Kadın Kahkahası, Kadın Mizahı

31 Ekim 2011 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Kadına içsel enerjisini veren güçtür kahkaha ve aynı zamanda cinsel bir eylemdir. Kadınlar, bir konuyu açmak, üzüntülerini hafifletmek, güldürmek ve psişede ters giden bir şeyi düzeltmek amacıyla cinselliği, şehveti kullanmış olan gerek mitolojik, gerekse gerçek kadınların serüvenlerini işitince önce gülümser, sonra da kahkahayı basarlar. Katarsisin özgür kılma etkisine sahiptir kahkaha. Kitonyen, anaç ve şehevi doğasının yanı sıra mizah, kadınların silahı ve ayakta kalmak için kullandıkları bir taktik, akıl sağlığının bir teminatıdır. Yaratıcı özü kadar bozguncu potansiyeli de kullanılır kadınlar tarafından gülmenin. Her ne kadar kadına özgü, müstehcen, aşağılayıcı, edepsiz bir edim olarak görülse ve “karı gibi gülme”nin erkekliği bozacağı iddia edilse de kimi eril kültürlerde, yıllar yılı kadınlara yasaklı bir alan olur mizah. İnsanbilimci Mahadev Apte, kadınları kamu önünde ve çoğu zaman özel yaşamlarında espri yapmaktan alıkoyan dezavantajları şöyle sıralar:

“Kadınların mizahı, cinsiyetler arasındaki mevcut eşitsizliği yansıtır; öze ilişkin bir eşitsizlikten çok, mizahın gerçekleşmesi üzerindeki kullanılan teknikler üzerindeki mizahın gerçekleştiği toplumsal ortamlar üzerindeki ve mizahı değerlendiren seyirci üzerindeki kısıtlamalar söz konusudur. Her durumda değilse de genel olarak bu kısıtlamalar erkek üstünlüğüyle egemenliğini ve kadın edilgenliğini vurgulayan ve kadınlar için bu değer ve tutumlara uygun modeller yaratan egemen kültür değerlerinden kaynaklanır.”

Fıkra anlatımındaki cinsiyet ayrımı dile de yansımış durumda. İngilizce grammar (dilbilgisi) ve glamour (cezbetmek) sözcüklerinin Latincedeki kökü aynıdır ve “büyü” anlamına gelir. Fakat bu sözcükler birbirinden ayrılarak farklı yönlerde yol almıştır. Grammar, doğru cümle yapılarını kurarak, glamour ise oynak bir bakış atarak büyü yapmaktır. İlki okuryazarlığa, ikincisi ise sözelliğe aittir, biri derinlik ifade eder diğeri kışkırtıcıdır.

Ortaçağda, fıkralar herkes tarafından anlatılmaz, daha çok kadınların dilinde yer alırmış. Bu gerçek, okuryazarlık tarihinin en önemli ancak en gizli yönlerinden birine, dilsel oyun ve şaka ruhunun kadınlar tarafından ayakta tutulduğu gerçeğine işaret eder ki okuryazarlığın eril tarihinde unutulup gitmiştir.

Ortaçağda kullanılan okumuş Latincesi, kendine yalıtılmış, özenle yapılandırılmış kusursuz bir dünya oluşturmuş, ancak dünyevi işleri-gündelik olanı ve duyguların karmaşasını-uzakta bırakmıştır ki bu kapsamadığı alanlar, kadınların alanına girer. Dolayısıyla da pek az kadın (manastırda yaşayanlar), bu yüceltilmiş, arıtılmış dilde bir şeyler yazmayı başarmış.

