Kemal Tahir - Zübük’ten Mektuplar (Er Kulübü)

17 Aralık 2013 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Sanat, Ustalara Saygı

Kemal-TahirDünkü gece gözlerim o işi gördü mü görmedi mi, kulaklarım o lafları işitti mi işitmedi mi, gayri, ölsem de gam değil bacanak… ’’Neyin nesi domuz zübük? Gene ölümden berisi idare etmez olmuş’’ diyeceksin! Kaç para… Görmeyen bilemez! ‘’Her mahallede bir milyoner’’ lafının ne demeye geldiğini, ben dünkü günün gecesi anladım. Aklım iyice kesti bacanak, bize bundan böyle karada ölüm yok!.. Geçtiiii!.. Hiç ölüm yok!.. Vatanı milleti kurtardık, Allah’ıma şükür, işleri sağlam kazıklara bağladık. ‘’Her mahallede bir milyoner’’ lafı ne demeye gelmekteymiş meğerse… ‘’Her mahalleyi sağlamca kazıkladık!’’ demeye gelmekteymiş… Mahallesi demir kazıkla berkitilmiş bir memlekete Azrail peygamber nasıl uğrayabilir? Uğrasa da kazıkları çekip sökemeyince cıbıl takımını kırmış kaç para eder! Senden iyi olmasın, bir ahbap geldi pansiyona dünkü günün gecesi… ‘’Evde misin? İyi…’’ dedi. ‘’Hadi işine! Benim topçulukla alışverişim yok,’’ dedim. ‘’Top kulübü değil, yürü’’ dedi. Yalan mundar, kumar kulübü sandım bu kez, ‘’gene başladıysan, ben sana sorarım,’’ diyerek bizi sürdü.

Gittik ki bacanak, abovvvv! Osmanlı padişahının sarayı bir yana, ‘’Erler Kulübü’’ bir yana… Halılar merdivenden başlamakta… İçeri girdin mi, bir halıdan başka şeye, istesen de basamazsın’ Şapkayı biri kaptı, sırtımda sakoyu bir başkası sıyırıp aldı. ‘’Burdan efendilerimiz’’ dediler.

Çıktık ki ne çıkalım, Osmanlı Bankası’nın tüm altınını yaldızını eritmişler de, masaya iskemleye tavana duvara çalmışlar. Göz kamaşımından bakamazsın ki nerde olduğunu bilesin…

Ahbap oranın yabancısı değil!.. Hepsiyle tanış… ‘’Oooo!.. Geldin mi? Hoş geldin,’’ diye buyur ettiler. ‘’Nah size, dediğim Zübük Ağa’mız!’’ diye kimliğimizi bildirdi. Zübük olduğumu duyan koştu. Elimi sallayan hangisi, boynuma sarılıp ‘’Şükür dünya gözüyle kavuşturana…’’ diyen hangisi… Kelle kulak yerinde herifler ki kalıplı gölgeli bir herifler… Gözlüksüzü hiç yok… Göbeksizi, parmakları yüzüksüzü yok. Bir adamda gözlük, göbek, yüzük varsa zübük takımından olmadığını bileceksin de ona göre davranacaksın. Sağ olsunlar, konuk hatırı saydılar, bizi yukarı başa geçirdiler. Baktım, ortada bir masa… Masada su kabı, bardak… Neyin nesi? Hokkabaz mı oynayacak, göz bağcı mı gelecek, demeye kalmadı, bir el çırpmadır koptu. Biri girdi.

Eh, gözlüğü, göbeği kendine elverir. On parmağında on yüzük… Kafa kırdı. Göbekli oldun mu, bel kıramazsın! Masanın ardına dolandı.

Ahbaba ‘’Kim bu arkadaş?’’ dedim. Abovvv!.. Yedi sekiz şirket saydı ki her biri dünyayı tutmuş, beş on kumpanya saydı ki, bir tekine bizim oranın bütün variyetlileri toplansalar, güç yettiremezler. Hepsinin hem kurucusu hem de yüzde yüz sahibisi… Birkaç tane de bankası varmış. Gazetesi varmış, top kulübü varmış, partisi bile varmış. Belli bir şey… Bilgili adam… Ve de yiğit… Ve de dini bütün Müslüman… Ve de iyice vatansever… Çünkü parası milyonu aşmamış herifin vatanseverliğine ben hiç kulak asmam. Cıbıl takımının vatanı sevmesinden ne çıkar?

İki öksürdü mübarek, ‘’Sayın arkadaşlarım’’ dedi. ‘’Siz benden iyisini bilirsiniz… Piyasalarımız az biraz tatsız… Aksatalarımız az biraz kesat. Neden tatsız? Kesat olduğundan tatsız bir, bir de vergi üstüne, kontrol üstüne mide bulandıran laflar duyuyoruz! Geçen hafta beni Ankara’ya saldınız… Güven gösterdiniz. Sağ olun, var olun! Gittim, görülecekleri gördüm. Durum vaziyetlerimizi anlattım. Bu böyle gitmez ve de katiyen sökmez,’’ dedim. ‘’Siz bindiğiniz dalı kesmektesiniz, düzdeki arabanızı yokuşa sürmektesiniz,’’ dedim.

‘’Peki… Nasıl olsun?’’ dediler.

Dedim ki, ‘’Amerika’yı Amerika, İngiliz’i İngiliz yapan nedir bakalım?’’ dedim, ‘’Nedir?’’ dediler, ‘’Şudur ki orada, parası milyonu aşmışlara bakılır,’’ dedim. ‘’Parası milyonu aşana yargıç önünde tanıklık yemini bile yoktur,’’ dedim. ‘’Oralarda, parası milyonu aşanlar askerliğe canları çekerse giderler!’’ dedim. ‘’Çekmezse, ya da şu sıra işim sıkı derlerse, çavuşluk tezkereleri evlerine postayla gelir’’ dedim, ‘’vatan kurtarıcılara mahsus demir put nişanı da beraber…’’ dedim. ‘’Oralarda, bizim gibilerin vergi vermesi de keyiflerine bırakılmıştır,’’ dedim, ‘’Milyoner olacak kadar hesabını bilen herif ne kadar vergi vereceğini de elbette bilir, diyor herifler,’’ dedim. ‘’Oralarda, varlıklılar vatanın temel direkleri sayıldığından, cıbıl tahsildara, zibidi müfettişlere ezdirmiyorlar bunları,’’ dedim, ‘’Aslında, noterden tasdikli defter, kaça aldın faturası, etiket metiket de her şeyi varlıklı vatanseverlerin vicdanlarına bıraktıklarından görmedim oralarda ben,’’ dedim. ‘’Herifler ellerine püskürme erip işe sarılmaktalar ki sarıldıklarını Allah’ın izniyle koparmacasına,’’ dedim. ‘’Peki, bunun bize uygun yolu?’’ dediler.

(Not: Buradaki Allah, rahmet, cennet ve amin sözleri, derinden felsefi anlamları için kullanılmış olup laiklikle herhangi bir çelişme arayanlar, sapık ideolojilerin sapık çapkınları olup bize hiçbir surette zarar veremezler.)

Lafın burasında durdu, bardağa su koyup iki yudum içti. ‘’Ben başımızdakileri gayette akıllı, sezgili, iyi niyetli gördüm arkadaşlar!’’ dedi. ‘’Benim anladığım, işler yakında düzelecektir! Ağzımızın tadı yerine gelecektir,’’ dedi. ‘’Bize düşen vatan borcu, başımızdakileri bu sıra sıkılamayacağız,’’ dedi. ‘’Sıkılamayacağız dediğim, her rastladığımız yerde boğazlarına ham armut gibi tıkılmayacağız. Şunu bunu istemeyeceğiz. Tartaklamayacağız ki akılları karışmasın… Kredi verin diye bunaltıyoruz. Bilmezler mi onlar? Bilirler, hem de biliyorlar. Akıl salt bizde sanmayalım arkadaşlar, onların da akılları var yeterince… Krediyi çokça verin,’’ diyoruz. ‘’Varlığı milyonu aşmışlara verin!’’ diyoruz. ‘’Bilmezler mi şuncacık şeyi?.. Milletin alın terinden toplanmış paraları, kara gün dostlarımızın esirgemediği bunca dolar yardımını, çıkarıp cıbıl takımına dağıtırlar mı hiç!.. Kredisi çok olanlara verilecek elbette kredi… Vergi meselesinde de ileri geri laf etmeyelim arkadaşlar! Vergilerin kimlerden alınacağı da biliniyor! Eski yatırımlardan vergi alınamayacağını bilmezler mi? Adı üstünde, eski yatırım… Yeni yatırımlardan alınamayacağını bilmezler mi kendileri, adı üstünde yeni yatırım! Laf aramızda, varlıklılardan vergi alındığında işlerin nerelere vardığı katiyen unutulmamıştır arkadaşlar… Çünkü yağma yoktur ve de iki karpuz bir koltuğa sığmaz! Vergi alayım dersen seçimden vazgeçeceksin, seçimi alayım dersen vergiden… Bankalardan vergi alınmayacağını biliyorlar onlar… Çünkü bankalar kredi kaynağıdır, vergi dedin mi bakarsın kurumuş bu kaynak çarık gönü gibi… Fabrikalardan vergi alınamayacağını biliyorlar onlar; çünkü fabrika olmazsa şu kadar bin fukara aç kalır. Çünkü bizim fabrikaları aç doyurmak için kurduğumuz bilinmektedir. Şirketlerden vergi alınmayacağını biliyorlar onlar; çünkü şirket olmadı mı idare meclisi olmaz. Apartmanlardan vergi alınmayacağını biliyorlar; çünkü apartman kısmı vatanın imar durumuna bağlıdır ayrıca, evi yok parası var vatandaşların kutsal aile yuvasıdır. Otellerden vergi alınmayacağını senden benden iyi biliyorlar; çünkü milli iktisat kalkınmamızın başında turizm yazılı… Turist sana bana konuk inecek değil ya, otele gidecek ister istemez. Büyük çiftliklerden vergi alınamaz. Herifler Ziraat Bankası’na borçlu… Traktör kumpanyasına borçlu… Aldıkları kredinin birazını kalay işine, demir işine yatırmışlar, geri kalanını apartmana, arsaya kapatmışlar. Hazırda nakit parası olmayanın canını mı alacaksın? Tüccarımızdan alınamaz; çünkü Kur’an’da yeri bulunmuş. ‘Dokunmaya yiğit isterim! Tüccar kullarıma dokunanı cehennemimde yakarım haa’ diyormuş, kurban olduğum Allah… Müteahhit takımına katiyen el sürülemez; çünkü müteahhitlerimizin aracılığı olmayınca devlet makbuz bastıramaz ki, vergi toplamaya kalkışa…’’

Bunları hep biliyor da arkadaşlar, ‘’Peki bunun çıkarı?’’ diye debeleniyorlar. Dedim ki, ‘’Plan Dairesi kurdunuz, gavurun parmağını ağzında bırakan plan düzenlediniz,’’ dedim, ‘’Peki nedir plan dediğimizin temeli bakalım?’’ diye sordum. ‘’Nedir?’’ dediler. ‘’İş bölümü değil mi yahu?’’ dedim. ‘’Öyle ya, iş bölümü sahi!’’ dediler. ‘’İş bölümü ise… Kafanızı hiç bozmayın, vergi de iş bölümünün içindedir!’’ dedim. ‘’Biz bankalanmışlar, şirketlenmişler, fabrikalanmışlar ve de çiftliklenmişler, kaç kişiyiz şunun şurasında?’’ dedim, ‘’Diyelim ki, on bin kişiyiz… Diyelim ki on beş bin…’’ dedim. ‘’Ya milletin tutarı?’’ dedim. ‘’Yirmi dokuz milyon!’’ dediler. ‘’Bu hesapça variyetliler binde bir!’’ dedim, ‘’Öyle!’’ dediler. ‘’Binde birden aldığın vergi, senin hangi derdine derman olur?’’ dedim, ‘’Ustalık odur ki, binde dokuz yüz doksan dokuzu vergiye bağlayasın’’ dedim, ‘’Aslında madem demokrasidir bu… Demokrasi de çokluk işidir, vergiye gelince mi, azınlık işidir!’’ dedim, ‘’Binde dokuz yüz doksan dokuzu şurada dururken binde birle uğraşmak hem yiğitliğe yaraşmaz, hem de fayda sağlamaz!’’ dedim, ‘’Avrupa, Amerika neden ilerledi?’’ dedim, ‘’Plandan’’ dediler. ‘’Plan neye dayanır?’’ dedim, ‘’İş bölümüne…’’ dediler, ‘’Ya iş bölümü nedir?’’ dedim, ‘’Sen şuradaki işi tutarken, ben de berikine yapışacağım!’’ dediler, ‘’Peki, hangi iş daha verimli? Zengininki mi, cıbılınki mi?’’ dedim, ‘’Elbet zenginin yaptığı iş…’’ dediler, ‘’Öyleyse, verimli iş tutmuş vatandaşı, sen, tam işinin hızlı sırasında, boş yere tartaklarsın da, canından bezdirirsin?’’ dedim. ‘’Herifçioğlu vatanı zenginleştirmeye yumulmuş… Tere gark olmuş… Uğraşmakta… Cıbıl demek, çalışmaz demek değil mi? Çalışıp zengin olmayan herif, bir de vergi vermeyince neye yarar bakalım?’’ diye kükredim, ‘’Vergiyi çoğunlukla alacaksınız efendiler, hemi de bunları şimdikinden üç dört kat fazla çalıştıracaksınız!’’ dedim, ‘’Bir de, kazandıklarını bunlar har vurup harman savurmamalı,’’ dedim, ‘’Sıkı kanun isterim,’’ dedim, ‘’Ev kirası, yemek içmek, giyim miyim çıkmalı geri kalan vergiye yatmalı…’’ dedim. ‘’Bizim şu sıra, sinemaya, tiyatroya, top seyrine gidecek sıramız değildir efendiler,’’ dedim, ‘’Rakımızın, şarabımızın dışarıda isteyeni kıyamet gibi, verin bize kilosunu üç liradan, beşten yediden aktaralım Yunanistan’a… Memlekete vagon dolusu döviz gelsin! Müslümanlıkta içki yasak… İçmeyiversin cıbıl takımı… Sağlıkları kurtulsun, ahreti de cenneti de caba…’’ dedim, ‘’Allah’a şükür, daha seçimimize çok zaman var,’’ dedim. ‘’İki, iki buçuk yıl bu böyle gider, sonra fayrap ederiz, panganot fabrikasını. Millet o fabrikaya bunca para verdi, kurulmuş makineleri boş bekletmek günahtır efendiler! Bunun hesabı bizden sorulur bir gün…’’ dedim. ‘’Seçime altı ay kaldı mı, çıkarırız vergi borçlarına bir af… Bütçenin gerisini kapatırız bastığımız panganotlarla…’’ Bir alkış koptu ki, bacanak, yıldızlı tavan tepem yıkıldı sandım. Bir alkış ki… Abovvv…

