Anasayfa / Edebiyat / Aşkın Şeytani ve Şehevi Üçgeni

Aşkın Şeytani ve Şehevi Üçgeni

Woody Allen, Vicky Cristina Barcelona’da bir aşk üçgeni öneriyor. Aklın değil kalbin, zihnin değil duyguların insanı alıp götüreceği bir yeni aşk kalıbı… Ama bu kalıp, bohem dünyanın sınırları için hiç de yeni değil!..

Cinsiyetlerin farklılığı, her biri kendisi için varlığını bir cinsiyet olarak sürdürüp gidecek olan iki veya birçok şeyin farklılığı ya da türlerin, bireylerin, doğanın farklılığı değildir. Kendisinden farklılaşan cinsiyetin farklılığıdır; kendisinden farklılaşan “varolan”dır cinsiyet. Jean Luc Nancy Cinsel İlişkinin Var’ı adlı eserinde cinsiyetin, eril/dişil, homo/hetero, aktif/pasif denilen birçok “basınç eğimine” ve “birbirine dolanmış oluşlara” göre kendinden farklılaştığına değinir. Eril, dişil, eşcinsel, karşıcinsel, etkin, edilgin tekillikleriyle temsil edilen cinsiyet, kendi imkânlarını araştırıp farklılaşabilirse, kimi kez cinselliğin içinden doğan kimi kez cinselliği içinde eriten, cinselliğe baskın ya da onu tümden çekinik kılan aşk ilişkileri de kabul görmüş biçimlerden ayrışarak, türlü kombinasyonlarda yeni perspektifler yaratabilir. İki kişilik aşklar yerini üç kişilik aşklara, heteroseksüelizm homoseksüalizme, hemcinsellik transseksüelizme ve nihayetinde pratiği tartışılan queer oluşum içinden gerçeklenebilen ilişki olasılıklarına bırakabilir. Tüm bir kültürün kadın-erkek arasında yaşanacağını, kutsal aile yuvasında bereketleneceğini dikte ettiği aşk, narsisist biçimde tek kişilik de olabilir, bir aşk üçgeninde hemcinsler arasında da yaşanabilir. Kötülük geleneğinin içinden yazan Marquis de Sade, Bataille, Genet, Charlotte Bach, Lord Byron, Comte de Lautréamont, Baudelaire aşkı nerdeyse boşlayıp cinselliğe ve hazza taşımışlardır yüce duyguları. Adlandırma ve kalıplandırma arzusuna karşı belirsizliği, tanımlarla dondurulmaya karşı eriyen bir akışkanlığın uçucu ve mest edici kösnüsünde yaşanan alternatif aşklar postmodernizmden nasiplenmeye çalışan çağımızın tasarrufu değil elbette…

Teokrasiye karşı elinden geleni ardına koymayan, istavrozların üzerine özsuyunu boşaltacak denli putkırıcı tavrını, hem eylem hem düşünce bağlamında gerçekleyen Marquis de Sade’ın temel bir içgüdü olarak sekse yoğunlaştığı, hayatından damıtarak sayfalara aktardığı eserlerinde aşkın en radikal ve marjinal biçimlerine görürüz. Cinsel aşkın, ölümcül kösnünün, yıkıcı, delici ve kesici birleşmelerin olasılıklarını çoğaltan, fantezilerin sınırları üzerinde çalışan Sade diyaloglardan oluşan Yatak Odasında Felsefe’de Eugenie isimli tecrübesiz bir genç kıza şehvet oyunları hakkında verilen dersleri anlatır. Yasa ve yasakkoyucu öğretilere karşı girişilen bu cinsel eylemler, Eugenie, Madame de Saint-Ange ve Dolmance arasında yaşanan üçlü bir aşka işaret eder.

