Detstvo Gorkogo {Çocukluğum} / Mark Donskoy – 1938

3 Aralık 2008 Yazan: admin  
Kategori: Devrim Sineması, Klasik Filmler, Sanat, Sinema


Maksim Gorki’nin, tüm dünyada büyük yankı uyandıran ve başyapıt mertebesine ulaşmakta gecikmeyecek otobiyografik üçlemesinin (Çocukluğum – Ekmeğimi Kazanırken – Benim Üniversitelerim) ilk ayağıdır Detstvo.

Detstvo, yazarımızın çocuklukta yaşadığı ve geriye dönüp baktığında kendisinin bile inanmakta zorlandığını itiraf ettiği çetrefilli günlerin acı/keskin bir tutanağıdır. Bu haliyle çok kişisel bir yapım olduğu iddia edilebilir ilk bakışta; ancak burada önemli bir husus gözden kaçmamalı: Gorki’nin yaşadıkları (ki XIX. yüzyıla tekabül eden bir zaman diliminden bahsediyoruz), Rus halkının yaşadıklarıyla paraleldir. Filmin merkezinde yer alan ve yazarımızı temsil eden ‘Aleksei Peshkov’ karakterinin yaşadığı acılar, o küçücük penceresinden şahit olduğu çarpıklıklar… dönemin Çarlık Rusyası’nın bir panoraması gibidir.

‘Kaşirin’ ve ‘Piyeşkov’… Kitabı okumuş/filmi izlemiş olanlara hiç de yabancı gelmiyor değil mi? Kaşirinler, despot/kapitalist anlayışı sembolize ederken; Piyeşkovlar bunun tam tersine aydınlık ve devrimci yüzün temsilcileridir. Aynı soyağacından gelen iki farklı kutup… Evet, bir aile var filmimizde; oldukça büyük bir aile: Bahsettiğim despot/faşist/burjuva kanadı temsil eden ‘Vasili Kashirin’, ailenin astığım astık kestiğim kestik büyükbabası rolünde. Oldukça disipliner ve sert olmasının yanısıra, yanında çalışan hizmetlilerin emeğini sömürmekten de geri kalmayan bir insan. (her iki haliyle de Çarlık zorbalığının filmdeki vücut bulmuş halidir, “sol” tahlilde.)

Bir de Vasili’nin -bir baltaya sap olamamış- iki oğlu var. Bunlar aynı zamanda küçük (ve babasız) kahramanımızın amcaları oluyor. Birbirleri ile sık sık miras bölüşümü yüzünden münakaşaya tutuştukları görülüyor. Öyle ya, büyükbabanın bir ayağı çukurda!

‘Varvara Kashirina Peshkova’, Gorki’nin annesi. Filmde çok aktif bir karakter olmasa da, oğlunun gözünde güçlü bir anne o.

Ve elbette büyükannemiz var bir de: ‘Akulina Ivanva Kashirin’. Büyükbaba ne kadar aksi ve anlayışsız ise, büyükanne de o derece munis ve olgun… Sanırım Gorki’nin çocukluğundaki en derin tesiri yaratmış kişi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Genç Aleksei, onu çok seviyor. Büyükbabanın her şeyini kaybetmesi neticesi yerleştiği ücra kasabada da yanıbaşında bulunuyor. Kazandığı birkaç drahmi’yi onunla paylaşıyor. (Öte yandan mahalledeki yaşıtlarıyla takılmaktan da geri kalmıyor

Filmde, devrimci yüzü temsil eden iki karakter var: Bir tanesi büyükbabanın gönenç günlerindeki genç emektarları… Ötekiyse düşkünlük günlerinde sığındıkları yerdeki pansiyonerleri olan kitap kurdu Bolşevik kimyager… Her ikisinin de çocuğun körpe dimağı üzerinde önemli katkıları olacaktır.

Toplumcu/gerçekçi edebiyatın büyük ismiydi Maksim Gorki. Film, kitaba (ve öteki Devrim Sineması örneklerine) nispetle daha az ajitatif kalmışsa da (çok keskin söylemler ve sahneler taşımıyor); herkesin anlayabileceği bir yalınkatlıkta. Yazarın kitapları da öyle değil midir zaten

Aleksei Peshkov, sizleri o küçük dünyasında yaşadıklarına eşlik etmeye çağırıyor.