Kemal Tahir – Göl İnsanları

Bursa: Beyaz Perdedeki Kent

Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini
Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki (Ahmet Telli)

Evliya Çelebi 17.Yy’da İstanbul dışına yaptığı ilk seyahatinde Bursa’ya gelir. Dönemin Bursasından bahsederken Uludağ’dan akan pınarların suladığı servi, çınar ve gülistanlar şehridir der. Ancak günümüzde durum değişmektedir. Hukuk, çevre ve insan hakkı tanımaz plan, program ve kararlarla oldu-bitti politikalarla yağmalanan kentlerden biri de Bursa’dır çünkü. Orman, dağ, deniz hatta yüksek katlı binaları da hesaba katarsak havası bile yağmalanmıştır. Çıkıp Uludağ eteklerinden ovaya bakın. Bursa’daki talanın bütün izlerini görebilirsiniz.

Bursa denince de akla Uludağ gelir. Bitinyalılar döneminde kent Uludağ eteklerindeki şehir anlamına gelen Prusa Olympos (Uludağ Bursa’sı) adıyla anılırmış. Uludağ’da durum farklı mı peki? Bursa’ya 30-35 km. uzaklıkta yaklaşık 2500 metre yükseklikte otel ve kış turizmiyle ünlü bir dağ orası. Bodrum ve Çeşme’lerin manzarası TV kanallarının yaz bezemi ise Uludağ da kışların. Demek zaman ve mekân söz konusu olunca felsefe dumura uğramış; azla yetinip yoksulluğu yücelten Antisthemes, Mahavira ve A.Schopenhauer gibi filozofların kulakları çınlar mı bilinmez fakat tanrıların dağı Olimpos bile keşişler yerine artık yaşama biçimi olarak eğlenceyi tercih eden sosyeteye mekân olmuştur.

Oysa Bursa bütünüyle bir doğa, kültür ve tarih şehridir. Şehri harir (ipek şehri)’dir. Camiler, dutlar, çınarlar, hanlar, hamamlar şehridir. Türk Sanatının sevimli karakterleri Hacivat’ın ve Karagöz’ün memleketidir. “Paramparça Şiir”de Enis Batur:


Bahçeler kestane, diken ve çocuk

Topluyordu hala. Bir bakıyorduk,
Serin bir soluk taşıyordu sucular

diyordu. Şimdi ne dutluk kaldı geriye, ne kestane. Ne İpek Yolu kaldı geriye, ne ipek…

Eski Yeşilçam melodram filmlerinde Bursa bilhassa Uludağ’ı gösteren sahnelerde sık sık görünürdü. Çünkü o dönemler yılda 300-400 film çekilirdi. Aşk-ı Memnu, tek kanallı siyah-beyaz dönemin ilk dizisidir. Özel TV kanallarındaki artış sinemayı ikinci plana iterken dizi yapımcılarının ve cast (oyuncu) ajanslarının işine yaramıştır. Yılda 100-150 dizi çekilmeye başlamış ancak sadece 10-15 tane de eli yüzü düzgün film yapılmıştır.


Dizilerin 2 binlerde prototipi ise “Asmalı Konak”tı. Ürgüp’te çekilen bu dizinin fazla ilgi görmesi aynı yıl içerisinde (2002) aynı türde Kırık Ayna, Berivan, Zerda, Hızma, Keje ve Azad gibi ağalı dizi furyasını başlatmıştı:

Kınalı kar, kınalı kar
Sende büyük bir ahım var
Gelinlerin güveylerin
Kavuşmaz mı yüce dağlar

Nar çiçeğim, masal yüzlüm
Teni gonca kömür gözlüm
Kınam karda bitecekse
Varsın alsın beni ölüm


Sabahat Akkiraz’ın seslendirdiği şarkıyla akıllarda kalan “Kınalı Kar” dizisinin çekimleri aynı dönemde Cumalıkızık’ta gerçekleşti. “Cumalıkızık”, Bursa’daki küçük bir Osmanlı köyü. Figüranlar bu vesileyle Bursalılar olmuştur zaman zaman. Kınalı Kar dizisinden sonra köyün adı daha sık duyulmaya başlamıştı. Önceden önemi bilinen köyün bu diziyle iç turizmdeki değeri iyice artmış, öyle ki Bursa’da köye sefer yapan minibüsler bile “Kınalı Kar”a gider diye yolcu taşımaya başlamıştı…

Cumalıkızık ve Trilye, zamanın durduğu tarih kokan nadir iki saklı hazinesidir Bursa’nın. Her ikisi de metropol kentin bitişiğinde yeralmasına rağmen yerleşim, doğa ve yaşam tarzı deformasyona uğramamıştır. Bu yüzden yıllardır çalışma odamın duvarlarında asılı duran resimlerden birisi oluklu kiremit çatılı evlerin yemyeşil bitki örtüsüyle bütünleştiği Cumalıkızık köyü peyzajıdır.

Bursa tam 19 yıl kuşatma altında kalmıştı. Şehrin kuzeyden önce Mudanya alınarak denizle irtibatı kesilirken daha sonra güneydeki Atranos (Orhaneli) elegeçirilip Bursa’nın çevresindeki abluka iyice daraltılmıştı. Bursa yakınlarına kadar gelen Orhan Gazi kuşatmayı kolaylaştırmak için civarda köyler kurdurmuştur. Osmanlıların Bursa’yı fethi sırasında lojistik destek görevi gören bu köylerden biri de Cumalıkızık’tı.

37 yıl Osmanlı Devleti’ne başkentlik yapan Bursa Osmanlı Devleti’nin dibacesiyken Mudanya Konferansı nedeniyle cumhuriyet temellerinin atıldığı Mudanya ise Türkiye Cumhuriyeti’nin muştusudur. “Trilye” ise Mudanya’ya 10 km. uzaklıkta ufak bir kıyı kasabası. Anadolu’daki birçok benzer köyde olduğu gibi Türk-Rum kültüründen izler taşıyor: Kayaköyü, Kalkan’ı, Şirince, Adatepe ve diğerlerini anımsayın.

Karmylassos (Kayaköy) özellikle “Gece Yolculuğu” filminde. Kalamaki ya da bugünkü adıyla Kalkan belgesel filmlerde sık sık yeralmaktadır. 1920’lerdeki mübadeleden sonra Rumlar bu köyleri terkettiğinden hepsi birbirine benzer nitelikler taşır. 1987’de sit alanı ilân edilen Trilye tarihte duvarlarına ilk defa resim yapılan kiliseyi barındırır. Trilye’ye bağlı Siye (Kumyaka) köyünde ise dünyanın en eski kiliselerinden biri bulunmaktadır. Lakin kiliselerin hepsi de harap durumdadır.


Batık tapınakların görüntüsü

Belirsizliğin, bilgeliğin anası

Çekişmenin, barışın anası
Yaşamın yurdu

Eski Yunan söylencelerinde bir seferden bahsedilirdi. Kral tahtını üvey kardeşine kaptırmıştır. Fakat kralın oğlu büyüyor, delikanlılık çağına geliyor ve tahtını geri istiyor. Ondan sefere çıkıp altın postu geriye getirmesi isteniyor. Adı İason’dur kralın oğlunun. Özgen Acar, Cumhuriyet’te “Kavşak” adlı köşesinde (27.06.2008) İrlandalı yazar Tim Severin’in “İason’un Yolculuğu” adlı kitabından bahsederken efsaneye değinmiş. Rivayete göre kanatlı koç iki kardeşi sırtına alarak bir Karadeniz ülkesine kaçırmış: “Helle adlı kız çocuğunu Çanakkale boğazında düşürünce buraya Hellespont adı verilmiş. Friksos adlı erkek kardeş Kolkis’e varınca Kral Aietes’e kanatlı koçun altına dönüşen postunu hediye etmiş. Sonra kaptan İason, gemi ustası Argos’a ‘Argo (hızlı)’ adlı bir tekne yaptırarak altın postu ele geçirmek için olağandışı maceralar atlatarak Kolkis’e yelken açmış”…

Bu sefere katılanlar Mysia kıyılarına vardıklarında tahminen Mudanya limanında karaya çıkmışlar. Büyük Yunan şairi Seferis 1945-1951 yılları arasında Yunanistan ve Türkiye’de tuttuğu notlardan “Bir Şairin Günlüğü”nü yayımlamıştı. 1914′te ailesiyle Atina’ya göç eden şair çağdaş Yunan şiirinin en büyük ustalarından kabul edilir. 1900′de İzmir’in Urla ilçesinde doğan Seferis’in yaşamının ilk 14 senesi İzmir’de geçmiş. Türkiye dahil birçok ülkede diplomatik görevlerde bulunan Seferis, bu kitapta Bursa’ya yaptığı yolculukla edindiği izlenimleri de aktarıyor. 23 Nisan 1949’da Bursa’ya varmak için yola çıkan bir gemiyle tıpkı söylencedeki Arganaut’lar gibi Mudanya limanına varıyor:


Kıyıda bir çeşme, nar ağaçları

Altında bir hendek, batan güneş
Işığında narlar, kamışlar ve çocuk sesleri

Boşuna şarkılar yazılıp bestelenmemiş Mudanya Güzeli için. Mudanya sahilleri zeytin ağaçları, denizden esen poyraz rüzgarların temizlediği havası ve bol oksijeniyle herkesi büyülüyor çünkü.

TV kanalları tatilci görüntüleriyle televole ve müstehliklerin beslenme programlarından geçilmezken bilakis nüfusun nerdeyse yüzde 80’i aç ve yoksul bir memleket olduğumuz unutulmamalı. Yörenin meşhur çupra balığının tadına bakarken bile tek aktivitesi yemek olanlara bozulan benim gibilerin balıkçının masasındaki reyhanı okşarken ister istemez bazı dostları gelir aklına… Doğaya sığınmamız bir köşeye çekilmek ve tekdüze kâşâneler yapıp eğilip bükülerek oturmak çaresizliğinden mi yoksa bizi şeyleştiren, şehirli ilişkilerden kaçarak içimizdeki üretme ve paylaşım gücümüzden mi? Doğa bunu açığa vurma cesaretini gösterir biz gibilere.

Ahmet Hamdi Tanpınar “Bursa’da Zaman” şiiri münasebetiyle Bursa’da pek yüceltilir, kimileri de edebi metinlerine sık sık alır ve yazılarını süslerler ya Bursa’ya değindiğim bu yazıda ben de alıntı yapmak isterim; Huzur adlı romanından: “Bir şairin en büyük keşfi, kendi muharririni, iç âlemine doğru kendisini götürecek olanları bulmaktır” demişti Yazar. Neden aktardım çünkü arsenik, siyanür, çöp varilleri vesaire toplumumuza reva görülen son dönemlerdeki her türlü doğal ve insan boyutlu kirlenmenin can sıkıntısıyla kentlere küserek tarihsel gelgitler içindeki doğaya arada bir sığınışımız bir anlık soluk almaya gereksinim duymamızdan olsa mı gerek.


