Fight Club (1999, David Fincher)

“Özgürleşmemizi engelleyen şey hiçbir çaba harcamadan özgür olduğumuz kuruntusudur.” (Maublanc)

Ne yazarsak yazalım, ne okursak okuyalım, ne öğrenirsek öğrenelim bir sanat eserinden, özellikle bir filmden etkilenmek, onu sevmek, anlamak ve benimsemek için her şeyi bilmeye gerek olmadığı ancak bir şeyler bilmenin de hiçbir zararının olmayacağı gerçeğinden hareketle, küçük bir öyküyle başlamak istiyorum. ‘’Zehirli okla vurulan bir adamın dostları ve akrabaları bir cerrah getirir ama adam haykırır. ’Bana bu oku kimin attığını, beni bir kşatriyanın mı yoksa bir brahmanın mı vurduğunu, ailesinin kimler olduğunu, kendisinin büyük mü, küçük mü yoksa orta boylu mu olduğunu, hangi köyden veya kentten olduğunu, bu okun hangi tür yayla atıldığını, yayda nasıl bir kiriş kullanıldığını, oka ne tür tüy takıldığını, okun temreninin ne şekilde yapıldığını öğrenmeden bu okun çıkartılmasına izin vermem.’ Kutlu Kişi (Budha), bu adam bu şeyleri bilmeden ölüyordu diye devam eder tıpkı şu ya da bu felsefi sorunu çözmeden kutsiyet yoluna girmeyi reddeden kişi gibi.’’

Benzer durumlara genellikle dinlerde rastlanır. İnanmak için anlamak gerektiği düşüncesi insana özgüdür ancak Augustinus Hıristiyanlığı yeniden şekillendirirken ‘’anlamak için inanıyorum’’ demiştir. Salt bu açıdan bakıldığında bile anlamaktan çok iman edilmesini isteyen yapının sürmesinin bilginin saklanması yoluyla gerçekleştirildiği ortaya çıkmaktadır. Örgütlü ruhban sınıfı bilginin saklanarak kitlelerin kontrol altında tutulmasında en büyük rolü üstlenir. Yeryüzündeki dinlerden yalnız İslam ruhban sınıfını reddettiğini açıkça ilan etmişse de birkaç cılız ses haricinde üzerinde anlaşma sağlanmış kaynaklarda Kur’an’ı Kerim’in avama ayrı havassa ayrı seslendiği, havassın yardımı olmadığı takdirde avamın anlayamayacağı iddiası yer alabilmektedir. Film boyunca bir tür inanç sistemi kurmaya çalışan anlatıcının kesin itaat ve bağlılık istemesi, bilgiyi saklaması ve gizli örgütlenmesi bilinen dinsel göndermelerden sayılabilir. Mevcut durumdan rahatsızlık duyan kitlelerin peygamberlerin ardından gitmesi gibi anlatıcının peşinden gidenler de arayış içindeki insanlardan oluşmaktadır.

Günleri sayılı insanların umutla ve inatla yaşamaya, daha doğrusu salt var kalmaya çalışmaları, niçin yaşıyorum, amacım ne, yaşamın anlamı nedir sorularına yanıt arayan, kendini değersiz hisseden ve herkesin bir amaç doğrultusunda yaşadığını düşünen anlatıcının, katıldığı ‘’terapi gruplarında’’ amaçsız kitlelerin varlığından haberdar olması hayatının dönüm noktasını oluşturacaktır. Anlatıcının karşılaştığı bu durumu Dostoyevski’nin kaleminden okurken, yaşam ve ölüm üzerine Paths of Glory isimli muhteşem filmin de izlenmesini salık vermeden geçemeyeceğim.

dostoyevski

‘’Raskolnikov yeniden yürümeye başladı. “Acaba nerede okumuştum.” diye düşünüyordu bir yandan da, “İdam mahkûmunun biri ölümünden bir saat önce, yüksek bir dağın tepesinde, ancak iki ayağının sığabileceği kadar daracık bir yerde yaşaması gerekse, çevresinde uçurumlar, okyanuslar, sonsuz karanlıklar, fırtınalar ve sonsuz bir yalnızlık olsa, yine de o bir avuç yerde ömrü boyunca, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamanın, o anda ölmeye yeğleneceğini söylemiş. Yeter ki yaşasın! Yalnızca yaşasın! Aman Tanrım, bu nasıl gerçek böyle! Bu nasıl gerçek! İnsan ne alçak yaratıkmış!” Raskolnikov bir dakika kadar durup düşündü, sonra “Bunun için insana alçak diyen de alçaktır!” diye ekledi. (Dostoyevski, Suç ve Ceza)

Kahramanın ‘’anlatıcı’’ olarak isimlendirilmesiyle, seyircinin kendini olayların dışında konumlandırarak salt ‘’izleyici’’ olarak kalması hedeflenmiş ve kahramana ‘’kişisel’’ bir isim vermek yerine ‘’anonim’’ bırakarak seyircinin kendisiyle özdeşleştirmesi engellenmeye çalışılmış olabilir. Bu bakımdan, değil düşünebilmeyi hayallerimizde bile canlandıramadığımız şeyleri aktarmasına karşın yalnızca ‘’izlenen’’ BBC belgesellerini hatırlamak yerinde olacaktır. Sorgulayıcı olmaktan çok bilgilendirici özelliğe sahip bu belgeseller, özenli çekimler, muhteşem görsellikler ve muazzam bir adanmışlık sonucu evren, yeryüzü ve yaşam üzerine pek çok şeyi anlatır ancak bunları öğrenmek seyirci üzerinde dönüştürücü etki yapmaz. Teknik anlamda bu belgesellerle boy ölçüşemeyecek Earthlings (2003) ise seyirci üzerinde bilgilendirici olmaktan çok dönüştürücü etki yapar. BBC belgesellerinde seyirci kendini özdeşleştirecek pek az şey bulabilirken Earthlings’te gündelik yaşamı, çevresi ve alışkanlıklarıyla özdeşlik kurabileceği birçok şeyle karşılaşır. Filmin son karesindeki görüntü bu fikir bağlamında yorumlanabilir mi? – Fight Club, yalnızca bir filmdir.

Kahramanın ‘’anlatıcı’’ olarak isimlendirilmesiyle seyircinin kendini olayların içinde konumlandırarak salt ‘’izleyici’’ olarak kalmaması hedeflenmiş ve kahramana ‘’kişisel’’ bir isim vermek yerine ‘’anonim’’ bırakarak herkesin kendisinden bir şeyler bulması amaçlanmış olabilir. Sanat türlerinde ‘’maske’’, temsil ettiği kahramanın gerçek görünüşü olarak algılanır ve saygı görür. Seyirci bunun bir film ve rol olduğunu bilse de, oyuncu film boyunca kahraman ile özdeşleştirilir. Oyuncu böylece yalnızca kahramanı temsil etmekle kalmaz aynı zamanda kahramanın kendisi de olur. Görüntünün, maskeden, kahramana ait olmasından ve insandan oluştuğu gerçeği unutularak ve hiçbir uyarı olmaksızın tavşan deliğinden düşen Alice gibi bilindik dünyanın mantığından, ‘’şeylerin’’ farklı olduğu ve ‘’sanki’’ mantığının gerçek sayıldığı bir dünyanın müthiş alanına geçilerek kahramanın seyirciyle bütünleşmesi sağlanmış olur. Filmin son karesindeki görüntü bu fikir bağlamında yorumlanabilir mi? –Fight Club, yalnızca bir film değildir.