Resmi retorik eğitimi almaları yasaklanan, yazıya ulaşmaları engellenen, önemli toplumsal, ticari ya da dinsel konumlara gelmelerine izin verilmeyen kadınlar, seslerini hemcinsleriyle yaptıkları mahrem ve özel sohbetlerde bulmuşlar bu nedenle. Ortaçağın sonlarına gelindiğinde erkekler, kadınların sohbetlerindeki tehlikeyi sezip bunları boş gevezelik, bayağılık ve dedikodu olarak adlandırmış. Kadınların anlattığı saldırgan, eğlenceli öykücükler, kendi küçücük ve dışa kapalı çevrelerinde kulaktan kulağa dolaşırmış ki bu öykülerin bazıları gerçek, diğerleriyse süslenmiş, abartılmış öykülerdir. Abartı da tiksinti gibi bir protesto aracıdır kadın dünyasında, mizahın ve kahkahanın araçsal rolü gibi. Kadınlar kendi söylemsel güç alanlarını kara mizahla, keskin iğnelemelerle dolu öykülerle, dikenli bir dilin ağusuyla sarmalanmış fıkralarla, dedikodu denilen gizli etkinlikle oluşturmuşlardır.

Kadınların mizahı konusundaki az sayıda kitabın yazarlarından Nancy Walker’a göre, kadınları, mantık ya da akıldan yararlanmayan, hakikate giden daha emin, daha saf bir yolları olan yaratıklar şeklinde yücelten bu inanışın ardında, entelektüel niteliklere yönelik bir düşmanlık gizlidir.

Kadınlar için yaşam, sözlü söylemin kendiliğindenliği içinde yürür, ağızlarından çıkan cümleler, öğretilmiş dilin sözdiziminden etkilenmemiş olduğu için daha serbest bir yapı taşır.

Ritme, ölçüye, düzenli aralıklara ve söylemin dönüşleri, ani başlangıçları, kesintileri ve beklenmedik yönlerine karşı kendilerini daha rahat hisseden kadınlar, ayrıca dilin esnekliği ile bağlantılarını da kaybetmediler. Hepsinden önemlisi, bütün bu dilsel esneklik, kadınlara dünyaya karşı bir esneklik vermiş, onları oyuna ve değişim olanaklarına daha açık hale getirerek, okulların katı ve hiyerarşik eğitiminden geçmiş erkeklere oranla daha uyumlu olmaya itmiştir.

Tarih boyunca durmadan anlam değiştirmiş olsa da, Sanders’a göre kahkaha daima “köylülerin ve kadınların” dünyasıyla bağlantılı olmuştur. Bu anlamda aslında bir “yeraltı hareketi”dir gülme. Mizahın erkeklere nazaran kadınların daha az gerçekleştirdiği bir eylem olmasına rağmen erkeklerden daha sivri bir üsluba sahip olduklarından bahseden Sanders, “Medusa’nın gülüşü”nün işte böyle yakıcı ve yok edici bir gülüş olduğunu belirtir. Zira kolektif ve iyileştirici bir kahkaha değildir kadınlarınki, bireysel, izole, sarkastik bir kahkahadır ki bu edim, sürekli kılmaları beklenen davranış kalıplarını kırar; kadın diline muhalif bir ivme katar. Hiyerarşik kalıpları yıkan, kesen, bölen, dağıtan, parçalayan bu feminist strateji, yadsıma, transgresyon ve meydan okumanın bir biçimi olarak altüst edici etkiye sahiptir. Hélène Cixous, kadın sohbetleri üzerine yazdığı Medusa’nın Kahkahası’nda, uzaktan bakıldığında kendi kendine konuşan kadınların şen, şakacı yaratıklar gibi göründüğünü öne sürer: “Medusa ölümcül değil. Medusa çok güzel ve Medusa gülüyor.” Ancak ne var ki Medusa önce bir “yaklaş” bakışı atar, sonra “yaklaşma, yakarım” der gözleri; insanın yüzüne gülerek onu incitmekle kalmaz, alay da eder.

Kadın kahkahası ironiktir ki hilekârlığı ve oyunbazlığıyla ironi, gülmeye pek benzer. Diyalektik olarak bile ayrıştırılıp daha geniş bütünler haline getirilemeyen çelişkiler ve birbiriyle uyuşmayan şeyleri, hepsi de zorunlu ve doğru olduğu için bir arada tutmanın gerilimini yansıtan ironi, oyunu ciddiye alma ve mizah hakkındadır. Bir yandan retorik bir strateji ve politik bir yöntemdir de; Donna Haraway’in “Sosyalist-feminizm içerisinde daha fazla el üstünde tutulduğunu görmeyi arzuladığı” bir yöntem… Ki siborg imgesi de onun ironik inancının, küfrünün tam ortasında yer alır. Dil uğruna ve kusursuz iletişime karşı, fallogosantirizmin merkezi dogmasına verilen mücadelenin “figürü” olan siborg mefhumu dişidir ve karmaşık yönlerden bir kadındır. O bir direniş eylemi, hoş ve açık sözlüsünden bir muhalif harekettir.

