Ankara Ekspresi (1971, Muzaffer Aslan)

11 Ağustos 2014 Yazan:  
Kategori: Manşet, Sanat, Sinema, Türk Sineması

Altın Portakal Film Festivali’nde ‘’en iyi film’’ ödülü almış filmler hakkında yazmaya devam ederken elli yılı geride bırakan festivalin ‘’en iyi film’’ seçme karnesinin hayli kötü olduğunu gördükçe vazgeçmemek için kendimi zor tuttuğumu belirtmeliyim. İnternet sitesinde yer alan festival tarihçesi bölümünde, ‘’1964 yılında güç koşullarla gerçekleştirilen ilk festivale ilgi gerçekten çok büyük olmuştur. Festivalin özdeki misyonu ise Türk sinema sektörünü maddi manevi desteklemek, Türk film yapımcısını nitelikli yapıtlar üretmeye teşvik ederek; Türk Sinemasının uluslararası platforma açılmasına zemin hazırlamak” olarak belirlenir. “1964-1973 yılları arasında bu çizgide devam eden Altın Portakal Film Festivali 1973 yılında Belediye Başkanlığına seçilen Selahattin Tonguç tarafından da devam ettirilir.” denmesine karşın okuduklarımdan anladıklarım ve izlediklerimden gördüklerim kadarıyla ifade edilen misyona uygun bir destek ve teşvikle karşılaşmadım, tabii benim ‘’vakıf olamadığım’’  başka bir ‘’çizgi’’ yoksa…

Senaryo yazarı Bülent Oran’ın babasının Cevat Rıfat Atilhan olduğunu öğrenmek, ‘’kudretli’’ olduğunu ispatlamak uğruna abuk sabuk işler yapan yenilmez, başa çıkılmaz, yemez, içmez, uyumaz ‘’kahraman’’ imgesinin esin kaynağını anlamamızı sağlasa da kabullenmeyi sağlamıyor. Zaten böyle bir şey mümkün değil. ‘’Atilhan hem Osmanlı Ordusu’nda hem de Kurtuluş Savaşı sırasında savaşmış askeri sicili takdire şayan bir eski subaydır. Filistin cephesinde savaşmış ve Siyonist NİLİ casus örgütü ajanlarına karşı bizzat mücadele vermiştir.’’ diyen Rıfat Bali, bu mücadelenin ‘’onda unutulmaz bir travma yarattığını’’ söylemektedir. Yahudiler tarafından ‘’Türkiye’nin Hitler’’i olarak nitelendirilen ve önde gelen bir Nazi sempatizanı olan Atilhan’ın oğlunun yıllar sonra Nazi karşıtı bir filmin senaryosunu yazması tarihin bir cilvesi olsa gerek. Filmde Türkiye’yi işgal etmek üzere hareket geçen Alman komandoların gemiyle geliyor olmaları Birinci Dünya Savaşı’na girilmesine sebep olan Yavuz ve Midilli emrivakisine bir gönderme sayılabilir mi, bilemiyorum.

Elli yıl önceki savaşta genelkurmay başkanlığını bir Alman generalinin yaptığı, yirmi beş yıl önceki savaşta ‘’İngilizlerle müttefik, Almanlarla dostuz’’ denildiği bir ülkede Alman karşıtlığına gelinmiş olmasının büyük bir başarı olduğunu söylemeliyim. Mahmut Esat Bozkurt ile aralarında bir irtibat olup olamadığını bilemediğim ve belki de Karakurt soyadını nazire olsun diye seçen Esat Mahmut için Behçet Necatigil şöyle demektedir: ‘’Aşk, ihtiras ve macera romanları orta okuyucu kesiminde geniş ilgi gördü. Romanlarının çoğu sekizer, onar kere basılmış, hemen hepsinin filme alınmasıyla da rekor kırmıştır.’’ Filme esin kaynağı olan ve 1946 yılında Mahmut Esat Karakurt tarafından yazılan Ankara Ekspresi ilk Türk casus romanı sayılmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı devam ederken İngilizler Türkiye’yi Almanlara karşı kendi yanlarında savaşması için ikna etmeye çalışmaktadır. Churchill ile İnönü’nün Adana’da buluştuğunu savaş görüntüleri eşliğinde aktaran film aniden bir gece kulübünde şarkı söyleyen bir kadına odaklanır. Uzun sayılabilecek bir süre boyunca şarkı dinlenildikten sonra Türkiye’deki Alman casuslarının gizli toplantısına geçilir. Filmin en az on dakikasının ayrıldığı bu şarkı faslı film boyunca gereksiz bir şekilde sık sık tekrar edecektir. Şarkıcı kadının bu toplantıda yer aldığını görmek, akla hemen Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlar hesabına çalışan ve en önemli özelliği çırılçıplak dans etmek olan Mata Hari’yi getirir. Gündüzleri Alman hastanesinde doktorluk yapan, akşamları bir gece kulübünde şarkı söyleyen ve ülkesi adına casusluk yapan bu kadının adı Hilda’dır (Filiz Akın). Sorgulama teknikleri ve işkencede uzman kardeşi de casustur ve konsoloslukta çalışan bir memur kimliğini kullanarak gizlenmektedir. Kadının bir sahnede durup dururken ‘’ben Mata Hari’yim’’ demesi, Mata Hari ile Hilda arasında oluşturulmaya çalışılan zoraki benzerliği hâlâ anlayamamış seyirciyi şaşırtmak ve etkilemek için yamanmaya çalışılmış yapay bir sahneden fazlası değildir.

Hitler tarafından özel olarak gönderilen istasyon şefi diyebileceğimiz albay, İstanbul’daki bütün Alman ajanlarını konsoloslukta bir araya getirmiştir. Türkiye’nin işgal edilmesine karar verildiğini söyleyen albay, işgal planının ayrıntılarını anlatarak görev dağılımını yapar. İşgal planının ismi Ankara Ekspresi’dir. Türkiye’deki etkili sivil ve asker kişilerin esir alınması ve bu mevkilere Alman yanlılarının getirilmesiyle kan dökülmeden tamamlanması düşünülen işgalin ardından Rusları arkadan vurmak üzere harekete geçilecektir. Hilda’nın işgal planını duyar duymaz ‘’Türk askeri kanının son damlasına kadar savaşmadan teslim olmaz’’ sözleri üzerine albayın ‘’bunu bildiğimiz için Türklerle doğrudan savaşmak yerine böyle bir plan hazırlamayı uygun gördük’’ şeklindeki uyduruk cevabıyla Almanların hem korkak hem beceriksiz hem de ahmak oldukları anlaşılır.

Bir sonraki sahnede Türklerin de bir ‘’gizli teşkilatı’’ olduğu görülür. Almanların gizli işgal planını ele geçirdiğini iddia eden ‘’gizli teşkilatın’’ komutanı ‘’bir savaş olsa Almanları ezeriz ancak savaşmak istemiyoruz. Bizim amacımız bu hamleyi boşa çıkarmak olmalıdır’’ der ve Almanların faaliyetlerini bertaraf etmek maksadıyla teşkilatın İstanbul şefi Binbaşı Seyfi’yi (Ediz Hun) görevlendirir.

‘’Gizli teşkilata’’ bilgileri kimler temin ediyor, nasıl bir çabayla bu bilgiler ele geçiriliyor belli değil. İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz elçiliğinde çalışan ancak babasının ölümünden sorumlu tuttuğu İngilizlerden nefret ettiği için Almanlara bilgi satan Çiçero kod adlı ünlü bir casusun varlığı bilinmektedir. Filmde Türklerin İngilizlerle işbirliği yaptığı çok açıktır. İngilizlerle içli dışlı olan ‘’gizli teşkilat’’ bazı bilgileri onlarla paylaşmış ve İngilizlerin arasında bulunan bir köstebek de bu bilgileri Almanlara vermiş olabilir ancak filmde buna yönelik bir sahne yer almaz. ‘’Teşkilatın’’ bilgi temin etmesi ailesinin ölümünden Almanları sorumlu tutan Yahudi asıllı Almanlardan sağlanmaktadır diyebiliriz. Kitap yazıldığı sırada henüz kimliği açığa çıkmadığı için Çiçero’dan bahsedilmez ancak filmin çekildiği dönemde casusluğu açığa çıkmasına ve 1952 tarihli Five Fingers isimli filmde hikâyesi anlatılmasına karşın Ankara Eksperi’nde Çiçero’dan bahsedilmemesi gariptir.

Five Fingers demişken, filmde yer alan ve anlatmadan geçemeyeceğim bir sahne var. Bu sahnede Çiçero bir camide buluşmalarını istediği Almanlardan, ortama uyum sağlamaları için ‘’ayakkabılarını’’ çıkarmalarını ister. Almanlar ayakkabılarını çıkarmayı ”çocukça” bulurlar ancak Çiçero, ”Sizin kiliseye şapkayla giren birine bozulmanızdan daha çocukça değil” diyerek ısrar eder. Faaliyet gösterdiği ülkenin dil, din, kültür, gelenek ve göreneklerine yabancı olmanın kendini ele vermek demek olduğunu anlatan güzel bir sahnedir çünkü kameralar camiye döndüğünde ”akılsız” Almanların yarım saattir ıslak ve soğuk cami avlusunda ayakkabısız beklediklerini görürüz.

‘’Almanlar casusluğa karşı bizim o kadar hassas davranmamızı istemiyorlardı. Galiba memleketin her tarafına dağılmış olan Alman casuslarının vazifelerine zarar geleceğinden korkuyorlardı. Barış zamanı çalışmalarımızda bile gizli evrakın üstüne kocaman kırmızı bir hilal koyduruyorlar ve böylece masamıza gelen bu tür kâğıtları karşıdan görerek kendilerine haber verip vermediğimizi kontrol ediyorlardı. Seferberlikte “Casuslardan sakınınız” diye duvar ilanları asmamızı istemediler. Hâlbuki Almanya’da bu tür özel ve genel ilanlar yapıldığını öğreniyorduk. Bu ilanda koca kulaklı bir Fransız subayının resminin üstünde kalın harflerle “Dikkat”, altında da “Düşman bizi dinliyor” yazısı bulunuyordu.’’ (Kazım Karabekir, Gizli Harp İstihbarat)

Batı’da ‘’intelligence’’, Doğu’da ‘’muhaberat’’ kelimeleriyle karşılanan istihbarat bu topraklarda, Doğu’lu kullanıma daha yakındır. Haber alma öne çıkarken, zekâya fazla fırsat verilmez. İstihbarat, bir yanıyla vatanın menfaatleri için ülke dışında yürütülen faaliyetleri ifade ederken diğer yanıyla benzer faaliyetlerin ülke içinde ve kendi vatandaşlarına karşı yürütülmesini içerir. Tehdit olarak algılanan devletlerin benzer faaliyetlerinin engellenmesi çabası denilebilecek olan karşı-casusluk genellikle ülke içinde yürütülmesine karşın ilk tür kapsamında değerlendirilmelidir. İstihbarat örgütleri doğrudan yürütmeye yani siyasi iktidara bağlı görev yaptıklarından, ülke içindeki çalışmalarına egemen siyasi bakış açısı kılavuzluk edeceğinden sonuç bir yönüyle kaçınılmaz olarak siyasallaşacaktır. Ülke içinde yürütülen istihbarat faaliyetlerinin vatanın bekası için mi yoksa muhaliflerin sindirilmesi için mi yapıldığı çoğu zaman meçhul olarak kalmaya mahkûmdur.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’da kurduğu, çoğunlukla Yahudilerin ve ihtiyaç duyulduğunda Hıristiyanların kullanıldığı, özel olarak yetiştirilen, gizlenmek ve ilgi çekmemek için çeşitli işler yaparak bulundukları ülkenin gelenek, göreneklerine uygun olarak yaşayan, ‘’martolos’’ isimli örgüt istihbaratın bir yanına güzel bir örnektir. Avrupa devletlerinin mevcut durumlarını, askeri güçlerini, savaş yeteneklerini ve işe yarayabilecek çeşitli bilgileri doğrudan padişaha ulaştıran martoloslar savaş esnasında halkın arasına karışarak Osmanlı’nın gücünü ve üstünlüğünü anlatmak suretiyle kitlelerin moralini bozardı.

yesilcam-filmleri-sanatlog.com

II. Abdülhamid’in, padişahlığı sırasında hoşuna gitmeyen yayınları, faaliyetleri, konuşmaları ve kişileri gizlice saraya haber veren ve böylelikle kendi vatandaşını ‘’mimleyen’’ özel casuslardan oluşan Yıldız İstihbarat Teşkilatı ise istihbaratın diğer yanına iyi bir örnektir.

Savaş yıllarında elçiliklerdeki casuslar, çift taraflı çalışanlar, para karşılığı ihanet edenler, tehdit veya şantajla konuşanların olabileceği müthiş bir güvensizliğe sebep olmuş, her yerde türeyen ‘’casus avcılığı’’ çılgınlığı sonucu herkes birbirini ihbar etmeye başlamıştır. Her zaman asık suratlı düşülen istihbarat alanında komik olaylar da yaşandığı bilinmelidir. Bu olaylardan birisi Dünya Casusluk Tarihi Ansiklopedisi’nde şöyle anlatılır: ‘’Savaş yıllarında İngiltere’de güvensizlik o kadar yaygınlaştık ki, Alman yayınlarını dinlemekle görevli ekip kendini cezaevinde buldu. Durum anlaşılınca, aynı gün serbest bırakıldılar ama gece yarısı soluğu gene demir parmaklıkların ardında aldılar. Olup bitenlerden iyice sinirleri bozulup, korkan zavallı telgraf görevlileri, yanlarına resmi elbiseli bir subay verilmedikçe yollarına devam edemeyeceklerini söylediler. Resmi makamlar bu isteği kabul ederek refakatçi bir subay gönderdiler. Ama ertesi gün sabahın ilk saatlerinde bir başka cezaevinden şu mesaj geliyordu: ‘’Otomobilli üç Alman casusu yakalandı, yanlarında bir telsiz cihazı var. İçlerinden biri İngiliz üniforması giyiyor.’’

‘’Gizli teşkilat’’ın en gözü pek adamlarından Seyfi, Almanlara yakınlaşabilmek için çift taraflı çalışan Yahudi kökenli dansöz bir kadını kullanmayı düşünmektedir. Kadının Yahudi kökenli olduğunun film boyunca vurgulanması Almanlara kolaylıkla ihanet etmesi için geçerli bir sebebi olduğunun vurgulanmasından, dans ederken gösterilmesi ise casusluk yapan bütün kadınların dansöz olduğunun zannedilmesinden kaynaklanıyor olabilir. Kadının ona Seyfi diye hitap etmesi sonucu Seyfi’nin önüne gelene gerçek adını vermekte sakınca görmediği ve düşük profilli kalamadığı anlaşılır. Kadın, Seyfi’nin istediği bilgilere sahiptir ancak ona da ihanet etmeyeceğinin garantisi yoktur ve ikili oynayan her ajanın başına geldiği gibi, beklenmedik bir şekilde açık vermesi sonucu öldürülür.