marquis-de-sade

Antik Roma’dan Thomas Moore’un Ütopya’sına dek varoluşa ve tarihe ilişkin pek çok felsefe dersini de içerir yataktaki edimler. Bataille’ın “Annem” adlı uzun hikâyesinde olduğu gibi eşcinsel, ensest ve orgy gibi cinselliğin her türünün denendiği bu tecrübe, iffetsizliği ise yere göğe sığdıramaz. Eğitimin amacı, genç kızın benliğinde bambaşka bir ahlâk ve aşk anlayışı yaratmaktır. 1800’lerin Fransası’nı gözler önüne seren eserdeki sodomi, kadını erkek karşısında köleleştiren, ona kendinden vazgeçme ethos’unu aşılayan basmakalıp aşkı, 18. yüzyılın romantik aşkını, onun söylemine yönelttiği silahlarla acımasızca eleştirir. Monogomi, tekil aşk ve bağlılık gibi burjuva değerlerini liberten aşk anlayışında şehvet ve haz üzerine yükleyen Sade’ın yolunu takiben Dominique Aury’nin yazdığı 1954 tarihli Onun Hikâyesi, bir kadının sevdiği erkeğe bağlılığının kanıtı için katlandığı bir dizi sado-mazo seks pratiğini dile getirir. Sevdiği, hatta ileride kocası olacak erkeğe hizmet etmek için onun tüm aykırı cinsel hezeyanlarına boyun eğen O, izole bir ortaçağ şatosunda günlerce eğitime ve işkenceye tabi tutulur. Kırbaçlar, zincirler, dayak, maskeler, karnavalesk eğlenceleri anımsatan tüylü hayvan giysileri, kamçılanmalar, fiziksel sakatlanmanın kalıcı türleri, eşcinsel ilişkiler, orji… Bir erkeğin alabileceği en şiddetli aşk mektubu olarak da okunabilir bu kitap. Gururlu, ağırbaşlı ve deliler gibi âşık bir kadın olan O, bu sadist pratiklerle erkeği için tamamlanır: “Sonsuza dek kendine ait olmaktan vazgeçtiğimden, ağzım, cinsel organım ve göğüslerim artık bana ait olmadığından, her şeyin anlamının değiştiği başka bir dünyanın varlığı haline geldim. Aralarında ayrım yapamadığım bunca adamın, bana gönderdiğin adamların okşamalarının verdiği zevk, seninle karşılaştıramadıktan sonra neye yarar?”

“Hakiki kadın”, “hakiki erkek” gibi erotik sınırları katılaştıran stereotipleri, “yasa” konumunda bulundukları yerlerinden etmek gerekir. Bunların norm olmaktan çıkarılmaları, heteroseksüel söylemsel pratiklerin yerine çoğul cinsel hayatların özgürce vücuda gelebileceği farklı söylemsel pratiklerin koyulmasıyla sağlanabilir. Başkasıyla erotik ilişkinin içerdiği tensel duyarlık, jest, etkilenme ve etkileme içinde kişi kendisi için daha evvelden çizdiği erotik sınırları aşabilir, yeni sınırlar icat edebilir. Diğeri ya da diğerleriyle erotik karşılaşmanın biçimleri, sınırların dönüşmesi imkânını içinde taşır. Ötekinin cinsiyetli bedeninin mutlak kabulünü, o bedenin sınırlarının sürekli bir dönüşüm içinde bulunabileceğini anlamayı, ötekinin cinsiyetini katılaştırmadan ve dışlamadan ondaki dönüşüme etik bir sorumlulukla yanıt verebilmeyi gerektirir.

Bedenler aşkta indirgenemez çoğulluktaki biçimlerde maddeselleşirler. Her yeni maddeselleşme başkasıyla tekil bir karşılaşmanın ürünüdür. Bu ne iki sayısının yardımıyla sınıflandırılabilir, ne de sayılabilir sayıdaki başka kategori altında toplanarak sınıflandırılabilir. Bedenin ve tenin sınırlarını yırtarak çoğul ilişkilere sakınımsızca giren Colette’in ilişkileri de kitapları da, aşk üçgeni (menage-a-trois) üzerine kuruludur. Yaşı geçkin sosyete fahişeleri, lüks ve kibar fahişe olmayı öğrenen kızlar, birbirlerini aşkla seven kadınlar, jigololar, tutkulu âşıklar, aşk üçgenleri, ihanetler, kıskançlıklar, kırılganlıklar, sonsuz aşklar eserlerinin temel izlekleridir bu dekadan kadının.