“Geçmişimi gözümde canlandırdığımda, ben bile tüm bunları gerçekten yaşadığıma inanmakta zorlanırım. Ama gerçek, merhametten üstündür!” (Maksim Gorki)

Yazan:

High Noon / Kahraman Şerif {Fred Zinnemann}

30 Kasım 2008 Yazan: admin  
Kategori: Klasik Filmler, Kült Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

1 Yorum

Öncelikle hakkında birkaç kelam etmek gerekecek.

Kendisi bilindiği gibi Avusturya asıllı bir yönetmen olup, mesleğe kameraman yardımcılığı kimliğiyle, yani işin bizzat mutfağında başlamış isimlerdendir. (Bu, -aşağıda yazılı filmde de görüleceği üzere- eserlerindeki biçimsel titizliğe yansımıştır.) Robert Siodmak’ın asistanlığını yaptıktan bilahare Amerika’ya göç etmiş, 80′lerin ortasına dek önemli eserlere imza atmayı sürdürmüştür. Burada dikkat edilmesi gerken husus, Zinnemann’ın Amerika’ya yerleştiği dönemin büyük buhranın en sancılı zamanlarına tekabül ediyor oluşudur. Bir on-on beş yıl sonra gelen ikinci savaşı ve nihayet McCarthyci sürek avını da hesaba katarsak, Zinnemann’ı daha iyi tahlil edebiliriz diye düşünüyorum: Vanessa Redgrave ve Jane Fonda’lı 1977 yapımı ‘Julia’ filmini hatırlayın! Ve de ilk dönem filmlerinde ahlâki aşınma içerisinde bulunan kahramanları…

Marlon Brando’nun ilk filmi olma özelliğini de taşıyan ‘The Men’ {1950, Erkekler}; Gregory Peck & Anthony Quinn ikilisini bir araya getiren savaş klasiği ‘Behold a Pale Horse’ {1964, Kısrağı Dizginlemek}, ‘From Here to Eternity’ {1953, İnsanlar Yaşadıkça} ve ‘A Man for All Seasons {1966, Her Devrin Adamı} filmografisinden önemli çalışmalar. Ve elbette High Noon (1952, Kahraman Şerif)…

High Noon, “tek tabanca” bir adamın; bir yalnız kahramanın hikayesidir. Filmdeki oyunculuğuyla akademi ödülünü kucaklayan ’ın canlandırdığı Will Kane; yıllardır kasabayı huzur ve sükûnet ile idare edebilmeyi başarmış, nihayet görevindeki son gün gelip çatmış bir şeriftir. Bir Protestan hanım ile (Monaco’nun müstakbel prensesi güzeller güzeli hayat veriyor) evlenmiştir ve göğsündeki yıldızı yeni şerif adayına devredip uzaklara gitmeyi düşünmektedir. Ancak kötü şans işte! Yıllar önce yakalayıp adalete teslim ettiği Frank Miller (Ian MacDonald) adlı azılı suçlu, kasabaya gelen trenin içerisindedir. Cooper, çevrenin tüm telkinlerine rağmen kaçıp gitmeyi onuruna yediremez ve böylece diken üstünde yaşayacağımız dakikalar başlamış olur. (Gereksiz bir bilgi olacak ama işte bu yalnız ve kahraman adam mitosu, Amerikan başkanlarına da popülizm kaynağı olacak; High Noon, Beyaz Saray’ca en gözde film olarak işaret edilecektir…

&

“Diken üstünde yaşayacağımız dakikalar başlamış olur!” demiştim. High Noon gerçek zamanlı bir filmdir. Hikaye ve olaylar tek bir günde; zaman geçişleri olmaksızın cereyan etmektedir. Minimalist/doğal bir anlatımı vardır ve gereksiz yan unsurlar fazla yer kaplamaz. Görece kısa sayılabilecek 86 dakikalık süreden de bunu çıkartabiliriz. Zinnemann, filmde boş raylar, tenha/tekinsiz sokaklar ve saat kadranları gibi ögelere sıkça yer verir. Bunlar, kasabadaki endişeli bekleyişe gönderme yapan imgelerdir elbette.