Kara mizah, başkaldırının en görkemli işareti, yıkıcı ve özgürleştirici değerlerin bir parçasıdır türün ateşli savunucusu Annie Le Brun’a göre… 1960’larda sürrealist gruba katılan yazar Brun, kara mizah kavramının ateşli bir savunucusudur. Kara mizahın, başkaldırının en görkemli işareti olduğunu düşünür; kendini farklı düşünceler içinde doğrulama yeteneğine sahiptir, yıkıcı ve özgürleştirici değerlerin bir parçasıdır:

“Kara mizah egonun, baskıcı dış fikirler karşısında kendini kırılgan hissettirecek yolları reddederek gösterdiği mutlak bir ayaklanmadır.”

Hande Öğüt

handeogut@gmail.com

Luis Bunuel - Şiir ve Sinema

9 Ekim 2011 Yazan:  
Kategori: Sanat, Sinema

Octavio Paz şöyle demişti: “Zincire vurulmuş bir adamın, dünyayı parçalayacak gücü kazanması için gözlerini kapaması yeter”; ben de bu sözü biraz daha açarak şunu ekliyorum: “Evreni parçalamak için, perdenin beyaz göz kapaklarının kendisine özgü ışığı yansıtması yeter.” Ama şimdilik rahatça uyuyabiliriz, çünkü sinemanın ışığı büyük bir dikkatle ayarlanmakta ve zincirlenmektedir. Geleneksel sanatların hiçbiri ortaya koyduğu olanaklar ile gerçekleştirdikleri arasında böylesine bir orantısızlık göstermiyor. Sinema, somut varlık ve nesneleri sunarak seyirciyi doğrudan doğruya etkilediğinden, sessizlik ve karanlık yardımıyla seyircinin “ruhsal çevre”si diyebileceğimiz şeyi yalıttığından, öbür bütün insancıl anlatım araçlarından çok daha iyi bir şekilde esrime durumuna geçirebilecek yetenektedir. Ama yine öbür bütün araçlardan çok seyirciyi aptallaştırmak yeteneğindedir de. Yine ne yazık ki, bugünkü sinema yapımının büyük bir çoğunluğunun bundan başka bir görevi yok gibidir: Perdeler törel ve ansal boşluğun sergisini meydana getirmekte, sinema bu boşlukta yan gelip yatmaktadır; gerçekte sinema, roman ya da tiyatroya öykünmekle yetinmektedir; şu farkla ki, ruhbilimi yansıtmakta sinemanın araçları bunlar kadar zengin değildir; sinema, 19. yüzyılın anlatmaktan yorulduğu ve çağdaş romanlarda hâlâ anlatılmağa devam edilen aynı öyküleri gına getirinceye kadar tekrarlamaktadır. 

Orta derecede kültürlü bir insan, en büyük filmlerde anlatılan kanıtlardan birini içine alan herhangi bir kitabı küçümsemeyle fırlatıp atacaktır. Bununla birlikte, karanlık bir salonda rahatça oturan, üzerinde hemen hemen uyutucu bir güç etkisi bırakan ışık ve hareketten gözleri kamaşmış, insan yüzlerinin çekiciliği ve yerlerin hemen değişmesiyle büyülenmiş bu aynı kültürlü sayılabilecek insan, aşağının bayağısı şeyleri kuzu kuzu kabul eder.