1900’lü yılların başında genç bir kadın, genç bir erkek (Caniko) ve orta yaşlı kibar bir fahişe (Lea) arasında gelişen bir aşk hikâyesini anlatan Caniko’da Colette, aşk üçgeninin klasik köşelerini yıkıp “yaşlı erkek, yaşlı kadın ve genç metres”in yerine “genç kadın, genç erkek ve orta yaşlı kadın”ı koyar; Lea ile Caniko arasındaki tensel tutku, Bataille’ı anımsatacak bir anne-oğul ensestini çağrıştırır ancak. Bununla da kalmaz, kendini eserine içrek kılarak Caniko’nun yayımlanmasının ertesinde Lea’yı bizzat taklit eder ve henüz delikanlılık çağlarındaki üvey oğluyla uzun süreli bir ilişkiye girer Colette.

Yaşlılığı umursamayan, çirkini ötekileştiren ve görünmez kılan, tuhaf bedenleri ancak grotesk romanların figürleri haline getiren Batı edebiyatı ve kültürüne karşı bir başka duruş da Carson McCullers’tan gelir. Küskün Kahvenin Türküsü adlı uzun hikâyesindeki üçlü aşkta, üçgenin güzel köşelerini çirkin ve garip olanla ikame eder. Yakışıklı Marvin Macy, kara kuru Miss Amelia’ya, Miss Amelia kasabanın kamburuna, kambursa Marvin Macy’e âşıktır. Mesele de bu benzersiz seçimde yatar; aşk sadece güzellerin ve peri kızlarının tekelinde olmadığı gibi sadece iki kişi arasında da yaşanmaz. Aldous Huxley de 1920’lerin başlarında yazdığı Mona Lisa Tebessümü’nde, zengin karısını yitiren bir erkek, ona göz koyan zengin ve geçkin bir kız kurusu ve adama çılgınca âşık bir kenar mahalle kızı arasında kurduğu üçgenle iyiler ve güzeller arasındaki safkan aşk ilişkisini bozuşturur. Boris Vian’ın Günlerin Köpüğü’nün önsözüne yazdığı gibi tüm çeşitleriyle aşktır güzel olan geri kalan her şey çirkindir. İşte tam da çirkini yok ve massetmek üzerinden kurulur faşizm; sanıldığı gibi atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. “Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar” Ingeborg Bachmann’ın belirttiği üzere. İkilikleri çoğaltmak, “ötekileri” romantik ve cinsel aşka içkin mi kılmak gerekir faşizmden kurtarmak için ilişkileri? Bachmann’ın “mutlak aşkın romanı” olarak bilinen Malina’sı, yazarın “Ölüm Türleri” (Todesarten) ana başlığı altında yazmayı düşündüğü bir dizi romanın tamamlanabilmiş ilk ve tek bölümüdür. İki kişinin aynı zamanda asla paylaşamayacağı, salt cinselliğin çok ötesinde, ancak iç dünyaların yoğunluğunda yaşanabilen bir aşkın romanı olan Malina’da her erkek ve her kadın âşık olamayacağı işlenir. Çünkü bir sanat yapıtıdır aşk. Ve bir sanat yapıtını oluşturmak için öncelikle verili kuralları yıkmak gerekir; ki tabu yıkıcılar kendi özyıkımlarına da zemin hazırlarlar. Goethe’nin popülerliğini hâlâ koruyan kült romanı Genç Werther’in Acıları, imkânsız bir üçlü aşkın trajedisiyle nihayetlenir. Mektup-roman biçiminde yazılan bu kurmacada karşılıksız aşkının acısını çeken Werther son geceye kadar, Lotte’nin kendise âşık olduğunu sanacaktır. Yeni evli Albert ile Lotte’nin evlerine sürekli girip çıkarak hayatlarına müdahil olan Werther, her üçü için de yarattığı rahatsızlık unsurunu canıyla öder; kendisine sonsuz özgürlük verecek bir kan damarı açar sonunda. Hermann Hesse’nin, bunalım döneminde yazdığı şiirleri nesir hale getirerek geliştirdiği Step Kurdu işlev olarak Genç Werther’in Acıları’nı anımsatır. Goethe, Werther’i yazarak intihardan kurtulmuştur. Hesse de Step Kurdu’nu yazarak kendini bir başyapıta dönüştürmüştür. Eşinden ayrılmış, yalnız yaşayan, bir gazetede köşe yazıları yazan, kitapların