‘’Casuslukta kadınlardan da çok faydalanılır. Romanya’da Fransızlar, işgalden sonra Almanlar yüzlerce kadın casusla iş gördüler. Beyoğlu âlemlerinde kadın casusların bilgi almak ve propaganda yapmak hususundaki hizmetleri Birinci Dünya Harbi’nde büyük olmuştur. Bunlar şu durumda bile varlıklarını sürdürmektedirler. Fuhuş ve para karşılığı çok şey yapılabilir. Subaylarımızın, özellikle kurmay subaylarımızın yabancı kadınlarla ilgilenmesi ve evlenmesi affedilemez bir suçtur.’’ (Kazım Karabekir, Gizli Harp İstihbarat)

Seyfi’nin ikinci görevini yerine getirebilmesi için Alman hastanesine girmesi gerekmektedir. Bunun en uygun yolunun yaralı gözükmek olduğuna karar veren Seyfi, arkadaşının bunu yapmaya cesaret edememesi üzerine silahı alarak kendini kalbinin hemen üzerinden vurur ve hiçbir şey olmamış gibi yürüyerek hastaneye gider. Kendisini ameliyat edecek olan doktorun güzelliği karşısında yıldırım aşkına tutulan Seyfi kendisine narkoz verilmemesini ister. Doktorun ‘’acıya nasıl dayanacaksınız’’ sözlerine ‘’sizin güzelliğinizi seyrederken acıyı hissetmem’’ diye karşılık veren binbaşının bir ‘’insan’’ olduğu, ameliyat edilirken acısını arada bir yüzünü ekşitmesi sayesinde anlaşılır.

Romanda Seyfi’nin Alman hastanesine girişi doğum yapmak üzere olan bir kadına eşlik etmek suretiyle gerçekleşmiştir. Bu kurgunun kendisinden yirmi beş yıl sonra çekilen filmdeki ‘’soytarılıktan’’ daha iyi bir bahane olduğunu söylemeliyim. Mesela, Askeri Ceza Kanunu ‘’Kendisini kasten sakatlayan veya kendi rızasıyla bu hale getirten’’ kişinin bir ila beş yıl arasında hapisle, fiil seferberlikte yapılmışsa on seneye kadar ağır hapis, düşman karşısında yapılmışsa ölüm cezasıyla cezalandırılır’’ demektedir. Yaptığı işin sonuçları ihanete ve idama kadar gidebilecekken ‘’cesur’’ olduğunu göstermek için kendini kalbinin üstünden vuran bir adamı niteleyecek sıfat kahraman değil ‘’ahmak’’ olmalıdır.

Akşam olunca Seyfi gizlice odasından çıkar ve hastaneyi araştırmaya başlar. Hastanenin bodrum katı silah ve cephane ile doludur ancak nedense tek bir nöbetçi bile yoktur. Yanlışlıkla bir cephane sandığını düşürmesiyle ortaya çıkan gürültüye koşup gelen birkaç adamla tek koluna rağmen mücadele eden ve yüzünü göstermeden kaçmayı başaran Seyfi kendini ameliyat eden doktora âşık olmuştur. Sabah vizite için odasına gelen kadına güzel sözler söylemeye, onu etkilemeye çalışır. ‘’Tabiat güzel kadınları sevmek ve sevilmek için yaratmıştır, doktor olmak için değil’’ demesiyle birlikte kadın yelkenleri suya indirir ve Seyfi’nin aşkına karşılık verir. Birbirlerine sarılsalar da kadın ‘’biz ayrı dünyaların insanlarıyız, lütfen bunları unutalım’’ diyerek uzaklaşmak ister ancak iş işten geçmiştir. Seyfi kadının, kadın da Seyfi’nin ‘’ajan’’ olduğunu bilmeden bir aşka yelken açarlar.

Filmin asıl izleği bu aşktır ancak bu samimiyetten çok yapaylık aşk dâhil her yere sinmiştir. Örneğin hiçbir Türk askerinin hele kurmay bir subayın uzun saçlar ve uzun favorilerle üniforma giyebilmesi olası değildir. Bu durumun başta oyuncu ve yönetmen olmak üzere film ekibi tarafından bilinmemesi mümkün olamayacağına göre böyle bir saçmalığa göz yumulması yaptığı işe hakkını vermenin yeterince değerli sayılmaması ve seyircinin umursanmamasıdır. Aktörün bir rol için saçını kesmesi, görünüşünde değişiklik yapması veya rolüne çalışması Yeşilçam’a yabancı bir olgudur. Yeşilçam aktörü, rolün kendisine uydurulması gerektiğini düşünür, kendisinin role uyması gerektiğini değil.

Alman ajanı olduğunun er geç ortaya çıkacağını ve aşklarının uzun ömürlü olamayacağını sezen kadın ‘’Belki de bir daha kollarının arasında saadetten titreyemeyeceğim’’ diyerek Seyfi’ye sarılmaktadır ancak ‘’kudretli’’ Seyfi ‘’kurt’’ bir ajan olmanın kendisine kazandırdığı soğukkanlılık, kararlılık, ihtiyat ve tecrübe gereği ‘’teşkilattan’’ Hilda’nın araştırılmasını istemiştir. Yapılan araştırmada kadının ‘’şüpheli hareketlerine rastlanılmaması’’ sevgilisi masum çıkan Seyfi’yi çok mutlu etmiştir. Almanların gizli işgal planından anında haberdar olan ve her türlü karşı tedbiri aldığını iddia eden ‘’gizli teşkilat’’ nedense kardeşi Alman Konsolosluğu’nda, kendisi ise bodrumunun cephanelikten farksız olduğu ortaya çıkan Alman hastanesinde çalışan kadın hakkında hiçbir şey bilmez. Veya Seyfi böyle bir araştırmayı neden istemiştir? Kadının bir ajan olduğu ortaya çıksa ilişkisini bitirecek midir yoksa vatanına ihanet etmeyi göze alarak gizleyecek midir? İçinde şüphenin istediği haberi alana kadar aşkından üstün geldiğini söyleyebiliriz. ‘’Teşkilattan’’ gelen rahatlatıcı haber Seyfi için ‘’âşık olabilmesi’’ için verilen izin sayılabilir. Böylece korkularından arınan Seyfi kadını büyükannesi ile tanışmaya götürür

Alman albayın ‘’kendileriyle dalga geçtiğini düşündüğü’’ Türk gizli teşkilatının önde gelen bir ajanının kimliğini açığa çıkarmasına ramak kalmıştır. ‘’Temas’’ etme görevi Hilda’ya verilen bu adamın Seyfi olduğu henüz bilinmemektedir. Almanların kendisini deşifre etmeye çok yaklaştığı Seyfi’ye iletilmiş olsa da, hiçbir tedbir almaya gerek duymaz. Kimliği açığa çıkmadan önce Seyfi ile Hilda’yı öpüşürken gören erkek kardeşinin ‘’Bir Türk ile ilişki kurman vatana ihanet sayılır’’ demesine ‘’Unutma ama ben bir kadınım’’ diye cevap vermesi unutulması güç anlamsız repliklerden bir diğeridir. Zaten film, erkeğin ısrarlı öpüşüne ve gücüne karşı koyamayan hatta bu durumdan memnun kalan hırçın kadının zayıflığının farkında olduğunu bilmesi gerektiğini düşünen ve kadını ikinci sınıf gören, erkek egemen bir bakış açısıyla çekilmiştir.

Gizli teşkilatın en önemli adamının Seyfi olduğu ortaya çıkınca şaşıran kadın ‘’demek benimle görev için âşık rolü oynadın’’ der. Birbirlerini suçlasalar da aşk üstün gelir. Hilda albaya aradıkları adamın o olmadığını söyler. Seyfi de Türk makamlarına ihbarda bulunmaz. Erkek kardeşi Hilda’ya inanmaz ve kadına işkence etmeye başlar. Hiçbir şey söylemeyen kadının işbirliğine yanaşmaması ancak geçmişteki yararlılıklarından dolayı öldürülmek istenmemesi sonucu Alman komandolarını getirecek olan gemiye bindirilerek geri gönderilmesine karar verilir.

Alman komandolarını getiren bir şilebin boğazlardan gireceği öğrenilir. Gizli teşkilat bu çıkarmayı engelleme görevini emrine bir denizaltı tahsis ettiği Seyfi’ye verir. Denizaltı tarafından tespit edilen gemiye çıkan Seyfi ‘’Türkiye’yi işgal edebilecek kabiliyette’’ bir gemi dolusu komandoyu ‘’teslim alır.’’ Gemide Hilda’yı gören ve kendisini kandırdığını düşünen Seyfi kadına yüz vermez. Açık denizdeki bir gemiye Hilda nasıl ve ne zaman binmiştir, kesinlikle mantığın açıklayamayacağı, ‘’bir şekilde binmiş işte, sorgulamaya ne gerek var’’  şeklindeki umursamazlık ve aymazlık burada da kendisini gösterir.

Gemideyken Seyfi’nin Hilda’ya, ‘’emrediyorum, kımıldama’’ hitabına karşılık ‘’ben bir kadınım, emir almam’’ demesine karşılık ‘’ben de bir askerim ve emir veririm’’ şeklindeki absürd yanıtı Seyfi’nin askerlikle uzaktan yakından ilgisi olmadığını gösterir. Askerlik mesleği özünde emir verme değil emir alma mesleğidir. Emir-komuta zincirinde emir vermeksizin değil emir almaksızın bir iş yapılmayacağına göre henüz binbaşı rütbesindeki bir adamın böyle bir özgüvenle konuşması nasıl mümkün olabilir, bilemiyorum.

Seyfi harekâtı ‘’akim bıraktığını’’ ve sınır dışı etmek üzere ‘’enterne edildiğini’’ söylediğinde Alman albay ‘’iyi başardınız binbaşı’’ diye iltifat ederek Türk’ün gücü karşısında boyun eğmekten başka çaresi olmadığını itiraf eder. Albay ülkeden çıkarılmadan önce intikamını almak için kendilerini yenilgiye uğratan Seyfi’nin öldürülmesi gerektiğini söyler. Görevi üstlenen Hilda’nın aşkı üstün gelir ve Seyfi’yi öldüremez. ‘’Benim eşsiz kudretli sahibim’’ dediği sevdiği adamın kollarında titreyen Hilda onunla sevişir ve ‘’bakire’’ olduğu anlaşılır. Hilda’nın şahsında Almanların kendilerine kudretli bir ‘’koca’’ bulduklarını söyleyebilir miyiz acaba? ‘’Niçin bana söylemedin’’ diyen ve bu duruma şaşıran Seyfi kendini sorumlu hisseder. Erkek egemen bakış açısıyla çekilen bu sahnede evlenilecek kadının bakire olması gerektiğinin bilinçli olarak zihinlere yerleştirildiğini söylemeliyim. Kadının bakire olması kötü bir şey değildir ancak erkeğe her şeyin serbest olduğu, kadının ise ‘’sırtının yere gelmemesinin’’ gerektiği bu ikiyüzlü ve aşağılık zihniyet filmde kendisine yer bulmuştur.

İkinci Dünya Savaşı günlerinde Amerikalıların istihbarat ödeneği bulamadıkları yerlere zengin subayları gönderdikleri biliniyor. Zengin olduğu belli olan Seyfi, parasını kendi cebinden harcıyor olabilir çünkü fakir bir devletin her ajanına viski alacak kadar parasının olmayacağını düşünüyorum. Sınırsız yetkiye sahip ve devletin tüm imkânlarını kullanabilen Bond karakterinin çekici gelmiş olması üzerine benzer bir karakter yaratılmaya girişilir ancak ortaya karikatür bir tip çıkar. Emrine denizaltı verilir ancak parsayı toplayan lastik bottaki Seyfi olur. Bond karakteri sanayi devriminin ve kapitalizmin bekçiliğini yaparken ve bu misyona uygun olarak son teknoloji ürünlerini kullanırken Seyfi modern olan hiçbir şeyi kullanmaz. Bond karakterinden daha çok ‘’Komiser Kolombo’’ tiplemesine daha yakındır. Pardösü giymekle ve viski içmekle ajan olunacağını zanneden zihniyetin karikatürden ileri gidemeyen Seyfi karakterinde ne bir zekâ pırıltısına ne de bir tutam yeteneğin izine rastlanır.

Filmin başlangıcındaki silah, silah tutan el ve siluetler görüntüleri James Bond filmlerine özenildiğini açıkça ortaya koyar. Esinlenme ve etkileşimlerin olması doğaldır ancak doğal olmayan, Bond’un ucuz, bayağı ve sıradan bir kopyasının ‘’en iyi film’’ olarak ödüllendirilmesidir. Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni isimli muhteşem filmde yönetmen Haşmet Asilkan’ın (Şener Şen) filmini tamamlayabilmek için ‘negatif’’ çalmak zorunda kaldığı sahne aklıma geldikçe, Ankara Ekspresi’nin değil ödüle layık görülmesi, çekilmiş olmasının bile harcanan emeğe yazık edildiği düşüncesini zihnimden atamadığımı söylemeliyim. Türk sinemasının en uyduruk, geriletici, komik bile denemeyecek kadar yoz ve palavracı filmlerinden olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Tabii birileri böyle bir film çekebilir, kimse karışamaz ancak böyle bir saçmalığı ödüllendirmek ne anlama geliyor, hâlâ anlamış değilim.

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

Yazarın diğer film analizlerini okumak için tıklayınız.