Trilye’nin doğusunda kıyıda bir mendirek yeralıyor. Sık TV izlemesem de “Sev Kardeşim” adlı diziden burada çekilen sahneyi hatırlıyorum. Gündoğumunda Cumalıkızık, günbatımında Trilye’nin yeri bambaşkaymış. Cumalıkızık’ta adeta doğal bir kameriye sergileyen manzaranın, Trilye de ise denizle aşır neşir olduğunu görüyorsunuz. Bu yüzden Cumalıkızık’ta ormana, Trilye’de ise doğa türküsünü denize söyletiyor. Bunlara ait akla egemen his yemyeşil bir aydınlık ve zeytuni pırlantanın içimizdeki aksi olmalıdır. Ömer Bedrettin Uşaklı, Mülkiye Mektebi’ni bitirdikten sonra Mudanya’ya kaymakam muavini olarak atanmadan önce maiyet memurluğu stajını Trilye’de yapmış, “Deniz Sarhoşları” şiirini de 1926 yılında burda yazmış:

Köpükten omuzları birbirine dayanmış,
Yüksek, mağrur başları akşam rengiyle yanmış,
Sahile koşuyorlar bak deniz sarhoşları!…

Bazen yırtık yelkenli bir sandala çarparak,
Bazen ufkun kıpkızıl şarabına taparak
Gitgide coşuyorlar bak deniz sarhoşları!…

Rüzgârların ıslığı en yakın yoldaşları…
Yıllarca dövünerek içi yenmiş taşları
Bir anda parçalayıp doyacak bu sarhoşlar!…

Çılgın gönüllerinde aşkın en büyük kini,
Yosunlu kayaların o yeşil gözlerini
Deli âşıklar gibi oyacak bu sarhoşlar!…

Gezi boyunca Trilye’nin zeytinyağları boy boy şişelerde gözünüzü alır. Cumalıkızık’ta bahçelerinden taptaze toplanmış kiraz ve ahududular. Bir de her iki yerde saksılarda yöreye özgü çiçekler var. Cumalıkızık’ta bu kez görmedim pek ama Trilye’de pembe, mor ve beyaz küpe ile ortanca çiçeklerini görmüştüm.

Cumalıkızık’ta anıtsal çınarlar bulunuyor, ıhlamurlar mis gibi kokuyor. 1988 yılından bu yana Haziran aylarında en iyi ahududu meyvesi yetiştirenlere ödül verilen bir şenlik düzenleniyor. Uludağ yamaçlarındaki köyde içme suyu buz gibi. Daracık sokaklarındaki yassı taşların tam ortasından ipil ipil, insanın içini bile serinleten sular akmakta…

Anıtlar Yüksek Kurulu’nca, Cumalıkızık 1980 yılında koruma altına alınmış. 1990’da tescil işlemleri tamamlanan Koruma İmar Plânı 1993’te onaylanmış…


Dönemin Belediye Başkanı Erdem Saker: 1998’deki ortaklık protokolü ile Yıldız Teknik Üniversitesi’ne bir kentsel SİT alanı koruma amaçlı uygulama imar plânı hazırlatılıp projenin bir koordinatörlük vasıtasıyla yürütülmesine karar verilmiş. Bursa Belediyesi’ne bağlı Yerel Gündem 21 şubesi ve Bursa’daki yerel bir UNESCO girişimleriyle plân uyarınca ilk önce birkaç ev satın alınıp onarılmaya başlanmış. Evler şimdi rengarenk, sarı, beyaz ve mavi tonlarda boyanmış.

Köyde kooperatif kurulmuş, kadınlar ve gençlere kurslar açılmış. Satış yeri, lokanta ve kafeterya gibi turistik üniteler açılıp ekotarım ile ekoturizm uygulamasına geçilmiş. Cumalıkızık’ın otantik dokusunu bozmayan, eskiyle yeni değerleri kaynaştırmayı hedefleyen örnek konsept (proje) uygulanmaya başlamış. Belediyenin bu PR çalışması (halkla ilişkiler) sayesinde Cumalıkızık olumsuz tesirlerden biraz kurtulmuş. Amaç köyden göçü önleyerek doğal doku içinde kalkınma gerçekleştirmekmiş zaten.

Bugün Cumalıkızık Dünya Miras Listesine aday doğal ve kültürel varlıklarımızdan biri. Osmanlı dönemi kırsal yaşamını yansıtan müzemsi görünümü nedeniyle yapım şirketleri arada uğruyor buraya. Kınalı Kar dizisinde kullanılan konak Cumalıkızık’ta en gözalıcı olan. Velakin yörenin gözlemesi de meşhur olmuş. Restoran olarak kullanılan konakta dekorun tadına varmak için bende içeriye girip köy mantısı yemiştim.

Bursa’nın 10 km doğusunda yer alan Cumalıkızık köyüne Bursa–Ankara karayolundan Uludağ eteklerine doğru sapan 3 kilometrelik yol sonunda ulaşılıyor. Yol üstünde pek fazla boşluk yok. Bursa merkez sınırları içinde kalan köyü daha iyi hizmet alsın diye 1987’de mahalleye çevirmişler. Bursa genişledikçe köy çevresi de peyderpey mahalleye dönüşmüş. Köy arazisi azalmış, kestane ağaçları zamanla kurumuş. Bazı eski yapılar yıkılmayla yüz yüze şimdi, korunması biraz lafta kalmış.

Süleyman Demirel’in sık sık söylediği “Tarımda, dünyanın kendi kendisine yeten 7 ülkesinden birisiyiz” lafı vardı. Avutmaydı tabi bu laf. Can Barslan Fasulye filmiyle ilgili kaleme aldığı bir makalesinde “Demirel, 7 ülkeden biriyiz diyor ama asla diğer 6 ülkeyi söylemiyordu” diyordu. Cumalıkızık’taki proje başarılı olsa başka yöreler için örnek oluşturucaktır. Hakeza Trilye de şimdiki güzel görüntüsüyle masuniyetinden pek taviz vermemiş görülüyor. Eski yapılar (Taş Mektep gibi) onarılmaz, satılığa çıkartılan zeytinlikler sonunda muhtekir ve muhteris, tamahkâr ve tahripkâr alıcılara kucak açmazsa bugünkü güzelliğini yitirmez…

Trilye’de şimdiye kadar Cahide (1989), Kurtuluş (1996), Cumhuriyet (1998), Kınalı Kar (2002), Şapkadan Babam Çıktı (2003), Melekler Adası (2004), Kezban Yenge (2005) ile Sev Kardeşim (2006) dizilerini filme çekmişler. Cumalıkızık’ta da Kuruluş/Osmancık (1987), Yeniden Doğmak (1987), Ateşten Günler (1987) ve Yeşeren Düşler (2006) adlı TV dizilerinin yanı sıra arabesk şarkıcısı F.Tayfur’un “Çeşme” adlı şarkısının klibi vs. ile Fasulye (1999) ile Dar Alanda Kısa Paslaşmalar (2000) filmi çekilmiş…


İyi bir kitap okursun…

İyi bir filme gidersin…

Bir an her şey mümkün görünür,
Umutlanırsın…


demiş “Sinemadan Çıkanlara Öyküler” adlı kitabında L.Gülden Treske. Cumalıkızık ve Trilye… İkisi de adeta sete dönüştü. Şimdi bu sayedeki tanıtımların semerelerini topluyorlar. Belki bir gün o diziler de yeniden derlenip toparlanır ve sinema filmi olarak tarihte yer alır. Güzel Cumalıkızık’la, Trilye’den beyaz perdeye iz kalır. Zira çıkartılmak istenen SİT alanları ve ormanlık arazilere yapı izni veren yasa uygulansa bütün bu güzelliklerden geriye eser kalmayacaktır…

Sinema Osmanlı Devleti’ne Paris’te 22 Aralık 1895’teki ilk gösterimden bir yıl sonra girmiş, halka açık ilk film gösterileri Beyoğlu’nda yapılmıştı. İlk sinema salonu 1908’de İstanbul’da açılmıştı. Anadolu’daki ilk sinema salonu 1909’da önce İzmir daha sonra Ankara ve Bursa’da açılır. 1930’larda yazlık ve kışlık sinemaların sayısı hızla artarken yazlık sinemalar döneminde Bursa’daki sinema sayısının 300’ü bulduğu söylenir ve Bursa’daki sinemaların özellikle Setbaşı’nda toplandığı görülür.

1986’da Bursa’da da 12’si kapalı 4’ü yazlık olmak üzere sadece 16 sinema salonu bulunduğu belirtilmektedir (Nilgün Abisel, Türk Sineması Üzerine Yazılar). 1990’da özel TV kanallarının devreye girerek sinema filmlerini arda arda göstermesiyle sinema salonlarına ilgi azalmaya başlar. Günümüzde uzun tahta sıralarda çekirdekle gazoz eşliğinde mahallecek seyredilen film dolu günler artık çok gerilerde kaldı. Eski sinema salonlarının yerini az sayıda da olsa modern teknolojiyle donatılmış anfi veya cep sinemaları aldı. Açıkhava sinemaları ise yaz ayları boyunca düzenlenen etkinliklerde yaşatılan bir “nostalji” olarak kalmıştır…

Yoğun göç ve nüfus artışı, plansız sanayii ile çarpık kentleşme, trafik (ulaşım) ve çevre kirliliği vb. etkenlerin yarattığı yorucu bir tempoda kent insanı ancak sinema gibi kültürel etkinliklerle yeni bir soluk alabilir. Bursa, sinemadaki sanat yönü ve seyirci ilgisi bakımından potansiyele sahip bir kenttir. Bursa zaman zaman önemli şenlik, sinema günlerine vs. evsahipliği yapıyor çünkü. Bursa’da ilk kez 1967’de sinemayla ilgili olarak “Bursa Sinema Derneği” adı altında Ömer Tuncer isimli kişi bir etkinlikte bulunmuş Setbaşı’nda Mahfel yanındaki “Saray Sineması”nda 32 tane film göstermişti. Bu alanda ilk ciddi adımın ÇASOD (Çağdaş Sinema Oyuncuları) ve Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin işbirliği ile “Bursa Ulusal Sinema Şenliği” adıyla 2000’de atıldığı görülmüş ve şenlik kapsamında ulusal ve uluslar arası çapta sinemacılar kente konuk olmuştur. 2007 yılındaki bir organizasyon ise Bursa’da bir ilktir. Bu kısa film etkinliğinde de Bursa’da çekilen, Bursalı yönetmenlerin yaptığı ya da katkı sağladığı filmlerin gösterimi gerçekleştirilmiş ve Tan Tolga Demirci’nin 2004 yılında Altın Portakal ile ödüllendirilen “Alfabetik Düşler” filmi de gösterilmişti.

Geçen yıl Güzel Sanatlar Akademisi’ni Mudanya’ya kazandıran Üniversite’nin en küçük kentlerde bile bulunan İletişim Fakültelerinden birisini de Bursa’ya açtırarak kenti sinemayla buluşturan etkinliklere öncülük yapması beklenmektedir şimdi…

Sinemanın serüveni aslında insanlık tarihi kadar eskidir. İnsan dili kullanmadan önce meramını anlatmak için taşı oyarak şekiller çizmişti, sonra müziğe başvurmuştu. Resim ve heykelin ardından da yazıyı kullanmıştır. Tüm sanatların bileşimidir sinema. Bir film ancak emekçileriyle bütündür ve oyuncuları, teknik ekibi de ilave edersek, büyük bir dayanışma ürünü olduğu görülür çünkü. “Göl” filmini hatırlayın. Üç önemli ismi biraraya getirmişti: Ömer Kavur yönetmeni filmin. Selim İleri senaristi, Atilla Özdemiroğlu müziklerini yapmıştı. 3’ü de ülkemizin sanat alanında yetkin ve saygın isimlerindendir.

Edebiyatla süren iletişim ve sanat serüveninde sinemanın ortaya çıkışı 19.Yy’ı buldu. İlk kez Bir İtalyan yazar Ricciotto Canuda yedinci sanat olarak adlandırmıştır sinemayı. Dünya sineması geçen Yy’ın başında ortaya çıkarak bazı bağımsız akımların katkısıyla gelişim sürdürürken Türkiye sineması ise kendine özgü sinema dilini yakalayamamıştı. Kuşkusuz bu durum ülkenin içinde bulunduğu toplumsal koşulların özellikle politik sansürün eseridir. Doğumundan günümüze sinemamız yasakçı bir kültürün ve Amerikan popülerliğinin şematizmiyle ürün vermektedir. Sadece bir kaç yerli yaratıcı ismiyle anılırken Yeşilçam ve Hollywoodcu TV kanallarının anlayış kalıpları belirlemiştir sinemamızın yazgısını…


Bursa bu imkânlardaki Türkiye sinemasına Ahmet Sert, Ertem Göreç, Orhan Aksoy ve Mahinur Ergun gibi yönetmenler kazandırmıştır.

Bursa doğumlu olup sinema filmlerinde rol alan oyunculardan bazıları şunlardır: Halil Ergün, Hüseyin Kutman, Erdal Özyağcılar, Semra Özdamar, Tarık Tarcan, Hande Ataizi, Ceyda Düvenci, Vildan Atasever, Murat Akkoyunlu, Olgun Şimşek, Demet Şener, Ali Uyandıran, Erkan Can, Şerif Sezer. Konusunun Bursa’da geçtiğini ya da Bursa’da çekildiğini bildiğim filmler ise şunlardı: Yol (1981), Gün Doğmadan (1986), Sarı Mercedes (1987), Harem Suare (1999), Fasulye (1999), Dar Alanda Kısa Paslaşmalar (2000), İçerideki (2002), Hacivat, Karagöz Neden Öldürüldü?(2005), İki Koca Adam ve Bir Küçük Bebek (2007).