dünyasında dirim bulan 50 yaşlarında bir mizantroptur Harry Haller. Bir barda tanıştığı Hermine onunla ilgilenir ve onu günlük eğlence dünyasına çeker. Hermine sayesinde tanıdığı Pablo ise maskeli balonun ardından, kendi büyülü tiyatrosuna götürür, orada gülmeyi öğrenecektir Harry. Zaman zaman Pablo, Hermine’nin tanıştırdığı Maria ve Harry bir araya gelir ve afyon içerler. Bu beraberliklerinin birinde, Maria ve Pablo’nun üçlü aşk yapma isteğini geri çeviren Haller, o sarhoşluk içinde yatağa uzandığında gözlerinden öpenin Maria olmadığını bilir, ama sesini çıkarmaz. Harry, Hermine ile tanıştıktan sonra, Hermine bir gün gelip kendisini öldürmesini isteyeceğini ve bunu da Harry’nin yapması gerektiğini söylemiştir. Hermine aslında Harry’nin ta kendisidir. Trajik üçlü aşk deneyimlerinden biri de Giovanni’nin Odası’nda tezahür eder. “Beyaz eşcinsel erkekleri yazan siyah bir yazar” olarak şimşekleri üstüne çeken James Baldwin bu tüyler ürpertici romanında, Amerikalı beyaz delikanlı David’in, Paris’te İtalyan garson Giovanni ile yaşadığı eşcinsel ilişkiden toplumsal değer yargılarının baskın çıkışıyla kaçıp evli bir erkek olarak güvenli bir hayat sürmek için eski sevgilisi Hella’ya sığınması ve üçünün yaşadığı trajediyi taşır literatüre. Yok olmaya mahkum bir aşk üçgenini anlatan, tutku, pişmanlık ve özlem dolu romanda David nişanlısı Hella tarafından terk edilirken Giovanni ölüme mahkûm kılınır. Kurmacadaki benzer trajedi gerçek hayatta Verlaine, Rimbaud ve Mathilde Maute arasında yaşanır. Ölçüde tekdüzeliği bozan, durakları kaldıran, özgür dizenin ve serbest şiirin kuruluşunu hazırlayarak kendi devrimini yaratan Verlaine, yalnızlığını paylaşacağını düşündüğü ve âşık olduğu Mathilde Maute’yle evlenir, aynı yıl yayımladığı “Tatlı Şarkı”, karısına ithaf ettiği aşk şiirlerinden oluşmaktadır. Ancak bu olağanüstü aşk, Rimbaud’nun hayatlarına katılmasıyla, altüst olur. Rimbaud küstah ve tahrik edici tavırlarıyla Verlaine’i baştan çıkarınca Mathilde Verlaine’i terk eder. Ne var ki iki şair arasındaki ilişki yolunda gitmez ve bir dönem sonra gerçekleşen silahla yaralama olayı ikiliyi bir dönüm noktasına getirir. Hapishane deneyiminin ardından Roman Katolikliği’ni yeniden keşfedip yazmaya başlar Verlaine, ancak bu uğursuz ilişki onu rahat bırakmayacak, alkol batağına sürükleyerek sonunu hazırlayacaktır. Aralarından üçünçü kişiyi çıkararak birbirlerine sahip olmuşlardır ama bu onlara mutluluk getirmez. Georg Simmel’in belirttiği gibi arzu, “meta”ya sahip olunduğu anda sona erer ve kendine yeni bir obje aramaya yönelir. Kapitalist toplumda şeylerin tılsımı tam değil biraz olmaları, bu nedenle mahrum oldukları şeyleri bir olasılık olarak içlerinde barındırmalarıdır. Şeylerin önemi, hatta tüm zenginliği yalnızca barındırdıklarında değil, aynı zamanda onlarda eksik olanlardadır da. Hazların çeşitlendiği, hepsinin doyurulamaz hale geldiği tüketim toplumunda doyum eksiklikle beslenir, sayısız cazibe ve haz olanağı ise tüketilmeden kalır. Friedrich Nietzsche, Paul Ree ve Lou Salome arasında yaşanan ilişki de dikkate şayandır: Salome’ye önce Ree aracılığıyla sonra da şahsen evlenme teklif eden Nietzsche’nin bu önerisi geri çevrilse de ünlü filozof, kendisi, Ree ve Salome arasındaki düşünsel boyuttaki “menage-a-trois” bağlılıktan son derece hoşnuttur. Ancak daha sonra ikisinden de kopar ve kendisini ihanete uğramış hisseder.

