Bir Taksim Polisiyesi

29 Haziran 2013 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Manşet, Sanat

taksim_gezi_parki_olaylari_twitter_aciklamalari_izleBir Ankara dizisi bitti. Büyük bir olay olmuştu. Ama üzerine fazla gelindi. Alışılmadık yaklaşımı bazı kesimleri rahatsız ediyordu. Yorganı gönderip kavgayı sonuçlandırdılar. Oysa yaşamın içine en çok giren yayınlardan biriydi. “Yaşamın Dizileri” başlığıyla düşüncelerimi yazmak istiyordum.

Taksim Gezi Parkı’nda başlayarak kısa sürede dört bir yana yayılmakla kalmayıp Türkiye’yi dünyanın gündemine oturtan (1) hareketi görünce “Behzat Ç. buna bir bölüm ayırabilirdi” diye düşündüm. Ekip belki de bu kez soruşturma için değil, yalnızca destek olmak, gençleri korumak için oraya giderdi. Belki bölümde bir cinayet ve katil olmaz, gençlerin coşkulu çıkışlarının acımasızca bastırılmak istenmesinin nedenleri araştırılırdı. Özgürlükler sınırlandığında, insanlar dar kalıpların içine sıkıştırılıp genel düşünce ve yargıları kabul etmeye zorlandığında toplumda yükselen basınç ekibin dikkatini çekerdi. Kuşkusuz birçok konuda olduğu gibi bunda da çaresiz kalırlardı. Çocukların üzerine sürülen Toma’ları, sessizce duran insanlara böcek ilaçlar gibi sıkılan biber gazlarını anlayamazlar, acımasızca bastırılmak istenen gruplara yardım etmeye çalışırken kendileri de bunlarla karşılaşabilirlerdi. Toma’ya karşı Poma düşüncesi ilgilerini çeker, Toplumsal Olaylara Müdahale Araçları’nı Polis Olaylarına Müdahale Araçları’nın nasıl durdurabileceğini çözmeye çalışırlardı.

….

Düşündüğüm bir başka konu da internette gözüme çarpan bir kliple ilgiliydi. Richard Vezina’nın “Dört Bölümde David Lynch” (2) çalışması. David Lynch (3) 1980 yapımı “Fil Adam” (4) filmini yönetmiş ve senaryosuna katkıda bulunmuştu. Vezina, David Lynch filmlerinden (Kullandığı filmler: Inland Empire, Mulholland Dr., The Straight Story, Lost Highway, Fire Walk with Me, Twin Peaks, Wild at Heart, Blue Velvet, Dune, The Elephant Man, Eraserhead, The Grandmother, The Alphabet, Pretty as a Picture: The Art of David Lynch, Blue Velvet - Mysteries of Love: Documentary olarak belirtilmiş) sahneler alarak bir video hazırlamış. Günümüz dünyasının ilginç olanaklarından biri. Geçmişte yönetmenler bile kendi filmlerini sinema dışında göremezken artık herhangi bir zaman ve yerde tüm ayrıntılara ulaşılabiliyor.

Behzat Ç. sonlanınca yaşamın dizilerini düşünmüştüm. Son dönemde izlenme oranları düşme eğiliminde ama diziler televizyonların kitlelerle kurduğu en önemli bağlardan biri olmayı sürdürüyorlar. Üstelik artık başka ülkelerde de gösteriliyorlar. Haftada birkaç gün yapılan siyah beyaz yayından başlayarak televizyonun Türkiye’deki gelişimi aklımdan geçti. Diziler hep önemli bir yer tutmuştu. Günümüz koşullarında yine de önemli etkileri olduğunu düşünüyorum. Yalnızların, yaşlıların yaşamına insan sıcaklığı getirmeleri olumlu, gerçek yaşamdan, gerçek sorun ve insanlardan uzaklaştırmaları da olumsuz etkilerine örnek olarak verilebilir. Tarihsel gelişimi içerisinde sanatın toplumdaki işlevi ve yeri epey değişti. Küçük topluluklara seslenen bir zamanların seyirlik köylü oyunları, halk ozanları artık eski biçimiyle yok. Ama kent konserleri, turneler, internet üzerinden konser, etkileşimli tiyatro gibi örnekler var.

İşin belki en acı yanı, sanata güzelliklerini paylaşmak ve gelişmek için yaklaşmaya gerek duymayanların onu sınırlamak, üretenleri karalamak ve yıldırmak için aşırı çaba göstermeleri. Meltem Arıkan’ın yazdığı, Mehmet Ali Alabora’nın yönettiği “Mi Minör” adlı oyun (5) birdenbire önemli bir gündem maddesi oldu. Oyun Ustream sitesinden izlenebiliyor, yorum yapılabiliyor, çekimler yüklenebiliyormuş. Yeni medya araçları ve tiyatronun bu buluşmasının Taksim Gezi Parkı’ndaki özgürlük sesleriyle ilişkilendirilmesi, sanırım komplo kuramcılarını bile şaşırtacak bir yaklaşım olmalı.

Televizyon yayınlarıyla birlikte başlayan ilk dizilerden beri dünya az değişmedi. Bir zamanların Görevimiz Tehlike, Uzay Yolu, Komiser Colombo, Kaygısızlar gibi yabancı dizileri, Atilla İlhan’ın senaryosuyla çekilen Yarın Artık Bugündür (6) çalışmasını şimdilerde pek hatırlayan olmayabilir. Yeni örneklerde niteliksizlik ve bolluk nedeniyle izlenme oranları düşüyor. Tek kanallı televizyon günlerinde ilgi gören bazı yapımların nasıl tüm ülkeyi ekran başına topladığını anlamak bu yüzden biraz zor gelebilir. Değişim her yeri etkiliyor.

….

Behzat Ç. olmasa bile yazarı Emrah Serbes Taksim’deymiş. O da bu aykırı komiserin orada olsa ne yapacağını düşünmüş:

“Behzat Ç. Taksim’de görevli olsaydı ne yapardı?”

“Rozetini, silahını bırakıp parka giderdi.” (7)

Dizinin bitmiş olmasına sevinen takipçileri bile varmış. Haftalardır süren Gezi Parkı eylemlerinden kendilerini alıkoyamadığı için! Yukarıdan gelen emirleri umursamayan milyonlar taleplerinin kabul edilmesini, polis şiddetinin sorumlularının cezalandırılmasını, öldürülenlerin katillerinin bulunmasını bekliyormuş. Behzat’ın yaratıcısı, yazarı Emrah Serbes de 31 Mayıs günü kendisini eylemlerin içinde bulmuş. Sonunda Behzat’ın Ç’sini de açıklamış. Çapulcu…

….

Taksim’de yaşananlar, “Beyoğlu ilçesinde bulunan Taksim Gezi Parkı’nın Taksim Yayalaştırma Projesi kapsamında 28 Mayıs 2013 günü bir duvarının yıkılmaya başlanması ve bazı ağaçların kesilmesi, bu haberin sosyal medya üzerinden Topçu Kışlası inşaatına başlandığı şeklinde yayılması sonucu bazı aktivistlerin oturma eylemi yapmaya başlaması ve polisin eyleme orantısız müdahalesi sonucu geniş bir protestoya dönüşmüştür.” sözleriyle tanımlanıyor. (8) “Bu maddenin tarafsızlığı konusunda kuşkular bulunmaktadır.” notuyla. Kuşkusuz bu kadar yoğun yaşanan ve çıkarlar doğrultusunda çarpıtılmaya açık böylesi bir olaylar zincirinde soyut bir yansızlık olamaz. Nereden bakılacağını vicdanlar ve ilkeler belirler. Üstü nasıl örtülürse örtülsün, tarih sıradan insanların üzerine acımasızca gidilmesini bağışlamaz. Kapatılıp çürümeye bırakılan bir yara gibi, er ya da geç patlar, yüzeye çıkar. Toplumsal algıda yeni bir aşamaya varıldığı açıkça görülmektedir. Kitleler gerçekleri ortak bir beyin duyusuyla (9) görmekte, ölümlerin, binlerce kişinin yaralanmasının sorumlusunun temel hakların kullanılmasına katlanamayan, hesap vermekten korkan yöneticiler olduğunu bilmektedir.

Kimliklerinin tanınmasını, isteklerine saygı gösterilmesini isteyerek alanları dolduran insanlar değildir sorun. Verilen emirleri uygulayan, belirlenen stratejileri risk alarak yaşama geçiren polis de değildir yaşanan bu acıların nedeni. Aslında onlar da bu acımasız oyunun kurbanlarıdır. İpek İzci Emniyet-Sen’in kurucularından olan ve avukatlığını da yapan eski polis Emrullah Aksakal’la görüşmüş. Aksakal, 12 Eylül sonrasında Çevik Kuvvet’te yirmili yaşlardaki memurların görevlendirildiğini anlatmış. “Meslekte ikbal bekleyen yeni memurlar, emir verenin isteklerini fazlasıyla yapmak ister. Bunlar itaat etmezse aday memurluktan asil memurluğa geçemezler.” demiş. “Amirler neden net bir şekilde görev tanımı yapmıyor, uygulamayı kontrol etmiyor diye sorgulanmalı. Siyasi otorite belirlediği derecenin aşılmaması için eğitim ve cezalandırma yapar. Sorun, eğitim ve cezalandırmanın yapılıp yapılmadığındadır. Kolluğun siyasi otoriteyle eylemci arasındaki rolüdür. Bir memur yanlış işler yaptıysa bile siyasi otorite onu eğitmek için ne yaptı şimdiye kadar? Hammaddeniz neyse, aldığınız ürün/hizmet de o olur. Gariban polisin ne suçu var, İstanbul gibi yerde yaşam savaşı veriyor.” diye eklemiş. (10)

….

Yeni bir çağa giriyoruz.

Gördüklerimizi inanılmaz bir hızla paylaşabiliyoruz. Ama yine de yazının ayrı bir yeri var. Görüntüler gerçeği gösterse bile arkasında neler olduğunu ayrıntılandıramıyor.

Yazılanlar nasıl yayılıyor? Hangileri belleklerde kalıyor, hangileri siliniyor?

Son dönemde basında da hızlı bir değişim var. Yazarlar çalıştıkları kuruluşlardaki yerlerini koruyamıyor. Alternatif kanallarda yazıyorlar. Ama dinlemek isteyen yoksa konuşmanın bir anlamı olabilir mi? Farklı sesleri sanki tümüyle yok etmek isteyen bir saldırı var. Oysa toplumsal beyin ölümü gerçekleştiğinde yaşamın da sonu gelmiş demektir. (11)

Beni kaygılandıran iki olaydan biri Hasan Cemal’in aynı gün içinde birden fazla uyarı yazısı yazmak zorunda kalmasıydı. Bir sonuç getirmeyeceğini bildiği halde. Diğeriyse Can Dündar’ın insanlık uyarılarını dikkate almak bir yana, anlayabilecek bir yetkili bile olmamasıydı.

Hasan Cemal:

“Bir günde ikinci yazımı yazıyorum.

Ve uzatmak da istemiyorum.

Bu bir uyarı mektubu size.

Farkındayım, şu günlerde yazılarım hep size mektup şeklinde oluyor.

Nedeni malum:

Türkiye’nin bu son derece tehlikeli sürüklenmesini, bu ürkütücü cepheleşme halini bugün ancak siz durdurabilirsiniz.

Frene basabilecek olan sizsiniz.

Ama eğer siz de, yüzde ellinin bayrağını sallayarak barikatlara çıkarsanız, emin olun, yapacak bir şey kalmaz.

Yazık olur Türkiye’ye.”

demişti. (12)

Can Dündar:

“Savaşın bile asgari bir ahlakı vardır. Hiçbir savaşta çocuklara gaz sıkılmaz mesela…

Elinde silahı olmayan, çadırı içinde oturan, barışçı bir gruba böyle saldırılmaz.

Yaralıların revire çevirdiği mekânlar gaza boğulmaz.

Bu emri verenler olabilir, ama o emir uygulanmaz.

Uygulamak zorunda kalanlar arasından vicdan sahibi birileri çıkar, istifa eder.

Savaş ahlakı bile çiğnendi dün.”

diye yazmıştı. (13)

Bir konuda desteğin fazla olması doğruluk ve haklılık ölçüsü müdür? Ortaçağda dünya dönmüyordu, sonra mı dönmeye başladı? Hitler’in partisi seçilerek geldiği için dünyayı kana bulama hakkını kazanmış mı oluyordu? 12 Eylül anayasası ezici çoğunluk tarafından onaylandığı için sonsuza dek kalmalı mıydı?

Halka karşı alınan tavırların, yaşanan ölümlerin, çok sayıda yaralanmanın sorumlusu polisler değildir. Yönetimde bulunanlardır. Partiler yasasının liderlerin kontrolsüz davranışlarına neden olduğu gerçeği diğerlerinin de, eğer yapılanları aktif olarak savunuyorlarsa birinci, sessiz kalıyorlarsa ikinci dereceden yanlışların ortağı olduğu gerçeğini değiştirmez.

Yöneticilerin Avrupa Parlamentosu’nun sivil kitle hareketlerinde orantısız güç kullanımıyla ilgili uyarılarını büyük bir aceleyle “yok saymaları” ısrarla savunulmaya çalışılan kontrolsüz başkanlık sisteminin sakıncalarını açıkça göstermektedir. Cumhurbaşkanı, meclis başkanının öneri ve uyarıları yok sayılmıştır. Sınırlı denetim mekanizmalarının bile kullanılmasının engellendiği, sistemin kişisel yanlışları kontrol etmekte yetersiz kaldığı koşullarda tüm yetkilerin tek noktada toplanması hiçbir kesim için olumlu sonuç getirmez.

Veriler Türkiye’nin demokrasi sınavından pek de başarıyla çıkmadığını gösteriyor. Türk Tabipler Birliği ulaşabildikleri bilgilere göre 13 ilde yaralılar olduğunu, kamu hastanelerine, özel hastane ve tıp merkezlerine ve çatışmaların yaşandığı alanlarda kurulan revirlere toplam 8041 kişinin yaralı olarak başvurduğunu bildirmiş. Yaralanmaların içeriğini biber gazına bağlı yüzeysel yangı, yanık, solunum sıkıntıları, astım krizi, epilepsi atakları, yakından atılan biber gazı kapsülleri, plastik mermiler ve darpa bağlı kas-iskelet sistemi yaralanmaları (yumuşak doku zedelenmeleri, kesiler, yanıklar, basit kırıklardan sekel bırakacak ciddiyete sahip açık/kapalı kırıklar), kafa travmaları, plastik mermilerden kaynaklı görme kayıplarına varan göz problemleri ve karın içi organ yaralanmaları oluşturuyormuş. Dört kişi yaşamını yitirmiş. Altmış ağır yaralı varmış. Yüzü aşkın kafa travması olmuş. On bir kişi gözünü kaybetmiş. Bir kişinin dalağı alınmış. Olaylar sırasında içinde yaralıların ve doktorların olduğu revirlere bile gaz bombasıyla müdahale edilmiş. (14)

Türkiye Barolar Birliği de Sağlık Bakanlığı yetkilileri hakkında suç duyurusunda bulunmuş. Yaşanan son olaylarda yaralananlara kanuni görevleri gereği acil tıbbi müdahale yapan hekimlere yönelik ön incelemeyi başlatan, toplumsal olayların meydana geldiği yerlerde acil tıbbi müdahale birimleri kurmayan bakanlık yetkilileri hakkında işlem yapılmasını istemiş. (15)

Susurluk’tan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. (16) İşler pek umulduğu gibi gitmedi. Ama Taksim Gezi Parkı deneyiminden sonra gerçekten yeni ve güzel bir geleceğin yolu açılabilir. Merkezi egemenlik sisteminin yeni koşullara ve geniş kitlelerin beklentilerine uygun duruma getirilmesi ve partilerin içyapısında demokratik işleyişin güvence altına alınması gibi konularda genel bir uzlaşma sağlanması, sonuçların en kısa sürede tüm kesimlerin seçimlerde eşit haklarla temsil edilmesini sağlayacak bir seçim yasası değişikliğine yansıtılması, daha özgür ve demokratik koşulları yaklaştırabilir.

Notlar

1. Mehmet Arat, Türkiye CNN’de, http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/turkiye-cnnde-24247

2. Richard Vezina, David Lynch in Four Movements - A Tribute, http://vimeo.com/33993633

3. Biography for David Lynch, http://www.imdb.com/name/nm0000186/bio

4. David Lynch, “The Elephant Man”, http://www.imdb.com/title/tt0080678/

5. Alabora’nın interaktif oyunu başlıyor,

http://www.milliyetsanat.com/haberler/sahne-sanatlari/alaboranin-interaktif-oyunu-basliyor/638/7#.Uc5j2ztSiAg

6. Nejat Altınsoy, Yarın Artık Bugündür, http://www.kentyazilari.com/yarin-artik-bugundur

7. Devrim Acaroğlu / Çağdaş Günerbüyük, Behzat Ç. rozetini bırakıp Gezi Parkı’na giderdi,

http://www.evrensel.net/news.php?id=59526

8. 2013 Taksim Gezi Parkı protestoları,

http://tr.wikipedia.org/wiki/2013_Taksim_Gezi_Parkı_protestoları

9. Mehmet Arat, Beyin Duyusu, http://paylasim.lalabey.com.tr/yazihane/yazar-arsivi/183-mehmet-

arat-kaleminden-beyin-duyusu.html

10. İpek İzci, Çevik Kuvvet: Genç, muhafazakâr ve itaatkâr,

http://www.radikal.com.tr/turkiye/genc_muhafazakar_ve_itaatkar-1136152

11. Mehmet Arat, Toplumsal beyin ölümü,

http://blog.milliyet.com.tr/toplumsal-beyin-olumu/Blog/?BlogNo=415657

12. Hasan Cemal, Erdoğan’a uyarı mektubumdur,

http://t24.com.tr/yazi/erdogana-uyari-mektubumdur/6877

13. Can Dündar, Revire Biber Gazı, http://gundem.milliyet.com.tr/revire-biber-gazi/gundem/ydetay/1723563/default.htm

14. Türk Tabipleri Birliği, Göstericilerin Sağlık Durumları,

http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/veriler-3842.html

15. Türkiye Barolar Birliği’nden Sağlık Bakanlığı Yetkilileri Hakkında Suç Duyurusu,

http://www.radikal.com.tr/turkiye/barolar_birliginden_saglik_bakanligi_hakkinda_suc_duyurusu-1139629

16. Mehmet Arat, Güzel bir gelecek,

http://blog.milliyet.com.tr/guzel-bir-gelecek/Blog/?BlogNo=344774

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com 

Yazarın diğer yazılarını okumak için bakınız.

Yağmur Zamanı

8 Ekim 2012 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Sanat

Gecenin en koyu zamanında iniveriyordu büyük bir gürültüyle toprağa. Hafif bir esinti, sinsi bir saldırı halinden başka bir şey değildi. Kum kavaklarının arasından ışıltılı renklerini savuruyor, sonra sarsıcı bir gürültü bütün evlerin camlarını titretiyordu. Gülhan usulca “Gök gürültüsü sadece… Yakında bir yere yıldırım düştü o kadar.” diye mırıldandı. Küçük oğlunun saçlarını okşadı. Balkonlardan yükselen okey oynayanların sesi, dalgaların kıyıya öç alırmış gibi vurma sesine karışıyordu. 

Gülhan sessizce oğlunun yatağından çıkıp balkona geçtiğinde bir gölge kadar sessizdi. Yosun kokusu, serinliğin yumuşak ürpertisi, gülüşme seslerinin neşesine gövdesini verdi. Yanaklarında hissettiği serinliğe gülümsedi. Yağmur geliyordu. Yağmur bulutu, donanımlı bir savaşçı gibi öncü olarak gök gürültüsünü salıyordu gökyüzüne, sonra birer ok gibi toprağa düşmeye başlayan yıldırımlarını…

Karşı tepeleri ele geçirmiş olduğunu düşündü. İnce narin elini şakaklarına koyarak avuç içlerini bastırıp gözlerini yumdu. Derin derin nefes alıp verdi. Gözlerini araladığında sokağın köşesinde bekleyen iki küçük çocuk gördü. Sahile doğru koşup, bir şeye bakıp geri geliyorlardı. İçinde yükselen merakı bastırmaya çalışsa da beceremedi. Vestiyerden yağmurluğunu aldı, anahtarı cebine yerleştirip parmak uçlarında evden çıktı. İğdelerin bayıltıcı kokusunun güzelliğiyle sahile inen ara sokağa girdi. Esinti iyiden iyiye artmıştı. Çocukların çığlıkları dalgaların hırçın sesine karışıyordu.  Uzakta bir kadın vardı. Beyaz bir elbise içerisinde uzaktan onlara bakıyordu. Gülhan benim gibi merak eden biri daha diye düşündü.  Rüzgârın savurduğu kumlar gözlerine, burnuna gelirken çocukların bir küme oluşturup pıstıklarını fark etti. Yağmur bulutlarının iyice yaklaştıklarını rüzgârın şiddetinden anladı. Yağmurluğuna sıkı sıkı sarılıp, kumlarda zorlanarak koşmaya başladı. Çocukların başlarının üzerinden yerde yatan çıplak bir bebek gördü. Uçuşan kumların etkisiyle gördüğünden emin olamadı. Ölü bir erkek bebek… Yanına yaklaşıp yere çömeldi. Yosunlara, balık ağlarına dolanmıştı. Bedeni şişmiş, morumsu kızıl damarları belirginleşmişti. Jölemsi bir yapıya sahip gibi geldi Gülhan’a. Midesi bulanmasına rağmen bebeği incelemeye devam etti. Çevresindeki çocuklar da eğilip meraklı gözlerle olup biteni inceliyorlardı. Yazlıklarda oturanların kahkahaları, kadeh tokuşturma sesleri Gülhan’ın içini burktu.

“O senin çocuğun!” dedi biri. Sesin geldiği yöne başını çevirip baktı. Konuşan çekik gözleriyle çelimsiz bir çocuktu.

Haykırır gibi “Ne dedin sen?” dedi. Parçalamaya hazır bir kaplan gibi atıldı çocuğun üzerine. Bütün çocuklar çil yavrusu gibi kaçışırlarken çocuğu boynundan yakalayıp kumların üzerine yatırdı. Çocuk kurtulmak için sağa sola tekme atarken aniden durup bir avuç kum savurdu gözlerine. Gülhan gözlerine dolan kumun acısıyla olduğu yere çöktü. Yanıp batan gözlerini denizde yıkamayı akıl edip dizlerine kadar suya girdi. İri yağmur damlaları işte o an düşmeye başladı. On saniye içinde güçlü rüzgâr ve şakır şakır yağan yağmur Gülhan’ın hareket etmesini zorlaşırdı. Ölü bebeği orada bırakarak eve doğru koştu. İnsanlar hala okey oynuyor ve kahkaha atıyorlardı. Apartmana kendini zor attı. Hızla kilidi açıp eve girdi. Kalbi çok hızlı atıyordu. Çocuğun sözleri kulaklarında uğultuya dönüşmüştü.  Oğlunun odasını aralayıp uzaktan çocuğuna baktı. Huzurlu bir uykunun kollarında olduğunu görünce rahatladı. Gök gürültüsünden sarsılan sahil kentinin çılgınlaşan denizine balkondan bakıp polisi aramaya karar verdi. Polislere haber vermesinin üzerinden on dakika geçmeden kapının zili çaldı. Yağmurluğuna sıkı sıkı sarılıp kapıyı araladı. 

“Bizi arayan siz miydiniz?”

“Evet, bir erkek bebek cesedi var sahilde.”

“Sahili baştan sona taradık ölü bir bebek bulamadık.”

“Nasıl olur? Oradaydı. Çocuklar da vardı. Hatta bir tanesi gözüme kum bile attı. Yağmur başlamadan hemen önceydi.”

“Yağmur mu?” diye sordu polislerden biri.

Gülhan hevesle başını sallayıp “Evet çok korkunç bir yağmur… Hala yağıyor ya zaten. Her yerim ıslandı zaten. Bakın paçalarım bile hala ıslak.” Kupkuru paçalarını gösterdi. Polisler başlarını sallayıp “Evde başka kimse var mı Gülhan hanım?” diye sordu.

“Oğlum var uyuyor.” dedi Gülhan gururla.

“Görebilir miyiz?”

“Tabii ama lütfen uyandırmayın!”

İki polis ellerindeki telsizlerin cızırtıları eşliğinde Gülhan’ın peşinden eve girdiler. Kesif bir koku genzi yakıyordu. Ayladır temizlik yapılmamış gibiydi ev.  Aralanan kapıdan çocuğum yatıyor diye gösterilen yatağın yatak örtüsü bile bozulmamıştı. Yatağın orta yerinde hafif bir çöküntü vardı. Biri örtüyü kaldırılmadan uzanmış gibiydi sadece. O esnada aralık kapının önünde birikmeye başlayan apartman sakinlerinden biri “Gülhan Hanım biraz rahatsız.” dedi.

İki polis başlarını sallamakla yetindiler. Beyaz elbiseli, kısa saçlı kadını görünce Gülhan hemen atıldı.

“Bu bayanda sahildeydi. Çocuklarla cesede baktığımızı gördü. Sorun ona.” dedi.

 Kısa boylu polis kadına dönüp “Bayanı gördünüz mü?” diye sordu.

Kadın biraz çekinerek, heyecandan yanakları al al olmuş bir şekilde “Yürüyüşe çıkmıştım. Bu bayanı gördüm ama kumlarda öylesine dolanıyordu. Hatta bir ara kumun içine yatıp debelendi bile. Ama ben biraz ürküp eve döndüm.” dedi. Gülhan duydukları karşısında sendeledi. “Yalancı!” diye bağırdı. Polisler deli kadın hikâyelerinden birine mahal vermemek için Gülhan’a dönüp “Yarın gündüz gözüyle cesedi ararız. Siz hiç merak etmeyin. Şimdilik size iyi geceler.” dedi.

Polisler gittikten sonra Gülhan meraklı gözlere kapısını kapatıp üşütmeyeyim, diye mırıldandı. Üzerini değiştirip oğlunun yanına kıvrılıverdi. Dışarıda gök gürültüsü hala camları titretiyordu. Sağanak yağmurun cama vuran pıtırtı sesine kulaklarını tıkadı. Gözlerini sıkıca yumup oğluyla kocasının alt alta üst üste boğuştukları zamanları düşledi.  Bir ara sel olmaz umarım, dedi. Sonra oğlunun sıcaklığıyla derin bir uykuya daldı. Yağmur zamanının soğukluğu üstünde sessizce gezindi.

Semrin Şahin

semrince@gmail.com

Yazarın diğer öyküleri için şu sayfaya bakınız.