, kurumuş et rengine bürünmüştü. Ayak başparmakları da yoktu. Kesilen parmakların yeri iltihaplanmıştı. Duvarlara sinmiş bir çığlığı duyar gibi oldum.  Ölümün kokusu her yanı kaplamıştı. Ürperdim. Zar zor konuşmaya çalıştım.

“Ben asker değilim.”

Kalkan kaşlarının arasından masum bir gülümseme belirdi yüzünde. “İşkence yapanın asker olup olmaması beni ilgilendirmez. İşkence esnasında ölümü neşeyle karşılarım sadece.”

Söylediklerini duymamaya çalışarak “Gazeteciyim. Dışarıya ulaşan bilgilerin doğru olup olmadığını anlamak için seninle röportaj yapmak istiyorum.” Cebimden çıkardığım küçük ses kaydediciyi ona doğru uzattım.

“Anlıyorum.” dedi.

Titreyen ellerini boğazına götürüp ovalıyormuş gibi yaptı. Sigara yanığı olduğu belli olan lekeler daha da belirginleşmişti boynunda.

“Anlatılacak pek bir şey yok.” dedi.

“Senin deli olduğunu düşünüyorlar. Gerçekten mutlu rolünü nasıl oynuyorsun?”

“Rol yapmıyorum. Gerçekten mutluyum. Tanrı bunu yaşamamı istediyse ondan gelen her şeyi büyük bir mutlulukla kabul ederim. Benim ırkım bu acıları yaşıyorsa bundan sonra gelecek güzel günler içindir. Bunu biliyorum.”

“Ama işkence görürken kahkaha atıyormuşsun. Bu doğru mu?”

“Onların istediği benim acı çekmem ve bunun sonucunda onlara yalvarmam. Bunu yapmıyorum. Buradaki insanların morale ihtiyaçları var. Ağlamak, sızlamak onları kaybetmek olur. Neşeli şeyler anlatıp insanlarıma destek oluyorum. Acılar karşısında gülümsemek ve zor şartlarda mutluluktan uzaklaşmamak benim yaşama sebebim.”

“Sadece bunun için mi böyle davranıyorsun?” Şaşırmıştım. Zihnim bu söylenenleri kabul etmek istemiyordu. Karşımdaki bu aciz kadının böyle düşüncelerle boğuştuğunu bilmek erkeklik gururumu örselemişti.  

“Önceden birinin öldüğünü duyduğumda üzülürdüm. Şimdi ise etrafımdaki herkes ölüyor. Ölen birini görünce gülümsüyorum. Kurtuluyor ruhu acılardan diye seviniyorum. İşkencecilere bunu söylediğim için beni öldürmüyorlar. Damarlarına bastığım halde ölümün kıyısında bırakıyorlar beni. Daha çok acı çekmem, daha çok yalvarmam için ölüme kavuşturmuyorlar.” Sustu. Boğazında leblebi tozu varmış gibi zar zor yutkundu. Arkasını dönüp kapıya doğru yürümeye başladı.

“Dur! Nereye gidiyorsun?” dedim.

Yüzüme bakıp gülümsedi. Kaşlarını havaya kaldırıp soru sorarmış gibi baktı.

Telaşla “Ama soracaklarım bitmedi.” dedim.

         Elini neşeyle havaya kaldırdı. “Bugün işkence görmeyeceğime göre burada zamanımı boşa harcamamalıyım. Orada gülümsemeyi bekleyen, ölümün soluğuyla yaşayan insanlar var.” dedi ve kapıdan çıktı. Edingu’yla konuştuklarını duydum, bir de ayak sürüme sesiyle uzaklaştıklarını. Kitara’nın cılız bedeninden yayılan sınırsız güç karşısında içi boşaltılmış bir insan kisvesi olarak öylece kalakaldım.

         Kendimi silkelenecek bir halı gibi bomboş hissettim. Yaşama hakkım vardı ve ben bu hakkı boş şeylerle uğraşarak heba ediyordum. Binanın gri koridorlarından geçerken ağlayan, haykıran insanların sesleri eşliğinde gökyüzünü görüp kurtulmak umuduyla başım önde yürüdüm. İnsanlık onurumun zedelendiğinin farkındaydım. Toplama kampından koşarak ve insanlığımdan utanarak uzaklaştım.

***

Üşüdüğümü hissediyorum. Solucanlar oynaşıyorlar ayakucumda. Kitara’nın sesini duyduğum anın büyüsünü tekrar hissediyorum. Tüm soykırım mağdurları için dua ediyorum. Ben huzurlu bir ölüme doğru yavaş yavaş ilerlerken dünyanın dört bir yanında türlü eziyet ve tecavüzlerle paldır küldür öldürülen, vahşice yok edilen milyonlarca insan olduğunu bilmenin utancı dağlıyor yüreğimi. Her şey Tanrı’nın parmağının ucundaymış, diyorum. Bu düşünce neşelendiriyor beni. Deliliğin sınırlarında ölüm karşısında da neşeli olmalıyım, diye mırıldanıyorum.

Gözümün önüne toplama kampının kapısında şuh kahkahalar atan Kitara’nın görüntüsü geliyor. Acılarla dolu anılarımı cebime doldurup elini tutuyorum torunumun. Soykırım saçmalıklarına kurban olan milyonlarca insanı selamlıyorum gönül gözümle. Kitara’nın yapmaya çalıştığı şeyi daha iyi anlıyorum artık. Umursamaz bir neşenin karşısında saygıyla eğiliyorum.

 Yılın başarı ödülünü alıyorum o yıl. Kitara öldürülüp bir toplu mezara gömülürken ben ödül almak için ülkeme gidiyorum.  Dünya hissizleşiyor benim için. Bir sinema hilesi gibi manşetler geçiyor gözümün önünden: “Toplama kampını sarsan Neşe”…

 Kitara’nın esintisi kaplıyor yüreğimi ve acıyla gülümsüyorum.

Semrin Şahin

semrince@gmail.com

 Bu öykü ilk olarak Kalem Dergisi’nin 8. sayısında yayımlanmıştır.