nietzsche-paul-ree-lou-salome

Hazların ve aşkların çeşitliliği şüphesiz Anais Nin’in romanlarının temel eksenlerindendir. Lezbiyen aşkı romanlarında sık sık tema edinen Nin, çoklu aşk kurgusunun doruğa çıktığı Elena- Lawrence’ın Batık Kadını’nda Leila ile Elena arasındaki lezbiyen ilişkinin ayrıntılarını iç gıcıklayıcı bir biçimde anlatırken cinsiyet klişelerini alaşağı ettiği kadar, edebi ve toplumsal söylemin normlarını da yıkar; erkek-kadın, kadın-kadın ikilisine değil, üçlü ilişkilere yer verir. Bu üçlü gruplarda kimi kez kadınlar erkeksi rollere bürünüverir. Henry Miller ve June ile yaşadığı üçlü aşkı romanlarına da yansıtan Nin, İçsel Kentler dizisinin ilk kitabı olan mistik erotika Ateş Merdivenleri’nde duygusal ve cinsel gelişim dönemlerindeki bir grup kadının yaşamına (Nin’in, Henry Miller ve karısı June ile ilişkisinin de aynası olan kitap), tutkularının esiri olan bir kadın ekseninde ayna tutar. Teknik olarak bir öykü oluşturmak değil, bir deneyim aktarmayı amaçlayan Nin’in kahramanları Helen ve Sabina (June’a göndermede bulunmak adına yaratılmışlardır), Jay’in eve getirdiği kadınlardır. Lillian, erkeğini kaptırmamak için kadınlarla ilişkiye girer ve aralarında tıpkı Nin’in Henry Miller ve eşi June ile girdiği ilişki gibi üçlü ilişkiler oluşur. Helen ve Sabina ile ilişkiye giren dışlanan üçüncü yani Lilian’ın kurduğu üçgen, “doğru üçgen” değildir. Otto Kernberg’e göre doğru üçgen, öznenin cinsiyetinin idealleştirilmiş bir üyesi üzerine kurduğu bilinçdışı fantezidir zira. Dışlanan taraf olan Lillian (kimi kez Anais Nin’indir bu; nitekim Nin’in tüm romanlarının nihayetinde tek bir kadın imgesi kalır akılda; o da yazarın ta kendisidir), kendini sıklıkla kıskanan ama yine de ihanetten kaçınamayan partnerle özdeş görür. Birbirini boğan ama öldürmeyen, kıskanan ama özgürleştiren türden ilişkidir bu.