‘’Reklamcılar için yaklaşık yirmi milyar dolarlık bir pazarı temsil eden ve yılda yaklaşık kırk bin TV reklamı seyreden üç yaş altı çocukların bildikleri markalı karakterlerin sayısı, bildikleri hayvanlardan fazladır. İngiltere’nin Middlesex şehrindeki Tüketici Bilgi Merkezi CEO’su Bryan Urbick’e göre dünyanın her yerinde çocukların ilk anladığı sözcük artık anne veya baba değil McDonald’s olmaktadır. On sekiz aylık bebeklerin çoğu McDonald’s diyemez, doğru ancak fast-food zincirinin kırmızı ve sarı renklerdeki logosunu, çatısını, sarı kemerlerini tanıyabilirler. Böylece minik, tombul parmaklarını, arabanın arka koltuğundan McDonalds’a doğru uzatabilirler. Bu noktada baba, park yerine girer ve herkes karnını doyurur, mutlu olur.

Durum daha da kötüye gidiyor. On sekiz aylık bebeklerin McDonald’s ve Camel gibi markaları tanımasının ana sebebi, günümüzün medya ağırlıklı kültüründe reklamların sayıca artması ve reklama maruz kalan çocukların yaşlarının giderek küçülmesidir. Daha üç aylıkken bebeklerin yüzde kırkı düzenli olarak TV izler hale geliyor ve aynı çocuklar, iki yaşlarına geldiklerinde bu oran yüzde doksanlara çıkıyor. Tabii bu çocukların internet, cep telefonu, bilgisayar oyunları ve bilboardlar yoluyla maruz kaldıkları reklam bombardımanını da unutmamak lazım.

Çocuklar markaları ezberlemekle de kalmıyor. Markalarla ilgili tercihler de oluşturuyorlar. Pediatric dergisinin 2010’da yayınladığı, Yale Üniversitesi Gıda Politikası ve Obezite bölümünden Christina Roberto’nun kaleme aldığı araştırmanın sonuçlarına göre, okul öncesi yaşlardaki altmış üç çocuktan, birbirlerinin tamamen aynı yiyecek çiftlerini tatmaları istenmiş (hamburger, kızarmış tavuk parçaları, kızarmış patetes, süt ve havuç). Bu gıdaların ilk grubunu, logosuz, düz ambalaj kâğıtlarına; ikinci grubu ise McDonald’s logosunu taşıyan kâğıtlara sarmışlar. Çocukların çok büyük kısmı, McDonald’s tarafından üretildiğine inandıkları yiyecek ve içeceklerin tadını daha lezzetli bulmuş. Üstelik havuçlar için bile aynı beğeniyi ifade etmişler.’’ (Martin Lindstrom, Brandwashed)

mcdonalds

‘’Birçok kişi gibi ben de ikea yataklarının kölesi olmuştum. Erika pekkari halıları, ying yang desenli kahve masası, klipsk özel ev ofisi ünitesi, hovetreck ev egzersiz bisikleti veya yeşil çizgili bir ohmashab koltuğu hatta hatta klorlanmamış kâğıttan yapılmış ryslampa abajurları gibi bir şey gördüğümde onu almak zorundaydım. Katalogları elimden düşürmez ne tip bir yemek seti kişiliğimi yansıtır diye düşünürdüm. Hepsini almıştım. Hatta yerliler tarafından alın teri dökerek yapıldığı anlaşılsın diye içinde minik baloncuklar ve hatalar bulunan cam tabaklarım bile vardı’’ diyen anlatıcı kapitalizmin hedeflediği doğrultuda dünyevi şeylere bağımlı hale gelerek kendi yanılsama ve isteklerinin tutsağı olmuş ve içine düştüğü korkunç ağın içinden çıkamamaktadır.

‘’Born to Buy’ın yazarı Juliet Schor’a göre, on sekiz aylıkken logoları tanımaya başlayan çocuklar, yaşları ilerlediğinde sadece bu markaları tercih etmekle kalmıyor, aynı zamanda bu markaların kendi kişisel özellikleriyle (ya da arzu ettikleri kişisel özelliklerle) bağlantılı olduğuna da inanıyor. Örneğin, süper teknolojik, güçlü, hızlı, sofistike olmak gibi. Daha da ürkütücü olan, henüz üç yaşındaki bebeklerin, belirli markaları kullanma konusunda bu yaşta bile üzerlerinde sosyal bir baskı hissetmeleri ve belli markalara sahip olmanın, onları üzerlerine giymenin ya da tüketmenin, hayat yolunda önlerindeki kapıları açacağına inanıyor olmaları.’’ (Martin Lindstrom, Brandwashed)

Sahip olduğu şeylerin kişiyi ele geçirdiği tüketim toplumunda montaj bandı üzerinde seri üretimi yapılan bir kol saatinin veya otomobilin cesaret, özgürlük veya macera kavramlarıyla özdeşleştirilmesini sağlamak, giyilen elbisenin değil de markasının kişiliğini yansıttığını düşünmek, suçu, fakirliği, açlığı umursamadan tüketmek kapitalist sisteminin en büyük başarısı olmuştur. Bu konuda yapılmış en başarılı analizlerden biri şöyle demektedir.

‘’Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir, başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üreti­min araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikirsel ifadesinden başka bir şey değildir, egemen düşünceler, fikirler biçiminde kavranan maddi, egemen ilişkilerdir, şu halde bir sı­nıfı egemen sınıf yapan ilişkilerin ifadesidirler; başka bir deyişle bu düşünceler, onun egemenliğinin fikirleridirler.’’ (Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi)

Anlatıcının gittiği terapi grupları gönüllü kölelikten, kendi yanılsamalarının tutsağı olmaktan ve dünyevi şeylere bağımlılıktan kurtularak gerçek varlığın bilincine varmasına yardımcı olur. Ne bankadaki parasının, ne bindiği arabasının ne evindeki markalı eşyaların ne de sorumsuzca tüketmenin kurtuluşuna hiçbir katkısının olmayacağını anlayan anlatıcı ‘’Karanlık ve sessizlikle bütün oldum. Özgürlüğü buldum. Hiç ümidimin kalmaması özgürlük demekti’’ dese de toplumsal koşullandırmaların etkisinden tam anlamıyla kurtulamadığından alıştığı düzenin bozulmasını içten içe istememektedir. Bu durum macera çağrısına yanıt vermekte kararsız kalan ‘’kahramanın’’ yaşadığı ikilem olarak yorumlanabilir. Bir yanda alışkanlıkların güvenli ortamı bilindik yaşam, bir yanda her türlü tehlikenin kol gezdiği zorlu yol… Macera çağrısına yanıt vermekten kaçınmasına karşın ‘’kader’’ anlatıcıyı dönüşü olmayan bir yola sokar.