Aşk ve Kin (1964, Turgut Demirağ)

1965 yılında ikincisi düzenlenen Altın Portakal Film Festivalinde en iyi film ödülünü alan Turgut Demirağ’ın Aşk ve Kin isimli filminin gerek o dönemde gerekse günümüzde ödülü asla hak etmediği konusunda bir fikir birliği oluşmuş durumda. Nitelikli Türk filmlerini bulup çıkarmak, desteklemek, teşvik etmek niyetinde olduğunu iddia eden bir organizasyonun bu topraklara ait hiçbir şey barındırmayan filmi ödüllendirmesinin hatta yarışacak filmler arasına almış olmasının hayret verici olduğunu hatta neye ve kime hizmet ettiğini kendilerinin dahi bilmediği kör bir zihniyetin ekmeğine yağ sürmekten ileri gidemediğini düşündüğümü söylemeliyim. Festivale ilişkin Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan aşağıdaki haber zaten pek çok şeyi özetler niteliktedir:

‘’Öte yandan son günlerde bütün eleştiricilerin olumlu olarak onayladıkları ve gösterildiği yerlerde halkoyunun sempatisini kazanan ‘’Karanlıkta Uyananlar’’ filminin birinci ödüle lâyık görülmeyişi hem hayret, hem de üzüntü uyandırmıştır. Talihsiz ödül Antalya Film Festivalinde ‘’Altın Portakal’’ armağanını alan birinci film ‘’Aşk ve Kin’’ olmuştur. Bir aile entrikası üzerine kurulan film, And Film yapımı olup Turgut Demirağ tarafından hazırlanmıştır.’’ (Cumhuriyet, 11 Mayıs 1965)

Oyun yazarı zengin bir adam kendi oyunlarının birinde başrol oynayan bir kadına âşık olur ve evlenirler. Kadının sevdiği başka birisi vardır ancak Amerika’ya gitmiştir ve kendisinden iki yıldır haber alınamamaktadır. Bu durum kadının ümidini keserek bir başkasıyla evlenmeyi tercih etmesine sebep olur. Oyun yazarı olan adam bencil, başkalarının acılarıyla beslenen, şöhretin ve paranın gözünü kör ettiği birisidir. Zevk için kuşları öldürmesi ve içini saman doldurarak saklaması bu hastalıklı yönünü simgeler. Kendinden başka kimseyi sevmeyen ve sevemeyecek olan, âşık olduğu için değil güzel bir kadını elde etme isteğinden dolayı evlenmiş adamın niyeti bozuk olduğu için karısının da benzer hislerle hareket ettiğini, kendisiyle aşk için değil parası için evlendiğini düşünmektedir. Evliklerinin daha ilk gününde kocasının öpme, sarılma ve sevişme çabalarını sonuçsuz bırakması ancak adamın ısrarı ilişkilerinin yapaylığının göstergesi sayılabilir.

Düğün gecesi evlerine dönerken bir kaza geçirirler ve adam felç olur. Çok başarılı bir oyun yazarı olan adamın evlenir evlenmez tekerlekli sandalyeye mahkûm olması ve yeni oyunlarında başarıyı yakalayamayışı hayata küsmesine neden olmakta, arabayı kullanmakta ısrar ettiği için suçladığı karısının kendisini bırakıp gitmemesini parasının peşinde olmasına bağlamakta ve içindeki nefret sürekli büyümektedir. Oysa kadının aradan üç yıl geçmesine karşın adamı bırakıp gitmemesi para peşinde olmasından değil merhametinden kaynaklanmaktadır.

Adamın üç yıldır başarılı bir oyun yazamamasına karşın geçmişten gelen büyük bir serveti vardır. Büyük ve gösterişli evinde asalak erkek kardeşi ile birlikte yaşamaktadır. Erkek kardeşinin karısının, adamın eski metresi olduğu hatta hamile kaldığı aralarında geçen bir konuşma vesilesiyle anlaşılır. Evde yaşayan erkek kardeş abisinin karısını baştan çıkarmaya çalışmakta, kendi karısı bunu bilmesine karşın itiraz etmediği gibi ‘’üçümüz bir olalım, kimseye söylemek zorunda değiliz’’ diyebilmektedir. Kısacası evin içerisinde akıl almaz bir ahlaksızlık, bencillik ve para hırsı hüküm sürmektedir.

Kardeşi, sakat olmasının yanı sıra birçok ağır hastalığı olan abisinin ölümünün yakın olduğunu düşünmekte, bölünmesini istemediği mirasın peşinde koşmaktadır. Adam, karısının ve kardeşinin kendisini aldattığını, arkasından iş çevirdiğini düşünmekte hatta kendisini öldürebileceklerini sezmektedir. Bu maksatla ‘’cinayet sonucu ölmesi’’ durumunda yakın akrabalarına miras kalmaması için vasiyetinde gerekli yasal düzenlemeleri yapmaktan geri durmayan, doktorunun kısa bir süre sonra öleceğini söylediği adam, ölümünün ardından geride kalacak olanların hayatlarının mahvolması için hastalıklı ‘’zihninin’’ eseri bir oyun ‘’yazar’’ ancak bu son oyun sahnede değil kendi evinde oynanacaktır. Ölürken bile kötülük peşinde koşan adamın entrikalarının anlatıldığı film hakkında aşağıdaki alıntı hayli çözümleyicidir:

‘’Turgut Demirağ’ın Aşk ve Kin’i (diğer adıyla “Öldükten Sonra Bile”) görsel dili gelişkin bir melodram. Entrika ve düğümün detektif olmayan bir amatör tarafından çözümlendiği ve genel olarak İngiliz romanı ve dolayısıyla sinemasında yaygın olarak işlenegelen Cozy’lere benzeyen Aşk ve Kin, akılda kalıcı, eskimeyen, güçlü sahneler yaratmayı başarmıştır. Tam olarak Cozy formunu ihtiva etmese de, Locked-room’un belli başlı niteliklerine haiz. Dışa kapalı ve esrar içindeki malikâne ve çözümlenmeye muhtaç, doğal olarak seyircinin de merakını kamçılayan bir gizemler silsilesi öykünün çatısını oluşturuyor. Cozy’lerdeki gibi, mutlak surette tasarlanmış ya da amatör detektifin düpedüz tanık olduğu bir cinayet yok gerçi bu filmde. Fakat klostrofobik atmosferi, Anglosaksonların hikayelerine odaklanan, burjuva sınıfını veya orta-sınıfları takip eden Cozy’leri kimi açılardan andırıyor. Yine Cozy’lerdeki, belirli ölçülerde ama kimi kez mesafe takınarak öyküye taşınan kara mizah (black comedy) elementleri de mevcut.’’ (Hakan Bilge, Aşk ve Kin)

Sanat nedir, sanatçı kimdir, sanatçı niçin üretir, sanatçı kimler için üretir, sanatın işlevi nedir, sanat toplum için midir yoksa sanat için midir soruları asla bitmeyecek bir tartışmaya ilişkin sorulardan bazısıdır. Bu konuda değişik bakış açılarına göre çeşitli kuramlar geliştirilmişse de ben, her türlü insani üretim faaliyetinin (praksis) maksadının insanın türüne ve dünyaya yabancılaşmasının azaltılarak insanın insanileşmesine katkıda bulunduğu ölçüde değerli olduğunu, bu tanımın dışında kalan bütün üretimlerin değersiz, geriletici hatta zararlı olduğu düşüncesinde olduğumu söylemeliyim.

Freud’a göre sanatçı kendine bir hayal dünyası yaratarak oyun oynayan bir çocuk gibi davranır. Sanatçının bu üretimini ‘’gündüz düşleri’’ olarak tanımlayan Freud’a göre, gündüz düşleri ve fanteziler esas olarak gündelik hayatta tatmin olmamış kişilere özgü olduğundan, gündüz düşü kuran kişiler özünde mutsuz, acı çeken insanlardır. Bir sanat yapıtının ortaya çıkışının ‘’doğuma’’ benzetildiği düşünüldüğünde sanatın, sanatçının ve seslendiği kitlenin ‘’acı’’ ile iç içe oluşu bir kez daha vurgulanmış olur. Freud’un görüşlerini açıklamak için kullandığı örnek aşağıdadır:

‘’Diyelim, yoksul ve öksüz bir delikanlı var ve siz kendisine belki yanında iş bulabileceği bir patronun adresini verdiniz. Yolda içinde yaşadığı duruma uyan bir gündüz düşüne dalabilir bu delikanlı, düşünün içeriği de aşağı yukarı şöyle olabilir. Patron tarafından işe alınacak, kendisinden hoşlanan patronun zamanla gözüne girecek, kendisi olmadan işyerinde işler düzgün yürümeyecek, derken patron onu ailesi içine alacak, delikanlı patronun güzellikte eşsiz kızıyla evlenecek, önce şirketin sahiplerinden biri olma aşamasına yükselecek, sonra da kayınbabasının yerine geçip bütün işi kendisi yönetecek. Böyle bir düş kuran delikanlı, mutlu çocukluğunda elinde bulunup sonradan yitirdiklerini, kendisini bağrına basmış baba ocağını, ona sevecenlik göstermiş anne ve babasını, sevgi duygularını yönelttiği bu ilk nesneleri, gelecekte kavuşacağını düşlediği yeni değerlerle gidermeye çalışmıştır. Ancak düşün aşırı büyüyüp güçlenmesi, nevroz ve psikozlara yakalanmanın koşulunu oluşturur.’’ (Sigmund Freud, Sanat ve Sanatçılar Üzerine)

Şimdi bu delikanlının yukarıda anlatılığı gibi değil de tam tersine ‘’gündüz düşlerine’’ daldığını, işe girebilmek için yanına gittiği patronu öldürüp, güzel kızına tecavüz ettiğini, bulabildiği bütün parayı aldıktan sonra arkasında delil bırakmamak için fabrikayı da yakarak kaçtığını düşünelim. Nasıl bir insan böyle hayal edebilir? Ailesiyle ilişkileri sağlıklı olan ve çocukluğunu düzgün yaşamış birinin böyle düşünebileceğini aklımıza getirmeyiz.  Gencin patrona iş istemeye gitmesi ile ilgili yüzlerce hikâye ortaya çıkarabiliriz. Ortaya çıkan her eser de onu o şekilde ‘’düşleyen’’ kişinin yaşantısına ait mutlaka bir ipucu verecektir. Psikanalitik görüşe göre sanat eseri yaratıcısının bilinçaltında bulunan bir fanteziden kaynaklandığı için gizli bir fanteziyi saklamaya, rüyalarda olduğu gibi üzeri örtük bir biçimde dışa vurmaya hizmet eder. Eğer düşlerin (gece veya gündüz düşleri) anlamı kapalı ve karanlık kalıyorsa, bunu hazırlayan tek nedenin kişiyi utandıran, kişinin kendisinden kaçınmadan yapamayacağı ve bundan dolayı bilinçdışına itilerek bastırılan duygulardır.

Nevrotikliğin en önemli sebebi kişinin çocukluk dönemi esas olmak üzere yaşamının herhangi bir aşamasında engellenmesi veya engellendiğini düşünmesidir. Freud’a göre psikonevrozun ve psikozun başlangıcı derinlere kök salmış çocukluk çağı isteklerinden birinin veya daha çoğunun engellenmesi dolayısıyla karşılanmamasını içerir. Bu dışsal bir engelleme olabileceği gibi kişinin öyle olduğunu düşündüğü içsel bir engelleme de olabilir. Buradan hareketle, Batılı gibi olmak ve onlar gibi yaşamak isteyen ancak bu topraklarda doğmuş olduğu için pişmanlık duyan ve önlerindeki en büyük engelin kendi halkı olduğu sanısına kapılan kişilerin, ‘’kapalı ve karanlık’’ eserler ortaya koyarak, ‘’ürettiği’’ eserlerini, kendilerinin Batılı değerleri özümsediğini anlayacak ve kendisinin Batılı ‘’olduğuna’’ tanıklık edebilecek olan ‘’kitleye’’ sunmaktadır, diyebiliriz. İnsancıl bir şey üretmediği gibi üreten insanlarla alay eden, kendi halkı başta olmak üzere halkları küçümseyen, ucuz, bayağı, geriletici ve ‘’yanlış bilinç’’ yayan eserlerin taklitlerini üretmeyi sanat zanneden nevrotik güruhun bunu yapmakta esaslı sebebinin, halkını kendilerinin Batılı olması yolunda ‘’ayak bağı’’ olarak görmesi ve kendilerinin halkın üzerinde ayrıcalıklı ‘’yaşam tarzına’’ sahip olmaları gerektiğini düşünmesinden kaynaklanmaktadır.

‘’Hastaların nevrozları çocukluktaki bir yaşantıdan gelmekte ya da kendilerine suçsuz yere reva görülen ve kişiliklerine haksız yere düşürülmüş bir gölge gibi haksızlığı dayanmaktaydı. Bu haksızlıktan kalkarak kendilerine tanınmasını istedikleri ayrıcalıklar ve bundan doğan yakışıksız durumlar, ilerde nevrozun patlak vermesine yol açan çatışmaları güçlendirmede rol oynuyordu. Bir bayan hastam, ileriki yaşamı için saptadığı amaçlara ulaşmasını engelleyen organik kökenli üzücü bir rahatsızlığın doğuştan kendisinde bulunduğunu öğrenir öğrenmez böyle bir davranışa sapmıştı. Rahatsızlığına sonradan edinilmiş bir gözle baktığı sürece sabırla ona katlanmış ama bunun kalıtsal nitelik taşıyıp doğuştan geldiğini öğrenir öğrenmez isyankar bir tutum takınmıştı. Böylece bu kişiler daha sonraki dönemlerde adaletsiz davranmayı bir hak olarak görmekte çünkü kendisine adaletsiz davranıldığını düşünmektedir. Doğumsal ve çocuksal hastalıklardan ötürü doğa ve yazgıya haklı olarak atıp tutabileceğine inanır, kendimize yapılmış haksızlıkların giderilmesini isteriz.’’ (Sigmund Freud, Sanat ve Sanatçılar Üzerine)

Attila İlhan ‘’Hangi Batı’’ isimli kitabında genç bir şairin yumruğunu göğsüne vura vura ‘’Ben Türk olmak istemiyorum. Çevremde gördüğüm her şey kızgın bir demir dehşetiyle etime yapışıyor. Sanatımla ve duygulanma gücümle başka ve batılı bir ortama aidim ben.’’ dediğini yazıktan sonra ‘’Daha yaşlı, basbayağı ünlü bir başkasının bir Ankara birahanesinde üç aşağı beş yukarı benzer şeyler söylediğini ve içinde haçlar, Hıristiyan duaları, Tevrat ya da İncilhikâyeleri kımıldanan birkaç şiir okuduğunu’’ yazar.

Öğrendiklerini halkına yardım etmek için değil de onu aşağılamak için kullanan bu güruhun ortaya koyduğu çöplüğe yıllarca sanat denmiş ve ‘’kral çıplak’’ diyebilecek insanlar ‘’cemaatten’’ dışlanmamak adına boyun eğmişlerdir.  Kula kulluk etmek olarak tanımlayabileceğimiz bu durum ‘’bilimsel cemaatin epistemik statükosuna’’ boyun eğmek, ‘’epistemik monopole’’ iştirak etmek ve ‘’epistemik monopolün’’ gücünün meşruiyetini onaylamak anlamına gelmektedir. Noam Chomsky entelektüellerin içerisinde yer aldıkları ve bağlı bulundukları düşünce ekollerinin ve paketlenmiş düşünce tarzlarının ‘’derinliğe’’ izin vermediğini, entelektüellerin beyinlerinin bu ekoller tarafından yıkanarak herkesin bir yerin adamı haline geldiğini yazar. Bu durum Batılı olmak isteyen ‘’Türk aydınında ve sanatçısında’’ daha belirgin bir haldedir.