anais-nin

Kıskançlığın minimize edildiği, postmodern bir şeffaflığın içinden açık seçik kurulan ve gerçek hayata tekabül ettirilen bir “menage-a-trois” deneyimi, 1980’lerden bu yana plastik sanatların farklı alanlarında emek veren Jean-François Briant, Mireille Cretinon ve Catherine Stoessel arasında yaşanır 20 yıldan fazla bir süreçte… Çiftlerin, sürdürdükleri üçlü yaşamın bir kitaba dönüştürülmesi projesi çerçevesinde Üçlü, Duygusal Bir Laboratuvar adlı kitap çıkar ortaya. Kamera tekniği ile kurgulanan otobiyografik hikâye, aynı anda üçünün ağzından yazılır; ama bu, asla kamusal bir günah çıkartma değildir. Hiçbir şey gizlemeden, herhangi bir görüş ve yaşam tarzını başkalarına yayma, dayatma, şaşmaz bir mutluluk tarifi verme çabasına girmeden dürüstçe anlatırlar hikâyelerini. Hâlâ Normandiya ve Paris’te yaşayan bu üç kişinin hayatıyla edebiyatın ilgilenme nedeni, klasik aile yapısını kırıp bir tür duygusal laboratuvar oluşturmaları. Pek çok kişinin lanetleyip kabullenmediği, sapkınca bir fikir olarak gördüğü bu üçlü, kendilerini hayal kuran, oynayan ve birbirlerini seven çocuklar olarak nitelendirmekle kalmayıp üçlü ilişkinin gruba da bireye de ayrıcalık tanıdığına inanır. İki kişi arasında sorun çıktığında üçüncü otomatik olarak hakemlik yapar. İdeolojik olduğu kadar duygusal nedenlerle de bir üçlü oluşturmaya karar veren, Ernest, Anne ve Pauline cinselliği, kıskançlığı, erotizmi, sanatı, düşünceleri kısacası tüm bir hayatı paylaştıkları beraberliklerinde iki de çocuk sahibi olur. Taşrada doğan, tek derdi evlenmek olan Ernest bu fikre önce yaban bir düşünceymiş gibi yaklaştıktan sonra kabullenir. Bir rahibe okulunda dini eğitim almasına rağmen kendini özgürleştirebilen Pauline’dir üçgenin diğer açısı. Her şeyi derinden hisseden ve kendine apayrı bir dünya yaratan Pauline; hem kadın, hem erkek olabilir, diğerlerini severken kendini de sever. Her iki cinsiyete sahip olarak gösterir gücünü. Çiftler, “Kitap yayımlandığında binlerce kurban olacak, bütün erkekler iki kadınla yaşamak isteyecek” endişesiyle karışık bir umutla bitirir kitaplarını. Türkiye için geçerli olmasa gerek bu özlem! Zira Osmanlı’dan beri bütün erkekler, değil iki kadın, onlarca kadınla yaşadı. Veya bir kadında onlarca kadını yaşamaya çabaladı. Erkekler en çok da annelerini arzuladı; karılarının üzerine kuma getirdi. Kadınları sevmeyen, hatta onlardan nefret eden Esther Vilar neredeyse Türk toplumundaki kuma geleneğini meşrulaştırarak erkeğimize hizmette gecikmedi. 1974 yılında yaptığı açıklamada, “Her erkeğin iki kadına hakkı vardır. Bunun biri ev, diğeri de yatak için gereklidir” der. Erkeklerin iki kadınla evlendikleri takdirde boşanmaların büyük ölçüde azalacağına, her ihtiyacı eksiksiz görülen erkeğin hem kendisinin, hem de eşlerinin mutlu olacağına inanır Vilar. Üçlü aşkı, aldatma ediminden ayıran hassas nokta da bu zaten. Üç kişinin de birbirinden haberdar olması; rıza gösterse de göstermese de…

Fransız aşk üçgeni: Menage-a-trois

2005 Cannes Film Festivali “Camera d’Or” ödüllü Soğuk Duş, ergenlikten yetişkinliğe geçiş sürecinin sıkıntılarını üçlü aşk ekseninde öne çıkaran bir yapım. Fransız sinemacı Antony Cordier’nin ilk uzun metrajlı filmi, 17 yaşındaki işçi çocuğu, judoya tutkun ve hafif maço Mickael ile kız arkadaşı Vanessa’nın ikili ilişkisinin, havalı ve şımarık Clement’in hayatlarına girmesiyle üçlüye evrilmesinin öyküsüdür kısaca… Hayatın tüm rutinleri gibi cinselliği de birlikte yaşamakta bir beis görmeyen üçlü, kendilerini daha iyi tanıyacakları ve sorunlarla kişisel olarak başa çıkmada farklı sorumlulukları öğrenecekleri bir deneyim sürecine girer. Üçlü aşk, yani “menage-a-trois”, Fransa’da hayli yaygın bir ilişki biçimi; neredeyse olmazsa olmaz bir Fransız geleneği… Kökeni, Belle Epeque döneminde (1860–1914) ünlenen Bulvar Tiyatrosu’na tarihlenen aşk üçgeni, tarih boyu sinema ve edebiyatın vazgeçilmez temalarından biri olur. Hesap edilmesi zor, öğrenmesi neredeyse imkânsız ama bilgisine kavuşulduğunda da çok zevkli bir trigonometri gibi… Ahlâk ve geleneksellikle terbiye edilerek, görece ehlileştirilen bu kurmacaların büyük çoğunluğunda mükemmel bir kadın ile ona âşık iki erkek vardır. François Truffaut’nun Henri Pierre Roche’un romanından uyarladığı Jules & Jim’i kim unutabilir ki? Yıllar boyu iki erkekle dönüşümlü aşk ilişkisi yaşayan bir kadını göz önüne getiren filmde, Truffaut’ya özgü biçimde dramla güldürü, gerçeklikle şiirsellik birbirine karışır; ancak mutlu son imkânsızdır!