‘’Çağdaş insanın açmazı da budur: Ne kadar güçlenirse, kendini o denli mutsuz hissetmektedir. Sahip olduğumuz şeyler, sadece daha çok şeye “ihtiyaç” duymamıza yarar ve ne kadar çok şeye sahip olursak, elimizdekileri korumak için o kadar çok şeye ihtiyaç duyarız. Sadece arazisinin yanındaki toprağı elde etmek için yanıp tutuşan toprak sahibi gibi, çağdaş tüketici de, sadece halen elinde bulunan ürünlere yakın ürünlere gereksinim duyar. TV videoya; video bir CD çalara; CD çalar da bir bilgisayara ve bilgisayar da sonu gelmeyen yazılımlara “gereksinim” duyar. Otomobil ilk önce hırsızlığa karşı alarm sistemlerine, radyo-teybe, bilgisayar donanımına, sonra gidilecek yerlere, arabaya servis yapılan alışveriş ve eğlence merkezlerine, ardından park yerlerine ve kısa bir süre içinde de çağdaş uygarlık namına ortada ne varsa, hepsine (kişinin almaya gücünün yetmeye başlaması için ömür boyu esir gibi çalışmasını gerektiren mallara) “gereksinim” duyacaktır. Kişi daha sonra donup, kendisine hizmet etmekten ziyade efendisi olmaya yüz tutmuş bu “zenginliklerinin” tadını çıkarmak için hiç boş zamanı olmadığından yakınacaktır.’’ (Benjamin Barber, McWorld’e Karşı Cihad)

Evi yıkıldığında bile gidecek hiçbir yerinin olmaması, birkaç saat önce tanıştığı birini arayacak kadar yalnız ve çaresiz olması toplumun parçalanmışlığına örnektir. Bir saka kuşu, bir kaplumbağa, bir karınca, bir balık, bir ağaç dünyanın her yerinde aynıdır ve benzer davranışları gösterirler. Ancak kapitalizm insanı, türünden farklı davranışlar sergilemeye zorlayarak tek tip bir tüketim kültürü yaratmak istemekte ancak insan doğasının dizginlenemez yönünü de bildiğinden güçlü markalar, sıradışı sporlar, hobiler, çeşitli ritüeller, endüstriyel futbol, magazin, ucuz TV programları, dövme yaptırma gibi birçok işlevsiz ve zihinsel olarak geriletici hareketleri modern insanın önüne koyarak teşvik etmekte, insanın aklını kullanması önlenmeye çalışılmaktadır. Geçtiğimiz günlerde dövme salonu işleten ve vücudunun pek çok yerinde dövmeler bulunan bir kadının ‘’dövmelerinin benzerlerinin hiç kimsede olmaması’’ için sürekli eklemeler yaptırdığını ve birçok insanın da benzer dürtülerle hareket ettiğini söylediğini duydum. Benzerliğin insanlığı güçlendirmesi gerekirken günümüzde insan kendi türünden kaçmakta aradaki bağları koparmaya çalışmaktadır.

edward-norton-fight-club

İçinde yaşadığımız dünyanın anlamlandırılması sürecinde modern toplumlardaki büyük çoğunluk, içinde yaşadığı toplum ve dünyada olan biten olaylar ve gelişmelerden medyada yer aldığı kadar ve yer aldığı şekilde haberdar olmaktadır. Yaşama ilişkin her türlü anlamın ya da bilginin yeniden üretimi ve geniş halk kesimleri tarafından tüketimi giderek artan bir şekilde kitle iletişim araçlarının aracılığıyla gerçekleşmekte, böylece toplumsal hayatta doğru, yanlış, gerçek, yalan, iyi, kötü kavramlarının içeriği büyük ölçüde medya vasıtasıyla yerine getirilmektedir.

Kapitalist piyasa koşulları mantığına göre faaliyet gösteren birer endüstri haline gelen medya günümüzde hem sermayenin hem de ideolojik yeniden üretimin önemli bir alanı haline gelmiştir. Büyük çoğunluğu, doğrudan meslekle ilişkisi olmayan sermayedarların elinde bulunan medya daha fazla reklam geliri elde etmek için reklam verenlerin beklentilerine uygun yayın politikaları geliştirmeye başlamıştır. Kamusal fayda ve toplumsal sorumluluk ilkelerinden sıyrılarak giderek “eğlence medyası” haline dönüşen günümüz medyasının büyük bir kısmını oluşturan “eğlence medyası, erdem ve ahlakın geliştirilmesinden çok bireysel zevkleri geliştirmeye hizmet etmekte, kitlelere insan olarak seslenmek yerine tüketici olarak görmeyi tercih etmektedir. Halkına ve insanlığa ihanet içerisindeki medyada ekonomi, politika, sanat haberleri yerine özel hayatlar, skandallar, sansasyonel, eğlendirici ve düşünmeyi engellediği için zihni geriletici içerikler sunulmakta, ciddi konular ise daha fazla izlenme oranı uğruna magazin sosuna bulandırılmakta, işbirliği adı altında finans-kapitalin gönüllü köleliği yapılmaktadır.

Hint düşüncesinde gözleri bağlı halde yaşadığı yerden uzağa götürülüp ıssız bir yerde terk edilen adamdan söz edilir. ‘’Ben şunun oğluyum, ben mutluyum veya mutsuzum, ben akıllıyım ve aptalım, ben dindarım. Nasıl yaşamalıyım, kurtuluşum nerde’’ diyen adam, karısı, oğlu, dostu, evi, eşyaları, sürüleri kısacası pek çok şey için duyduğu isteklerin tutsağıdır. Kapitalist tüketim toplumlarında kişinin uykularını kaçıran canı değil sahip olduğu eşyalardır. İnsanların kapılarını kapatmadığı eski dönemlerden bahsedilse de insan türü, özel mülkiyeti keşfettiği andan yani bir toprak parçasını çevirerek burası benim dediği andan itibaren kapılarını yavaş yavaş kapatmaya ve kendi türünden olanları ötekileştirmeye başlamıştır.

‘’Her şey acıdır, her şey geçicidir’’ diyen Budist düşüncede acının varlığı kötümserliğe yol açmadığı gibi evrensel bir yasa, olumlu, harekete geçirici bir değer ve selametin olmazsa olmaz koşulu olarak kabul edilir. Meditasyon yöntemleri ve insanlık halinin aşılması demek olan selamet öğretileri, insanı acıdan kurtardıkları oranda değer kazandıklarından varlık nedenini evrensel acıda bulurlar. Hint düşüncesinde insanlık halini ifade etmek için bağlanma, zincirlenme, tutsaklık, unutma, sarhoşluk, uyku, cahillik imgeleri aynı anda kullanılırken insanlık halinin aşılması, özgürlük ve kurtuluşu ifade etmek için bağlardan kurtulma, perdenin yırtılması veya uyanma imgelerine başvurulur. Film boyunca uyku ile uyanıklık arasında gidip gelen anlatıcının nihai ‘’uyanışını’’ gerçekleştirmesi ikinci doğumuna işaret eder ancak bu doğumu başarısız bir doğum olarak görmek yerinde olacaktır.

Anlatıcının dünyadan elini eteğini çekmek, malından, mülkünden ve hırslarından arınmak, köklü bir inzivaya çekilmek maksadıyla yaşamaya başladığı ev, toplumdan ve gündelik hayattan olabildiğince uzakta, çevresinde yerleşimin olmadığı, zorunlu ihtiyaçlar dışında hiçbir şey barındırmayan bir evdir. Bu durumdan memnuniyet duyduğunu şu sözlerle ifade eder. ‘’Hayatımdaki her şeyin önemi azaldı. İlk ayın sonunda artık televizyonu özlemez olmuştum.’’ Böylece benliğini tanıma, özgürleşme, maddenin kölesi olmaktan kurtulma yolunda ilerleyen anlatı tüm film boyunca inisiyasyon süreci yaşamaktadır.

brad-pitt-fight-club

Macera çağrısına olumlu yanıt veren ve zorlu yollardan geçip görevini başaran kahraman içsel yolculuğunu tamamlayıp kendini tanıdıktan sonra cehalet içindeki gündelik yaşama dönerek diğer insanlara yardımcı olurken ikinci doğumunu yani uyanışını gerçekleştiren anlatıcının durumu, içinde yaşadığı sistemin kötü olduğunu bilmesine karşın yerine koyacak iyiyi bulamadığı için yok etmeyi tercih ederek kozmos’dan kaos’a yani gerilemeye denk gelmektedir.