Yol, Ankara Sinema Derneği’nin yaptığı anket sonucu belirlenen En İyi 10 Türk filminden biridir. Senaryosu Yılmaz Güney tarafından yazılmıştır. Yılmaz Güney devrimci kişiliği, yaşamı, sanatı ve dünya görüşü itibariyle Türkiye’de çok sevilen ve tartışmasız sinemamızın yetiştirdiği en büyük ustalardan birisidir. Son hapisliğinde Mudanya açıklarındeki İmralı Adası yarı açık cezaevinde kalmış ve buradan 1981’de yurt dışına kaçtığı Isparta’daki cezaevine nakledilmiştir. İmralı’da tutukluğu sürerken başladığı “Yol” filminin senaryosunu Isparta Cezaevinde tamamlamıştır. İmralı Cezaevi’ndeki gözlemlerini de katarak “Ben bazı yakın arkadaşlarım aracılığıyla, hüznü, sevgi ve kederi anlatmaya çalıştım; her ne kadar bazıları tarafından anlaşılmaz ve inanılmaz bulunsa da” sözleriyle ifade ettiği gibi 12 Eylül cuntasının ve sıkıyönetimin en karanlık günlerinde cezaevindeki beş mahkûmun Türkiye’nin değişik yerlerine yaptığı yolculukları aktarır: “Yol, yarı açık cezaevinden bir haftalığına izne çıkmış beş mahkûmun yol hikâyesidir. Önce otobüs ve trenle süren yolculuk boyunca, ayrı ayrı beş mahkûmun hayat hikâyeleri ve yaşantılarından kesitler aracılığıyla, alabildiğine geniş ve ayrıntılı bir Türkiye panoraması çizer. Yoksul ve ezilmiş insanlar, feodal yapı, feodal düşünce ve koşullar altında yaşamaktadırlar. Mahkûmlardan Mevlüt, Yusuf, Seyit Ali, Mehmet ve Ömer’in “yitik yaşamları”na tanıklık eder. Dolayısıyla konusu mahkûmlar aracılığıyla anlatılan hikâyenin sunduğu panorama, asıl olarak, ülkenin ‘içerisi ve dışarısıyla 45 milyonluk bir hapishane’ olduğu gerçeğinin altını çizer” (kapak yazısı).

Agah Özgüç’ün deyişiyle Türk sinema tarihinde baştan sona bir romana konu olabilecek kadar hareketli bir serüveni olan bir filmdir “Yol”. Yılmaz Güney, Erden Kıral’ın Ayvalık Cunda Adası’nda başladığı ilk çekimleri iptal etmişti. Film daha sonra yine “Endişe’de kendisine asistanlık yaptığı sırada tutuklanması üzerine filmini tamamlayan Şerif Gören’e teklif edilir. Filmin negatifleri yurtdışına kaçırılarak Yılmaz Güney’in de başında bulunduğu bir ekip tarafından kurgulanır. 1982’de 35. Cannes Film Festivali’ne katılarak Costa Gavras’ın “Missing (Kayıp)” filmiyle beraber Altın Palmiye’yi kazanır. Yol, o sıralarda ABD’de de bile en çok izlenen yabancı filmler arasına girmesine rağmen Türkiye’de gösterilmesi yasaklanır.


Filmin çekimleri İstanbul, Bursa, İzmir, Konya, Eskişehir, Mersin, Adana, Bingöl, Gaziantep, Urfa, Diyarbakır ve Ankara’da yapılmıştır. Filmin başrol oyuncularından Tarık Akan “Bana kalırsa, Yol filmi, dünyada en zor şartlar altında çekilmiş filmlerden biri” diyerek filmin Bursa’daki çekim macerasını şöyle anlatır: “Hızla filme başladık. İstanbul’da hapishane sahnelerini bitirdik. Artık Anadolu’ya hareket edecektik; ilk durak Bursa. Elimizde Bursa Sıkıyönetim Komutanlığı’nın film çekme izni vardı. Buna karşın çekim yapmamıza izin vermediler. Tüm kapıları çaldık, ilgili ilgisiz herkese derdimizi anlattık, iznimizi gösterdik, olmadı. Bu arada bir de gözdağı verdiler; çekim yaparsak başımızın derde gireceğini söylediler. Bursa il sınırlarını terk etmemiz emredildi. Üç minibüsle Bursa’dan ayrıldık. Minibüslerden birinin camlarını kamuflaj yapıp, çekimi olan oyuncular ve kamerayla tekrar Bursa’ya girdik. Aracı uygun bir yere park ettik. Kamera minibüsün içinde kaldı; çekimler kapalı perdenin aralığından yapıldı. Dört-beş saatte gerekli sahneleri çekip işimizi bitirdik ve Bursa’dan kaçtık”…

Filmde Tarık Akan’ın yanısıra Bursalı oyuncular Halil Ergün ve Şerif Sezer de yeralmıştır. Ancak 17 yıl sonra ülkesinde gösterime girebilen Yol filminin o yıllardaki koşullar nedeniyle pek başarılı olmayan seslendirmesi yeniden yapılmış bu defa Seyit Ali rolündeki Tarık Akan’ı, “Erdal Özyağcılar” seslendirmiştir…


1981’de çekilen “Yol” filminde önce Erden Kıral yönetmenlik yapmıştır. Ancak Yılmaz Güney’in oyuncu sayısını sınırlı tutmak istemesi üzerine film Şerif Gören’e teklif edilerek tamamlanmıştı. Erden Kıral yıllar sonra Yılmaz Güney’in Bursa Cezaevi’nden Isparta’ya nakli sırasında yaşadığı iki günü beyaz perdeye “Yolda” filmiyle aktarmıştır. Senaryosunu da Erden Kıral’ın yazdığı Yolda (2005), Yılmaz Güney ekseninde bir dönemin gizli tanıklarını perdeye taşıyor ve Halil Ergün Yılmaz Güney’i canlandırıyordu…

İsmail Güneş, 1999’da Cüneyt Arkın’lı “Gülün Bittiği Yerde” filmiyle 12 Eylül ve işkence konusunu işlemişti. Bu filmden sonra 2005’te “The İmam” adlı filmi çekmiş ve bu yüzden eleştirilmişti. Güneş bu defa dinsel hoşgörü mesajı iletiyordu. Ancak “The İmam” sinemasal açıdan kusurlu olduğu kadar TV’deki dizilerden fırlamış aynı oyuncular, benzer tonlar taşıyan zorlama diyaloglarla sıradan bir film görüntüsü veriyor, özellikle mütedeyyin kanallarda sıkça başvurulan ve kaderci bir yaklaşımla ele alınmış “sır kapısı”, “gönül gözü” gibi benzeri yapımları tekrarlamaktan ileri gidemiyordu.

“Gündoğmadan” yönetmenin 35 mm’lik ilk uzun metrajlı filmi. 2004’te kendisiyle yapılan bir söyleşide “Gün Doğmadan filminde kaderi anlattım. İnsanın yazılı kaderinden kaçamayacağını anlattım.” diyordu. Bir akrabasının cenazesini memleketine götürmek için yola çıkan bir karı kocanın hayatı bu seyahat sırasında altüst olur. Polisten kaçan bir çete tarafından yolda rehin alınan genç çift çaresizlik içinde kurtuluş yolları aramaya başlar…

Sunay Akın 9 Ekim 2005 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yazdığı “Denizi göreceksin sakın şaşırma!” başlıklı yazıda “Yıkıntı Mustafa’nın dünyası ‘Gündoğmadan’ adlı filmde görünür. 1986 yılında çekilen bu filmde, küçük bir rol de Yıkıntı Mustafa’ya verilir ölümünden önce” diyordu. Bursa’nın meşhur simalarından Yıkıntı Mustafa’yı şair Sunay Akın’ın kaleminden aktarayım: “Gemlik’te yaşayan ve şoförlük yapan ‘Yıkıntı Mustafa’ biriktirdiği yüzlerce şişeyi kamyonun arkasına yükleyerek, 1974 yılında, karısı ve çocuğuyla Karsak Boğazı’na gelir. Gemlik’e beş kilometre uzaklıktaki bu yerde, derenin kıyısına şişelerden lokanta ve ev konduran Yıkıntı Mustafa, ilkokul mezunu olmasına rağmen yaptığı çarklarla da sudan elektrik elde eder. Zamanla bir de cami yapar derenin kıyısına. Tabii yine şişelerden!”… İsmail Güneş filmini “Biz ilk defa Türk Sinemasında bir şeyi daha yaptık. Hiç görülmedi, incelenmedi. Cünüplüğün acısını çeken bir adamın hikâyesi de vardı içinde. Gece hamamcı olmuş, yıkanamamış, gusül abdesti alamamış. Vuruluyor, ölüm acısını değil, o şekilde öleceğinin acısını çekiyor, ‘beni yıkayın’ diye yalvarıyor” sözleriyle özetliyordu.


Filmlerini din konularında seçen yönetmenler yaptıklarına artık “Beyaz Sinema” adını veriyorlar. Eskiden milli sinema denirdi. İsmail Güneş işte bu çizgide bir yönetmen olarak kabul ediyor kendini…

Gemlik, Bursa’nın 30 km. kuzey batısında, Marmara Denizi kıyısında kendi adıyla anılan körfezdeki ilçesidir. Bursa’nın diğer ilçelerine nazaran Gemlik’i daha fazla sevmişimdir. Sanırım körfezde denizle iç içe olduğundan bana da tabiatla içli dışlı olma duygusu veriyor. Son gidişimde de bu duyguyu yeniden tadmak istedim.

Celal Yalınız (nâm-ı diğer Sakallı Celal)’ın dediği gibi, kimimizin yüzü hep batıya dönmüş, kimimiz neden sürekli doğuya gitme uğraşı verir anlayabilmiş değilimdir. Niye korkuturlar ki bizi birbirimizden. Mahalle baskısı dedikleri ne menem şey bu olsa gerek. Gemlik’te hangi akla hizmetse bir nevi harem selâmlık uygulaması çarpmıştı gözüme. Sahildeki en müstesna çay bahçesinde bile “aileye mahsustur” tarzı yaklaşımla karşılaşıyorsunuz. Oysa sadece denize daha yakın durmak şöylebir çaylarınızı yudumlayıp gazetenize gözatmak isteyemez misiniz? …

Eğer kendimiz gibi olamayacaksak herşeyi örneğin Maalouf’un tarih bilgesi, çok dil konuşan karakterlerinden birisi gibi mi okumak gerekiyor. Bakın içimizden birisi, Adalet Ağaoğlu Öksüz Bayram’ın birkaç saatlik yolculuğunda ne güzel anlatıyor Gemlik’i: “Yolun solunda bir su akıyor. Karsak Suyu. Güzel, köpürerek akan bir su. Az sonra hemen sağına geçiyor. Basamaklardan atlaya zıplaya, taşa kabara akıyor. Bayram, özlemle bakıyor suya. Ona ulaşabileceği bir fırsat kolluyor. Ama daha göz açıp kapayıncaya dek suyun yoldan iyice uzak düştüğünü anlıyor… Gemlik Körfezi, hemen ayaklarının altında. Tuğla fırınlarını, konserve fabrikalarını, yazlık blok konutları, Deniz Kuvvetleri dinlenme yerlerini, tersanesini ve daha bir-iki öteberisini kendine çerçeve etmiş. Çok eski bir yağlıboyanın vernikli dişbudakla çerçevelenmesi. Kimyevi gübre kokusunun kaplıca kokusuna karışması. Bir zeytinliğin uzakta bir zırhlıyla tokalaşması. Bir boru fabrikasının bir reçel fabrikasına dil çıkarması. Bir tepenin bir ovayla kavgaya tutuşması. Bir kavaklığın, üstüne yama vurulan asfalta üzülerek bakması. Yine de uzağında kalması. Bir martının bir yakıt tankeri üzerinde kanat çırpması. Ve güneşin, bütün bunları kuşatıp aynı kaba tıkması”…

“Sarı Mercedes” filmi Adalet Ağaoğlu’nun “Fikrimin İnce Gülü” adlı romanından uyarlanmıştı. Balkız adını verdiği arabasıyla Almanya’dan yola çıkan gurbetçi Bayram’ın Kapıkule’den başlayıp akşam gün batarken ulaştığı Ballıhisar adındaki köyünde hazin bir şekilde son bulan bir günlük yolculuk öyküsünü anlatır: “Almanya’ya çalışmaya gidip, para biriktirerek bir araba almayı düşleyen bir adam, bu uğurda en yakın arkadaşına kazık atar, sevdiğini pervasızca geride bırakır. Sonunda emellerine kavuşur. Almanya’dan Türkiye’ye dönüş yolu boyunca kendi kendisiyle hesaplaşır. Ancak birçok güzelliği çiğneyerek sahip olduğu sarı mercedes’i ona yar olmaz ve memleketine gittiğinde bir kaza yapar” (kapak yazısı).