jules-and-jim-truffaut

Claude Sautet’nin Ayazda Bir Yürek adlı filmi de aynı üçgenden beslenir: İki erkek -Maxime ve Stéphan- ile, bir kadın, Camille… Görünüşte, bu üçgenin köşeleri arasında uzun aralıklar vardır ancak bununla birlikte, her köşe, öbürüne uzak olduğu ölçüde de yakındır. Zıtlıklar, mutluluk ve acı, bir arada yaşanır; Chabrol’un deyimiyle, mutluluk içinde cehennem yaşayan bir üçlüdür onlar. Fransa’nın genç kadın yazarlar kuşağından Emmanuéle Bernheim, 1993 “Medicis Ödülü” kazandığı O’nun Karısı’nda, son derece dramatik bir aşk üçgeni oluşturur: Claire, Thomas ve O’nun karısı. Evli bir erkeğe tutulan Claire, otuz yaşında bir doktordur; sevgilisinin görmediği karısına hayran, görmediği iki çocuğuna vurgundur. Aşkı teninde ve imgeleminde yaşar.

Olanca İngilizliğine rağmen Fransız aşk üçgenlerine tutkun Julian Barnes da romanlarında benzer bir üçlü ilişkiyi sorgulayıp durur: Seni Sevmiyorum, Aşk Vesaire ve Benimle Tanışmadan Önce’de… Aynı kadına aşık olan iki erkeğin mücadelesine şahit oluruz. Kimi kez hüzünlenip kızarak, kimi kez erkeklerin zavallılıklarına esefle okuduğumuz Barnes romanları, genel olarak güldürü ögesini ön plana çıkarır. Adam Thirlwell’in Politika; Üçlü Bir Aşkın Romanı da yine üçlü bir ilişkide yatak düzeninin nasıl olması gerektiğinden yanınızda iki insan sevişirken kitap okumanın mümkünatına, Kamasutra’dan Mao’nun temizlik kurallarına, Bollywood’dan Hitler’in cinsel fetişlerine, pembe tüylü kelepçelerden Antonio Gramsci’nin hegemonya teorisine kadar uzanan yelpazede sarkastik bir üçlü aşkı anlatırken Yunan yazar Andhreas Staikos’un Tehlikeli Yemekler adlı romanı aynı kadına aşık iki erkeğin yemek düellosuna seyirci kılar bizi. Aynı kadınla aşk yaşayan iki komşu erkek, evli olmasına rağmen iki sevgilisini de idare eden cilveli bir kadın ve erkeklerin kadını etkilemek için yaptıkları muhteşem yemekler… Kadını yemek yaparak etkileyen bu erkeklerin hikâyesi, lezzetli bir aşk üçgeni çizer. Âdemden Önceki Yaşam’da da Margaret Atwood, canavar ruhlu Elizabeth, kişiliksiz yumuşakbaşlı, hayalleri yıkılmış kocası Nate ile doğal tarih müzesinde çalışan ve hayatında dinazorların yeri en az erkekler kadar önemli bir kadın olan Lesje arasındaki cinsellik temelli üçgende, aşk adını verdiğimiz trajik komedinin tutsağı üç insanı çıkarır karşımıza. Fransız yazar Louis de Bernieres’in romanından aynı adla sinemaya da uyarlanan Corelli’nin Mandolini, bol güneşli bir Akdeniz ikliminin altında uzanan bir Yunan adasında yaşanan üçlü aşk ilişkisini anlatan “lezzetli” bir eserdir. Yine II. Dünya Savaşı eşiğinde geçen Gölde Bir Ay (John Irvin) ise yakışıklı bir İngiliz binbaşı, delice âşık olduğu ama onunla gönül eğlendiren bir genç kız ve binbaşıyı seven bir kadının öyküsüdür. John Duigan imzalı Bulutların Üzerinde’de, II. Dünya Savaşı’nın arifesinde zengin bir ailenin kural tanımaz kızı Gilda, ona daha okul yıllarında âşık olan orta halli öğretmen Guy ve Gilda’nın sanatsal çalışmalarında çıplak modellik yapan Mia’nın; eğlencelerle, aşk oyunları ve dostlukla başlayan öyküsünde, homoseksüel ve heteroseksüel aşk birbiri içine girer ve üçlü aşk ilişkisi üzerinden cesur bir film çıkar ortaya. M. R. Lovric’in Karnaval adlı romanı da keyifli bir okuma vaat eden arzu üçgeninden mülhemdir. Aynı kadına âşık iki erkek, âşık olunan ressam bir kadın, erkeklerden birinin kedisi ve roman… Cecilia on üç, Casanova elli yedi yaşındayken aralarında bir aşk başlar. Yıllar sonra Cecilia amacına ulaşıp tanınmış bir ressam olur. Geçmişinden taşıdığı ve onu etkileyen tek şey ise Venedik’te Casanova tarafından sevilen son kadın olmanın verdiği şöhrettir. Bu noktada yaşamına bir İngiliz şair girer: George Gordon’dur bu, yani Lord Byron. Byron’ın eklemlenişiyle âşıklar arasında kıyaslamalar başlar. Dayanılmazlıklar, yüceltmeler, küçültmeler, kıskançlıklar; iktidar başgöstermiştir. Verdi’nin Il Trovatore’si de klasik bir aşk üçgeni teması işliyor gibi gözükürken aslında bir iktidar mücadelesini sahneler. İki erkek, üstelik iki kardeş, aynı kadına sevdalanır. Orduların kapıştığı, kanların döküldüğü bu savaşta elde edilmek istenen ulaşılmaz bir kadın değil, iktidara karşı gözü dönmüş taleptir. Alfred Hitchcock’un 1954’te sinemaya uyarladığı, Frederick Knott’un klasik oyunu Dial For Murder’dan esinlenerek yaratılan Kusursuz Cinayet, ölümüne oynanan bir üçlü ilişkidir. Zengin ve güçlü bir koca; zeki, genç ve güzel karısı ve duygusal, yakışıklı sevgili… Michael Douglas, Gwyneth Paltrow ve Viggo Mortensen’in başrolleri paylaştığı Andrew Davis yönetimindeki film, tehlikeli, ölümcül bir üçlü birleşimi tema edinir. Emile Zola’nın Therese Raquin’i de modern anlatının ve melodramın klasik şeytani aşk üçgenidir. Halasının yanında büyüyen yetim kız Therese, halasının oğluyla (Camille) evlenir ama cinsel ve ekonomik sorunlar içinde yaşamakta, kocasıyla anlaşamamaktadır. Derken hayatlarına yakışıklı Laurent dâhil olur. İlk Aşk’ta Ivan Turgenyev, görünüşte bir “aşk üçgeni” çıkartır karşımıza. Ama aslında bir “aşk-çokgeni”dir bu; çökmeye yüz tutmuş taşradaki aristokrat bir ailenin genç kızı çevresinde “defile yapan” lüzumsuz entelektüeller, ömrünü doldurmuş, varlık nedenini yitirmiş, cesaretsiz, irade yoksunu bir sosyal katmanın “temsilini” sunarlar. Kendinden epey büyük, çok canlı, hareketli ve çekici bu kıza âşık olan kitabın küçük kahramanı, delicesine âşık olduğu kızla babasının ilişkisini öğrendikten sonra olaylar genç kız, baba ve oğul arasında gelişir.