‘’Bizi bu aralar neler korkutuyor? Bir sürü şey… Birçoğumuz ekonomik krizden, işimizi kaybetmekten, konut kredimizi ödeyememekten korkuyoruz. Eşimizin ya da sevgilimizin bizi terk etmesinden korkuyoruz. Yalnızlıktan, arkadaşsız kalmaktan korkuyoruz. Cinsel anlamda yetersizlikten korkuyoruz. Kanser olmaktan korkuyoruz. Yaşlanıp kalçamızı kırmaktan… Ölmekten… Uçağa binmekten, araba kullanmaktan korkuyoruz. Teröristlerden, küresel ısınmadan korkuyoruz. Yediğimiz etteki e.coli bakterisinden, sütümüzdeki hormonlardan, balıktaki civadan… Virüslerin bilgisayarımıza ve suyumuza bulaşmasından korkuyoruz. Depremlerin, bastığımız toprağı alt üst etmesinden, çocuğumuzun bir yabancı tarafından arabaya atılıp kaçırılmasından korkuyoruz. Davranış bilimi temelinde danışmanlık sunan Gavin Johnston şirketine göre, birçok marka, antropolojinin ‘’panoramik korku’’ olarak adlandırdığı, ‘’kontrolün kaybedildiğini iddia eden yıkıcı bir duygunun kitlelere pompalandığı, tüketicileri, bulabilecekleri her tür konforu aramaya iten’’ durumdan istifade etmeye çalışıyor.

İşte bizi üç kat fazla nemlendirici krem, ısıya dayanıklı, duştan sonra kullanılan saç kremi, diş beyazlatıcı şerit ve vitamin kompleksi satın almaya sevk eden şey, bazıları pazarlamacı ve reklamcılar tarafından beynimize kazınan, bazıları beynimizde mevcut olup yine aynı kesim tarafından abartıldıkça abartılan, bitmek tükenmek bilmez bu korkular. Spor salonu üyeliklerini ve organik gıdaları ve şişe suları ve hava nemlendiricileri ve tasarımcı imzası taşıyan kıyafetleri ve Viagra’yı ve deprem sigortasını ve su arıtma sistemlerini ve estetik ameliyatlarını ve bisiklet kilitlerini… Hırsız alarmlarını hiç saymıyorum bile.’’ (Martin Lindstrom, Brandwashed)

Sömürünün sürmesi insanın cehaletine borçludur. Kendine, dünyaya, yaşama yabancılaşan insan bu cehalet nedeniyle kullaşmaktadır. Kulluktan kurtularak kurtuluşa erme ise acılı bir süreçtir. Mısır Ölüler Kitabında ölen kişinin kalbi ile iyilik oranının Osiris, İsis, Neftis ve Anubis’in karşısında tartılacağı yazılıdır. Kalbin tanrıça İsis’in taşıdığı doğruluk tüyü ile karşılaştırılması sonucu kalbin ağır gelmesi kişinin kötülüklerinin, tüyün ağır gelmesi ise kişinin iyiliklerinin daha fazla olduğuna işaret eder. Kalbin tüy kadar hafif olduğu ancak insanın cehaletinin ve günahlarının kalbi ağırlaştırdığı ve kirlenen kalbin ateşle temizlenmesi gerektiği teması Sümer ve İslam düşüncesinde de benzer şekilde işlenir. Çok değerli bir film olan Jacob’s Ladder filminden muhteşem bir repliği yazmadan geçemeyeceğim. ‘’Cehennemde yanacak tek şey senin hayata sarılan parçandır. Bunları yakacaklar. Ama bu bir ceza değil. Ruhunu kurtarmak istiyorlar.’’

”…ben önümüzdeki yıllarda pazarlamanın giderek daha büyük ölçüde korkuyu temel alacağını öngörüyorum. Unutmayalım ki, dünyadaki stresimiz ne kadar artar, ne kadar korkarsak, sağlam bir dayanak arayışımız o kadar artar. Sağlam dayanak arayışımız ne kadar artarsa, dopamine bağımlılığımız da o kadar fazlalaşır. Ve beynimize ne kadar dopamin akını olursa, bir şeyler satın alma isteğimiz o kadar yükselir. Hızlı bir asansöre binmek gibi bir şeydir bu, kendinizi dışarı atıp kurtulma olanağı yoktur. ”Amerikalılara 11 Eylül sonrası korku dolu gergin günlerde biraz olsun rahatlayabilmek için ne yapmalarını önerirsiniz?” diye sorulduğunda, tek bir basit cümleyle ”alışverişe çıkın” diyen George W. Bush’un beynimiz hakkında bildiği bir şeyler vardı herhalde.” (Martin Lindstrom - Buy.ology)

Dünyada insan hayat ve maddeyle aldatıcı bir ilişki içine sürüklenmiştir. Bunun nedeni cehalettir ve cehalet sürdüğü müddetçe acı eksik olmayacaktır. ‘’Acı çekiyorum’’, ‘’istiyorum’’, ‘’nefret ediyorum’’ demek ve bu ben’in ruhla ilgili olduğunu düşünmek yanılsama içinde yaşamak ve bunu uzatmak anlamına gelir. O halde hareket noktası yanılsama içinde olan her eylem çekilen acıyı artırmaktan ileri gitmeyecektir.

david-fincher-filmleri

Peder W. Schmidt’in temsilcisi olduğu ‘’Kültür Tarihi’’ okulu ilkel toplumu üç aşamaya ayırmaktadır. Birinci aşamaya anaerkil veya ataerkil olduklarına dair bir bilgi bulunmayan, cinsler arası eşitliğin hüküm sürdüğü, bilinen en ilkel insanın yaşadığı avcı toplayıcı topluluğu, ikinci aşamaya klan sistemleri, ritüel ve mitos gelenekleri çok daha gelişmiş, erkeklerin egemen olduğu totemci avcı topluluğu üçüncü ve son aşamaya ise avcı topluluklardan tamamıyla farklı bir toplumsal örgütlenmenin söz konusu olduğu, kadınlar lehine belirgin bir ayrımcılığın olduğu bitki toplayıcılığından tarım toplumunu yerleştirmektedir.

Birinci türdeki basit toplumlarda erkekler avcı iken, kadınlar kök, yemiş ve çeşitli türden böceklerin toplayıcısıdırlar. İkinci tür toplumların geliştiği yerlerde av bolluğu bulunmaktadır ve yalnız erkeğin yapabildiği tehlikeli av sanatı sürmekte olduğundan ataerkil bir yapı hâkimdir. Üçüncü türde ise beslenmenin temeli bitkilerdir. Burada üstün görünen yalnız çocukları yapan değil, yiyeceği de üreten kadınlar anaerkil bir yapı meydana getirmişlerdir.