“Epistemik cemaat bir bilme, bilgi, kavrama, anlama cemaatidir; bilgiyi inşa eden, işleyen, geliştiren ve daha sonraki kuşaklara intikal ettiren, bilgiyi taşıyan insanlar topluluğunu ima eder. Bilimde doğruluğun ölçüsü, mantık, akıl ya da başka bilimsel ölçütler değildir… Bilgilerimizi tayin etmemizi sağlayacak evrensel ölçütler yoktur; epistemik cemaatten cemaate değişen ölçütler vardır… Her epistemik cemaat, entelektüel atalarından devraldığı bir paradigmayla birlikte doğar. İnsan, ister bilim adamı, ister sıradan insan, ister din adamı olsun içinde yer aldığı epistemik cemaatin dogmalarına mahkûmdur.” (Hüsamettin Arslan, Epistemik Cemaat: Bir Bilim Sosyolojisi Denemesi)

Geçtiğimiz günlerde, yapılan bir zekâ testinde Türkiye’de yaşayan insanlara ilişkin sonuçların düşük ve Avrupa’nın çok gerisinde olduğuna dair bir haber okudum. Pek çok yerde ‘’Türk insanı söylendiği kadar zeki değilmiş’’ sözleriyle aktarılan haberin veriliş tarzının rahatsız edici olduğunu söylemeliyim. Bu testi kim yapmıştır, kimle yapmıştır, amacı nedir gibi soruları görmezden gelerek haberi bu şekilde sunanlar tek kelimeyle halkından utanmakta ve ‘’haklılıklarını’’ vurgulama yolunda ellerine bir koz daha geçtiği için sevinç duymaktadırlar. Zekâ testi demişken, halkını aşağılayacak her şeye dört elle sarılan asalakların aşağıdaki metni dikkatle okumasını istiyorum:

‘’1890’lı yıllarda Amerika’da zeka testleri gündeme getirildi ve ırkçılığa yeni ‘’bilimsel’’ kılıflar hazırlandı. Almanya’da geliştirilen testler, R.M. Bache tarafından beyaz, zenci, kızılderili çocuklara uygulandı. Amaç ‘’ırkların algılama güçlerinin karşılaştırılması’’ olarak tespit edilmişti. Alınan sonuçlar, kızılderililerin algılamada ve uyarıcılara tepki göstermede en hızlı, beyazların ise en ağır olduklarını gösteriyordu. Ancak bu sonuçlar, ‘’akıl almayacak’’ biçimde, beyazların daha zeki olduğunun göstergesi sayıldı. Buna göre beyazlar, düşünerek davranan, düşünceler kuran bir ırk oldukları için, tepkileri düşünmeden davranan öteki ırkların tepkilerinden elbette ağırdı.

B.R. Stetson, 1897 yılında, 500 beyaz, 500 zenci çocuğunu hafıza testlerinden geçirdi. Zencilerin yüksek derece tutturmaları, onların yaşlarının beyaz çocuklardan yüksek olması ile açıklandı. Zenci veya kızılderili çocuklarının, zeka testlerinden ırkçı önyargıları çürüten sonuçlar alması kabul edilebilir değildi. Bu nedenle Amerika’da zeka testlerinin öncüllerinden olan E.L. Thorndike, ‘’aşağı ırklardan’’ çocukların başarılı oldukları durumları, bunların kendilerini tutma yeteneğinin eksikliğinin ürünü, dolayısıyla zihinsel gelişmelerindeki önemli bir geriliğin ‘kesin kanıtı’’ biçiminde yorumluyordu. Zeka testleri ile birlikte uygulanan irade-mizaç testleri ise zencileri, kızılderilileri, Meksikalıları ve beyaz olmayan öteki halkları ‘’düşük kişilikli’’ gösteriyordu.’’ (George Novack, Kızılderili Soykırımı)

12 Mayıs 1965’te Milliyet gazetesinde ‘’Antalya Festivali başladı ve inanılmaz bir sonuçla bitti’’ başlıklı haberde ‘’Demirağ’ın Sürpriz Filmi’’ denilerek gerek festivali düzenleyenler gerekse jüri kıyasıya eleştirilmiştir. Uluslararası film festivallerindeki asıl amacın ticari olduğunu, yerli festivallerin ise ülke sinemasına yararlı olmak olduğunu söyleyen gazete, festivalin küçük hesaplara kurban gittiğini ve bir sonraki yıl düzenlenmesi ümidinin olmadığını yazarak şöyle devam etmiştir:

‘’Yurdumuzda denenen ve her denenişte ‘’kara’’ bir sonuca varan festivallerin hepsinde buna karşılık, başka saklı emeller ortaya konulmuştur. İki yıldır yapılan Antalya Film Festivallerine bakınız: bir Türkan Şoray’ı, bir İzzet Günay’ı ‘’iyi oyuncu’’ seçen bir sinema zihniyeti bir Turgut Demirağ’ın ‘’Aşk ve Kin’’ini de birinci film seçerek o festivalin hem gereksizliğini hem de güçsüzlüğünü açıklamıştır, başka bir şeyi değil. Karanlıkta Uyananlar bütün noksanlarına karşın yine de Aşk ve Kin’in yanında festivaldeki jüriyi temize çıkaracak tek filmdi. Kıyaslama yapmak bile bilinçsizlik olurdu. Ama seçiciler, gelecekte sinema tarihçilerine karşı yüzleri eğik, Aşk ve Kin’i Karanlıkta Uyananlar’a tercih ettiler.

Yapımcısı ve rejisörü Turgut Demirağ’a sorarsanız, Aşk ve Kin aklı başında kimselerce senelerin en mükemmel filmidir diye kabul edilmektedir ve bu aklı başında kimseler de sayılamayacak kadar çoktur. Kendisi University of Southern California’da tahsil etmiştir ve şayet bu üniversite yerine Moskova’da film tahsili yapmış olsa sinema eleştirmecileri Aşk ve Kin’i şimdiki gibi beğenmezlik etmeyecekler ve film hakkındaki yazıları da muhakkak ki lehte olacaktır. Demirağ bütün bunları, parasıyla ilan verip bastırtarak gazeteler yoluyla kamuoyuna duyurmuştur. Böylece hazır senaryo ve uygulanan mizansen gereğince alınacak birincilik için gelecek her türlü karşı çıkışı bir ince akıllılık gösterisiyle engelleme yoluna gitmiştir. Aşk ve Kin’i beğenmeyenler, Demirağ’ın Moskova’da sinema tahsil etmeyip Amerika’yı seçmesine kızanlar -yani Amerika düşmanları- terbiye dışında tenkid yazanlar ve gazetecilik mesleğine ihanet edip iyi insan olmaya çalışmayanlardır.

Ayrıca Demirağ’ın paralı ilanında Aşk ve Kin’in 90 bin dolara Amerika ve Kanada televizyonlarına satıldığı da övünçle kamuoyuna duyurulmaktadır. Bir film, hele yerli bir film için 90 bin dolar inanılacak bir rakam değildir. Değildir çünkü dünyanın sekizinci harikası diye yutturulmaya çalışılan Wyler’ın ünlü Ben-Hur’u bile, dünyanın hiçbir ülkesine 90 bin dolara satılmamıştır. Kaldı ki her iki filmi yanlışlıkla bile olsa kıyaslayacak olanlara akıllı gözüyle bakılmayacaktır. Döviz açısından 90 bin dolar 900 bin lira etmektedir ki, Demirağ yılda on film çevirip dış pazara -mesela Amerika ve Kanada’ya- satsa, Türkiye’nin hem döviz sıkıntısı ortadan kalkacak hem de dış yardıma bile ihtiyaç kalmayacaktır.’’

Filmin yönetmeni Turgut Demirağ Amerika’da sinema üzerine eğitim aldığını söyleyerek filminin ‘’aklı başında’’ olanlar tarafından ‘’zaten’’ beğenildiğini hatta beğenenlerin filmini satın aldığını söyleyerek ülke içinden yapılacak eleştirileri hem önemsemediğini hem de küçümsediğini rahatlıkla dile getirebilmiştir. Halit Refiğ, ‘’Yasak Aşk (1961) filmini yaptığım zaman, ben daha çok İngilizceden okuduğum teorik kitapların etkisiyle, batılı formasyona sahip bir yapıdaydım. Fakat film çekmeye başlayınca başka gerçeklerle yüz yüze geldim.’’ demesi samimi bir itiraf olarak okunduğunda Amerika’da eğitim görmüş Turgut Demirağ’ın da benzer fikirlere sahip olmasının şaşırtıcı gelmediği görülecektir. Gerçek hayatla ilgisi bulunmayan, bu topraklara ait olmayan, çarpık ilişkilerin doğalmış gibi yaşandığı bir filmin ödüllendirilmesi bu etkiye bağlanabilir. Amaç Türk seyircisine değil Batılı sinema sektörünün temsilcilerine ‘’sunum’’ yapmak ve onlar gibi olmak istediğini gösterme çabasıdır.

“Türkiye’de sinema, elit tabakalarda ve aydınlarda Batılılaşma olgusunun başat bir ideoloji olduğu ve ülkede baştan başa bir uygarlık ve kültür değişiminin yaşandığı bir zaman diliminde doğmuştur. Bu dönemde hemen hemen her alanda oylar Batıdan yana kullanılmaktadır. İşte bu değişimin sarsıntıları içerisinde sinema ülkenin bir semtine, Pera’ya sessiz sedasız girer. Tabii sinemaya önce Pera’nın (Beyoğlu) sahip çıkması oldukça anlamlı ve doğaldır. Çünkü Pera, imparatorluğa bütün yenilikleri sokan ve azınlıkların yaşadığı tipik bir Batılı kentidir. İmparatorluk içinde ayrıcalıklı bir öneme sahip olan Pera, aynı zamanda bir zevk, sefa, eğlence merkezidir. Pera bu haliyle ülkedeki Batılılaşma hareketlerinin varacağı yeri de temsil etmektedir. İşte sinema ülkede bu ruhtan doğmuştur. Sinemaya müdahalede bulunulmaz çünkü o zaten Batılılaşma çizgisindeki insanların elindedir. Türk sineması küçük sapmalar dışında hep Pera ruhuna, yani resmi ideolojinin ülkedeki Batılılaşma çizgisine sadık kalmış, resmi ideolojinin ülkedeki Batılılaşma serüveni ile paralel bir gelişme izlemiştir.

Türk sinemasında Avrupai düşünüş, duyuş, hissediş, hal ve hareketler olduğu gibi filmlerdeki tiplere ‘’giydirilmiş’’, zaman zaman da örnek Batılı aile tipleri üretilerek ülkenin Batılılaşma gayretlerine paralel bir misyon yürütmüştür. Amerikan filmlerinde gördüğü aile yapısındaki bütün özellikleri İstanbullu bir aileye adapte etti. Karı-koca, çocuk, ebeveyn ilişkileri, hatta davranışları bile aynen bu filmlerdeki gibidir. Sabah karısını öpüp işine giden koca, kocasına sadık ama özgür kadın, motosikletli hızlı genç oğul, Clark Gable bakışlar, Elizabeth Taylor saçlar, Humphrey Bogart sigara içişler… Tabii her şey çağdaş aile bireylerini yakalayabilmek içindir.” (Necip Tosun, Türk Sinemasında Aile)

Yüzlerce yıllık geleneklerin altüst olduğu, yeni bir şeylerin kurulması için insanların seferber olduğu Sovyet Rusya’da ortaya çıkan genç kuşak, devrimin verdiği özgüvenle yeni bir sinema kurarak, devrime ve halkına sahip çıkmışlardır. Devrim sonrası sinema alanında başarılı çalışmalar yürüten, Kurtuluş Savaşı üzerine bir film çekmek üzereTürkiye’ye gelen ancak senaryosunun kabul edilmemesi üzerine, içinde Atatürk’ün Onuncu Yıl Nutku’nu okuduğu sahnenin de yer aldığı Türkiye’nin Kalbi Ankara (1934) belgeselini yapan Sergey Yutkeviç ‘’Devrim Sineması’’ isimli kitapta o dönemi şu sözlerle anlatmaktadır:

“İnanılmaz, harika günlerdi; devrimci bir sanatın ilk adımları. Sanat çalışmalarımıza ilk başladığımız yıllardan söz ederken, o devrin neredeyse bütün yönetmenleriyle belli başlı sanatçılarının doğum tarihlerini duyan herkesin ağzı açık kalmaktaydı. Hepimiz inanılmaz derecede gençtik! Sanat hayatımıza atıldığımızda on altı-on yedi yaşlarındaydık. Devrim biz gençlerin önünü açmıştı. O zamanlar bütün bir kuşağın yok olmuş olduğu unutulmamalıdır. Ülkemiz bizden çalışmamızı bekliyordu. Açık ki, ülkemizin kültürün her alanında insanlara ihtiyacı vardı… Cumhuriyet, İç Savaş’la neredeyse bütün kuvvetini tüketmiş gibiydi, kendi kültürünü yaratmaya daha yeni başlıyordu; Sovyet iktidarıyla beraber çalışmak isteyenlere kapılar ardına kadar açıktı. Ama o günlerde her şey yolunda da gitmiyordu. Yaşlı kuşak arasında, tiyatro ya da Devlet’in başka alanlarında kendilerine sunulan mevkileri kabul etmekle birlikte Sovyet iktidarının fikirlerini sabote eden kimselere de rastlanıyordu.’’

Yukarıdaki metin benzer olayların yaşandığı Türkiye’yi de anlatabilirdi ancak Türk sineması devrimin sineması olmamış, halkın yanında durmamış, halkın ıstırabını çözmek için uğraşmamış, Hollywood’un ucuz taklitçisi olmayı yeterli görmüştür. Kurtuluş Savaşı’nı, Türk devrimini, çekilen acıları, fedakârlıkları anlatan eli yüzü düzgün yapımların olmaması bir yana bu yönde ciddi bir eğilim veya gayret görülmemesi hatta daha da kötüye gitmesi bu durumun en büyük göstergesi sayılabilir. ‘’Sinema, Türkiye’de bir sektör değil, bireysel girişimlerden oluşuyor. Filmler ‘’Türk sineması’’ denilebilecek genel bir özellik taşımıyor. Türkiye’de sinema var, yapılan filmler var ancak Türk sineması dediğimiz zaman ortak değerler üstüne kurulu bir sistem içinde meydana getirilen filmler değil.’’ diyen Halit Refiğ çok haklıdır ancak kendisinin yaptığı Gurbet Kuşları (1964) halkı küçümseyen bir film iken Karakolda Ayna Var (1966) ise bu topraklara ait olmayan bir yapımdır. Uyuşturucu madde ile mücadele kapsamında ‘’gizli’’ çalışan bir doktor karakteri vardır. Ve bu doktorun gizli çalıştığından polisin bile haberi yoktur. Sadri Alışık’ın başarılı oyunculuğu filmi sürüklese de tipik Amerikan etkisiyle çekilmiş sıradan bir filmden fazlası değildir.  Aşk ve Kin filminde de savcının ve adli tabibin eve gelerek soruşturma yapması tipik Amerikan hayranlığıdır.