“Fikrimin ince gülü / Kalbimin şen bülbülü
Fikrimin ince gülü / Kalbimin şen bülbülü
O gün ki gördüm seni / Yaktın ah yaktın beni…

Bayram, önce içinden, sonra usuldan, sıra ‘O gün ki gördüm seni’ye gelince de, bütün sesini koyvererek şarkıya katılıyor. Özel deri geçirilmiş direksiyon, ellerinin altında seviliyor. Bayram, direksiyonu sağa büküyor, okşayarak. Sola büküyor okşayarak. Ağzında şarkı, önde parıldayan yıldıza, derken, güzel bir eğimle ön camın dibine doğru uzanıp gelen motor kapağının süzülmüş balrengine bakıyor…” (Fikrimin İnce Gülü, 18.baskı, s.38).

Adalet Ağaoğlu yaşamı, yazarlığı, politik görüşleri ve tavırları sebebiyle basında adı sık sık duyulan edebiyatın önemli ustalarından. Kitapları yasaklanan, yargılanan, sürekli tartışılan ismi. Fikrimin İnce Gülü romanı 1976 yılında kaleme alınmış 1981’de 4. baskısında toplatılmıştı. Dış göç olayını ele alan ilk filmi “Otobüs”te sansüre takılan ancak Danıştay kararıyla gösterim izni alan Tunç Okan, romandan senaryolaştırılarak yapılan bu filminde yazarının sözleriyle “otoriter kurumlara karşı tavrı budanmış ve içeriği boşaltılmış” olarak çektiği için eleştiriliyordu.

1994’te yayınlanan “Sinemada Yedinci Adam” adlı kitapta Dr. Oğuz Makal “Göç” olgusunun sinemadaki yansımalarını çevrilen filmlerin çözümlemeleriyle beraber elealmıştı. Dış göç konusunun da Türk edebiyatında bir “düzen sorunu” olarak ele alındığını vurgulayan Makal, Sarı Mercedes’le ilgili olarak “Adalet Ağaoğlu’nun değişmeyi ve değişememeyi anlattığı roman, uzun bir yapım sürecinden sonra Tunç Okan tarafından ortaya çıkartıldı” demektedir. 1960’larda başlayan yoğun dış göç bir devlet politikası olarak benimsenmişti. “Bitmeyen Göç”te ünlü ‘Gastarbeiter’ konuk işçi kavramı bu dönem oluşuyor diyordu Nermin Abadan Unat (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2002) “Almanya’da yabancı Türkiye’de Alamancı” sayılan, sınıfının ve konumunun bilincinde olmayan arabasını herkesten çok seven sadece Almanyalı işçi Bayram değildi tabii, yıllar önce yapılan bir araştırma da Mercedes otomobillere Almanlardan çok Türklerin sahip olduğunu göstermemiş miydi?…

İlyas Salman’ın rol aldığı “Sarı Mercedes” filmindeki yol sahnelerinden birinde üstünde Bursa yazan bir trafik bir levhası dikkat çekmektedir. Tunç Okan’ın Adalet Ağaoğlu’nun “Fikrimin İnce Gülü” adlı romanından uyarlama filmin (1987) bazı sahneleri Bursa-İnegöl civarında çekilmiştir. İnegöl’de en göze çarpan yapı grubu İshak Paşa Külliyesi ve çevresi. Külliye 1482’de inşa edilmiş. Camii, medrese ve türbeden oluşmakta. İnegöl’ün tam merkezindeki çarşının içinde yer alıyor. Burada yemiş meşhur İnegöl köfteyi Öksüz Bayram. Son gidişimde benim İnegöl’deki köftecilerin çokluğu kadar pastacıların da varlığı da dikkatimi çekmişti.

Araba Sevdası romanında geçen arabanın renginin de sarı olması enteresan. Araba Sevdası Osmanlı Devleti’nde Tanzimat döneminde yanlış batılılaşmanın etkisini aktaran bir romandır. Recaizade M.Ekrem’in yazdığı roman ilk realist roman kabul edilir. Daha sonra çekilen Aydan Şener’in de rol aldığı TV dizisinin, Fikrimin İnce Gülü romanıyla isim benzerliği dışında hiç bir alakası yoktur…


Antalya Film Festivali bu yıl Ferzan Özpetek’in son filmi “Mükemmel Bir Gün”le başlıyor. 2005’te uluslararası nitelik kazanan festivalin daha önce jüri başkanlığını da yapan Ferzan Özpetek şimdiye kadar sırasıyla Hamam (1997), Harem Suare (1999), Cahil Periler (2000), Karşı Pencere (2002), Kutsal Yürek (2005) ve Bir Ömür Yetmez (2007) adlı filmlere imza atmıştı. Bol ödüllü “Cahil Periler” filminde İtalya’da Nazım Hikmet’le ilgili oluşturduğu gündemle dikkat çeken yurt dışındaki temsilcimiz, hakkında “Daha çok, bireylerin kimlik bunalımlarına, onların duyguları üzerinden yaklaşıyorum” dediği başarılı bir işkadınının herşeyi bir kenara iterek yoksul insanlarla dayanışmasını anlattığı “Kutsak Yürek” filminde de yankı yaratmayı başarmıştır.

Bursa’da çekilen Haluk Bilginer’li filmlerden bir tanesidir ayrıca Harem Suare. Sultan rolünde oynayan Bilginer dışında ilk filminde Bursalı oyuncuları buluşturan Ferzan Özpetek Harem Suare’de “Şerif Sezer”e de rol vermiştir. Sarı Mercedes’te gümrük memuresi rolünde oynayan ve filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu olan Serra Yılmaz ise Harem Suare’de harem kalfası Gülfidan rolünde yeralmıştır.

Saray, Harem ve Hamam… Her üçü de kimine göre bir muamma kimine göre bir tabu kimine göre mahrumiyet kimine göre ise mahremiyet bölgesiydi. Filmdeki replikte geçtiği gibi burada içerde (haremde) kalfa Gülfidan’a göre önemli olan üç şey vardı: Aşk, iktidar ve korku.


Harem denince aklıma “Erzurum Yolculuğu” gelir. Ataol Behramoğlu’nun Puşkin’den çevirdiği kitaptaki harem şöyleydi: “Ben bu sırada çevreme bakınırken tam kapının üstünde yuvarlak bir pencerecik; pencerecikte de meraklı, kara gözleriyle fıldır fıldır bakan beş altı tane yuvarlak başçık gördüm. Buluşumu tam Bay A.’ya söylemek üzereydim ki, başlar kımıldadı, gözler kırpıldı, birkaç parmakçık susmam için gözdağı verdi bana. Boyun eğdim ve buluşumu kimseyle paylaşmadım. Hepsi de hoş yüzlerdi; fakat hiçbiri güzel değildi”…

Bu satırlar Aleksandr Puşkin gibi gerçekçi ve insancıl büyük bir Rus yazar tarafından kaleme alınmıştır ancak bilhassa temel bir öğesi olarak 17.Yy’daki birtakım Batı’lı oryantalist yazarlara ait harem hakkındaki görüşler ise kimilerine göre çoğu zaman fantazya-romantizm karışımı birçok ön bakışı sergilemekteydi. Çünkü oryantalizm (Doğuculuk) itaat, atalet, güçsüzlük, kadına şiddet gibi birtakım unsurlar içermektedir…

15.Yy’da Fatih’in yaptırdığı Topkapı Sarayı yüksek duvarlarla çevrili müstahkem bir kale görünümünde idi. 360’dan fazla odasıyla Harem bölümü ise 16.Yy’da eklenmişti. Amerika’da ilgiyle karşılanan “Üçüncü Kadın”, “Harem: Peçeli Dünya” ve “Gözyaşı Sarayı” gibi kitapların yazarı Alev Lytle Croutier’in haremdeki cariyeler hakkındaki şu sözleri dikkat çekicidir: “Bir kere çok güzeller, çünkü seçilmiş kadınlar. Aynı zamanda hepsi esir. Saraya girdiklerinde eğitim almaya başlıyorlar. Herkes yeteneğine göre yönlendiriliyor. Çok güzel olanlar ayrılıyor. Sesi güzel olanlar şarkıcı, iyi nakış işleyenler nakışçı oluyor. Sonra kadınlar devri başlıyor. Esir olan kadınlar, bu esaret altında bile güç kazanıyorlar ve ülkeyi yönetmeye başlıyorlar…” (Tempo, 2004, Sayı 29/866, s.75). Kimi yazarlar ise “Bunların hiçbir suretle gerçekle ilgisi yoktur. Çünkü bu cariyelerin çoğu hizmetçidir. Hatta daha ileri giderek bu cariyeler arasında dilsizler, maskaralar, zenciler, cüceler de vardır. Bunların arasında yaşlı kadınların olduğu da görülmektedir” diyerek farklı yönden yaklaşmaktadır (Muammer Gökçin, Zaman) .

Ferzan Özpetek batıyla oryantilizmi bir araya getiren filmlerin yönetmeni. Ferzan Özpetek’in başarısını İtalyan Sineması’ndaki tıkanıklığa bağlayanlar olduğu gibi Batı’nın oryantalist bakışını beslemesinden dolayı olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır. Özpetek, ilk üç filmindeki başarıdan sonra İtalya’da sinemaya yön veren üç yönetmenden biri olarak nitelendirilmişti. Türk-İtalyan-Fransız ortak yapımı “Harem Suare” Osmanlı Sarayında bir cariye ile onu padişahın bir gözdesi haline getirmeye uğraşan harem ağası arasındaki bir aşkın (tabii suç ortaklığının da) öyküsü olduğu kadar Osmanlı Haremi’nin kapanmaya yüz tuttuğu son günlerinde haremdeki cariyelerin trajedisini insalcıl ve romantik açıdan yaklaşarak yansıtıyor. Hamam filminde “hamam” motifiyle oryantalist bir yaklaşım sergileyen Ferzan Özpetek “harem” motifini de Harem Suare’de kullanarak Osmanlı saray yaşamından bir kesiti verdiği Harem Suare’nin jeneriğinde “Bu filmdeki olaylar hayal ürünüdür” demeyi de ihmal etmiyor…

Hamam Roma ve Bizans kültüründe önemli bir yer tutmaktaydı. Osmanlılar zamanında gelişen hamam kültürü de Bursa alındıktan sonra şehre hamamlar inşa edilmesiyle sürmüştür. Bursa bölgesinin tarihi Kalkolitik (M.Ö. 5000-3500) döneme kadar uzanmaktadır. Bursa ile ilgili ilk kesin bilgiler M.Ö.700’lere dayalıdır. Bu yüzyılda İskit saldırılarından kaçan Bithinyalılar, Bursa’ya yerleşip kısa sürede sınırlarını genişletmişlerdi. Şehri kuran kişi Bitinya Kralı Prusias’tır. Yapımına Bitinyalılar döneminde başlanan Bursa Kalesi’nin 3.5 km uzunluğundaki surlarından günümüze ulaşan devede kulaktır…

Bilge Umar’a göre Prusias’a bir hisar kentinde babasının başkenti Nikomedia yani İzmit’te doğduğu için hisar kentinin insanı, hisar kentli anlamında Pusassuwas gibi bir ad verilmiş ve o isim Helen ağzında Prusias’a çevrilmişti, Prusias da kendi kurduğu kente adını anımsatsın diye Prussa adını vermişti (Rana Aslanoğlu, Kent Kimlik ve Küreselleşme). Roma egemenliği ise Bursa’da Bitinya Kralı 4.Nikomedes’in M.Ö. 74’de ülkesini Roma İmparatorluğu’na bağışlamasıyla başlar. Böylece Roma Devletinin bir eyaleti olan Bursa kaplıcalarından dolayı Roma döneminden beri kullanılan bir sağlık merkezi olarak da anılacaktır. Kaplıcalarıyla ünlü şehirde Romalılardan sonra Bizanslılar da kaplıcalar yaptırır. Bursa’ya 525 yılında Jüstinyanus zamanında 4 bin kişilik ordusuyla Bizans kraliçesi Teodora’nın da gelerek kaldığı ve eğlenceler (hamam sefaları) düzenlediği söylenir. Çekirge semti bugün bir kaplıca merkezi gibidir. Harem Suare filminde görünen hamam sahneleri burada çekilmiştir…


Hamam filmi ABD’nde bir yıl boyunca kesintisiz olarak gösterimde kalmıştı. Filmde Halil Ergün ve Şerif Sezer de rol almıştı. Bursa’nın yetiştirdiği en önemli sanatçılardan birisi olan “Halil Ergün” İznik ilçesinin Müşküle Köyü’nde doğmuştur. Adana’da düzenlenen 15. Altın Koza Uluslararası Film Festivali’nde “Yaşam Boyu Onur Ödülü”nü Türk sinemasının diğer ustalarından Halit Refiğ ve Selda Alkor’la birlikte almaya hak kazanan Ergün, Yolda, Mum Kokulu Kadınlar, Yolcu, Mavi Sürgün, 72. Koğuş, Katırcılar, Sis, Kırlangıç Fırtınası, Kırık Bir Aşk Hikâyesi, İzin gibi pek çok filmde de adından sözettirmeyi başarır. 1987 yılında Erdoğan Tokatlı tarafından çekilen “72.Koğuş” adlı Orhan Kemal’in 1953’te yazdığı öyküden uyarlanan filmde Orhan Kemal rolünü oynar. Orhan Kemal’in cezaevindeki gözlemlerine dayanan öykü Nâzım Hikmet’le beraber kaldığı Bursa Hapishanesinin bir yoksul koğuşundaki mahkûmların yaşamını anlatıyordu. Nâzım Hikmet’in Bursa Hapishanesi’nde 1941’den sonra kaldığı dönemi aktaran 2007 yapımı “Mavi Gözlü Dev” filminde ise odası Nâzım Hikmet’in 1944’te Bursa Hapisanesi’nde yaptığı bir resimden esinlenerek Beykoz’da kurulan bir cezaevi setinde gerçekleştirilebilmiştir.