Üçüncü tür toplumun erkekleri tamamıyla çoğunlukla, cinsel ilişkiyle hamilelik ve doğum arasındaki bağıntı konusunda tamamıyla cahil ve toplumdaki egemenliklerini kaybetmeleri sonucu aşağılık duygularının esiri olmuşlardır. Tarımı keşfeden ve kendi besininin üreticisi olan insan türü atalardan kalma davranış biçimlerini değiştirmek durumunda kalmıştır. Çünkü bitki ekimi eskisinden daha farklı yönlendirilen bir işbölümünü gerektirmiştir ve geçim araçlarının sağlanmasındaki başlıca sorumluluk artık kadınlara düşmekteydi. Güçlerini yeniden elde edebilmek için Peder Schmidt’in görüşüne göre gizli evler kurmuşlardır. Bu gizli evlere kabul ediliş genellikle sınırlıdır ve herkes için değildir. Gizli erkek derneklerinin en önde gelen ilahları dişidir. Anlatıcının her şeyin temeline Marla Singer’ı yerleştirmesi bunun bir göstergesi sayılabilir.

‘’Bitkilerin evcilleştirilmesi eskiden erişilemeyen bir var oluşsal durum yarattı ve dolayısıyla kimi değerleri alt üst edip, kimi yeni değerler yaratarak ön-neolitik insanın manevi dünyasını kökten değiştirdi. Tarımın keşfinin ilk ve belki de en önemli sonucu paleolitik avcıların değerinde bir krize yol açar; Hayvan dünyasıyla dinsel nitelikteki ilişkilerin yerini, insan ile bitkiler arasındaki mistik dayanışma adı verilebilecek olgu alır. O zaman dek hayatın özünü ve kutsallığını kemik ve kan temsil ederken, artık bu değeri tohum ve kan canlandıracaktır. Ayrıca kadın ve dişiliğin kutsallığı ilk sıraya geçer. Kadınlar bitkilerin evcilleştirilmesinde belirgin bir rol oynadığı için, ekili tarlaların sahipleri olurlar ve bu da onların toplumsal konumunu yükseltip ‘’anayer’’ gibi özgül kurumlar yaratır yani koca, eşinin evinde oturmak zorunda kalır.’’ (M.Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi)

Tek yakın arkadaşı Bob’un testislerinin alınması ancak tedavinin yan etkisi sonucu göğüslerinin çıkmaya başlaması, evi havaya uçan anlatıcıya daha kötüsü de olabilirdi, kadının biri penisini kesip atabilirdi denmesi, herhalde testis kanserini bana bırakırsın, teknik olarak orası benim hakkım senin hala testislerin var sözleri tarım toplumundaki kadının erkeğin rolünü elinden alması ve bunu içine sindiremeyen avcı erkeğin durumuna yapılan göndermeler olarak görülebilir. Avcı toplumundan tarım toplumuna geçmek istemeyen ve kadının elde ettiği gücü kırmak isteyen bir ilkel olan Tyler Durden karakterinin ‘’Biz kadınlar tarafından yetiştirilmiş çocuklarız’’ sözleri ve babanın terk etmesinin vurgulanması, erkeklerin üzerine düşeni yapmadığı, erkek çocukların küçümsenen kadınlar tarafından büyütülmek zorunda kalmasının ve böylece anne ile bağlarını koparamadıklarının eleştirisidir. Doğum ve anne kucağı etkilerinden kurtulamamış, kadın düşmanı ve sorumluluklarından kaçan baba figürüyle hesaplaşmak isteyen Tyler Durden karakteri aracılığıyla maceraya atılan anlatıcı, babası olmadığı için ikinci doğumunu gerçekleştirememiş ve bebeklikte takılı kalmıştır.

İnsanın olgunlaşması ortalama yirmi yıl almakta ve bu gelişimin büyük bölümü anne-baba gözetimine bağımlı yürümektedir. Anlatıcının babası onu küçükken terk ettiğinden ‘’baba modeli’’ yerine koyabileceği kişi patronu olmuştur. Tyler Durden karakteri ile yaptıkları konuşmada, dövüşebilmek için anlatıcının patronunu, Tyler Durden karakterinin ise babasını seçmesi bunu doğrulamaktadır. Geza Röheim’in ‘’İlkel Savaş Psikolojisi’’ çalışmasında ortaya koyduğu gibi baba ilk düşmandır ve her düşman babanın simgesidir ve ‘’öldürülen her şey baba olur.’’

‘’Çocuğun yetişkinliğe geçişi gelişmiş toplumlarda yıllar süren eğitimle gerçekleşirken, ilkel düzeyde birçok kabilenin dinsel takviminin en önemli törenlerinden olan erginlik ritleriyle birdenbire kısa sürede tamamlanır. Örneğin, Orta Avustralyalı Aranda genci, on, on iki yaşlarına gelince, yaşıtlarıyla birlikte köyün erkekleri tarafından alınıp bir kaç kez havaya fırlatılır, bu sırada kadınlar çevrelerinde dans etmekte, kollarını sallamakta ve bağırmaktadırlar. Sonra her çocuğun göğsü ve sırtı erkekler tarafından boyanır ve çocuğa, şimdi üstünde, kendisinin yaşayan karşılığı olduğu mitolojik atanın işaretini taşıdığı söylenir. Bundan sonra kadınlarla ve kızlarla oynayıp kamp yapmayacağı, erkeklerle birlikte olacağı anlatılır. Onlarla gidip kök toplamayacak, küçük hayvanların peşine düşmeyecek artık erkeklerle büyük hayvan avına katılacaktır.’’ (Joseph Campbell, İlkel Mitoloji)

Genç insanın ‘’kaba enerjisinin’’ kırıldığı bu rit ve öğretilerin ana amaçlarından biri, benlik duygusunun olabildiği kadar bastırılması ve katılım duygusunun geliştirilmesidir. Kadın bir çocuğun geçici gövdesini doğurur ancak erkekler onu ruhsal olarak doğuracaklardır. Hiçbir çocuk ve hiçbir kadın ikinci doğumun acı ve korkularına değen bu dönüşümün fiziksel ve psikolojik uygulaması sırasında dünyevi annenin yok olmasının karşılığı olarak erkek çocuğun esnek zihni ve iradesinin dünyevi yaşama ve erkeklik imgesine doğru yönlendirildiği bu törenlerin gizemini bilmeyecektir.

“Ngatatara ve Batılı Arandalara göre eğer genç erkekler erginlenme ritinin disipliniyle eğitilmezlerse cin olabilirler ve göğe uçarlar; yaşlıları öldürür ve yerler. Onların uçmasını engellemek için yaşlı erkekler gençleri simgesel olarak öldürür ve yerler - ve hatta delikanlılar itaat etmezse gerçekten öldürülebilirler. Son yularda gençlik suçları konusunda öğrendiklerimizle, belki bu aşırı bir tehdit de değil. (Joseph Campbell, İlkel Mitoloji)

fight-club-film

Toplumsal koşullandırmalarla baş etmek yerine onları içselleştirerek karakterinin bir parçası haline getiren bu nedenle de kendisine yabancılaşan anlatıcının yaşadığı inisiyasyon sürecinin anlatıldığı, yeni bir başlangıç umudu aşılamasa da yer yer eskatolojik öğeler barındıran teknik anlamda ve kurgusuyla başarılı ancak getirdiği çözüm önerisi ve anlatmak istedikleriyle başarısız bir filmdir. Anlatıcının topluma dönüşünü gerçekleştiremediği, bilinçli bir eleştiriden yoksundur ve gerek ‘’Tibet felsefesi’’ diyen anlatıcının sözü gerekse Brad Pitt’in Seven Years in Tibet (1997) filminin afişinin bulunduğu bir sinemanın gösterilmesi Hint, Çin, Tibet, Samkhya ve Budha öğretilerinden bahsedilmesi, o fikirlerin anlaşılması veya uygulanması değil o an için ‘’güzel’’ gözükmesindendir. Eleştirmesine karşın Fight Club çağının ve tüketim toplumunun bir ürünüdür ve David Fincher’in yönetmenliğinden ‘’bilinçli eleştiri’’ beklemek akla hakaret etmek anlamına gelecektir. Filmin elde ettiği başarı üzerine bilgisayar oyununun piyasaya sürülmüş olması buna örnek olarak gösterilebilir.