‘’Batıcı filmler yapıyor, kendimiz seyredip, kendimiz beğeniyorduk. Batıcılık yanlışında sinema yazarlarımız, suç ortağımızdı.’’ (Ömer Lütfi Akad)

Bu yazıda anlatmaya çalıştığım zihniyette insanların bir araya geldiği asalak çevrenin ‘’Karanlıkta Uyananlar’’ isimli filmde eleştirilmiş olması hayli anlamlıdır. Karanlıkta Uyananlar demişken, festival sürerken kendilerine Milliyetçi Antalya Gençliği olarak tanımlayan birilerinin ‘’Şehrimizde devam etmekte olan film festivali dolayısıyla aşırı sol zihniyet, sanatı kendi ideolojilerine alet etmek üzere bir tertibe başvurmuşlardır… Şirin Antalya’mızın asil masumiyetini de istismar eden aşırı sol zihniyetin bu emellerine ulaşacaklarına kani değiliz.’’ şeklinde bir açıklama yaparak halkın sorunlarına eğilen bir filmi hedef alması, emniyet müdürünün onları sakinleştirmek için ‘’Endişeye mahal yok. Jüri sizin protesto ettiğiniz filmi birinci seçmez.’’ dediğini bilmek ve tam da bildiriyi yayımlayanların arzu ettiği gibi ‘’Karanlıkta Uyananlar’’ yerine Aşk ve Kin isimli uyduruk filmin ödüllendirilmesi Türk sinema tarihindeki kara lekelerden birisi değil midir?

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

Yazarın öteki film eleştirileri için yazar sayfasına bakınız.

Casablanca (1942, Michael Curtiz)

5 Mart 2014 Yazan:  
Kategori: Kült Filmler, Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Yeryüzündeki kaynakların kıt olduğu iddiasındaki Batı emperyalizmi, Doğu’nun düşüşe geçmesiyle birlikte, kendisini ‘’destekleyen’’ burjuvazinin ‘’kapitalini’’ en üst seviyeye çıkarmak telaşıyla ülkelerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini yağmalamak, halkların ucuz işgücünden yararlanmak ve onları köleye dönüştürmek; merkantilist zihniyeti bir adım ileriye taşımak suretiyle doğrudan sömürgecilik hareketini başlatmıştır. İnsanlık tarihine kara bir leke olarak kazınan ve başka bir örneği görülmeyen haysiyetten yoksun bu ‘hareket’, kısa bir zaman içerisinde, yeryüzünün dörtte birinden fazlasının bir avuç Avrupa gücü tarafından gasp edilmesiyle sonuçlanmıştır.

‘’Şu anda, dünyanın beş kıtası da bizim gönüllü tedarikçimizdir… Kuzey Amerika ve Rusya ovaları buğday tarlalarımızdır; Chicago, Odessa ambarlarımız; Kanada, Baltık ülkeleri ormanlarımız. Avustralya koyun ağıllarımızı, Güney Amerika sığır sürülerimizi barındırıyor; Peru gümüşünü, Kaliforniya ve Avustralya da altınını bize gönderiyor. Çinliler bizim için çay ekiyor, Karayipler ve Hindistan’dan kahvemiz, şekerimiz, baharatlarımız geliyor. [...] Önceleri Amerika’dan elde ettiğimiz pamuğumuz da şimdilerde dünyanın tüm sıcak bölgelerinden geliyor. (İngiliz İktisatçı W. Stanley Jevons, 1866)

casablanca-film-michael-curtizBurjuva iktisadının teorisyenlerinden Adam Smith’in, kendi çıkarı peşinde koşan bireylerin bencil hareketlerinin, bilinçli bir müdahale olmasa da, ilerlemeye ve toplumsal refaha katkıda bulunacağı varsayımından hareketle baş tacı ederek toplumları parçalamakta kullandıkları ‘’görünmez el’’ kuramı sömürgecilerin kendi işine gelmiyordu. Batı emperyalizminin Afrika’daki egemenlik haklarını bir sonuca bağlamak maksadıyla 1884 yılında tarihin yüzkarası Berlin Konferansı toplanıyor ve artık sömürgecilik faaliyetlerinde fiili işgal ilkesinin esas alınması kabul edilerek Afrika’nın Avrupalı güçler arasında paylaşılmasına ilişkin yeni ilkeler belirleniyordu. Konferans kararlarının ilan edildiği tarihe kadar kendilerine kâşif diyen azgın soysuzlar çetesi, üzerinde yaşam süren toprakları “keşfettiklerini” iddia ediyorlar, böylece geniş araziler ve üzerindeki insanlar, ‘’bunların’’ ülkelerine ait sayılıyordu. Bu durumu sömürge bölgeleri açısından tehdit olarak algılayan büyük güçler, zayıf ülkeleri bertaraf etmek adına bir bölge üzerinde hak iddia edebilmenin bundan sonra o bölgede askeri bir hâkimiyet kurmakla olabileceği konusunda anlaşmaya varıyorlardı.

Avrupalı emperyalistler kendi aralarında mücadele etseler de sömürge halkların ‘’belirli’’ bir seviyeye gelinceye değin ‘’ileri’’ Batılılar tarafından yönetilmeleri gerektiğinden hareketle Asya ve Afrika’nın ‘’insanımsı yaratıklarına’’ Avrupa uygarlığını götürecek kutsal bir ‘misyonu’ yerine getirmek zorunda olduklarını iddia ederek arsızlıklarının bir sınırı olmadığını ortaya koyuyorlardı.

‘’Ekonomik açıdan sömürge sorunu, bizimki gibi sanayileri büyük oranda ihracata yönelen ülkeler için bir pazar sorunudur. Beyler, ele almam gereken ikinci bir nokta daha var, o da sorunun insanî ve uygarlaştırıcı yönüdür. Üstün ırkların aslında aşağı ırklara karşı bir hakları olduğunu açıkça söylemek gerekir. Tekrar ediyorum, üstün ırklar için bir hak vardır, çünkü onların bir ödevi vardır. Aşağı ırkları uygarlaştırmak onların ödevidir. Harekete geçmeden, dünyanın işlerine karışmadan, Avrupa’daki tüm birlik olasılıklarının dışında kalarak, Afrika’ya ya da Doğu’ya açılmayı bir macera, bir tuzak gibi görerek geçmişin parıltılarıyla yetinmek, büyük bir ulus için bu şekilde yaşamak, inanın bana, teslim olmak ve inanamayacağınız kadar kısa bir sürede birinci sıradan üçüncü, hatta dördüncü sıraya düşmek demektir.’’ Fransız Başbakanlarından
J. Ferry’nin Meclis’teki konuşmasından, 1885)

Yalnızca birkaç ülkenin bağımsızlığını koruduğu Afrika ve Asya topraklarında insanlıktan nasibini almamış zihniyet hızla güçlenirken, mücadelede geri kalan ve ortadaki ‘’zenginlik, ahlaksızlık ve vahşet’’ düzeninden kendi payına düşeni isteyen Almanya ile arka sıralara düşmek istemeyen büyük güçlerin mücadelesinde önemsiz bir suikast yeryüzünün en büyük paylaşım savaşını başlatan fitili ateşliyordu. Bu savaşta mağlup düşen, elde ettiği bütün sömürgelerini kaybeden ve ‘barışa son veren barış’ olarak nitelendirilen Versay Barış Antlaşmasını imzalamak zorunda kalan Almanya’nın, kaybettiklerini geri almak adına harekete geçmesi dünyayı kinci büyük savaşa sürüklüyordu. Bu savaşlara ‘’dünya savaşı’’ denmesinde, Batı egemenliğinin ve ideolojisinin dünya halklarına kabul ettirilmesi çabası etkin olmuştur.

Alman birliğinin kurulduğu 1871 tarihinden günümüze, Almanya ile Fransa arasındaki düşmanlık hiç azalmadan sürmüş, her iki ülke de çeşitli zamanlarda birbirlerine üstünlük sağlamışlar ve karşılıklı olarak birbirlerinin topraklarını işgal etmişlerse de, bu düşmanlığın izleri çok eskilere, Charlemagne İmparatorluğunun bölünmesine kadar geri götürülebilir. Almanların birliğini sağladığı 1871 Fransız-Alman Savaşı sırasında, ilk topun 1 Ağustos 1870’de beceriksizliği ayyuka çıkmış İmparator Napolyon’un oğlu tarafından törenlerle ve ‘’Berlin’e’’ naralarıyla ateşlenmesine karşın müthiş bir Alman gücü sınırı geçip Fransız ordusunu kısa zamanda yok etmiş, imparator tutsak düşmüş ve tahttan çekilerek İngiltere’ye kaçmak zorunda kalmıştır. Fransız generali Bazaine bu savaşa ilişkin şöyle demiştir. ‘’Bir oturağın içindeyiz ve yarın üstümüze sıçacaklar.’’ Bu tarihten sonra Fransa için benzer sahneler yaşanmaya devam edecek, Almanya ile karşı karşıya geldiği savaşların hiçbirinde topraklarını işgale uğramaktan kurtaramayacak ve General Bazaine’ın sözleri bir kehanet gibi sürekli kendini gerçekleyecektir.

casablanca-film-1942

Fransa, Avrupa’da gücünü pekiştirmek ve tek başına dengeyi korumak için çıkar yol olarak Almanya’yı küçük devletlere bölmek istese de Bismarck’ın kurduğu Almanya, iki dünya savaşı yenilgisine, yabancı işgaline, iki kuşak boyunca bölünmüş ve iki farklı dünya görüşüne sahip olarak yaşamasına karşın birlik duygusunu korumuştur. Berlin Duvarı yıkıldığında, Fransız yöneticiler Almanya’nın birleşmesini engellemek uğruna Sovyetlere yalvarmışsa da Gorbaçov’un yüz vermemesi sonucu, kendi başına bir girişimde bulunacak kadar güçlü olmadığını bilen Fransa korkularıyla baş başa kalmıştır. Aşağıdaki alıntı Fransa’nın modern zamanlardaki acizliğinin özeti olarak okunabilir.

‘’İki yüzyıl boyunca Avrupa’nın efendisi olmak için savaşan Fransa, savaş sonrasında artık sınırlarını yenilmiş bir düşmana karşı bile koruyabilme yeteneği olduğuna güvenmeyen bir devlet haline düşmüştü. Fransız liderleri, içgüdüsel olarak Almanya’yı zapt etmenin bu harap olmuş toplumun olanakları dışında olduğunu anladılar. Savaş Fransa’yı tüketmişti. Fransa-Prusya Savaşı’ndan yüzyıl sonra, güçlü bir Almanya, Fransa’nın korkulu rüyası olarak kalmıştır. Fransa artık kendi başına Almanya’yı kontrol altında tutacak kadar güçlü değildi; bu nedenle kendini savunmak için müttefiklere gereksinimi vardı. Böylece Fransız gururu, Alman üstünlüğünü kabul etmek pahasına bile olsa Fransa’yı, bir Avrupa birliği ile Birleşik Devletler’i dengelemek için bir grup kurma arayışına yönlendirdi. Modern dönemde Fransa, alternatif dünya liderliği için Avrupa Topluluğu’nu kurmaya çalışarak ve egemen olabileceği veya egemen olabileceğini sandığı devletlerle bağlarını geliştirerek zaman zaman Amerikan liderliğine karşı bir çeşit parlamenter muhalefet gibi tavır almıştır.’’ (Henry Kissinger, Diplomasi)

George Washington’un “Kendimizi yapay bağlarla, Avrupa politikasının sıradan iniş çıkışlarına, onların dostluk ve düşmanlıklarının çatışmalarına bağlamamız akıllıca bir hareket değildir’’ sözlerini doğrularcasına Avrupalı güçler kendi aralarındaki anlaşmazlıklarda denge unsuru olarak Amerika’yı kullanmak ve yanlarına çekmek istiyorlardı. Örneğin 1803 yılında Louisiana’yı Amerika’ya satan Napolyon ‘’Bu toprak alımı, Amerika’nın gücünü ebediyen perçinlemektedir ve bu suretle İngilizlere sonunda denizde onu alt edecek bir rakip sağlamış oluyorum” demiştir.

Amerikalılar, kendilerinin bir denge unsuru olarak görülmesine katlanamadığı için, İngilizlerle özdeşleşmiş olan ‘’güç dengesi’’ politikasının, günümüzde Amerikan ekonomik ve silahlı gücünü dengeleyebilecek tek başına hiçbir güç bulunmamasına karşın, kendilerini Avrupalı güçler arasındaki politikaya çektiği duygusunu hala üzerinden atamamıştır. 1973 Mısır-İsrail savaşına yol açan Fransız/İngiliz ahlaksız işbirliği Amerika’nın bu korkularını körükleyen günümüze ilişkin olaylardan yalnızca bir tanesidir.

İngiliz Başbakanlarından Palmerston’un “Bizim ne ebedi müttefikimiz, ne de devamlı düşmanımız vardır. Çıkarlarımız ebedidir ve bizim görevimiz de bu çıkarlarımızı izlemektir’’ sözleri güç dengesi politikasının temel taşını oluşturur. Kıtanın bütün kaynaklarının tek bir gücün emri altına girmesinin nispeten ‘’küçük bir adanın’’ yaşamını sürdürmesini tehlikeye düşürebileceğini bilen İngilizler, mevcut veya sonradan ortaya çıkabilecek güçler belirli sınırları aşınca taraf değiştirir veya dengenin korunması için eski müttefiklerine karşı yeni koalisyonlar örgütleme yoluna giderdi. Duygusallıktan uzak olmaktaki ısrarlı tutumu ve kendi bencil amaçları için gösterdiği kararlılık İngilizlere “Hain Albion” lakabını kazandırmıştır. Örneğin Churchill, kendisinin Alman düşmanı olduğu konusundaki suçlamaya karşılık verdiği tarihsel cevabında “Şartlar ters olsaydı, biz eşit şekilde Alman taraftarı ve Fransız düşmanı olabilirdik” diyebiliyordu.