Sinema seyircisi bu uyuklatıcı tutma (inhibition) yüzünden ansal yetilerinden önemli bir bölümünü yitirir. Detective Story (Karakolda) adlı filmden somut bir örnek vereceğim. Filmin konusunun yapısı eksiksizdir, yönetmen çok iyidir, oyuncular olağanüstüdür, yönetim dâhicedir, vb. Ama bütün bu anıklık, bütün bu “beceriklilik”, filmin yapımını gerektiren bütün çapraşıklıklar budalaca bir öykünün, şaşılacak bir törel düşüklüğün hizmetine konmuştur. Bu bana olağanüstü bir makina olan Opus 11’i hatırlatıyor. Hani şu en iyi çelikten yapılmış, binlerce karışık dişlisi, boruları, kollan, kadranları olan, bir transatlantik boyundaki saat kadar doğru işleyen dev gibi aygıt ki, tek işi posta pullarını yapıştırmaktır.

Bütün sanat yapıtlarının temel öğesi olan gizem, genellikle filimlerde yoktur. Yazarlar, yönetmenler, yapımcılar, perdenin olağanüstü penceresini şiirin kurtarıcı dünyasına kapalı tutarak, huzurumuzu bozmamağa büyük bir çaba harcarlar. Bunun yerine perdenin, günlük olağan yaşamımızın bir devamı olabilecek konuları yansıtmasını, aynı dramı bin kez tekrarlamayı ya da günlük çalışmalarımızın zahmetli saatlarını unutturmayı yeğlerler. Ve şüphesiz bütün bunlar alışılmış aktörenin, ulusal ve uluslararası denetlemenin (censure) onayından geçmektedir, sağbeğeniyle (bon goût) doludur, masum nükteler ve gerçeğin öbür bayağı gerekleriyle tatlandırılmıştır.

İyi sinemayı görmek istersek, büyük yapımlar ve eleştirmenlerin onayı ile seyircinin onayını taşıyan filmler bu dileğimizi pek seyrek karşılar. Bana kalırsa, herhangi bir bireyin özel hikâyesi, özel dramı, zamanını yaşamaya lâyık bir insanı ilgilendiremez; seyirci perdedeki bir kimsenin sevinçlerini, üzüntülerini, sıkıntılarını paylaşıyorsa bu ancak bunlarda bütün bir toplumun, dolayısıyla kendinin sevinç, üzüntü ve sıkıntılarının yansısını gördüğündendir. İşsizlik, toplumun güvensizliği, savaş korkusu, vb… Bugün bütün insanları etkileyen şeylerdir, dolayısıyla seyirciyi de etkiler; ama Bay X, evinde mutlu değilmiş de, gönül eğlendirmek için küçük bir dost aramış da, en sonunda fedakârlık timsali karısına dönmek için dostunu yüzüstü bırakmış da… Bu şüphesiz töreldir, ders vericidir ama bizi hiç ilgilendirmez.

Bazen, sinemalık öz, önemsiz bir filmden, bir hafif güldürüden ya da kaba bir tefrikadan beklenmedik bir tarzda fışkırıverir. Man Ray bu konuda çok önemli bir şey söylemişti: “Görebildiğim en kötü filmlerde, beni derin bir uykuya daldıran filmlerde olağanüstü beş dakika hep vardır, oysa en iyi filmlerde, en çok övülen filmlerde beş dakikadan fazla değeri olan hiç bir şey yoktur.” Bu demektir ki, iyi ya da kötü, bütün filmlerde, yönetmenlerin niyetlerine rağmen ve bu niyetlerin ötesinde, sinema, şiiri yüzeye çıkarmak ve kendini göstermek için uğraşır.

Sinema özgür, bir kafanın elindeyse, olağanüstü ve tehlikeli bir silâhtır. Düşler, duygular, içgüdü dünyasını anlatmakta en iyi araçtır. Sinema görüntülerini yaratan mekanizma, işleyişi bakımından, insanın bütün anlatım araçları arasında, anlığın uyku sırasındaki çalışmasını en çok hatırlatanıdır. Film, düşün elde olmaksızın bir öykünmesi gibidir. B. Brunius, salonu yavaş yavaş kaplayan karanlığın, gözleri kapamak hareketine eş olduğunu ileri sürmüştü. Perdede ve insanın derinliğinde, bilinçdışına gece gezisi o vakit başlar; tıpkı düşte olduğu gibi görüntüler “açılmalar, kararmalar” yardımıyla ortaya çıkıp kaybolurlar; zaman ile uzay esnekleşir, isteğe göre daralır ya da uzar; sürenin zaman dizisi düzeni ve göreli değerleri artık gerçeğe uygun düşmez; çevrimsel (cyclique) olgu birkaç dakikada ya da yüzyıllar sonunda tamamlanabilir; hareket, gecikmeleri hızlandırır.