New York Üniversitesi antropoloji profesörü Randall White, ilk insanların henüz cinsel ilişki ile doğum arasında bir bağlantı kuramadıkları bir dönem olduğunu ve bu bağlantı kuruluncaya kadar, kadının erkekten çok daha gizemli ve mucizevî bir varlık gibi görünmüş olabileceğini iddia eder. Kadının üreme yeteneğinden haberli ancak bundaki kendi rolünü bilmeyen ilkel erkek ve kadını cinsel bir nesne olarak gören modern erkek zihniyeti filmde, tuvalet içerisindeki prezervatiflerin gösterilmesiyle ve ‘’bu aşk değil, spor’’ sözleriyle simgelenir. Tyler Durden karakterinin iç yüzünü anlamak için küçük bir öyküyle devam edelim.

‘’Bütün ormanların hep yeşil kaldığı günlerde (…) uyuyan dağların çoğunun henüz insan olduğu günlerde, bu eskide kalmış günlerde büyücülüğü yalnızca Ona ülkesinin kadınları biliyordu. Onların kendi kulübeleri vardı ve erkekler oraya yaklaşmaya cesaret edemezlerdi. Kızlar, kadınlığa erişmeye başlayınca büyü sanatını öğrenmeye başlıyorlardı ve hoşnut olmadıkları herkese hastalık hatta ölüm getirmenin yolunu öğreniyorlardı.
Erkekler müthiş bir korku içinde ve boyun eğmiş, durumda yaşıyorlardı. Elbette köyü etle doyuracak ok ve yayları vardı fakat silahların büyü ve hastalık karşısında ne yararı var diye soruyorlardı. Kadınların baskısı arttıkça arttı ve durum kötüledikçe kötüledi öyle ki erkekler sonunda ölü bir büyücünün canlısından daha az tehlikeli olacağını düşünmeye başladılar. Böylece bütün kadınları öldürmeye karar verdiler ve büyük bir kıyım yaparak çocuklar hariç insan biçiminde hiçbir dişiyi bırakmadılar. Öyle ki erkekler karısız kalmışlardı. Küçük kızlar büyüyene kadar beklemek zorundaydılar.

O sırada ortaya büyük bir sorun çıktı: erkekler elde ettikleri üstünlüğü nasıl sürdüreceklerdi? Bir gün, kız çocuklar büyüdüklerinde bir araya gelip eski üstünlüklerini geri alabilirlerdi. Bunu engellemek için erkekler kendi gizli derneklerini kurdular ve kadın evini yok ettiler. Evin yanına hiçbir kadının gelmesine izin yoktu ve cezası ölümdü. Bu kararın kendi kadınları tarafından saygı görmesini sağlayabilmek için erkekler yeni tür Ona cin ailesi yarattılar. Kısmen kendi hayalleriyle kısmen halk öyküleri ve eski efsanelerden yaratılan bu garip varlıklar ev üyelerinde vücut bularak görünür oluyorlardı ve böylece kadınları gizli toplantılarından korkutarak yaklaşmalarını engelliyorlardı. Bu yaratıkların kadınlardan nefret ettikleri ve erkeklerden yana oldukları, evin çoğunlukla uzun süren törenleri sırasında erkeklere büyülü yiyecekler verdikleri söyleniyordu. Sinirli oldukları evden köye kadar gelen bağırtılar ve esrarengiz çığlıklarla anlaşılıyordu ve kadınlar bazen erkeklerin böyle heyecanlı bir oturumdan sonra yırtık yüzlerle, kanayan burunlarla döndüklerini görüyorlardı.’’ (Joseph Campbell, İlkel Mitoloji)

Erginlik ritlerinin amacı çocukları, erkek ve kız, yetişkin insanlara, anne babaya ve kabile üyesine dönüştürmekken cinsler arası eşitliği ve dayanışmayı yıkarak, kadınların korkutulması ve boyun eğdirilmesi yoluyla erkek egemenliğinin ele geçirilmesini isteyen gizli erkek dernekleri rezil, ahlaksız bir amaç güder ve buna ulaşmak için kullandığı araçlar da rezil, ahlaksızdır. Bütün bunların kötü sonucu yalnızca cinsler arası toplumsal dengenin bozulması değil, bu tür araçlarla uğraşan erkeklerin de kabalaşması ve ben merkezli olmalarıdır. Burada da Tyler Durden film boyunca net bir şekilde anlayamadığımız amaçları doğrultusunda ordusunun askerlerini annelerinden koparmaktadır onları sözde ‘’gerçek erkek’’ haline getirmektedir.

Doğumla erginlenme arasındaki dönemde sinir sistemi üzerinde iz bırakan ve silinmeyen ilk etkiler doğum anının kendisinden kalmadır. Bebek tarafından, ciğerlerinin çalışmaya başlamasından önce yaşanılan kan dolaşımındaki tıkanma ve boğulma duyusunun yarattığı belirgin korku öksürüğe tutulma, kan dolaşımında hızlanma, baş dönmesi ve hatta bayılma gibi fiziksel etkileri yaşam boyu korku anlarında az çok yinelenme eğilimi taşır. Yani doğum travması dönüşüm arketipi olarak güvenliğin yitirildiği ve kökten bir değişikliğe eşlik eden ölüm tehdidiyle birlikte güçlü bir duygusal etkiyle kendini gösterir. Bütün eşik geçişlerinde doğumla karşılaştırma vardır ve ritüel olarak her yerde rahme dönüş imgesi yoluyla temsil edilir. Anlatıcının kendini vurduğu sahnede yaşadığı travma buna örnektir.

kara-filmler

Project Mayhem tüm finansal kurumların, kredi kartı şirketlerinin ve bankaların yok edilerek hesapların sıfırlanması ve her şeyin başa dönmesini hedeflerken, insanların maddiyata değil öz niteliklerine uygun yaşayacakları bir dünya idealinin nasıl olacağına ilişkin hiçbir şey söyleyemez. Maddenin farklılaşmamış ilk haline indirgenmesi, yaratılış öncesine dönüşü işaret etse de rahme geri dönüş olarak tanımlanabilecek bu dünyanın kökenlerine simgesel dönüşle yani kozmogoninin yeniden hayata geçirilmesi yoluyla sağlanan iyileşme dünyayı ve insanlığı daha iyiye götürmek için nasıl vücut bulacağına yanıt verilmez. Yeni bir yaratılış mümkün olmayacağına göre yok oluş son hamle olacaktır. Buradaki esas nokta aşma olarak ele alındığında aşılmış olan şey hiçlik haline gelmeyecektir. Kapitalizmin insanı türüne yabancılaştıran hali aşılamayınca her şeyin yok edilmesi fikrinden başka fikir üretilememiştir.