İngiltere’de birçok kişi, birleşmiş bir Almanya’ya Fransa’yı, dengeleyecek bir ülke olarak bakmaya başlamıştı. İngiliz Başbakanlarından Benjamin Disraeli, Alman birliğinin kurulmasını, Fransız Devrimi’nden daha büyük ve önemli bir olay olarak görüyor, Avrupa kıtasında Fransızları dengeleyebilecek yeni bir kuvvetin ortaya çıkışını memnuniyetle karşılıyordu. Almanya’nın Avrupa dengesi için ya çok zayıf ya da çok kuvvetli olduğu günümüzde de geçerliliğini koruyan tarihsel bir gerçekliktir çünkü zayıf ve parçalanmış Almanya başta Fransa olmak üzere komşularının iştahını kabartırken, birliğini muhafaza ediyor olması komşularına büyük korku veriyordu. Bu konuda Berlin’deki İngiliz Büyükelçisi 1930’lu yıllarda şöyle yazıyordu: “Almanya, ahenkli bir bütün olarak kaldığı sürece, Avrupa’da aşağı yukarı bir denge var demektir. Almanya dağılırsa, Fransa ordusuna ve askeri ittifaklarına dayanan askeri ve politik bir kontrolün tartışmasız sahibi olacaktır.’’

Amerikan dış politikasının en önemli kuralı, Avrupa’daki güç kavgasına hiçbir biçimde bulaşmamak iken 1823’de Monroe Doktrini ile birlikte, Avrupa’nın da Amerika’nın işlerine bulaşmaması gerektiğini ilan ederek gerekirse savaşa girebileceği konusunda Avrupalı güçleri kesin bir dille uyarmıştır. Kendisi Batı’ya doğru durmadan genişleyen ancak Avrupa gücünün ‘’Amerika kıtasının herhangi bir parçasına doğru müdahalede bulunmasını barış ve güvenliği için bir tehlike” şeklinde göreceğini ilan eden ve yaptığı katliamlardan hiçbir sorumluluk duymayan Amerikan zihniyetini Kissinger şöyle ifade etmektedir.

‘’Genişlemesini bir dış politika sorunu olarak görmediğinden, Birleşik Devletler gücünü Kızılderililer, Meksika ve Teksas üzerinde rahatlıkla ve hiçbir vicdan rahatsızlığı duymadan kullanmıştır.’’ (Henry Kissinger, Diplomasi)

Amerika Birleşik Devletleri, kıtanın fethi tamamlandıktan sonra kendisine yeni hedefler belirlemiş, Porto Rico ilhak edilmiş, Hawaii Adaları işgal edilmiş, Küba ve Filipinler denetim altına alınmış böylece Karayip Denizi bir “Amerikan gölü” haline getirilmiştir. Amerikan tarihinin, baştan sona sürekli bir yayılıp genişleme eğilimini ortaya koyduğunu ve hiç durmayacağını Max Lerner “Kendi sınırlarını bir kıtanın son sınırlarına dek genişletebilecek bir ulusun, gelip de Okyanus’un kıyısında durabileceğini düşünmek hafiflik olur” sözleriyle ifade etmektedir.

Amerikan iç düzeninin ve zenginliğinin devamı genişlemeye bağlıydı. Bu politikayı mazur göstermek için en güçlünün ayakta kalmasının doğal bir süreç olduğu ve Tanrı’nın Amerika’nın genişlemesini ‘’istediği’’ iddia edilmiştir. Başkan Monroe’nun “Toprak genişlemesi her hükümete daha büyük hareket serbestîsi sağlar, güvenliklerini sağlamlaştırır ve diğer yönden bütün Amerikan halkı üzerinde iyi etkiler gösterir. Toprağın büyüklüğü bir ulusun birçok özelliğini belirler. Kaynaklarının, nüfusun ve fiziksel gücünün sınırlarını gösterir. Kısacası büyük güç ile küçük güç arasındaki farkı ortaya koyar” sözleri Amerikan emperyalizminin başladığını göstermektedir.

‘’Amerikan emperyalizminin özgünlüğü, istila usulleri yerine daha ince bir hareket şekli getirmiş olmasıdır: bu da dolar diplomasisidir. Birleşik Devletler küçük Amerika devletlerine mali nüfuzunu yerleştirme peşindeydi. Hazine ya da bankalar bu devletlere ödünç para veriyor, kapitalistler özel sektöre yatırım yapıyorlardı. İç karışıklıkların ardı arkası kesilmeyen bu cumhuriyetlerde kamu borçları faizlerin ödenmesi ve yatırımların emniyeti er geç tehlikeye giriyordu. Bunun üzerine Washington alacaklıların çıkarlarını korumak için harekete geçiyor ama burada da durmuyordu. Bu karışıklıkları bahane edip ya kredi vererek, ya vermeyi reddederek, diplomatik baskı yoluyla ya da silaha davranarak bu cumhuriyetlerin iç politikasına karışıyordu.’’ (Pierre Renouvin, Birinci Dünya Savaşı)

Amerikan Başkanlarından John Adams: “Amerika’nın kuruluşu, Tanrı’nın hala tutsaklık durumunda bulunan insanlığı aydınlatıp ve zincirlerinden kurtarmak yolunda taşıdığı bir niyet gibidir” derken, modern zamanlarda Başkan Wilson Amerika’nın güvenliğinin, insanlığın geri kalan bölümünün tümünün güvenliğinden ayrılamayacağı şeklinde bir doktrin ortaya atarak “Bundan böyle Amerika’nın görevi, dünyanın neresinde olursa olsun her türlü saldırıya karşı koymaktır. Bunu, dünyanın her yerindeki bağımsızlığın ve doğruluğun engebeli yollarında yürümeye çalışan insanlar için hissediyoruz” demiş ve eklemiştir.

‘’Allah’ın takdiri ile bu kıta başkaları tarafından kullanılmamış olarak bırakıldı; özgürlüğü ve insan haklarını her şeyden çok seven barışçı bir ulus gelsin, yerleşsin ve bencil olmayan bir birlik kursunlar diye bekletildi.” (Woodrow Wilson)

‘’Yalnız insan kulağında meme olduğu ileri sürülmüştür ve işittiğime göre zencilerde kulak memesinin bulunmaması hiç de seyrek rastlanan bir olgu değildir’’ gibi bir ırkı insan yerine koymaktan kaçınan ve bilimsel nesnellikten alabildiğine uzak ‘’ileri sürülmüştür’’, ‘’işittiğime göre’’ gibi sıkışınca inkâr edilebilecek muğlak kelimelerle ifade edilen sayıklamalarına bilim demekten utanmayan, teorisini bilimsel bir temele göre değil burjuva ideallerine göre kuran, ilkçağlar boyunca doğal seçilim olmasaydı günümüzdeki aşamaya gelinemeyeceğine, ‘’uygarlığın’’ doğal seçimin işini birçok yönden engellediğine inanan Darwin ve Amerika’da ortaya çıkan Sosyal Darwincilere göre, gerekli üstünlüklere sahip ırk Anglosaksonlar ile onun Amerikan koludur, ayakta kalabilen ve ‘’dünyayı yöneten’’ onlar olduğuna göre bütün bir dünya tarihi Batı insanının ortaya çıkması için var olmuş ve evrimin son halkası tamamlanmıştır.

salim-olcay-sanatlogcom-yazilari 

‘’Öte yandan biz uygar insanlar, elenme sürecini engellemek için elimizden geleni yaparız; geri zekâlılar, sakatlar ve hastalar için bakımevleri kurarız; yoksulları koruma yasaları çıkarırız; tıp uzmanlarımız her hastayı yaşatmak için en son ana kadar bütün ustalıklarını gösterirler. Böylece uygarlaşmış toplumların zayıf bireyleri kendi soylarını sürdürmektedir. Hiç kimse en kötü hayvanlarını damızlıkta kullanacak kadar bilgisiz değildir.(…) Bütün öbür olay dizileri ancak Anglosaksonların Batı’ya olan o büyük göç akını ile bağlantılı, daha doğrusu, onun yardımcısı olarak düşünülünce amaçlı ve önemli görünür. Uygarlığın ilerlemesi problemi çapraşık olsa bile, hiç değilse şunu anlayabiliyoruz. Uzun bir dönem boyunca, çok zeki, enerjik, yiğit, yurtsever ve iyiliksever insanları en çok sayıda yetiştiren bir ulus, bu bakımdan geri kalmış uluslara genellikle egemen olur’’ (Charles Darwin, İnsanın Türeyişi) 

Michael Curtiz’in yönetmenliğini yaptığı, başrollerini zamanın en ünlü oyuncuları Humphrey Bogart ve güzeller güzeli İngrid Bergman’ın paylaştığı Casablanca, yalnızca işinde kâr etmeyi düşünen, kimlerin savaştığına aldırmayan, evli olduğunu bilmeden âşık olduğu ve çok sevdiği kadının, kocasına dönmesine yardım eden Amerikalı bir bar sahibinin öyküsünü anlatır. Rick’in ‘’doğru olanı’’ yapmak adına bencilliğinden sıyrılması, Habeşistan’a silah sokmasının, İspanya’da faşistlerle savaşmasının, her zaman zayıfın yanında olmasının film boyunca hem dost hem de düşmanlar tarafından vurgulanması Amerikan politikasının ‘bencil’’ olmadığı iddiasını destekler nitelikteki göndermelerden yalnızca bir tanesidir. Kendilerinden başka kimse inanmasa da Amerikalı yöneticiler bencillik iddialarına şöyle yanıt vermeye çalışırlar.

‘’Başka hiçbir ulus, uluslararası liderlik iddiasını, bencil olmama ilkesi üzerine dayandırmamıştır. Diğer bütün uluslar, ulusal çıkarlarının diğer toplumların ulusal çıkarları ile uyumlu olup olmamasına göre değerlendirilmesini istemişlerdir. Oysa Woodrow Wilson’dan George Bush’a kadar Amerikan başkanları, liderlik rolünün en önemli özelliği olarak, ülkelerinin hiçbir zaman bencil olmadığını göstermişlerdir.’’ (Henry Kissinger, Diplomasi)

Amerika’nın savaşa girmesine sebep olan Pearl Harbor baskınından sonra Müttefikler 1941 yılı sonuna doğru Washington’da toplanan Arcadia Konferansı’nda bir araya gelirler. Konferansta Kuzey-Batı Afrika’ya yapılacak bir çıkarmanın Almanya’nın çevrelenmesine katkıda bulunacağından hareketle müttefik güçlerinin Fas’ın Casablanca şehrine çıkması kararlaştırılır ve harekâtın adı Torch (Meşale) Operasyonu olarak belirlenir. Başarıyla sonuçlanan Meşale Operasyonu, Almanların Afrika’dan atabileceğinin ve Avrupa kıtasının Almanlardan temizlenebileceğin mümkün olduğunu göstermiştir. Bu ‘’meşale’’ ile Amerika’daki güç Avrupa’nın ‘’bağımsızlık’’  ateşini tutuşturmuş ve Rick’e aşık olan, ondaki ‘’bilgi, düşünce ve ideal’’ özelliklerine tapan Ilsa’nın özlediği değerler Avrupa’ya aktarılmış olur. Filme isim olarak Casablanca seçilirken Meşale Operasyonu’ndan esinlenildiğini hem Amerikan kamuoyuna hem de Avrupa’nın savaşan halklarına seslenen mükemmel bir propaganda ürünü olan hatta zaman içerisinde bu özelliğinin ikinci sıraya atılarak, bir aşk filmi etiketiyle pazarlanmasının bir diğer başarılı propaganda çalışması olduğunu düşünüyorum. Filmin gösterime girmesine günler kala, yapımcı tarafından Amerika-Avrupa ittifakının göstergesi olarak Rick’in ağzından “Louis sanırım bu güzel bir arkadaşlığın başlangıcı olacak” sözlerinin filme eklenmesi de bu esinlenmenin izlerini taşımaktadır.

Meşale Operasyonu sırasında Amerikalıların Kuzey Afrika haklarına ‘’Amerikalılar yalnız kendi geleceklerinin korunması için değil aynı zamanda Fransız bayrağı altında yaşayan toplumların ideallerinin, bağımsızlıklarının ve demokrasinin geri verilmesi için de çarpışmaktadır. Biz sizi istilacıların zulmünden kurtarmak için geliyoruz. Biz İtalyan ve Alman tehdidi üzerinizden kalkar kalkmaz topraklarınızdan derhal ayrılacağız. Bize yardım ediniz ki, geleceğin dünya barışını hazırlamakta el ele olalım’’ diyerek seslendiğini bilmek herhalde kimselere şaşırtıcı gelmeyecektir.

Koloniler henüz kurulma safhasında iken kölelik yaygınlık kazanmaya başlamış, çeşitli bahaneler ileri sürülerek ve İncil’e göre köleliğin kaldırıldığından hiç bahsedilmeyerek 1600’lü yıllarda siyah hizmetkârların ekonomik alanda vazgeçilmez olduklarına dikkat çekilerek köle olarak çalıştırılması Amerika’daki Katolik Kilisesi’nce uygun görülmüş ve ‘’zencilerin’’ yakalanıp nakledilmeleri ve köleleştirilmelerinin kilise inançlarına göre yasal sayılacağı ifade edilmiştir. Başkan Wilson’un ‘’Allah’ın takdiri ile el değmemiş olarak bırakıldığı’’ iddia edilen kıta üzerinde yaşayanların ‘’insan’’ olarak kabul görmesi sıkıntılara sebep olacağından ‘’maymun’’ olarak tanımlamak uygun görülmüştür.