Kemal Tahir’in “Yorgun Savaşçı” adlı romanının önemli bir bölümü de Bursa’yla ilgilidir. 12 Eylül’den önce çekilip 1980 yılında önce yasaklanıp sonra yakılan roman Halit Refiğ tarafından TRT’ye dizi olarak çekilmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın az öncesi ve az sonrasını anlatan ve İstanbul, Bandırma, Akhisar, Manisa’ya yakın bir köy ile Bursa arka planlarında geçen romanın ilgili bölümü 2000’de Bursa’da düzenlenen 6. Avrupa Filmleri Festivali-Gezici Festival”inde “Siyahperde-Türk Sinemasında Sansür” konulu panelde tartışılmış, aynı festival kapsamındaki “Türk Sineması’nda Sansür” adlı bölümde sansüre uğramış Türk filmleri de gösterilmiştir…


“Fasulye”, bir komedi filmi. TV’de hala tekrarları gösterilen Türkan Şoray’lı, “Haluk Bilginer”li “Tatlı Hayat” dizisinin yönetmeni Bora Tekay’ın ilk uzun metraj film denemesi. Yeterince organize olamamış, sorunları zaman zaman yasadışı yollara havale edilen günlük yaşamın çıkar çatışmalarına dönüştüğü bu yüzden mafyatik örgütlerin cirit attığı toplumda bilgisizliğin “şeyh uçmaz müridi uçurur” misali halkın dinsel zaaflarından yararlandığı cehaletin kol gezdiği ortamlarda bir takım düzenbazların giderek baş köşelere oturmaları istenmeyen fakat muhtemel bir sonuçtur. Bursalı yönetmen Bora Tekay mafya dizilerinden yola çıkarak “Fasulye”de karikatürize edilmiş mafya tiplemeleri ve bilge karakteriyle farklı bir mizah anlayışı yakalamaya çalışıyordu.


Filmin başında Selim Erdoğan’ın köydeki emekli vergi iade zarflarını şehre götürmek için hazırlık yaptığı sahneyle, Kutay Köktürk’ün şoför olarak göründüğü sahnelerde Cumalıkızık Köyü çok belirgindir: Dar sokaklar, eski evler ve köylüler vs. Filmin kapanış jeneriğinde de “Cumalıkızık halkına katkılarından dolayı teşekkür ederiz” deniyor. Bursa plakalı araçlardan ikisiyle “fa-sul-ye” sözcüğünün oluşturulması da ilginçtir. Film, karakterlerden ziyade tiplemeler üzerine oturmuştur; “Çiçek Taksi” dizisiyle tanınan Selim Erdoğan nerdeyse 2 saatlik film boyunca dilsiz olmadığı halde hiç konuşmayan saf ve iyi niyetli genci oynayarak Türk sinemasındaki en ilginç rollerden birini gerçekleştirmiştir…


Son dönemde mafya tiplemeli dizi ve filmlere elatan başka bir isim Serdar Akar, 2000’de “Dar alanda Kısa Paslaşmalar”la bir kenar mahallede yaşanan sıcak ilişkiler, komşuluklar, aşklar ve öte yandan mahallenin futbol takımının amansız profesyonel olma mücadelesini aktarıyordu. Fahir Atakoğlu’nun müziği eşliğinde baştan sona Bursa fonunun hakim olduğu filmde 12 Eylül sonrası bir dönemi Bursa manzaralarını kullanarak insan ilişkilerinin bir kesiti olarak yansıtmaya çalışılıyordu: Kayrak taşlı dar Cumalıkızık sokakları, Muradiye, tarihi Koza Hanı, eski Tophane evleri, amatör takımlara ait bilindik topraklı sahalar, Yenişehir’de bir mahalle…


Dar alanda Kısa Paslaşmalar tamamı Bursa’da çekilen bir film. Oyuncu kadrosunda birçok Bursalı oyuncu yeralmıştır. Filmin ikinci galası da Bursa’da yapılmıştır. Filmde “Kurtuluş” ve “Cumhuriyet” filmlerinde de yer alan Savaş Dinçel başrol oynuyordu. Filmin başrol oyuncularından birisi de “Erkan Can”dır. Bursa’da yetişen oyuncu bir söyleşide (Alper Turgut, 26 Temmuz 2008, Milliyet) o günleri şöyle anlatıyor: 1 Ocak 1958 günü Bursa’da doğmuşum. İlk öğretmenim babamdı. Ben ne öğrendiysem babamdan öğrendim, onun etkisiyle büyüdüm. İyi bir insan olmamı istedi, ben de ona verdiğim söze sadık kaldım. Çocukluğumda tamirhanede çalıştım, İznik gölü kenarında, Yeni Sölöz’ün üstü Bayırköy’de inek, koyun keçi güttüm. Cumartesi ve Pazar günleri de atlardık mobiletle, Kumla, Mudanya sahilleri ve Burgaz’a giderdik. Tiyatro ilk göz ağrımız. Bu heves, 1974 yılında Bursa Devlet Tiyatrosu, Ahmet Vefik Paşa Sahnesi’ndeki tiyatro kurslarına gitmemle başladı. Mahalledeki ağabeyler, güzel ağabeyler önayak oldular. Onların kestiği racona uyduk, buralara dek geldik. O yıllarda okulda boykot, gençlik derneklerinde tiyatro yaptık. Folklor ile uğraştık, maçlarda amigo olduk hatta kaleciliğe soyunduk”…


Erkan Can, Zeki Ökten’in 1986 yılında çektiği “Davacı” filminde seyyar satıcıyı oynayarak girmişti sinemaya. Daha sonra TRT’deki “Bizim Çocuklar” dizisinde oynamıştı, “Mahallenin Muhtarları” dizisiyle tanınmıştı. Özellikle canlandırdığı “Temel” karakteriyle büyük sükse yapmıştı. Serdar Akar’ın düşük bütçeyle çekilen ilk uzun metrajlı filmi “Gemide” ile Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü almıştır. Ardından “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar”, “Yazı Tura”, “O Şimdi Mahkûm” ve “Takva” gelir. Atilla Dorsay “Erkan Can’ın tek kelime ile mükemmel oynadığı Takva gösterime girdiğinde kıyamet kopacak. Benden söylemesi…” dedikten sonra kıyamet kopmaz ama oyunculuğunu konuşturur ve “Takva”daki rolüyle Antalya’da ikinci Altın Portakal’ını kazanır…


Dar kadroyla çekilen ilk filminin aksine geniş ve tanınmış kadrosuna rağmen Serdar Akar “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar”da konuyu yine bu defa bir mahalle çerçevesinde kişisel yaşam ve bireysel sorunlarla sınırlı tutuyor. 12 Eylül tüm hızıyla sürerken “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” futbola sığınan insanların bir anlamda dar bir alana hapsedilmiş insanların kendi aralarındaki paslaşmalarını konu alıyordu:


“Bizim takım. Hep yeşil kalan çamlar ve hep sararan çınarlar. Hayatta Torba, yeşil kalmakta var, sararmakta. Dağın rengi bunlar, dağın rengi!”…


Gemide filminde konu gerçek bir kum kosterinde geçiyordu. Birkaç gün önce Cumalıkızık’a Baykal da uğramış. Gazetenin biri “CHP lideri Deniz Baykal, Bursa’daki tarihi Cumalıkızık mahallesinde akan suyun üzerinden çevik bir hareketle atladı” diye haber yapıp bir de resmini basmıştı. Liboşluk yarışında öyle bir dönem geçiriyoruz ki kimse kimseye meydanı bırakmak istemiyor aslında. Gemi denince şu ara aklıma hep Deniz Baykal’la Başbakan arasındaki “Gemi mi Gemicik mi?” tartışması gelir.


Cumalıkızık’ta her sokakta özellikle köylü kadınların hediyelik eşya ve yöreye özgü yiyecekleri sattığına şahit oluyorsunuz. Ben de bir gemi aldım Cumalıkızık’ta. Gemi dediysem Baykal’ın ifade ettiği tarzda değil. Benimkisi el yapımı, 1 YTL’lik ahşap yelkenli biblo bir tekneydi sadece. Burak Erdoğan’a ait “boyu 94 metre, eni 16 metre”lik gemicikten değil yani. Ölçtüm, eni 2 cm, boyu 10 cm ve yüksekliği 8 cm geliyordu. Çeşit bol ama onların yaptığını plaza kültürüyle karıştırmamak gerekir kendi ürettiklerini değerlendirmeye çalışıyorlar çünkü…

Cumalıkızık’ta çekilmiş filmlerden bir tanesi de “İçerideki” filmi. Bursalı yönetmen Ahmet Küçükkayalı, psikolojik-gerilim türündeki film için Bursa’nın doğası ve otantik evleriyle ünlü Cumalızık ve Gölyazı köylerini kullanmış. Filmde modern dünyadan yalıtılmış bir köyde bir yabancının gelişiyle yaşanan esrarengiz olaylar aktarılıyordu.

“Gölyazı” da eski bir Rum köyü. Uluabat gölü kıyısında küçük bir yarımada üzerinde kurulmuş çok güzel bir köy. Bithynia döneminden kalma antik kalıntılar üzerinde bulunmakta; göl ve çevresi sit alanı. İstanbul’u başkent yapan Konstantinus çocukluğunu burada geçirmiş, annesi Helena’nın ailesi bu civarlardaki Drepenum Köyündenmiş. Zeytinlik ve sazlıklarla çevrili gölde bulunan Manastır adasında H.Constantinus ve Helena Kilisesi yeralmakta. Prof.Dr.Necmi Gürsakal’ın romanı “Floransalı Karlo”ya burada mülhem olmuştur kesin. Bir kadraja sığdırılabilecek tüm güzellikler mevcut çünkü: Antik yapılarla balıkçı ağları, durgun suya vuran güneş, gölde yüzen kayıklar ve kuşlar… hepsi birden eşsiz bir komposizyonu tamamlıyor.


Geçim kaynağı sadece balıkçılığa dayanan köyde geçen yıl bir belgesel çekilmiş ve İstanbul, Adana ve Nürnberg’teki film festivallerinde birincilik ödülü kazanmış. Emine Emel Balcı’nın yönettiği “Gölün Kadınları” adlı film geçim sıkıntısı yüzünden eşleriyle birlikte balıkçılık yapan köylü kadınların fedakârlıklarını anlatıyordu…


Gölge oyunları, doğu kültürlerine özgü bir sanat. Rivayete göre, eşinin ölümüyle yıkılan Çin hükümdarını teselli etmek isteyen adamın biri beyaz bir perdenin arkasından geçirdiği kadın gölgesini ölen kadın yerine koyup ona takdim etmiş. Böylece gölge oyunu başlamış.


Karagöz ve Hacivat figürleriyse 650 yıllık bir geçmişe sahiptir. Orhan Gazi döneminde Bursa Ulucami inşaatının demirci ustası kambur Baki Çelebi (Karagöz) ile duvarcı ustası Halil Hacı İvaz’ın (Hacivat) nükteli atışmaları giderek geleneksel Türk tiyatrosunun temel taşı haline gelerek Osmanlı eğlence kültürü içinde önemli bir öğe haline dönüşür. Gölge oyunu panayır ve eski bayram eğlencelerinin vazgeçilmezlerinden olur. İlk gösterinin Karagöz’ün Bursalı olması sebebiyle Bursa’da sergilendiği belirtilmektedir. Sabahattin Eyüboğlu 1972 yılında “Karagözün Dünyası” adlı bir belgesel çekmiştir.


2005’te Ezel Akay Bursa Orhaneli ilçesinde kurulan bir platoda Hacivat ve Karagöz’ün hikâyesini filme de çekti. Sinemamızda şimdiye kadarki en titiz ve kapsamlı çalışma örneklerinden birisini sergileyen “Hacivat, Karagöz Neden Öldürüldü?” filminde dekor ve kostümler, akıcı ve masalsı anlatım, güncel mesaj ve taşlamalar da dikkat çekiyordu. “Haluk Bilginer”in usta oyunculuğunun da katkısıyla çağdaş bir üslupla konuyu ele alan yönetmen Ezel Akay pek alışılmamış bir mizah duygusu taşıyan farklı film ortaya çıkarmıştır. Hüznün yergi ile harmanlandığı Hacivat, Karagöz Neden Öldürüldü? iyi bir kara mizah örneği ve Bursa’dan Türk sinema tarihine önemli bir film olarak armağan gidiyor.



Bursa’ya özgü bir dönemde Hacivat ve Karagöz’ün Bursa’da tanışması görsel şölen eşliğinde aktarılıyor. 14. Yy’da Anadolu’dan gelen insanlarla gitgide kalabalık bir yer haline gelmeye başlayan Bursa, Moğol istilasından kaçan beylik liderlerine de kucak açmıştır. Cami inşaatında çalışmak üzere Bursa’ya gelen Hacivat ve Karagöz arasında da yakınlık doğar. Atışmaları kulaktan kulağa yayılmaya, inşaatı yavaşlatmaya başlarlar. Fakat dile getirdikleri gerçekler, eleştirdikleri isimler rahatsız olunca her ikisi de cami bahane edilip kafaları kesilerek idam edilir.


Zeki Demirkubuz, Akay’ın filmini dönemin en iyisi olarak göstermiştir…


Ömer Kavur ilk filmi “Yatık Emine”de, Refik Halit Karay’ın “Memleket Hikâyeleri” adlı kitabındaki bir öyküden yola çıkarak bir hayat kadınının sürgün edildiği taşra kasabasında karşılaştığı trajik olayları anlatıyordu. 1979’da yönetmen ilk kez “Yusuf ile Kenan”da da toplumsal gerçekçi bir yaklaşımla sokak çocukları gerçeğine dikkat çekmiştir. 2002’de çekilen “Sır Çocukları” adlı filmden sonra sokak çocuklarının yaşamını beyazperdeye yansıtan filmlerden bir tanesine de Bursa evsahipliği yapmıştır: “İki Koca Adam”. Özellikle çekimler için Arap Şükrü Sokağı’nı kullanan filmde sokaklarda yetişmiş ve yaşamını suç işleyerek kazanan iki kişinin hayatına giren bir bebek konu ediliyor. Filmin yönetmeni Hasan Karcı. Ali Başar, Kadim Yaşar, Nilüfer Aydan ve Sinan Bengier filmin başrollerinde yeralmaktadır.


Çalıkuşu (1966) ve İpekli Mendil (2006) gibi birçok filmin serüveni de Bursa’da geçmektedir.


Reşat Nuri Güntekin, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra öğretmenliğe 1913’te Bursa Sultanisi’nde (Bursa Erkek Lisesi) Fransızca öğretmenliği yaparak başlamıştır. Çalıkuşu adlı romanın 1921’de gazetede tefrika edilmesiyle beraber büyük bir ün kazanmıştır. Öğretmenlik ve müfettişlik görevi ile yakından tanık olduğu Anadolu’daki gözlemlerini bütün romanlarında kullanan yazar “Çalıkuşu” adlı romanı da Bursa’da kaleme alır. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında yazmış olduğu roman görev yaptığı Anadolu’da edindiği izlenimleri aktarmakla beraber toplumun ilerlemesi için eğitim konusuna daha çok önem verilmesi gerektiğine vurgu yapmaktadır.


Bursa’da yoksul bir köyde görev yapan bir öğretmenin başından geçenleri anlatmaktadır. Tek gayesi başkalarını ve çocukları mutlu etmek için çalışmak olan Feride Anadolu gerçeğini gördükçe çocuklara daha çok bağlanmış, yaşamı bütün zorluklara rağmen yeni bir anlam kazanmıştır. Romanda sözü edilen köy bugün Bursa’nın merkezinde, Uludağ yamaçlarındaki mahallelerden birisinde yeralan Zeyniler Köyü’dür. Osman F. Seden tarafından “Çalıkuşu” 1966’da sinemaya uyarlanmıştır. Filmde Feride’yi Türkan Şoray canlandırmış, 1986 yılında da Aydan Şener oynamıştır…


Sait FaikAbasıyanık onuncu sınıfta iken, Arapça hocası Salih Beyin minderine iğne koydukları için 41 arkadaşı ile birlikte Bursa’ya sürgün gönderilmiştir. Orta öğretimini 1928 yılında Bursa Erkek Lisesi’nde tamamlayan Sait Faik’in ilk yazısı Milliyet Gazetesinin 9 Ocak 1929 tarihli nüshasında yayımlanmış “Uçurtmalar” adını taşıyan yazısıdır. Bursa’da uçurtma mevsimini dile getirir.


Yalçın Kümeli, Bursa’ya sürgün olan yazarın ilk öyküsünden yola çıkıp 2006’da “İpekli Mendil” adlı 9 dakikalık kısa filmi çekmiştir: “Ustabaşı Sait 1936 yılında, Bursa’da bir ipekli dokuma fabrikasında cambaz seyretmeye giden bekçinin yerine fabrikayı korumak için nöbet bekler. Yavuklusuna ipekli bir mendil verebilmek için hırsızlığa gelen küçük bir çocuk yakalar. Çocuğu polise teslim etmez ve serbest bırakır”…


Kümeli “Sis ve Gece”, “Karanlıkta Koşanlar” gibi öykü ve romanları filme çekilen Ahmet Ümit’in “Patasana” adlı romanının senaryo hakkını almıştır. Bu filmde de Bursalı oyuncu Ceyda Düvenci’nin rol alacağı söyleniyor. İpekli Mendil derken Bursa’da çekilen “Yanık Koza” dizisini de eklemeliyim. Tabii ki sayısı 18’i bulan filmde “Zeki Müren”i de unutmamak gerekir…

M.Kemal’in son ziyaretiyle ilgili olarak “Son Balo Vals ve Zeybek” adlı 8 dakikalık bir belgesel yine Bursa’da çekilmiştir. M.Kemal Bursa’yı 17 kez ziyaret etmişti. Bunlardan birinde de ünlü “Bursa Nutku”nu dile getirmiştir. Cumhuriyet açısından ayrı bir önem arzeden Bursa kim ne derse desin üreten, paylaşan, çok yönlü ve çok kültürlü bir kenttir. Çağdaş ve modern Türkiye’yi muştulayan bir kent ise mutlaka bu niteliğine uygun değerlerle, adına yaraşır bir kimliği yansıtmalıdır.

Tamer Uysal

dosteli16@hotmail.com

Nazım Hikmet Ran

3 Mart 2009 Yazan:  
Kategori: Biyografi, Edebiyat, Manşet, Sanat, Ustalara Saygı

Nazım Hikmet Ran 15 Ocak 1902, Selanik doğumludur. Ailesini incelediğimizde, toplumda tanınan birçok insanla karşılaşırız. Babasının babası, şair Nazım Paşa ve eşi İstanbulludur. Mevlevi tarikatından olan Nazım Paşa, valiliklerde bulunmuş, özgürlükçü bir insandır. Babası, İttihatçılar devrinde Matbuat Müdürlüğü ve Hamburg Başşehbenderliği yapmış, Hikmet Beydir. Sonradan ticarete atılan Hikmet Bey, zarar edince gazete idare müdürlüğü yapar ve daha sonra Kadıköy’de Süreyya Paşa sinemasının müdürü olur. Uzun yıllar gazete yazarlığı yapan oyun yazarı Celalettin Ezine, Nazım Hikmet’in halasının oğludur.

Annesinin büyükbabası Mustafa Celalettin Paşa, Borjenski soyadlı bir Polonyalıdır. Ancak Slav ırkından değil, Gagavuz denilen Hıristiyan Türklerindendir. Daha Polonya’dayken Türkçeyi lehçeleriyle bilen Borjenski, Türkoloji bilgini, askeri mühendis ve topografya ressamıdır. Bir gruba katılarak yurdumuza gelir ve müslüman olur. Ömer Paşa’nın kızı Saffet Hanım’la evlenir. Oğulları Enver Paşa, Türkçeye özelliğini kazandırma savaşının önderlerinden, ünlü bir dil uzmanıdır. Önemli görevlerle Hindistan’da, Çin’de, Japonya’da bulunur. Fakat asıl Tisalya’daki Golos kumandanlığıyla anılır. Son dönemlerinde Erenköy’de özel bir lise açmış ve çok öğrenci yetiştirmiştir.

Enver Paşa, Nazım Hikmet’in annesi ressam Celile Hanım’ın ve yine ressam olan teyzesi Sara Hanım’ın babasıdır. Enver Paşa’nın Mehmet Ali adında yetenekli bir mühendis, ressam ve şair olan oğlu, çocuk yaşta gönüllü olarak Balkan Savaşı’na katılmış ve Çanakkale’de şehit olmuştur. Nazım Hikmet, özellikle bu dayısının etkisi altında kalmıştır.

Berlin Kongresi’nde, Osmanlı Devletinin temsilciliğini yapmış olan Müşir Mehmet Ali Paşa da Nazım Hikmet’in anneanne tarafından büyük dedesidir. Mehmet Ali Paşa, Hügönot asıllı Alman’dır. Aslında Protestan mezhebini kabul ettiği için Almanya’ya göçen Fransızların soyundandır. Karl de Troi ailesinden ve Magdeburgludur. On iki yaşındayken okul gemisiyle İstanbul’a gelmiş ve Kızkulesi açıklarında kendini denize atmıştır. Kızkulesi’nin bekçisi tarafında kurtarılmış, çeşitli olaylara sebep olduktan sonra ünlü Sadrazam Ali Paşa onu korumasına almış ve Mekteb-i Harbiye’de okutmuştur.

Mehmet Ali Paşa hoşsohbet, şakacı bir insandır. Orduda yaşama düzeyini yükseltmiş, Avrupalı tarzı özenli giysi, çatal, bıçak gibi yenilikler getirmiştir. Kızı Leyla Hanım Nazım Hikmet’in büyükannesidir. Mehmet Ali Paşa, rakipleri tarafından Rumeli’ye isyan bastırmaya gönderilmiş, Berlin Anlaşması’nda Hıristiyan cemaatına hak tanımak zorunda kaldığında, “Sizi gâvura bu sattı’” diye, Müslüman halk el altından kışkırtılmış ve Mehmet Ali Paşa kırk dört yaşındayken Arnavut’lar tarafından linç edilmiştir.

Nazım Hikmet’in anne soyundan bir büyükbabası da Mısır ordusunun isyanına karşı kumandanlık eden Dağıstanlı Hafız Paşa’dır. Ali Fuat Cebesoy, annesinin teyzesinin oğludur. Mehmet Ali Aybar, annesinin teyzesinin torunudur. Oktay Rifat, teyzesinin oğludur. Ali Fuat Cebesoy’un babası İsmail Fazıl Paşa, Nazım Hikmet’teki şairlik yeteneğini keşfeden ilk insandır.

Nazım Hikmet, ilköğrenimini İstanbul Göztepe Taşmektep’te tamamladıktan sonra, Galatasaray Lisesi ilk bölümü ve Nişantaşı Numune Mektebi’nde okumuştur. 1919 yılında bitirdiği Heybeliada Bahriye Mektebi’nden sonra Hamidiye kruvazörüne güverte subayı olarak atanmış, geçirdiği zatülcenp hastalığından sonra 1920 yılında askerlikten çürüğe çıkarılmıştır.

Nazım Hikmet, çok küçük yaşta şiir yazmaya başlamış ve “Mehmet Nazım” imzasıyla yayınlanan ilk şiiri “Servilikler” hececiler çevresinde büyük bir ilgiyle karşılanmıştır. Nazım Hikmet bu şiiri on dört yaşındayken yazıp bir kenara atmış, daha sonra annesi Celile Hanım tarafından bulunan şiir, Yahya Kemal’e gösterilmiş ve Yahya Kemal de bu şiiri, 1918 yılında Yeni Mecmua’da yayınlatmıştır. Aslında Nazım’ın ilk dizesi, Vâlâ Nurettin’e göre “Yanıyor!…. Yanıyor!…. Müthiş Tarrakalar”dır. Hececi şairler içinde gittikçe ün kazanan Nazım Hikmet, 1920 yılında Alemdar gazetesinin açtığı bir şiir yarışmasında birincilik kazanarak bu ününü pekiştirmiştir.

İstanbul’un işgal edildiği yıllarda direniş şiirleri yazan Nazım, arkadaşı Vâlâ Nurettin ile birlikte, 1921 yılında ulusal kurtuluş savaşına katılmak üzere Anadolu’ya geçmiştir. Nazım Hikmet, Anadolu’da özgür olacağına ve şiirlerinin oradan daha iyi duyulacağına inanmıştır. İstanbul’dan İnebolu’ya gidişlerini, kendilerinden daha yaşlı şair arkadaşları tertiplemiş ve İstanbul polis müdüriyetindeki millici polisler, sahte isim ve mesleklerle düzenledikleri geçiş tezkerelerini sağlamışlardır. Yol paralarını ise, Sirkeci’de dişçilik yapan hiç tanıyamadıkları Şevki Bey adında biri vermiştir. Nazım Hikmet Anadolu’ya geçeceğini ailesine açıklamadığı için hazırlıksız olarak buluşma yerleri olan Cenyo adındaki birahaneye gelmiş ve 1920 yılının son gecesini, Sultan Mahmut Türbesi’nin yanındaki Mahmudiye Oteli’nde geçirmiştir. 1921 yılının ilk günü Sirkeci rıhtımından kalkan çok eski ve küçük “Yeni Dünya” vapuruna binerek üç hececi şair arkadaşıyla birlikte İnebolu’ya gelmiştir. Birlikte yola çıktığı şairler, Faruk Nafiz Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç ve Vâlâ Nurettin’dir. Ancak Ankara’dan sadece Nazım Hikmet ve Vâlâ Nurettin’e izin çıkmıştır.