Tyler Durden’ın oluşturduğu ordu kendi başına düşünme yeteneği olmayan mutlak itaat eden faşist bir örgütlenme yapısına sahiptir. Gruba girmek için aşağılanma mekanizmasının kullanılması ‘’masonik’’ örgüt yapısı ile benzer özellikler göstermektedir. Finans örgütlerinin bütün kayıtları yok edilse dahi kurulacak yeni düzende temel alınacak yapı ne olacaktır, açık değildir. Faşizm söyleme özgürlüğü değil ne söyleyeceğinin dikte edilmesidir ilkesinden hareketle talimatlar dışında başka hiçbir söze tahammülünün olmaması hatta kendi emirlerinin ilk halinden başka bir şeyin kabul edilmemesi ve aralarında kadın bulunmaması bunu doğrular niteliktedir. Eskiden insanlar özgürce düşünmeye cesaret edemezken günümüzde cesareti olan ancak düşünemeyen ve düşünmesi engellenen, direktifleri uygulamayı özgür düşünce zanneden insan türü yönetmeliklerin kendilerine yüklediklerini yerine getirmeyi iyi ‘’insan’’ olmak için yeterli saymaktadır. Yönetmelikte böyle yazıyor, elimizden bir şey gelmez diyerek vicdanları sızlamadan insanları ölüme terk edebilen doktorların ve hastanelerin bulunduğu bir sistemdir kapitalizm.

‘’Formel mantık zihinsel işlemleri belirlemeye koyulduğunda, deneysel içerikten, yani özgül ve olumsal içerikten, her tur somut olumlamadan bağımsız işler. Formalizm bu evrensellik iddiasıyla kendini meşrulaştırır. Formel mantık salt analitik olan dönüşümleri. yani düşüncenin, sadece kendi kendisiyle meşgul olduğu çıkarımları inceler. Mantıkçının gözünde somut bir olumlama yalnız ve yalnız pedagojik bir misal olarak değer taşır; örnekler ve bağlamlar istendiği gibi değiştirilebilir. Bir kere işlemeye başladıktan sonra düşünce kendi içinde hareket eder; salt minimum bir içerik barındırır, her an bu içerikten vazgeçmeye hazırdır ve asla kendine yeni bir içerik katmayı düşünmez; haliyle de hiç hata riski taşımaz. Bu formel düşünce yalnızca kendi kendisiyle salt özdeşliğini temel alır: “A A’dır, Eğer A B’yse ve B de C’yse, A C’dir” - Hegel, “Formel mantıkta düşünce, düşünülen nesneyle adeta hiçbir ilişkiye girmeden ayrı bir mecrada akar,” diye yazar.’’(Henri Lefebvre, Diyalektik Materyalizm)

Geçtiğimiz yıl Dünya Sağlık Örgütü’nün açıkladığı rakamlara bakıldığında dünya üzerinde obeziteden yani fazla yemekten kaynaklı hastalıklara bağlı ölümlerinin sayısının açlıktan ölenlerin üç katı olduğu görülecektir. Yüzyıllardır iktisadın bir kıtlık bilimi olduğunu iddia eden ancak kendi insanlarının kıtlıktan değil oburluktan öldüğü bir sistemi yaratan Batı iktisatçıları ve onun ülkemizdeki alkışlayıcıları ne düşünüyorlar acaba? Batı’nın kıtlıktan anladığı kaynakların sömürülmesine bahane oluşturulmasından ve açgözlülükten başka bir şey değildir ve bu durum filmde zengin kadınların ameliyatla aldırdığı yağlarından güzellik sabunu yapılmasıyla simgelenir.

‘’Babalarımız bizler için tanrı modeliydi. Eğer babalarımız bizi terk ettiyse tanrı nasıl biridir. Tanrı’nın senden hoşlanmama ihtimalini düşün’’ sözleri Hıristiyanlıktaki ilk günah fikri ve korkunun eleştirisi olarak görülebilir. Daha yaratım esnasında günahkâr olarak dünyaya gönderilen bir bebeği sevmeyen tanrı fikri ile büyüyen Hıristiyan gencin her geçen gün korkusunun artmasından daha doğal ne olabilir? Kaos projesi, maddenin ilk haline dönüş yani yaratılış öncesine dönme isteği olarak okunduğunda ilk günahın da olmadığı yeni bir dünya arzusu belirtilmiş olur.

‘’Bu şeyi başlatan adamı biliyor musun, geceleri sadece bir saat uyuyormuş, o müthiş biri’’ sözleri veya kendini vurmasına karşın ‘’hala ayakta durmasına inanamıyorum, ne dayanıklı adam’’ şeklindeki sözler bir ‘’üst-insan’’ kavramına, faşizme ve Nietzsche’ye bir göz kırpma olarak değerlendirilebilir. Pek çok öğreti nihilist öğeler taşımasına karşın nihilizm teriminin asıl ünü 1860’lar Rusya’sındaki kullanımıdır. Kurulu düzenin ve eski yetkelerin yıkılmasını istedikleri için Rus sosyal demokratları gericiler tarafından nihilist olarak adlandırılmışlardı. Oysa onlar çarlık düzenini ve toprak köleliğini yadsırken yerine koymak istedikleri yeni düzen için öneriler ileri sürüyorlardı. Nietzsche ‘üst insan’ olgusuna dayalı bir ‘’nihilizmi’’ savunmuştur. Filmin bu yönde okunmasına yönelik pek çok yazı olduğundan daha fazla değinmeyi gerekli görmüyorum.

‘’Ben bir geri çekme koordinatörüydüm. Satılmış olan araç sayısına A diyelim, bunu önce B dediğimiz arıza yapma olasılığıyla sonra da ödenen ortalama tazminatla yani C ile çarpıyoruz. Ortaya çıkan değer çekmenin maliyetinden düşükse, geri çekmeyiz.’’ Sözleri kapitalizmin özetidir. Kapitalizm kitleleri gerileterek, var olan veya var olabilecek her türlü insana özgü davranış biçimlerinin her türünü yok etmeyi hedeflerinin en başına yerleştirmiştir ve filmde atılan her yumruk özgürleşme yolunda atılan bir adım olabileceği gibi kapitalist toplumun dayatmalarına karşı çıkış da olabilir.

Kaosa haline dönüldüğünde ne olacaktır. Yeni bir düzen elbette kurulacaktır ancak altta kalanları, ezilenleri, sömürülenleri kim kurtaracaktır. Bütün kötü yöneticiler öldürülse bile yerini benzer zihniyete sahip olanların almayacağını kim garanti edebilir. Kapitalist zihniyet birkaç yüz yıldır binlerce zalim uygulayıcısının bu dünyadan ayrılmış olmasına karşın hala ayakta durmaya devam etmektedir. Bu konuda Descartes’ın ‘’Ne denli anlamsız ya da inanılmaz olursa olsun, düşünülebilecek hiçbir şey yoktur ki, şu ya da bu filozofumuzca savunulmamış olsun.’’ Sözlerini hatırlamak yerinde olacaktır.

dovus-kulubu-film

Fight Club, anne karnına düştüğü andan itibaren pazarlama teknikleri ve reklam kuşaklarının arasına sıkıştırılarak korku ile büyütülen, sermaye birikimi yolunda tüketim toplumunun önemsiz bir figürü konumuna indirgenen, türüne ve dünyaya yabancılaştırılan, seri üretim yapan bir fabrikanın montaj bandında üretilen piyasa ürünlerini kişiliği ile özdeşleştirmesi istenen, tektipleştirilerek yardımlaşma, dayanışma, paylaşma, fedakârlık, merhamet, sevgi kavramlarından habersiz yetiştirilen Batı gençliğinin isyanı olarak okunabilir. Ancak ‘’her şeyin ismini şirketler koyacak. IBM yıldız gemisi, Microsoft galaksisi, Starbucks gezegeni’’ diyerek tüketim toplumu eleştirisi yapmasına karşın kapitalizmin en yetkin eleştirisini yapmış olan bilimsel sosyalizm, komünizm veya marksizm düşüncesine yakın olmadığını, ne yapacağından habersiz, sıkıştığı köşeden nasıl kurtulacağını bilmeyen ancak doğasına uygun yaşamak yani ‘’insan’’ olmak isteyen Batılı gençliğin, kendilerini sömüren sistemi dönüştürecek veya yerine başkasını koyacak gücü bulamaması sonucu, var olanı tamamen yok etme çabası olarak görülmelidir.

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

Yazarın diğer film kritiklerini okumak için tıklayınız.

Benjamin Button’ın Pek de Tuhaf Olmayan Hikayesi


“Ah Tanrım!… Ne uzun zaman dilimidir; yaşam süresinde bir anlık mutluluk!.. Bir ömür boyu için yeterli olmaz mı? Az şey midir bu, bir insan yaşamı için?…” Beyaz Geceler / Dostoyevski

Oscar adaylarından The Curious Case of Benjamin Button, 6 Şubat günü vizyona girdi. David Fincher, Seven ve Fight Club gibi filmlerden sonra, oldukça yukarılarda seyreden beklentimizi, bu sefer yine Brad Pitt’li bir filmle ayakta tutmayı başarıyordu. Üstelik, oldukça etkileyici olan konusu, ayrı bir cazibe yaratıyordu. Ne de olsa, bir insanın hayatını yaşlılıktan çocukluğa kadar anlatmak, büyük cesaret işiydi ve bunu büyük bir yönetmenin elinde varacağı noktaları hayal etmek, başlı başına bir zevkti. Kahramanımız en az Fil Adam kadar ilginç bir yaratıktı. Bu tuhaf adamın, tuhaf bir dünyası, tuhaf bir hikayesi olacaktı. Filmin, iki buçuk saate varan süresi de, tam da bu nedenle göze almaya değerdi.

Filmin kurulumu da yeterince oturaklıydı. Zaten başlı başına bir metafor olan öyküyü, oğlunu savaşta kaybeden acılı bir babanın ibret dolu fıkrasıyla bize özetlemekte sakınca görmüyordu. Zaman geçtikçe hasta yatağındaki Daisy’nin (Cate Blanchett), Benjamin Button’ın notlarını kızına okutmasının, filmin tabanını oluşturacağını görecektik. Benjamin Button, yaşlı doğmuştu ve gençleşecekti. Bu; filmin bir fanteziden ibaret olduğunu bize söyleyecekti ve biz de öykünün gerçekliğiyle ilgilenmeyecektik. Örneğin böyle bir adamın yalnızca yakın çevresi dışında, kimsenin ilgi odağı olmamasını; basının, hükümetin ya da bilim dünyasının ilgisini çekmemesini bağışlayacaktık. Ne de olsa; bu başka bir şeyler anlatmanın bir yolu olarak, önemsenmeyecek dramatik bir detaydı. Filmin yaratıcı ekibi, bize bu fantezinin varabileceği noktalar üzerinden, bir farkındalık yaratacak, böyle cesur bir girişimin hakkını hem duygusal, hem düşünsel düzeyde verecek, bize şöyle ya da böyle felsefik bir seans önereceklerdi.

Ama hiç böyle olmadı. Fincher, vaatlerini bir kez daha yerine getiremiyordu. Toplumsal olaylar, fonda gerçekleşiyordu. Başa gelen bütün felaketler, Amerikalı vatandaşların felaketleriydi. Bir denizaltının hain saldırısına maruz kalıyorlar, Katrina kasırgasına karşı koyamıyorlardı. Benjamin’in kendi söylediği gibi, diğer insanlar da insandı. Ama bu fikir sadece bir barda akıldan geçiyordu ve diğer insanların da insan olduğu kabul edilse de, “öteki insan” olmayı sürdürüyorlardı. Merkezde biz Amerikalılar vardık. Bu, filmin altyapısını doldursa yeterliydi. Zaten evrensel olmakla ilgili bir derdimiz yoktu. Zaten bu evrensellikle ilgili derdimizi, Hollywood’un ele alması gerektiği kadar alsak yeterliydi. Bir dramatik durum ortaya koyacaktık. Zaman zaman şakalar yapacak, film ilerledikçe öyküyü iyice aşkla yoğuracaktık. Bu bize yeterliydi, çünkü böyle bir adamın aşk hikayesini anlatmak, izleyiciyi yeterli düzeyde tatmin edecekti. Nasılsa bu işleri yapmayı iyi biliyorduk. Bu garantiliydi, izleyiciyi keserdi. Yedi kere yıldırım düşen adamın görüntülerini, araya insertlerle koyardık, bu leitmotif, filmin sempatisini arttırırdı. Güzel görüntüler, eskiye ait objeleri kullanma, ve hayata dair küçük detaylar, bize Amelie’ye duyulan sempatinin bir benzerini kazandırırdı. Mesaj olarak da Amelie’deki, küçük mutlulukların ve hayatın güzelliği, samimiyetin değeri gibi değerleri, biraz evirir çevir; onu didaktik bir biçime dönüştürürdük; ve derdik ki hayatta zaten mutluluk mümkün değildir, tüm çabalar boşunadır, bir an mutlu olunsa yeterlidir. O da gençken güzelken, bir dönem yakalanırsa yakalanır, yoksa şansınıza küsün. Bir şeyleri değiştiremezsiniz. Zaten zaman böyle akıp giderken, başka türlüsü düşünülebilir mi. Mutluluk olanaksızdır. Eğer zaman bu film için bir metaforsa, onu da öyle bir kullanırız ki, insanlara daha önce defalarca söylediğimiz, mutluluğun olanaksızlığı ve boyuneğmenin kaçınılmazlığı vurgusu tekrarlanmış olur.

Fincher, bunları düşünüyordu. Belki de düşünmüyordu. Çünkü görevini çok iyi yapmak yeterliydi. Olağanüstü bir prodüksiyonun altından kalkmak kolay iş değildi. Makyajlarla, güçlü ve ünlü oyuncularla buna benzer bir filmin altından kalkmak her babayiğidin harcı değildi. Bunun üstesinden, olsa olsa onun gibi usta bir yönetmen gelirdi. Ama gözümüzden sürekli düşen ve teknik anlamda usta bir yönetmen unvanını kendine yeterli görerek. Fight Club gibi bir filmin var ettiği safça umutları tüketmeye devam etmekten rahatsız olmayarak.

Peki bizim bu teknik yetkinlik dışında neyimiz eksikti ki? Tamam filmleri bütün dünyaya satabilecek bir sektörümüz belki yoktu. Ama öykülerimiz samimiyet konusunda daha vasat değildi. Ada, biraz daha bizden bir Daisy değil miydi? Ya da Benjamin Button bir çeşit Issız Adam?…

Yazan: Erkan Erdem