“Batı düşünce sistemi Amerika’nın yağmalanmasını ve köleleştirilmesini ırkçı açıdan da savunuyordu. Irkçılık Batı sömürgeciliğinin ve emperyalizminin doğal dinamiğidir. Irkçı öğretilerin öncülüğünü kilise yapıyordu. 1512 yılına kadar kilise Amerika yerlilerinin ‘’insan olmadıkları’’ tezini benimsemişti. İspanya Kralı Charles’ın 1517’de topladığı danışma kurulu, yerlilerin insan olmakla beraber ‘’doğalarının yozlaşmış’’ olduğu, Tanrı’nın onları günahtan kurtarma görevini İspanyollara verdiği sonucunda karar kılıyordu. İspanyol fethinin resmi tarihçisi Gonzalo Fernandez de Oriedo yerlileri şöyle tasvir ediyordu. ‘’Doğuştan tembel, kötü, melankolik, korkak ve genellikle yalancı, dönek bir halk… Evlilikleri kutsal değil murdardır. Şehvet düşkünü ve homoseksüeldirler. İspanyolların kendileriyle savaşırken, körelmesin diye kılıçlarını kafalarına vurmamaya çaba göstermelerine yol açacak derecede kalın kafalı olan böyle bir halktan ne beklenir ki.’’ İspanyol sömürge ideoloğu Joan Gines de Sepulveda ise 1550’de yazdığı bir yazıda ‘’Köle düzeyinde, mantıksız kimseler, insanlar maymunlardan ne kadar farklıysa, İspanyollardan o kadar farklı varlıklar’’ olarak nitelendirdiği Amerika yerlilerini insan ile hayvan arası bir tür sayıyordu.” (Alaeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi)

Hitler daha 1928 yılında açıkça Yahudi sorunundan açıkça söz etmese de ‘’ırksal bozulma’’ kavramını gündeme getirerek şöyle diyordu. ‘’Alman halkı 70 milyon zenciyle aynı kefeye konamaz… Zenci müziği yaygın olabilir ama Beethoven’in bir senfonisiyle yan yana konulduğunda zaferin kime ait olduğu hemen belli olur.’’ Rick’İn hem çalışanı hem de arkadaşı olan Sam’in siyahi olması savaşa ön saflarda sürülecek olan ‘’zenci’’ Amerikan askerlerinin gönlünü alırken hem Amerika’daki ırkçılık iddialarına hem de Hitler’e bir yanıt olarak görülebilir. Bir İtalyan’ın Sam’in kendi mekânında çalışması için gizlice fiyat teklifinde bulunması karşısında, Rick’in ‘’Ben adam alıp satmam’’ yanıtının gerçekleri yansıtmadığını söylemeliyim. Ayrıca Casablanca şehrinin ilk kez göründüğü sahneye iki tane maymun yerleştirilmiş olması Batı emperyalizminin oryantalist, rıkçı ve İslam düşmanı zihniyetinin bir kez daha vücut bulmasıdır.

“Toynbee’ye göre daha çok Batı toplumlarına özgü bir önyargı olan ırkçılık, ırk duygusu 15. yüzyılın son çeyreğinden bu yana Batı uygarlığının yeryüzüne yayılışının, ırkların uygun olmayan koşullarda birbirleriyle ilişkiye geçmelerinin ürünüdür. Buradan açıkça Batı koloniciliğinin, Batı emperyalizminin bir türevi olduğu sonucu çıkarılabilir.” (Alaeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi)

‘’Amerikan imparatorluğu sömürge sistemi ile bütünleşen muazzam bir köle ticaretine dayanıyordu. İnsan hırsızlığını örgütlü bir biçimde işleten Avrupalı sömürgeciler Afrika’nın kanını emdiler. ‘’Yalnız 1486–1641 yılları arasında yılda ortalama 9.000 hesabıyla sadece Angola’dan 1.389.000 köle getirilmişti. 1580 ile 1680 arasındaki yüzyıl içinde Angola ve Mozambik’ten Brezilya’ya 1 milyondan fazla köle taşındı. 1783–1793 arasındaki 10 yıllık dönemde zenci taşıyan Liverpool limanının gemileri Yeni D/span/span/iünya’ya 300.000’den fazla köle getirdiler. Ortalama 350 yılda Afrika’dan 11,5 milyon zenci taşındı. Bu miktara yola çıkmadan ve yol esnasında ölenler de eklenirse, akıl almaz rakamlara varılır. Köle ticareti yapanların özellikle en sağlam, en güçlü, en genç ve en sağlıklı kişileri aradıkları göz önünde tutulursa Afrika’nın en yaratıcı ve en gerekli güçlerinden yoksun bırakıldığı sonucuna varılır.’’(Raimondo Luraghi, Sömürgecilik Tarihi)

Hollywood’daki Paramount, MGM gibi çeşitli stüdyolarda çalışan, görevi hem Hollywood’daki komünistleri izlemek hem de belli izleklerin filmlere sokulmasını sağlamak olan bir CIA ajanı 1954 tarihli basmakalıp zenci tipler konusunu işleyen raporunda şöyle diyor. ‘’Çok göze batmayacak ya da kasıtlı yapıldığı belli olmayacak şekilde, Amerikan sahnesinin bir parçası olarak iyi giyimli zencilerin filmlere yerleştirilmesi konusunda rol dağıtımından sorumlu müdürlerle anlaşmaya varıldı. Çekilmekte olan Sangri ne yazık ki bunların yerleştirilmesine izin vermiyor çünkü film bir dönem filmi ve Güney’de geçiyor. Sonuç olarak plantasyonda çalışan zencileri gösterecek. Yine de ileri gelenlerden birinin evine saygın bir zenci baş uşak yerleştirilecek, bu baş uşağın özgürlüğünü kazanmış biri olduğunu, canının istediği yerde çalışabileceğini gösterecek diyaloglar eklenerek bir mahsur bir oranda giderilecek.’’

         Richard, Rich yani zenginlikler ülkesi demek olan Rick karakteri Amerika’nın izlediği içe dönük politikanın ve dünya işlerine ilgisiz tavrının yansımasıdır. Tek başına satranç oynadığı sahne hem Amerika’nın tek başınalığını hem de olaylara yön verebilecek güce sahip olduğunu, Paris’te iken uzaktan duyulan top seslerinden Almanların mesafesini net olarak söylemesi ise gelişmiş silah gücünü ifade etmektedir.

Ilsa Avrupa yani Antik Yunan’dan, Zeus’tan beri bilinen Europa’dır. İngiliz, Fransız ve Amerikan Devrimleri, Rönesans, reform ve aydınlanma hareketlerinin ortaya çıkardığı ve Almanya’nın tehdit ettiği Batı ideallerinin temsil edilmesidir. Casablanca filmi, bu ideallerin Amerika tarafından güvenceye alınmasını anlatır.

“Hepimizi öldürseniz dahi Avrupa’nın her köşesinden binlercesi yerimizi alacaktır” diyen Viktor karakteri Amerika’nın yardımıyla Batı’nın kazanacağı zaferi simgelemektedir. Viktor’un Çekoslovak olması Nazilerin Çekoslovakya’yı işgal etmesi üzerine İngiliz ve Fransız liderlerin ordularına savaş emri vermesine karşın hiçbir girişimde bulunmamaları, üstüne üstlük 1938 Münih Antlaşmasını imzalamalarının eleştirisi ve bağımsızlık için savaşanların Çek, Norveç, Amerikan, Bulgar hatta Alman olması Batı ideallerinin bir bütün olduğunun vurgulanmasına yönelik hedefin on ikiden vurulmasını sağlıyor.

         Film, bir Afrika haritası ve oryantal ezgiler eşliğinde “niçin Casablanca” sorusuna ‘’Göçmen kafileleri ıstırap içinde, dolambaçlı yollardan Fas’ın Casablanca şehrine ulaşmaya çalışıyorlar. Bazıları bir şekilde çıkış izni alıp, Lizbon’a, oradan da Yeni Dünya’ya gidebilirken diğerleri Casablanca’da bekliyorlar. Bekliyorlar, bekliyorlar, yine bekliyorlar” yanıtını verirken, ‘’Amerika’daki özgürlüğe gözlerini diken Avrupalı tutsaklar’’ sözleriyle eşzamanlı olarak umutla bakılan uçağın Cafe Americain üzerinden geçerken görülmesiyle başlamış oluyor.

ingrid-bergman-filmleri

         Her türden insanın bir arada bulunduğu Rick’in yeri Cafe Americain, Alman, Rus, İtalyan, Fransız, Bulgar, Norveç, Arap ve diğer milletlerin yaşadığı “beynelmilel” bir yer olan Amerika’nın ‘’eritme kazanı’’ da denilen kültürel çeşitliliğine vurgu yapmakta ve dışarıda savaşlar sürse bile orada insanların bir arada yaşayabileceği ima edilmektedir. Dünya tarihini Doğu’nun düşüşü geçmesiyle başlatan Batı zihniyeti şöyle demektedir:

         ‘’Sanki bir doğa kanunuymuş gibi, her yüzyılda tüm uluslararası sistemi kendi değerlerine göre yeniden biçimlendirecek kuvvet, irade ve entelektüel ve moral güce sahip olan bir ülke ortaya çıkmaktadır. On yedinci yüzyılda Fransa, uluslararası ilişkilere, ulus-devlet kavramına dayanan ve nihai amaç olarak ulusal çıkardan güç alan modern yaklaşımı getirmiştir. On sekizinci yüzyılda, Büyük Britanya Avrupa diplomasisine egemen olan güç dengesi kavramını geliştirmiştir. On dokuzuncu yüzyılda Avusturya Avrupa Anlaşması’nı yeniden kurmuş ancak Almanya Avrupa diplomasisini soğukkanlı güç politikası oyununa döndürerek bu anlaşmayı yıkmıştır. Yirminci yüzyılda uluslararası ilişkileri hiçbir ülke Birleşik Devletler kadar kesin bir şekilde etkilememiştir.’’ Henry Kissinger, Diplomasi)

Birinci Dünya Savaşı’na son veren Versay Anlaşması Fransız yapımı tahta bir vagonda imzalanmış ardından da bir müzeye kaldırılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler müzelerin araştırılarak vagonun bulunmasını emretmiş Fransa’nın kayıtsız şartsız teslimiyet anlaşması, Petain’in ‘’gururuna yediremediği’’ için gitmediği bu vagonda imzalanmıştır. Almanya’ya götürülen ve 1945 yılında savaşı bitirecek antlaşma için Müttefiklerin anlaşmanın imzalanması için adres gösterdikleri vagon Almanlar tarafından son anda imha edilmiş ve ‘’alman gururu’’ kurtarılmıştır. Bu gibi şeyleri bulup ortaya çıkarmakta Anglo-sakson zihniyetinin üzerine yoktur. Örneğin 1917’de Kudüs’e giren İngiliz Orduları Komutanı General Allenby, Selahaddin Eyyubi’nin mezar taşına vurarak, küstah bir şekilde, ‘’Kalk Selahaddin biz yine geldik’’ diyebilmiştir.

         “1940 yazının başlarında Nazi savaş makinesi Batılı ittifaka saldırmak için hazırdı. (…) 14 Mayısta Fransız sınırının geçilmesinin ardından Paris’in 16 Haziranda düşüşüne kadar Fransa’nın yenilmesi beş haftadan daha az bir süre aldı. Verdun kahramanı Mareşal Petain teslimiyeti imzalaması için Compiegne’deki sembolik vagona bir astını gönderdi. Fransa silahsızlandırılacaktı, iki milyon Fransız askeri Reich’ta çalıştırılmak üzere tutuklanacaktı; Auvergne bölgesinde, Vichy kenti merkez olmak üzere özerk bir hükümet, Alsace-Lorraine’in Almanya’ya devredilmesi karşılığında varlığını sürdürecekti ve kuzey Fransa Alman işgali altında kalacaktı. General de Gaulle “Fransa bir çarpışmayı kaybetti, savaşı değil diye ilan etti.” (Norman Davies, Avrupa Tarihi)

Topraklarının yarısından fazlası Alman işgali altında olan Fransa’da Mareşal Petain yönetimindeki kukla Vichy hükümeti, Almanların savaştan başarılı çıkması halinde ”yeni düzen”de daha çabuk yer bulabilecekleri hayaliyle Nazilerin bir dediğini iki etmiyor topraklarındaki yüz binden fazla Yahudi’nin Nazi kamplarına yollanmasına yardım ediyor, Fransız Devrimi’nin mirası olan ve Fransız bayrağının renklerinde ifadesini bulduğu iddia edilen Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik ilkeleri yerine Petain’in İş, Aile, Vatan kavramları öne çıkarılarak Fransız çıkarları doğrultusunda Avrupa’nın diğer halkları sömürülmeye devam ediliyordu. Genç bir Bulgar çifte vize vermek için kocasından habersiz, çaresiz durumdaki kadınla yatma hesapları kuran alçak, ikiyüzlü, haysiyetsiz ve çıkarcı komiser tiplemesiyle Avrupa halklarını küçük gören ve sömüren Fransız zihniyetinin eleştirildiğini düşünüyorum.

Filmin ilk sahnelerinde Fransız polisler, iki Alman askerin öldürülmesiyle ilgisi olabilecek direnişçileri ararken polisten kaçan bir adam açılan ateş sonucu öldürülür. Üzeri arandığında avucunda canı pahasına sakladığı “Free France” yazılı kâğıtlar bulunur. Dilleri konusunda dünyanın en tutucu milleti olan Fransızların İngilizce yayınlarla dolaştığını düşünmek safdillik olsa da adamın öldürüldüğü yer ve sıkılı yumruğundaki kâğıtlar iki önemli konuya temas etmektedir.
         Adam “JE TIENS MES PROMESSES, MEME CELLES DES AUTRES” sözlerinin yazılı olduğu “Marechal De France Philippe Petain’’in duvar resminin altında, sırtından vurularak öldürülmüştür. Polislerden kaçarken sanki kendini kurtaracakmış gibi Petain’e doğru koşmaktadır ancak Nazilerle işbirliği yapacak kadar alçalabilen savaş kahramanı Mareşal’in bunu gerçekleştirecek gücü yoktur. Bu sahne ile Nazi kuvvetleri karşısında kurtuluşu Petain’de arayan Fransızların zaten ‘’ölmüş’’ olduğu, adamın sırtından vurulduğu sırada Petain’in gözlerine doğru yakın çekim yapan kamera ise halkının ölümü pahasına Petain’in soğukkanlı ihanetini vurgular. “Özgür Fransa”nın kukla Vichy hükümetinin ve Petain’in eseri olmayacağını, bu ‘’şebekeden’’ kurtuluş bekleyenlerin Nazi silahlarıyla can vermeye mahkûm olduklarını anlatan müthiş bir sahnedir.

         “Özgür Fransa” simgesine film boyunca pek çok gönderme yapılmaktadır. Bunlardan biri Nazi karşıtı direnişçilerin birbirlerini tanımak için parola olarak kullandıkları Lorraine Haçı’dır. Almanya’ya teslim olma fikrine şiddetle karşı çıkarak savaşa devam edilmesi gerektiğini savunan De Gaulle, yasallığını kabul etmediği Petain hükümetinin Almanya ile yaptığı ateşkese karşı çıkarak savaşa devam etme çağrısında bulunmuş ve Londra’ya giderek ‘’Özgür Fransa’’ kuvvetlerini kurmuştur. Loraine Haçı bu direniş hareketinin sembolü olarak kullanılmıştır.
         Rick’in “Kimse için kendimi riske atmam” sözleri Başkan Monroe’nun Kongre’ye sunduğu ve kendi adını taşıyan “Monroe Doktrini”ne ve Amerikan dış politikasına yapılan bir gönderme sayılabilir. İkinci Dünya Savaşı’na kadar Amerika’nın tüm dış politikasını belirleyici güç olan bu doktrin gereği Amerika, tüm Avrupa ülkelerine eşit mesafe durarak içişlerine karışmayacağını ancak herhangi bir Avrupa ülkesi Amerika kıtasına sömürgecilik maksadıyla adım atarsa kuvvet kullanacağını ilan etmiştir. Amerikan Başkanlarından John Adams ise Amerika’nın hiç kimse için kendini riske atmaması politikasını şöyle özetlemiştir: “Her nerede özgürlük ve bağımsızlık bayrağı açılmış veya açılacak ise, Amerika’nın kalbi ve iyi niyetleri oradadır. Fakat Amerika canavarları ortadan kaldırmak için denizaşırı girişimlerde bulunmaz. Herkese özgürlük ve bağımsızlık için iyi dileklerde bulunur. Ancak Amerika yalnızca kendisinin şampiyonu ve kendi hakkının koruyucusudur.’’

         Fransız komiseri tarafından tanıştırılan Rick ve Nazi binbaşı el şıkışmazlar. Nazi Binbaşının Rick’e “Habeşistan ve İspanya dosyanı biliyoruz, Paris’ten buraya da görev icabı geldin” demesinin üç farklı anlamı vardır. İlki Afrika’da yeni bir Roma İmparatorluğunun temellerini atabileceğini düşünebilecek kadar ahmak Hitler’in emirerinin Habeşistan işgali ikincisi doktorunun ölüm raporunu ölümünden saatler sonra imzalamaya cesaret edebildiği faşist generalin zaferiyle sonuçlanan İspanya İç Savaşı üçüncüsü ise Meşale Operasyonu’na da vurgu yapılarak Nazilerin bir Amerikan müdahalesi korkusuyla yaşadığının ifade edilmesidir. Nazi Binbaşının ‘’aptal bir Amerikalı” sözlerine -Amerika’nın savaşa girmesinin hiçbir şeyi değiştirmeyeceği düşüncesi- Fransız komiserin “Hiç de aptala benzemiyor, 1918’de Berlin’e girerken yanlarındaydım” diyerek karşılık vermesi Birinci Dünya Savaşı ve Versay Anlaşmasının Nazilere hatırlatılması anlamına geliyor.
         Rick’in, Viktor’a “biz uğraşıyoruz, siz başardınız” demesi Amerika’nın savaşa müdahil olma yolunda gecikmesini ifade etmekte olup Roosevelt’in ‘’dar görüşlülükle’’ itham ettiği halkını, sömürgeci yazar Kipling’e şikâyet etmesini bir kez daha hatırlayalım. Rick’in Ilsa’ya Paris’in işgali sırasında “Almanlar gri giymişti, sen Mavi” demesi, Fransız bayrağının Mavi rengine yani “özgürlük” ilkesine yapılan bir göndermedir ancak “çıkarıp bir yerlere attım’’ cevabı şu an için özgürlüğün olmadığı, Almanlar gittikten sonra giyeceğim demesi özgürlük için savaşmaya devam edeceğiz anlamına gelmektedir.

         Sömürgeci yazar Rudyard Kipling’e yazdığı bir mektupta kendi inançlarına dayanarak Amerika’nın Avrupa savaşına sokulmasının güçlüğünü ‘’Bizim halkımız dar görüşlüdür ve uluslar arası konuları anlamaz’’ diye ifade eden Başkan Roosevelt, Avrupa’da başlıca tehdidin Almanya olduğunu düşünürken, Asya’da da Rusya’nın arzularından endişe duyuyordu. 1904’te Japonya Rusya’ya saldırdığında Amerika’nın tarafsız olduğunu açıklayan ancak Japonya’ya eğilim gösterdiğini gizlemeyen Roosevelt, Rusya’nın zaferinin “uygarlık için bir darbe” olacağını söylüyordu. Japonya, Rus donanmasını yok ettiğinde ‘’son derece memnun’’ kaldığını söyleyen ve ‘’Japonya bizim oyunumuzu oynuyor” diyen Amerika ile 40 yıl sonra Japonya’yı atom bombasıyla yerle bir eden aynı Amerika’ydı. Bu durumda Japonların Pearl Harbor baskını esnasında ‘’kimin oyununu’’ oynadığı sorusu sorulması gereken önemli sorulardan oluyor.

Kukla Vichy hükümetine bağlı bir sömürge olan Casablanca’nın polis müdürü ‘’Almanya yani Vichy’’ diyecek kadar işbirlikçi bir Fransız’dır. Nazi binbaşının “Vichy tarafında mısın yoksa özgür bir Fransız mısın” sorusuna ‘’Hiçbir inancım kalmadı. Kendimi rüzgâra bıraktım ve rüzgâr Vichy’den esiyor” diyen fırsatçı Fransız komiser Amerika’nın savaşa girmesiyle “rüzgârın” özgürlüklerden yana esmeye başladığını görünce üzerinde “Vichy Water” yazılı maden suyu şişesini nefretle çöpe atar.

         De Gaulle imzalı transit mektuplar Amerika’nın savaşa girmesi için yapılan çağrıdır. Yoksa Almanya yani Vichy diyen Fransız komiser yönetimindeki Casablanca’da Vichy yandaşı bir yönetimin bu izin belgesini tanıması ve işlemlerde kolaylık göstermesi mantık dışıdır. Rick’e ulaşan bu mektuplar Rick tarafından Ilsa’ya verilir ve Viktor ile birlikte Casablanca’dan ayrılırlar yani Amerika’nın savaş girmesiyle Avrupa Zafer’e kavuşacaktır.

         Almanlar Rick’in yerinde ulusal marşlarını söylemeye başlayınca orada bulunan Viktor karşılık vermek adına Fransız marşını söyletmek ister. Müzisyenler Viktor’un isteğine uymadan üst katta bulunan Rick’ten onay alırlar. Bu sahne ile Amerika’nın yardımı olmaksızın Avrupa’nın bağımsızlığına kavuşamayacağı iddia edilir. Rick’in onayıyla birlikte herkesin hep bir ağızdan “La Marseilles”i söylemeye başlaması üzerine Nazi binbaşı mekânı kapattırır. Mekânın kapatılması Amerika’nın hiç beklemediği bir anda Pearl Harbor baskınına uğramasıdır diye düşünüyorum. Başkalarının işlerine karışmaya başlar başlamaz felaketlerle karşı karşıya gelen Rick gibi, Amerika da Japonların saldırısına uğramıştır. Bir Çek vatandaşının Fransız Marşı’nı çaldırması ve marşı söyleyenler arasında Alman ve Rus vatandaşlarının da bulunması bunun Fransız marşı olmaktan çok Avrupa’nın özgürlüğüne yapılan bir gönderme olduğunu düşünüyorum.

         Viktor, kendisi ile birlikte Ilsa’nın uçağa binmesine yardım eden Rick’e “Savaşa hoş geldin” der. Uçak havalandıktan sonra Nazi binbaşının anlamsızca silah çekmesi ve ateş etmesi 1941’de Hitler’in Amerika’ya savaş ilan etmesi olarak okunabilir. Böylece Amerika fiilen girmiştir. Bu sahne ile ilk silah çekenin Almanya olduğu ve Amerika’nın da gereken karşılığı verdiği anlatılmaktadır.
         Vurgulamadan kesinlikle geçemeyeceğim filmin en etkileyici anı Sam’in, Ilsa’ya “as time goes by” parçasını çaldığı sahnedir. Tereddüt içindeki Sam artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağının farkındadır. Rick’in duyacağını bilir ancak Ilsa’nın ısrarları karşısında dayanamaz ve parçayı çalmaya başlar. Böylece harikulade güzellikteki Ingrid Bergman’ın yüzünden aşkı, hasreti, hüznü, çaresizliği okuyabildiğimiz bu içten, dokunaklı ve muhteşem sahnede içinizden bir parçanın kopmaması elde değildir.

         Fransızlara destek veren böylesine güçlü bir film çekmeleri Amerikan bağımsızlık savaşındaki Fransız yardımının unutulmadığının göstergesi sayılabilse de İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından Amerikan gücü Fransızları da bir kenara atmıştır. İngilizler klasik politikaları ve ortak kültürel geçmişleri sonucu ikinci olmayı kolaylıkla içine sindirmişlerse de Fransızlar bunu yapamamış, Marshall Planı ve Truman Doktrini karşısında Fransız Cumhurbaşkanı ‘’her geçen gün bağımsızlığımızı yitiriyoruz’’ diyebilmiştir. Yine de Amerikan düşüncesi Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa tarafından aldatıldığını hissini söz verdiği halde gelmeyen Ilsa’nın Rick’i habersizce terk edişi üzerinden anlatarak araya sıkıştırmıştır.

casablanca-film-elestirisi

         Hitler iktidara geldiğinden beri İngiliz ve Fransız hükümetleri, Almanya’nın doğuya doğru bir ‘’toprak genişlemesini’’ (Lebensraum) uygun görüyor, destekliyor ve Hitler’e cesaret veriyorlardı. Lordlar Kamarası Başkanı ve sonradan Dış İşleri Bakanı Lord Halifax Hitler’in Doğu Avrupa’daki toprak isteğini uygun karşıladığı anlaşılmaktadır. Berlin’deki İngiliz Büyükelçisi Navile Henderson Hitler’i ziyaret ederek gizli bir mülakat esnasında ‘’İngiliz Hükümeti’nin Hitler’in Almanya’nın çıkarı doğrultusunda Avrupa’yı değiştirmesini büyük bir içtenlikle kabullendiğini’’ anlatmıştır. Osman Öndeş, İkinci Dünya Savaşı isimli kitabında şöyle bir yargıda bulunmaktadır:

         ‘’Eğer Hitler gerçekten İngiltere’nin de katılacağı bir dünya savaşını düşünmüş olsaydı İngiltere’nin hâkim olduğu denizlerde mücadele edebilecek güçlü bir donanma inşa etmek üzere azami gayret saf ederdi. 1935’de imzalanmış olan Anglo-German Deniz Anlaşması’nda belirtilen sınırları aşacak şekilde bir donanma inşasına girişmedi.’’ (Osman Öndeş, İkinci Dünya Savaşı)

Silaha başvurulması bir sonuçtur. Anlamak için nedenlerin incelenmesi gerekir. Almanya’nın var olan düzeni kabul etmeyerek kendi çıkarlarının peşinde koşması, milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuştur. Avrupa düzenini tehdit eden bir diğer ülke olan Komünist Rusya üzerine gönderilen ve Doğu’ya doğru genişlemesi desteklenen Hitler’in bu yemi yutmasıyla bir taşla iki kuş vurulmuş oluyordu. ‘’Belirlenen sınırları’’ geçtiğinin farkında olmayan Hitler sırtını sıvazlayanların ordularıyla karşısına dikildiğini görünce hayli şaşırmış olmalıdır. Rusya’nın bütün gücüyle direndiği, adım adım yok olduğu savaşta Müttefik güçler ikinci cepheyi açmak için ayak sürüyorlar ve iki tarafın birbirini ‘’kırmasını’’ izliyorlardı. Amerikan Başkanı Wilson’un ‘’ilk büyük savaş sınır gözetmeden peşinde koşulan, çatışan ulusal çıkarların sonucu değil Almanya’nın uluslararası düzene, hiçbir kışkırtma olmaksızın saldırmasının bir sonucu’’ olarak başlamış sözleri bir anlamda yukarıda yazılanları doğrulamaktadır.

Burjuvazinin ortaya çıkmasıyla sinema arasında bağ kurulabilir mi, hangi sanat dalları burjuvaziye bağlı olarak ortaya çıkmıştır, burjuvazi olmasaydı sinema olmazdı demek mümkün müdür soruları bu yazının sınırlarını aşmaktadır. Ancak böyle bir bağ kurularak, sinemayı burjuvaziye bağlamak ve sinemanın burjuvazinin hizmetinde olduğunu söylemek kaçınılmaz ise, kitlelerin uyutulması, uyuşturulması ve yabancılaştırılması yolunda kullanılabilecek bir üst yapı aygıtı olarak görmek de kaçınılmaz olacaktır.

         Sinema ortaya çıkışı nasıl olursa olsun, günümüzde tamamen burjuvazinin boyunduruğu altındadır. Zamanın boşa harcanması, kitleleri uyuşturma, kötüyü övme, kadınların cinsel nesne olarak kullanılması, seri üretim ürünlerle düşünmeyi geriletme gibi yönleri göz önüne alındığında zararı faydasından daha çoktur. Sinemayı gönülden sevmeme ve binlerce film izlememe karşın insanı merkeze alarak haysiyet ve adaleti savunan, ‘’insanın’’ yanında yer alan film sayısının çok az olduğunu, altı binden fazla filmin yapıldığı Türk sinemasında bu sayının daha da az olduğunu söylemeliyim. Çekilen her yüz filmden doksan beşinin insana faydasının olmadığı sinemanın ülkemizdeki durumu daha da acıklıdır. 2014 yılı itibariyle Türkiye’de en çok izlenen beş filme baktığımızda aralarında sömürüye, yabancılaşmaya, haksızlığa karşı çıkan, insanın onurlu mücadelesini ele alan film olmaması ve bu filmleri sinema salonlarında izleyenlerin ezici çoğunluğunun üniversite öğrencisi veya üniversite eğitimi almış kişilerden oluşması düşündürücü değil midir? Bu sahne kültür endüstrisinin devrede olduğunun ve sinemanın burjuvazinin boyunduruğunda olduğunun en önemli kanıtıdır.

humphrey-bogart-filmleri

         Casablanca’nın Yahudi soykırımına ve Sovyet direnişine yer vermemesi ciddi eksikliktir. Viktor’un toplama kampına götürülmüş olması bu yönde bir eğilim olarak görülebilirse de fazlasıyla zorlama bir okuma olacaktır. Yine de Vichy Hükümetini tanımak yerine Nazilere karşı savaşa girerek “Özgür Fransa”nın ve özgür Avrupa’nın yanında yer aldığını çok güçlü anlatımlarla ifade eden, simge ve göndermelerin doruğa çıktığı Casablanca en başından bir dünya görüşünü ortaya koyuyor ve Amerika-Avrupa arasındaki “umutsuz” aşkı Rick-Ilsa karakterleri üzerinden anlatmaya çalışıyor. Amerikan gücünün propagandasını, günümüzde olduğu gibi ‘’kör parmağım gözüne’’ tuzağına düşmeden başarıyla yapan, savaşın gidişatına göre sürekli yeniden yazılan birinci sınıf bir senaryo olduğu ve usta ellerden çıktığı çok açıktır. Hollywood’un bu işleri ne kadar ustalıkla ve yıllar öncesinden yaptığına güçlü bir işarettir.

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

Yazarın diğer film incelemelerini okumak için tıklayınız.