Anadolu’ya geçmek için İnebolu’da kaldıkları günlerde yine kendileri gibi Ankara’dan izin çıkmasını bekleyen Almanya’dan gelmiş genç öğrencilerle karşılaşırlar. Alman Spartakist hareketini yakından tanımış olan bu grubun içinde, sonradan CHP milletvekili olan, Mehmet Sadık Eti, Vehbi Sarıdal ve Nafi Atuf Kansu gibi sosyalizmi savunan ve Sovyetler Birliği’nden övgüyle söz edenler vardır. Onların anlatımlarıyla, Nazım Hikmet ve Vâlâ Nurettin Marxist düşünceyle tanışırlar.

Ankara’ya vardıklarında kendilerine verilen ilk görev, İstanbul gençliğini ulusal savaşa çağıran bir şiir yazmalarıdır. Yazdıkları şiir, 1921 yılının Mart ayında basılıp dağıtılır ve yankıları çok büyük olur. İsmail Fazıl Paşa, bu iki şairi Mustafa Kemal Paşa’ya takdim etmek üzere Meclis’e çağırır. Vâlâ Nurettin’e göre Mustafa Kemal, şairlerin elini sıkmış ve onlara hiçbir giriş cümlesine gerek duymaksızın, “Bazı genç şairler modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız.” demiştir.

Ankara Hükümeti’nin isteğiyle Bolu’da öğretmenlik yapmaya başlarlar. Kalpak giyinmeleri, camiye gitmemeleri gibi nedenlerle din adamlarının ve eşrafın tepkisini toplayan şairleri, Ağır Ceza Mahkemesi reis vekili Ziya Hilmi korur. Ziya Hilmi onlara, Fransız Devrimi’ni, Lenin’i, Kautsky’i ve Sovyetler Birliği hakkındaki düşüncelerini anlatır. Nazım Hikmet ile Vâlâ Nurettin, kısa süre sonra öğretmenliği bırakarak yeni tanıştıkları düşüncelerin etkisiyle Ekim Devrimi’ni yerinde yaşamak için 1922 yılında Batum yoluyla Moskova’ya giderler. Bu kararı vermelerinde, tutucu çevrelerin baskısı, gizli polis örgütünün güvensizlik belirten davranışları ve Ziya Hilmi’nin düşüncelerinin de etkisi vardır.

Nazım Hikmet, Moskova’da yeni açılan Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KUTV)’nin ilk öğrencilerinden biri olur. Sovyetler Birliği’nde bulunduğu ilk yıllarda şiirinin biçimini ve özünü değiştirir. Serbest ölçüyle yazdığı bu dönem şiirlerinin bazılarını, 1923 yılında Yeni Hayat, Aydınlık gibi dergilere göndererek yayınlatır. KUTV döneminde aynı zamanda Türkiye Komünist Partisi’nin üyesi olur. TKP’nin “Toparlanış Kongresi” için 1924 yazında Türkiye’ye döner. Aydınlık dergisinde çalışmaya başlar. 1 Ocak 1925′te İstanbul’un Akaretler semtinde Şefik Hüsnü’nün evinde toplanan TKP’nin 2. Kongresine KUTV delegesi olarak katılır ve Merkez Komuta üyeliğine seçilir.

Şubat 1925′te Şeyh Sait ayaklanmasının başlaması üzerine, 4 Mart 1925′te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu çerçevesinde yapılan tutuklamalardan kurtulur. Ankara İstiklal Mahkemesi’nin takibatı üzerine bir süre İzmir’de saklanır ve daha sonra tekrar Sovyetler Birliği’ne gider. Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından gıyabında 15 yıl kürek cezasına mahkûm edilir. 1926 Mayıs’ında Şefik Hüsnü tarafından Viyana’da toplanan Parti konferansına katılır. 1927 Tevkifatı’nda soruşturmaya uğrayarak yapılan yargılama sonunda gıyaben 3 ay hapse mahkûm olur. 1928 yılında partili arkadaşı Laz İsmail (Marat) ile birlikte Sovyetler Birliği’nden Hopa’ya pasaportsuz olarak geldiklerinden ötürü tutuklanır. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı sonunda 3 aya mahkûm edilir. Hopa-Ankara-İstanbul arasında geçen tutukluluk süresinde cezasını tamamlamış olduğundan, 1928 yılının sonlarında tahliye edilir.

İstanbul’a gelerek Resimli Ay dergisinde gazeteciliğe ve yazarlığa başlayan Nazım Hikmet, yayınlanan şiirleriyle ününü pekiştirir. Yeraltındaki TKP içinde çalışmalarını sürdürürken, Parti üst kadroları ile girdiği tartışmalar sonucunda, Parti’den atılır. Bu arada bazı şiir kitaplarında komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla yargılanır ve duruşma beraatle sonuçlanır. 1932′de İstanbul’da dağıtılan bildiriler yüzünden toplu tutuklamalar olur ve Nazım Hikmet de Bursa Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanır. 4 yıl ağır hapse mahkûm edilir. 1933 yılında çıkarılan, Cumhuriyet’in 10. yıl affı ile cezası düşer.

1936′da Endüstri Dokumacılar Cemiyeti kurucusu işçiler ve Hikmet Kıvılcımlı ile birlikte gizli örgüt yöneticiliği iddiasıyla tutuklanır ve 1937 Nisanına kadar tutuklu kalır. Yargılama sonunda beraat eder. 1937 yılı sonlarında kendisini ziyarete gelen Ankara Kara Harp Okulu öğrencisi Ömer Deniz’i, askeri öğrenci kılığına girmiş polis sanarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü Komünist Masası’na telefonla haber vermesinden sonra Harp Okulu öğrencilerinin tutuklanması üzerine, 1938 yılı Ocak ayında gözaltına alınır ve Ankara’ya götürülür. Mart 1938′de Askeri Mahkeme tarafından “askeri isyana tahrik ve teşvik” suçlamasıyla 15 yıl hapse mahkûm edilir. 15 yıllık cezası Askeri Yagıtayca da onaylanan Nazım Hikmet, aynı yılın yazında İstanbul’a getirilerek Donanma Davası sanıkları arasına katılır. Bu kez, arkadaşı Hamdi Şamilof aracılığıyla, 1934′te tanıdığı Yavuz Zırhlısı başgediklilerinden Hamdi Alevdaş vasıtasıyla donanmada “isyan tahrik ve teşvikçiliğinde” bulunmakla suçlanır. Askeri Mahkeme’nin yargılaması sonucunda bu davadan da 20 yıl hapis cezasına çarptırılır. Birlikte yargılandıkları Hikmet Kıvılcımlı ve Kemal Tahir’le birlikte bir süre Çankırı Cezaevi’nde, sonra on yıla yakın Bursa Cezaevi’nde yatar. 1950 yılı yazında afla tahliye olur.

Nazım Hikmet, hapisten çıkmasına rağmen açıkça polis tarafından izlenir ve kitaplarını yayınlatma olanağı bulamaz. Askeri okul geçmişi ve çürüğe çıkarılana kadar yaptığı subaylık görevi olmasına karşın, askerliği için karar alınınca, şubeden hazırlıklarını yapmak için izin alan Nazım, Refik Erduran’ın kullandığı bir sürat motoruyla İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e açılır ve Bulgaristan sahillerine çıkmayı düşünürken, yolda rastladığı bir Rumen şilebiyle Romanya’ya gider. Oradan Moskova’ya geçmesi üzerine, 25 Temmuz 1951′de Bakanlar Kurulu kararıyla, Türk vatandaşlığından çıkarılır.

Nazım Hikmet, TKP’nin Yurt Dışı Bürolarında faaliyet gösterir, uluslararası kongrelere katılır, çeşitli ülkelere yolculuklar yapar, yapıtları birçok dillere çevrilir ve büyük bir ün kazanır. 1963 yılında, kalp krizi sonucu Moskova’da ölen Nazım Hikmet, Novodeviçiy Mezarlığı’na gömülür.

Moskova'da Novodeviçiy Mezarlığı'nda Nâzım Hikmet'in mezarı

…..

Nazım Hikmet, ilk şiirlerini hece ölçüsüyle yazar. Hececilerden içerik açısından farklılıklar gösterir ve onların bireyci şiir anlayışlarını benimsemez, toplumcu bir şiir anlayışını benimser. Şiirlerinin içeriği geliştikçe, hece ölçüsünün dar kalıpları yetersiz kalır ve Nazım Hikmet yeni biçim arayışlarına yönelir. Türkçenin zengin ses özelliklerine uyum sağlayan serbest ölçüyle yazmaya başlar.

Nazım Hikmet, kendi çağının dramını, düşüncelerini, olaylarını, değer yargılarını en iyi anlatan sanatçılar arasındadır. Onu okuyanlar, yaşadığı yılları yapıtlarından, tüm renkleri ve sorunlarıyla izleyebilir ve o dönemin macerasını bu yapıtlarda bulabilirler. Türk Kurtuluş Savaşımızdan, Asya ve Afrika’daki çeşitli kavgalara; İspanya savaşından, Habeşistan dramına; Ekim Devrimi’nden, Hindistan’a, Çin’e, İngiliz adalarına ve Dünya Savaşından, tüm gelişmelere kadar her konuya ilgi göstermiştir. Bundan dolayı uluslararası sanat çevrelerinde, dünya şairi olarak kabul edilir.

Türkçenin şairidir. Türk dilini yalnız Türkiye sınırları içine hapsetmemiş, onu inkâr edenler çıkmasına rağmen, Nazım, Türkçeye sınırlarımızı aşırtmıştır. Vâlâ Nurettin’e göre Nazım Hikmet elbette Pantürkist değildir ama yazı Fransızcası nasıl Fransa’da, Belçika’da, İsviçre’de, Kanada’da ve bazı eski sömürgelerde ortak dil ise, Türkiye içindeki ve Türkiye dışındaki Türkler arasında manevi köprü kuracak olan ortak Türkçeyi, Nazım yazmıştır.

“Dünyanın en iyi insanlarından olan Türk halkını ve dünyanın en güzel dillerinden biri ve belki de en başta gelenlerinden olan Türk dilinin diyarı küfürde tanınmasına vesile olabilmek ömrümün en büyük sevinci ve şerefi olur. Bir köylü, toprağını ve öküzünü; bir marangoz, tahtasını ve rendesini nasıl severse ben de Türk dilini öyle seviyorum.” Nazım Hikmet

Nazım Hikmet’in Yapıtları:

Güneşi İçenlerin Türküsü – 1928
825 Satır – 1929
Jakond ile Sİ-YA-U – 1929
Varan 3 – 1930
1+1=1 – 1930
Benerci Kendini Niçin Öldürdü – 1932
Gece Gelen Telgraf – 1932
Kafatası (oyun) – 1932
Bir Ölü Evi (oyun) – 1932
Taranta Babu’ya Mektuplar – 1935
Unutulan Adam (oyun) – 1935
Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı – 1936
Memleketimden İnsan Manzaraları – 1941
Kuvâyi Milliye – 1941
İvan İvanoviç (oyun) – 1956

Ölümünden sonra yayınlananlar:

Saat 21–22 Şiirleri – 1965
Şu 1941 Yılında – 1 965
Sabahat – 1965
İnek – 1965
Ferhat ile Şirin – 1965
Kan Konuşmaz (roman) – 1965
Rubailer – 1966
Yeni Şiirler – 1966
Dört Hapishaneden – 1966
Ocak Başında / Yolcu (oyun) – 1966
Yusuf ile Menofis (oyun) – 1967
Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim (roman) – 1967
Kemal Tahir’e Mahpushaneden Mektuplar (mektup) – 1968
Oğlum, Canım Evladım, Memedim – 1968
Sevdalı Bulut (masal) 1968
Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar 1970
Demokles’in Kılıcı – 1974
Nazım ile Piraye – 1975

……….

Tüm Eserleri 1975-80′de Asım Bezirci tarafından 8 cilt olarak hazırlandı. 1988–92 arasında yayınlanan bütün yapıtları dizisinden şiirleri (8 cilt), çeviri şiirleri (La Fontaine’den Masallar, 1 cilt), mektupları (3 cilt), oyunları (5 cilt), romanları (3 cilt), öyküleri (1 cilt), çeviri öyküleri (1 cilt), masalları (1 cilt), yazıları (5 cilt) ve konuşmaları (1 cilt), toplam 29 cilt olarak yayınlandı.

……….

Yararlandığım kaynaklar: Bu Dünyadan Nazım Geçti (Vâlâ Nurettin), Nazım Hikmet’in Şiirinde Gizli Tarih (Emin Karaca).

Yazan: Ayşegül Engin