Filmin ancak -oldukça heyecanlı- son 10 dakikasında arz-ı endam edecek olan Frank Miller, çok tehlikeli ve gözünü intikam hırsı bürümüş bir katil olarak resmedilir mütemadiyen. Bir hayalettir adeta! Aralarında körpe bir Lee Van Cleef’i de gördüğümüz ve sıkça karelere yansıyan istasyonda bekleyen üç adamı, ağızlarında sigara konuşmadan öylece rayların yolunu gözlerler. Buna mukabil Will Kane ise ecel terleri dökmektedir. Bir zamanlar yanında olan en yakın dostları dahil herkes -hatta eşi dahi- kendisine yüz çevirmiştir. Yavaş ilerleyen, adım adım ayak seslerini duyduğumuz bir gerilim zerkedilir seyirciye… Buradan da anlaşılacağı gibi bol çatışmalı ve mermilerin havada uçuştuğu westernlerden değil High Noon. Yönetmen sizleri çaresiz bir ile özdeşleştirmek için elinden geleni yapıyor.

İki kadın arasında kalan erkek leitmotifinin de araya serpiştirildiği High Noon, dönemin genel ve ahlaki anlayışına, sosyal yapısına yönelik göndermeler de taşır. Bunlardan bir tanesi kuzey/güney arasındaki ekonomik adaletsizlik. Will Kane’in yardım almak için kiliseye girdiği sahne mesela. Burada güney eyaletleri, kuzeyin ianesine ve desteğine muhtaç şekilde resmediliyordu. Yine gerek 10 Emir’den “öldürmeyeceksin!” pasajını aktaran rahip; gerekse Cooper’ın evlendiği hanım özelinden yürütülen Katolik/Protestan tartışmaları ve de idam cezasını savunan kasaba halkı, püriten McCarthy döneminden emareler taşır hep.

“Oh sevgilim, beni terketme!” (Do Not Forsake Me, Oh My Darlin isimli şarkı; beste: Dimitri Tiomkin; seslendiren: Ned Washington) sözleriyle anımsanacak ve filmdeki sahnelerle uyumlu şekilde çok kez işittiğimiz güzel müziğin Oscar ödüllü olduğunu da sözlerimize ekleyelim.

Bu kilometre taşına mutlaka tanıklık ediniz!

İmza:

John Huston & The African Queen (1951; Afrika Kraliçesi)

28 Kasım 2008 Yazan: admin  
Kategori: Klasik Filmler, Sanat, Sinema

Yorum yapın

Kariyerine kapkara bir Dashiel Hammett uyarlaması ‘’ {1941, Malta Şahini} gibi bir filmle başlayıp, neredeyse yarım asra yakın bir süre -birçoğu tarihinde ciddi yer edinecek- aralıksız film çekmek kaç yönetmene nasip olmuştur değil mi? 1941–1987; dile kolay! Rivayet odur ki bu filmi çekmesi için yönetmeni teşvik eden isim, bir başka film-noir (kara film) ustası Howard Hawks imiş. Malta Şahini, karizmatik rollerin adamı ile olan birlikteliğinin de ilk adımıydı. Bu birliktelik, aslında bir Amerikan rüyası eleştirisi sayabileceğimiz ‘The Treasure of the Sierra Madre’ {1948, Sierra Madre Hazineleri}, ‘The African Queen’ {1951, Afrika Kraliçesi}, savaştan dönen bir asker ve tek bir mekanda maruz kalınan cendereyi ustalıkla işleyen gerilim çalışması ‘Key Largo’ {1948, Ölüm Gemisi} ile devam eder.

‘The Night of the Iguana’ {1964, İguana Geceleri} ve ‘The Asphalt Jungle’ {1950, Elmas Hırsızları} filmografisindeki diğer önemli yapıtlar. Bir soygun hikayesini ustalıkla işleyen ve aynı zamanda kara klasiği olan The Asphalt Jungle, başta Quentin Tarantino ilâ Michael Mann olmak üzere benzer türde çalışmalar gerçekleştirmiş birçok çağdaş yönetmene esin kaynağı olmuştur kanımca. {Stanley Kubrick’in ‘The Killing’i (1956, Son Darbe) ve Jules Dassin’in ‘Du rififi chez les hommes’u (1955, İnsanlar ve Para) ise aynı dönemlerden bir öykünme. Elmas Hırsızları’nın türünde bir mihenk taşı olduğu kesin!}

Bir peder eskisi ile çevresindeki hanımları konu edinen İguana Geceleri, 1960′ların ortasında gelmişti ve yönetmenin kara tarzına alışkın olan seyirci için şüphesiz ayrı bir kefede değerlendirilmesi gerekiyordu. Ve de Arthur Miller ile teşrik-i mesai ettiği unutulmaz ‘The Misfits’i, yani bizdeki meşhur adıyla Uygunsuzlar (1961)… Arthur Miller’ın, o yıllarda ile sorunlu -ve sete de yansımış- bir evliliği vardı bilineceği üzere. Şöhretini biraz da McCarthy dönemindeki mağduriyetine borçlu bir yazardı Miller. Ünlü Cadı Kazanı başta olmak üzere eserlerinde Amerika’nın müptezel ahlak anlayışını ve yoz kurumlarını yerden yere vuruyordu. Tabii ki The Misfits de bu durumdan payını alacaktır kısmen. Rodeo yarışçılarının hayatından kesitler aktaran filmin kadrosunda kimler yoktu ki: Şöhretinin zirvesinde bir , ismiyle özdeşleşen klark bakışların sahibi , Montgomery Clift ve ‘Çirkin’imiz Eli Wallach… Uğursuz bir filmdir ayrıca; şöyle ki: Hem hem de ’nun oynadıkları son film olmuştur. İkisi de çekimlerden çok kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiştir. Marilyn yüksek dozda uyuşturucudan, Gable kalp krizinden… Film, daha ziyade bu magazinel yönleriyle hatırlanıyor.

sineması, bize “felaketin kaçınılmazlığı”nı fısıldar! Kahramanlar farkındadır bir facia yaşanacağının ama üstüne üstüne gitmekten de kendilerini alıkoyamazlar.

The African Queen {Afrika Kraliçesi} – 1951

Kanımca filmde başrolleri paylaşan ve yaşlandıkça güzelleştiği görülen , tarihinin birbirine en yakışan çiftlerinden birini oluşturmuşlardır. Zaten bu ikisi haricindeki hiçbir oyuncu, dekor olmaktan öteye gidemiyor filmde.

Afrika Kraliçesi, 1. Dünya Harbi yıllarında geçer. (sıhhati bozuk kocasıyla beraber), savaşın yakıcılığından korunmak için Afrika köyüne yerleşmiş İngiliz aristokrasisine mensup bir hanımefendiyi canlandırıyor. Ancak gel gör ki felaket (onlar için Almanlar manasına geliyor tabii) burada da peşlerini bırakmamış; cephe, Afrika’daki sömürgelere dek genişlik kazanmıştır.

Bir tekne adı olan Afrika Kraliçesi’nin kaptanı rolündeki Amerikalı rolünde izlediğimiz ise Hepburn’ün aristokrat ve kibar tavırlarına tam karşıt denebilecek bir portre çiziyor filmde. Hani olur ya eski Yeşilçam filmlerinde… Önce birbirleriyle kedi fare misali çekişen zıt kutuplar, bir süre sonra aşka yelken açarlar. The African Queen de böyle bir film, klişe. Olacakları önceden tahmin edebiliyoruz ilerleyen safhada.

Hepburn, filmde vatanına tutkuyla bağlı bir görünüm sergiliyor. Bogart ile çıktıkları uzun ve tehlikelere gebe tekne yolculuğu, köylerini basan Almanlardan intikam alma hırsıyla sergilediği gövde gösterisine dönüşüyor adeta. Bir canavar gibi gösterilen Alman destroyerinin de müdahil olacağı final sahnesi ise “olmaz bu kadar” dedirtiyor. İzleyenler tebessümle hatırlayacaktır. (Evet, filmimiz Anglosakson cephenin bakış açısı üzerine kurulmuş tamamıyla.)

Şüphesiz bu filmin stüdyo dışında, doğal ortamlarda çekilmiş olması yerinde olmuş. Stüdyo sistemi aynı tesiri yaratamayacaktı kesinlikle. Güney sahillerimizin bir kısmını da plato olarak kullanan filmimizdeki nehir çekimleri ve görüntü yönetimi alkışı hak ediyor. Afrika Kraliçesi’ni mümkünse bir defa izleyiniz diyerek bahsi kapatıyorum.

Klasiklerin tadı gerçekten bir başka oluyor!

İmza:

The General {Buster Keaton & Clyde Bruckman}

28 Kasım 2008 Yazan: admin  
Kategori: Klasik Filmler, Sanat, Sinema

Yorum yapın

“…Bazı komedi oyuncuları, seyirciye katılıp onlarla yüz göz olurlar. Bir komedi oyuncusu, perdede gülmeye başladığı anda seyirciye gördüklerini ciddiye almaması gerektiğini, bütün bunların bir ‘şaka’dan ibaret olduğunu söylemiş olur. Gerçekten de böyle davrandıklarında artık kimse onları ciddiye almaz ve en gülünç durumlarda bile seyirciyi güldürememe olasılığı doğar. Bir komedi filmi, oyuncu için eninde sonunda ‘aptal numarası’ yapmak anlamına gelir ve oyuncu bunu ne kadar ‘ciddi’ yaparsa o kadar komik olur.” (Sinemanın ‘hiç gülmeyen soğuk adamı’ böyle söylüyor aynen.)

Gaglara dayalı, tipik geometrisinden ve simetrisinden beslenen, şiirsel, şiirsel olduğu kadar da abartılı ve “kaba” bir güldürüdür ‘The General’ {1927, General}. Kullanılan teknik ve çıkarılan işçilik, şüphesiz zamanının çok çok ötesinde bir maharet/titizlik barındırdığı gibi, bugün dahi izleyenleri şaşkına çeviriyor. (Bilhassa köprüde vuku bulan son sahneler…) Filmi büyük yapan da bu sanırım!


Sessiz döneminde adı Charlie Chaplin ile kıyaslanmaktan bir türlü kurtulamamıştır Keaton’ın. Chaplin sineması içeriğe vurgu yaparken, Keaton ise daha ziyade teknikte olgunlaşmış gibidir. Ama şu bir gerçek ki ikisi de çok büyük sinemacıydı.

’ın hem yönetip hem de başrolünü oynadığı bu sessiz klasiği, Amerikan İç Savaşı’nın en buhranlı dönemlerinde geçer. İç Savaşın olanca anlamsızlığı ve acımasızlığıyla sürdüğü, ortalığı kasıp kavurduğu günlerde, ‘General’ adını verdiği (ve gözü gibi baktığı) lokomotifinden başka bir gailesi yoktur ‘Johnny Gray’in. İnatçı ve bir o kadar vurdumduymaz, çevresinde kopan kızılca kıyamete ilgisiz bir adam. Haa, lokomotifinden başka bir de sevdiği kız var tabi: ‘Annabelle Lee’… Kızla onun evinde buluştuğu bir gün, müstakbel kayınpeder ve kayınbirader kapıda belirir. İkisini de büyük bir telaş almıştır. Zira savaş bulundukları kasabaya da sirayet etmiş; orduya yazılımlar başlamıştır.


Film, bu andan itibaren abartılı ve seyri keyifli bir kahramanlık destanına dönüşür. Mühendis olarak kalması daha uygun görülen ve cepheye kabul edilmeyen Gray, bu yüzden sevgilisinin de alaylarına maruz kalır. O ilgisiz adam gitmiş; savaşı bir onur meselesi haline getiren yeni bir adam doğmuştur. Beklediği fırsat da eline geçer. Bir vagon dolusu mühimmat, kuzeyliler tarafından kaçırılır. (Kaçırılan vagonun içerisinde sevdiği kız da vardır.)


Artık hem kendi onurunu hem Güney eyaletlerinin geleceğini hem de Annabelle’ini kurtarma zamanıdır. İkinci paragrafta bahsettiğim bileşenlerin muhteşem yedirildiği trenyolu kovalamacaları da başlamış olur. Kâh kovalayacak, kâh kaçacaktır Johnny.

Bir başyapıt!

Yazan:

How to Marry a Millionaire / Bir Milyonerle Nasıl Evlenilir {Jean Negulesco}

28 Kasım 2008 Yazan: admin  
Kategori: Klasik Filmler, Sanat, Sinema

Yorum yapın

Klasik ndan sevimli bir külkedisi masalı… Öte yandan keyifli bir 95 dakikanın ötesinde çok şey vaat ettiğini söylemek güç!

Beş dakikalık bir senfoni dinletisiyle açılış yapan; akabinde devasa gökdelenleri ve ferah rekreasyon alanlarıyla bildik New York görüntüleri sunan ‘’ {1953, Bir Milyonerle Nasıl Evlenilir}, klişelerle ilerleyen düz senaryosuna rağmen neşeli bir film. Pola (), Loco (Betty Grable), Schatze (Lauren Bacall), üç genç ve bekar Amerikalı hanımefendi. Şehrin kaymak tabakasının mukim olduğu işlek merkezinde lüks bir daire kiralayan Pola ve Schatze’nin yanlarına Loca da katılacaktır. Filmde bu üçlünün “zengin koca” bulma tasavvuru ve bu uğurda atıldıkları serüvenleri izliyoruz sonrasında. Üçünün de ortak hayali ve tek tutkusu budur. Öyle ki varsılların yoğun olduğu muhitlere girebilmek, partilere katılabilmek için gerekli sermayeyi dairedeki mobilyaları satarak temin edecek kadar…



Pola, şuh ve albenili bir bekleyenleri bir parça hayal kırıklığına uğratıyor. Sevgili Norma Jeane’imiz dişiliğini çok az kullanıyor bu filmde. Siyah ve kalın çerçeveli bir gözlük takan, miyop ve çokça da ebleh denebilecek bir karaktere hayat veriyor. Kaderini bir uçak yolculuğu tayin edecektir.
Loco, en geri planda gösterilen kızımız. Onun kaderini tayin edense, paralı “av”ıyla beraber çıktığı Alaska’daki bungalovlu tatil olacak.

Ve Schatze… Teksaslı bir petrol milyonerini ağına düşüren Schatze’yi güzel Lauren Bacall canlandırıyor ve de filmdeki en dominant/merkezi karakter. Aklı ve tecrübesiyle öteki kızları da yönlendiren Schatze, eski bir mankendir. Onun kaderi ise aşağıda geçtiğim spoilerde ifşa ediliyor.



—Spoiler— Kızlar açısından oldukça meşakkatli geçen koca bulma macerasında araya dahil olan Tom Brookman karakteri, yerli sinemamıza da çokça esin kaynağı oluşturmuştur. Fakir bir genç zannedildiği için filmdeki primadonnamız Lauren Bacall tarafından hakir görülen Brookman; ‘Yalancı’ (1973, Mehmet Dinler} adlı filmimizdeki Türkan Şoray/Aytaç Arman atışmalarını anımsattı bana. Sonradan zengin olduğu ortaya çıkacak olsa da, gözü yükseklerde olan kadın kahramanımız bu “meteliksiz” ama gururlu gençte bulmuştur mutluluğu. Dedim ya başta, bu bir peri masalı!



, sinemaskop formatında çekilmiştir ve bu teknik bir komedi filminde ilk defa denenmiştir.



, oldukça pembe bir evren tasavvuru ve tatlı Amerikan rüyası sunar dönemine göre. Kahramanların belli şeyler dışında hiçbir gaile ve sıkıntıları yok gibidir neredeyse.

İmza:

Sonraki Sayfa »