Sinema, şiire derinden kök salan altbilinç yaşamını anlatmak için bulunmuştur sanki; bununla birlikte sinema hemen hemen hiç bir vakit bu amaçla kullanılmamıştır. Sinemanın çağdaş eğilimleri arasında en tanınmışı “yeni-gerçekçilik” adı verilendir. Yeni-gerçekçiliğin filmleri seyircilerin göçüne, sokaktan alınmış kişileri, hatta sahici dekor ve içleriyle gerçek yaşamın çeşitli anları gibi görünüyordu. Birkaçı -bunlar arasında özellikle Ladri di biciclette (Bisiklet Hırsızları)nı sayacağım- dışında yeni-gerçekçilik, filmlerde, sinemanın asıl özelliğinin, yani gizem ile fantastiğin ağırlığını duyurması için hiç bir şey yapmadı. Kişiler, kişilerin tepkilerini harekete geçiren durumlar, nedenler, hatta konular en duygusal ve en beylik edebiyata öykündükten sonra bütün bu görsel süsler neye yarar? Yeni-gerçekçiliğin değil ama yalnız başına Zavattini’nin getirdiği tek ilgi çekici şey, önemsiz davranışı dramatik olgu sırasına yükseltmek olmuştur. Yeni-gerçekçiliğin meydana getirdiği filimlerin en ilgi vericilerinden biri olan Umberto D.’de on dakikalık bir makaranın hepsi, bundan pek az zaman önce, perdeye lâyık görülemeyecek davranışlarda bulunan küçük bir hizmetçiyi gösterir. Hizmetçinin mutfağa girişini, ocağı yakışını, ateşe bir tencere koyusunu, duvarda tek sıra ilerleyen karıncaların üstüne birkaç kez su atışını, ateşi olduğunu sanan yaşlı bir adama termometre koyusunu, vb. görürüz. Durumların bayağılığına rağmen bu hareketler ilgiyle, hatta biraz da “geciktirim”le (suspense) izlenir.

Yeni-gerçekçilik sinema anlatımına, bu anlatımın dilini zenginleştiren bazı öğeleri soktu, ama bundan fazlasını değil. Yeni-gerçekçiliğin gerçeği eksiktir, resmîdir ve özellikle akla yakındır; ama şiir gibi, gizem gibi dokunulabilir gerçeği tamamlayan ve genişleten herhangi bir şey yeni-gerçekçiliğin yapıtlarında hiç yoktur. Yeni-gerçekçilik alaycı fanteziyi, fantastikle ve acı nükteyle karıştırır.

Andre Breton, “Fantastikte en hayranlık uyandıran şey, fantastiğin var olmayışıdır, her şey gerçektir” demişti. Bir kaç ay önce Zavattini’yle konuşurken, yeni-gerçekçiliği benimsemediğimi kendisine söyledim. Birlikte yemek yediğimiz için aklıma ilk gelen örnek şarap kadehi oldu. Kendisine dedim ki, bir yeni-gerçekçi için kadeh, kadehtir, başka hiç bir şey değildir; büfeden çıkarıldığı, içkiyle doldurulduğu, mutfağa götürüldüğü, hizmetçi tarafından mutfakta yıkandığı görülür. Hizmetçi kadehi kırabilir, bu da işine son verilmesine yol açar, v.b. Ama başka başka insanların seyrettiği bu aynı kadeh, binlerce başka şey olabilir, çünkü bu insanlardan her biri seyrettiği şeye bir tutam duygululuk katar ve hiç kimse cisimleri olduğu gibi görmez, isteklerinin ve ruh durumunun ona gösterdiği gibi görür. Ben, kadehleri bana bu şekilde gösterecek sinema için mücadele ediyorum, çünkü bu sinema bana gerçeğin eksiksiz bir görünüşünü verecektir, eşyalar ve varlıklar konusundaki bilgilerimi artıracaktır, bilinmezliğin olağanüstü dünyasını, ne basında ne de sokakta bulamadığım her şeyi açacaktır bana.