İnsan beyninin arkaik katmanlarındaki aşka, erotizme ve paylaşıma dair tüm tozları silen bu anlatılar kültür, insanlık, modernite ve aydınlanma çağının yaratıcısı olmakla gurur duyan insanoğlunu, cinselliğin tekdüzeliğinden ve ailenin tabusallığından kurtaracağa pek benzemiyor ne var ki… Gelenek bir yana bırakılıp içgüdüler asla özgürleşemeyecek, modernite ikilikleri sonsuza dek dondurmaya devam edecek… Çünkü delicesine sevdiğimizde bile, aynı insanda hep aynı insanı sevmememiz şeklinde tezahür ediyor aşk. Georg Simmel’ın belirttiği gibi, o kendini bir bütün olarak kalbimizde sanarken, biz onun ben’inin bir parçasına sarılıyoruz, onun maddesinden olan, ama onun ta kendisi olmayan bir insana…

Hande Öğüt

handeogut@gmail.com

Yazarın diğer yazılarını okumak için tıklayınız.

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

the-lobster_poster_sanatlog-com-sinema

The Lobster (2015, Giorgos Lanthimos)

kynodontas (2009, köpek dişi) filminden tanıdığım yunan yönetmenin kafkaesk tarzda yazıp çektiği distopik bir film. ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir