Anasayfa / Edebiyat / Ecel Güncesi

Ecel Güncesi

“Amar Bedelahmi…”

Ereza kapı çaldığında işini yeni bitirmişti. Postacının elinde tuttuğu kalın zarfa bakıp soru dolu bakışlarını adamın suratına çevirdiğinde okuldan çıkan öğrencilerin bağrışları ortalığı kaplamıştı.  Yağız, iri kıyım adam imzalaması için uzattığı kâğıdı hızla geri çekerken yarım ağızla “İyi günler!” dedi.

Ereza oturma odasına gidip masanın üzerine zarfı bıraktı. Kocasının muhasebeyle ilgili evraklarından biri daha diye düşündü. Fırındaki hindinin kokusu bütün evi sarmıştı. Amazon cinsi papağanın önünden geçerken “Amar, Amar” diye tiz çığlıklar atan hayvana gülümsedi.

Akşam kocası eve geldiğinde sofra hazırdı. Hindi dolması, salata ve çorba kokusu baş döndürücüydü. Ereza özel günlerde giydiği siyah beyaz desenli elbisesini giymişti. Elbisenin kolalı yakasını düzeltirken “Amar, bugün bir posta geldi. Masanın köşesinde…” diye seslendi. Kocasının zarfı yırtışını, içindekileri çıkarışını duydu. Odaya girdiğinde siyah kanepeye oturan kocası kasketini bile çıkarmamıştı. Kötü bir şeyler olduğunu anlayıp “N’oldu?” diye sordu. Kocasının uzattığı eski püskü defteri eline alıp şöyle bir karıştırdı. Eğik el yazısını görünce sendeledi. Kocasının pardösüsünü gelişigüzel bıraktığı koltuğun üzerine yığılıp kaldı. Elbisesinin düğmelerinden acı bir haykırış yayılıyormuş gibi hepsini koparıp atmak için çekiştirdi. Deftere tekrar bakmak istemiyordu. Papağanın huzursuz bakışları arasında “Bu gerçek mi?” diye sordu.

“Kurtulan bir arkadaşının torunu yollamış.”

Dört satırdan oluşan mektubu karısına uzattı.  Ereza’nın gözbebeklerine yerleşen tekinsiz korku, acıyla sarmalanmış ve iki bilye tanesine ruh katmış gibi ortalığa dehşet saçmaktaydı.

Merhaba

Sözlerime nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Uzun uğraşlarımdan sonra size bulabildim. Şu an elinizde tuttuğunuz defteri kızınız Leba Bedelahmi’ye ait olduğunu söyleyen anneannem Defne Çelikel’in vasiyetine uyarak size yolluyorum. Acınızı anlıyor ve dua ediyorum. Tanrı sizinle olsun.

Ereza aniden elindeki mektubu bırakıverdi. Kâğıt kuş tüyü gibi dizlerinden aşağı dalgalanıp savrularak yere düştü. Leba’nın adını canlıymışçasına okumak içini titretti. Yüreğine toplanan kan tortusunun acısı yanağından sızdı. Hıçkırıklarına karışan gözyaşları defteri açıp okumasını engelliyordu. Kocasının meraklı bakışları arasında defteri eline aldı.

“Okumak için hazır olduğuna emin misin?”

Ereza kanayan, kokan, çığlık atan, haykıran satırlarda gezinip gezinemeyeceğini bilmiyordu. Ayağa kalkıp vestiyerin en üst rafına defteri koydu. Amar’a dönüp “Bunu yapabileceğimden emin değilim.” dedi.

Papağanın konuşması, onları neşelendirmeye çalışması, yemeklerin enfes kokusu,  panjurun arasından sızan meltemin ılık esintisi yüreklerine mutluluk çalamadı. Ölümün soğuk kini vücutlarını acının, ihanetin, ürpertinin kıyısına tutsak ederken evin içinde tuhaf bir rahatlama vardı.

Şehri kaplayan karanlığın kolları kötülere fırsat yaratırken, beyaz panjurlu evden sızan sarı ışık boş yere kirli ve isli defterin iyiliği anlatacağını bekliyordu. Boş yere… Defterin varlığı uğursuzluğun, hasretin, ıtırlı bir umudun sembolü gibi Ereza’nın zihnine sızmıştı. Soğumuş yemeklerin öylece durduğu masanın yanından uzanıp, defteri gizli bir şeymiş gibi alıp, yakın gözlüklerini burnuna yerleştirip, peçetelerini yanına koyup gardını alan bir savaşçı gibi koltuğa oturdu. Kızının satırlarında onun yüzünü, sesini duyarak, kâh ağlayıp kâh gülümseyerek okuduklarını içine çekti.

15 Aralık 1941

Bugün Kislev’in 25. günü… Annemle babamdan ayrıldığım onuncu gün. Hanuka bayramının ilk günü ve ailemi çok özledim. Bayramdan sonra git, demişti babam. İçimdeki sızı onun sözünü keşke dinleseydin, diyor. Yüksek eğitim alacağım okul yarım saat uzaklıkta. Yalnızlığın huzursuzluğuna savaş söylentileri eklendi bir de. Savaşın başlayacağı konuşulmaya başlandı her yerde. Buna ihtimal vermiyorum ama ya olursa… Hanuka ışığım yanarken usulca dua ediyorum.

Amar odaya gelip yanına oturdu. Ereza yutkunup burnunu silerken elinden defteri alan Amar’a baktı. O kadar zarif davranıyordu ki Ereza sesini çıkaramadı. Kolunu boynuna attığında çağlamaya hazır bir su gibi bıraktı hıçkırıklarını. Ağladıkça sarsıldı bedeni. Bir süre sonra durulup sadece nefes sesi kalıncaya kadar ortada Amar konuşmadı. Söyleyecekleri kabuk tutmamış bir yarayı iyice kanatıp mikrop gibi iltihaplandırmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Karısını kolunun altında tutup defterin rastgele bir sayfasını açtı. İkisinin okuyacağı mesafede tutup siyah mürekkebin dalga dalga gözyaşlarıyla ıslanıp bozulduğu yerlere baktı. Aldığı derin nefes kederin atlısı gibiydi.

10 Şubat 1942

…Ara sokaklardan geçip okula gidip gelmeye başladık. Askerler her yerde. Köşe başlarında pusu kurmuş durumdalar. Kolumuza taktığımız sarı bantlar yüzünden aşağılandığımızı hissediyorum. Artık otobüse binmiyorum. Mümkün mertebe dışarıya da çıkmıyorum. Ülkeme dönmeyi, aileme kavuşmayı dört gözle bekliyorum. Ülkeyi terk etmemize izin verilmiyor. Cenderenin içinde sıkışıp kaldım. Annemle babama bunu belli etmeyen mektuplar yazmak, onları üzmemeye çalışmak beni yoruyor. Aslında o kadar korkuyorum ki…

Savaş, insanların kendi elleriyle yaptıkları bir kıyamet sahnesinden başka bir şey değil. Uyuşturulmuş zihinlerin çılgın gibi kan ve et isteyen, can alan birer yaratığa dönüşmeleri bu sahnelerin odak noktası. Ölümün kol gezdiği sokaklarda öldürülecekler olarak ayıklanmış olmamızı sindiremeyen ruhuma teselli sözcükleri kurmaya çalışıyorum. Sonuç hüsran oluyor. Sadece dua ediyorum.

Elinin tersiyle yanaklarını silen Ereza boğazını temizleyip “Hayatta en çok onu kaybetmekten korkardım.” dedi. Söyleyişindeki esrik hüzün gerçeğe tutunmaya çalışıyordu. Kurgusal zihin oyunlarının kahrettiği bir annenin karşılaştığı gerçek hayallindeki her şeyden daha acı oluyordu. Korkulan ölümün acısı karşısında soğuk bir iradeyle cesur görünmeye kalkmak hayatın anlamsızlığını peşinde sürüklüyordu inadına. Amar karısının sözlerini dipsiz bir suskunlukla karşıladı. Kızının toplama kampına götürüldüğünü duyduğu andan itibaren yaşadıkları ölüm korkusu bir tortu gibi çökmüştü kalplerine. Kızlarının nasıl öldürüldüğünü hiçbir zaman öğrenemeyeceklerini çok iyi biliyorlardı. Gaz odasında mı, işkencede mi, yoksa eceliyle mi öldüğünü asla öğrenemeyeceklerdi. Bunun yanında ellerinde tuttukları kızlarının duygularını yazdığı defteri okudukları zaman kendilerini inandırdıkları bütün gerçekler yerle bir olup yıkılacaktı. Tahrip edilen her duygu, inanılan her gerçek insanın ruhunda oyuklar açıyordu.

21 Mayıs 1942

Valizimi hazırladım. Ursala kaçak yollardan ülkeyi terk edebileceğimize inanıyor. Ben buna ihtimal vermesem de valizimi hazırladım. Artık zevk almıyorum yaşadığım bu hayattan.  Kaçış sürecinin belirsizliği korkutsa da beni zamanın ortasındaki bir kelebeğin alıntıladığı kadar hayat benim için. Hiç ve insan karışımından doğan yepyeni bir kavramın kucağında otursam da her şeyi yaşamaya hazırım. Ölümün dansı kötü olmasa gerek. Güçlü duygularımla ailemi özlediğim gerçeğini inkâr edemem. Onları bir daha göremeyecek olmam leblebi taneleri gibi un ufak ediyor kalbimi. Esrik bir düşünce girdabında savrulduğumun bilincindeyim. Yola çıkıyorum yarın. Yahuda hep bizimle olsun.

İnsanın canından canı kaybettiği gerçeğini ikiye bölen, parçalara ayıran başka bir gerçek daha vardı. Sevdiklerinin yaşadıkları dayanılmaz olaylar… Ereza bu duygunun silsilesiyle gözyaşlarını sildi. Kızının yaşadığı işkenceleri, kaçarken başına gelenleri düşündü. Her sözcüğün kalbinde çizdiği yeni şekil karanlık bir dehlizin kuytularını işaret ediyordu. Amar koltukta hafifçe dikleşip boynunu sıvazlarken yana kaydı. “Ereza nefes alamıyorum.” dedi. Ereza ayağa kalkıp mutfaktan döke döke suyu getirdi. Amar’ın suratı sapsarı olmuştu. Hırıltılarının arasında elini göğsüne götürüp parçalar gibi avuçladı. Ereza kocasının irileşen gözlerinin kıpkırmızı olmasıyla ambulans çağırmak için telefona uzanması bir oldu. Ambulansın maviyle karışık kırmızı ışıkları geceyi aydınlatırken Amar soluksuz öylece yatıyordu. Ereza sokak kapısının önünde acı çığlıklarla sokağı inletirken ölüm meleği vazifesini çoktan yerine getirmişti. Leba’nın defteri koltuğun dibinde sayfaları karışık bir şekilde dururken evi saran matem dayanılacak gibi değildi.

Semrin Şahin

[email protected]

Yazarımızın öteki öyküleri için tıklayınız.

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu İsimli Romanı Üzerine

Harry Haller; yolunu şaşırıp kendi habitatından ayrı düşmüş, kazârâ bir kente inip sürüye karıştığına inandığı ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

kuşadası escort
bursa escort
ümraniye escort
çankaya escort
escort izmir