Ama bütün bu söylediklerim, yalnız fantastiğin ve gizemin anlatılışına ayrılmış bir sinemadan, günlük gerçekten kaçan ya da bunu küçümseyen bir sinemadan, bizi düşlerin bilinçdışı dünyasına daldıracağı iddiasında olan bir sinemadan yana olduğum sanısını uyandırmasın sizde. Her ne kadar az önce, çağdaş bir insanın temel sorunlarını ele alacak bir filme verdiğim büyük önemden çok kısaca söz açtımsa da, çağdaş insanı tek başına, özel bir durum olarak görmüyor, onu öbür insanlarla ilişkisi içinde görüyorum. Emers’in romancının görevlerini tanımlayan (burada romancı yerine film yaratıcısını koyunuz) sözlerini benimsiyorum: “Romancı, gerçek toplumsal ilişkilerin doğru bir betimlemesiyle, bu ilişkilerin beylik anlatımını yıktığı, burjuva dünyasının iyimserliğini sarstığı ve mevcut düzenin sürekliliği konusunda okuyucuyu kuşkuya zorladığı vakit, bize doğrudan doğruya bir sonuç önermese de, açıkça bir yan tutmasa da, görevini şerefle yerine getirmiş demektir.”

Luis Bunuel’in 1953’te Mexico Üniversitesi’ndeki konuşması

Cinema 59, Sayı: 37, Haziran 1959

Çeviren: Nijat Özön 

Kurmaca Alıştırmaları ve Muhaliflik

Neden mizah diye sorulmuş bu hafta Penguen yazarlarına. Kimi bunu bir ev ödevi gibi görmüş ve bu ev ödevi olma durumuna gönderme yapmış, kimi de espirili bir biçimde kendi cevaplarını vermiş. İlginç olan şu ki tüm cevapların ihtiva ettiği bir kavram var. O da muhaliflik. Bu da bize mizahın muhalif tarafını gösteriyor.

Penguen’in “neden mizah” ekini okurken, muhalifliğin mümkünlüğünü sorguladım. Sonuçta birbirine ters düşen şeyler illa ki birbirlerine muhalif olmak zorunda değil. Açımlamak gerekirse, bir makinanın yan yana duran iki dişlisine tek tek baktığımızda, farklı yönlere gittiğini düşünürüz. Halbuki ikisi de aynı makinanın işlemesi için çalışıyor. Bu durum diyalektik metotta, kavramları değilleyerek düşünmek olarak ortaya çıkıyor. Söylembilim ise ikili zıtlıklar üzerinden yürütüyor meseleyi. Yani mizahı anlamak için “mizah olmayanı” anlamak gerekiyor. Diğer bir deyişle mizahın zıddını bulmak gerekiyor.

Mizah olmayan şey ne? Siyah beyaz gibi basitçe kurabileceğimiz bir ikili zıtlık yok. Ben mizahın temel fonksiyonlarını tersine çevirerek irdeledim konuyu. Yani “güldürenin”, “gülümsetenin” ve “gevşetenin” diyebileceğim özneleri tersine çevirdim. Bulduklarım şunlar: “ağlatan”, “hüzünlendiren” ve “geren”. Dikkat edin tüm bu öznelerin bir de nesneleri var. Hepsi beşeri ile ilgili. İnsanın duygu dağılımlarının bir tarafını oluşturuyorlar. İşte mizah bu duygulanmaların tersi tarafında durandır. Ve insanları tersi tarafına yönlendirir. Bu ikili duygulanımlar normal denilen illüzyonu ortaya çıkarır. Yani mizah da “mizah olmayan” da söylem iktidarının “normal” olarak addettiği duygu durumunu yapılandırırlar. Sonuçta beşeri yaşamın “normalini” kurgularlar. Bunun en ham ve en basit mekanizması durum komedilerinde görülür. “Yere düşen”, “fazla kilolu”, “bir yeri açıkta olan” üzerinden mizah yapılır (komedi dükkanı bunu iyi örnekler). Gerisini de siz düşünün artık.

Tüm bu anlattıklarımın Gökdemir’in yazdığı “kurmaca alıştırmaları” adlı kitabı ile ilintisi ne peki? Öncelikle şunu söyleyeyim, bu kitap alelade bir metin değil ve iyi bir okur değilseniz bence okumayın. Özellikle bu kitap için bunu özellikle belirtiyorum. Zira Gökdemir her öyküsünde benim muhalif diyebileceğim bir alana gönderme yapıyor. Bu alanları bilmiyorsanız öyküler size sıkıcı gelecektir. İlinitiyi de böylece söylemiş bulundum. Elinizde tuttuğunuz / tutacağınız bu metin otuz üç farklı öyküden oluşuyor. Hepsinde “olanlar” aynı. Ama anlatılanlar, teknikler ve göndermeler farklı. Biri Camus’yu işaret ediyor, diğeri “Lost” dizisinden Desmond’u. Birinden baştan başlıyor olay örgüsü, diğerinde ortadan. Yani Gökdemir bir kitapta, şimdiye dek kullanılmış olan birçok(hepsini diyemiyorum çünkü öykü uzmanı değilim) öykü tekniğini ve aynı zamanda muhalif olan birçok farklı alanı (alan derken varoluşçuluk, yapısalcılık, marxizm ve başkalarını kastediyorum) sunuyor okuyucuya. Bu şekilde ki bence çok başarılı bir biçimde, birbirine zıt gibi görünen tüm alanların aslında aynı “olan şeylerin” yani tek bir temel olgunun, farklı tezahürleri olduğunun manifestosunu duyuruyor. Varoluşçuluk, her şeyi sisteme bağlayan “izm”leri hedef alarak başlamış, yapısalcılık modernizme kafa tutmuş, feminizm ataerkile başkaldırmıştı. Tüm bu muhalif alanlar aslında bir öncekinin değillemesinin anti senteziydi ki benim görüşüme göre hepsi de beşeriyetin dinamik yaşamındaki “normali” kurguluyorlardı. Hepsinin de derdi beşeriyetin anlamıydı (bu son iki cümle tamamen benim kitaba oturttuğum fikirler, Gökdemir katılır mı bilmem). Gökdemir de “normal” olarak bu alanların hepsine mizahi göndermeler yapmaktan geri durmuyor ve muhalife mizahi olarak kancayı takıyor. Bu analizin sonucu olarak şöyle diyebilirim ki, bu metinle aynı sistemi işleten çarklara yeni bir çark ekleniyor, ama bu çark oldukça pas tutmuş ve cilalanmayı da umursamıyor. Hatta dişlileri durmaya ve makinayı görmeye zorluyor.

“Tanrı öldü!” denildiği anda yazarı da öldürmüş sayıldık. Geriye sadece siz değerli okuyucular kalıyor. Bu nedenle size kitapla ilgili birkaç küçük ayrıntı daha vermeyi zorunluluk sayıyorum.

Gökdemir bir önceki kitabındaki (Bkz. İhsan, Gökdemir. “Katakofti”. Simurg Yayınları, İstanbul. 2009 ) o tatlı dilini farklı teknikleri kullanabilmek adına biraz bozmuş. Çünkü aynı zamanda farklı üslupları da denemiş. Yani her öykü farklı bir yazardan çıkıyor gibi olduğu için, üslubunun bütüncül bir yanı kalmamış. Ancak yine de hepsinde yazarın keskin zekasını, dili kullanma becerisini, muhalifliğini(ki muhalifliğin sistem karşıtı olmadığını tekrardan hatırlatmam gerek) hissedebiliyorsunuz. Okuyucu için bu anlatım şekillerinin hepsini takip edebilmek biraz zor olacak gibi. Ama elinizdeki kitabı biraz da mizahi bir biçimde ve bulmacaymışçasına değerlendirirseniz işiniz kolaylaşacaktır.

Kitabın künyesi ise şöyle: İhsan, Gökdemir. “Kurmaca Alıştırmaları”. Sel Yayınları, İistanbul. 2010

İyi okumalar…

Yazan: Emin Saydut

eminsaydut@sanatlog.com