Biz Böyle Delikanlılar Değildik

Değeri bilinmeyenlerin, bilinenlerden fazla olduğu, “yakışıklı yazar”, “güzel yazar”, “yeşil gözlü yazar”, “gamzeli yazar”, “muhteşem yazarın ilk romanı”, “bu yakışıklı yazarla şu güzel yazar evlense çocukları hem güzel hem de zeki olur” gibi ilkel burjuva sloganlarıyla beslenen Türk edebiyatında öyle bir noktaya geldik. Artık okurlar değil kişiler kendilerini “yazar” hatta “büyük yazar” ilan edebiliyor. Batılılaşma sürecinin bir parçası olarak Tanzimat’la birlikte edebiyatımıza girmiş, Doğu geleneğinde yer almamasına karşın Batı’daki emsallerine taş çıkartacak nitelikte eserler vermişse de evrende kitap okunma oranı başarıyla yok edilmiş yerlerden biri olarak kendine yer bulan ülkemizde artık can çekişmekte olan romanın burjuvazinin yükselişi ile ilişkisi kısaca şöyle sıralanabilir:

“Descartes’ın büyük yeniliği, kendi gözlemiyle kanıtlamadığı hiçbir şeye inanmamasıdır. Bu açıdan, doğrunun aranması, geleneksel düşünce tarzlarından kopmuş, bireysel bir sorundur. Eski edebiyat türleri doğruluklarını, geleneksel kalıplara uygunluklarıyla kanıtlamak çabasındayken roman, “her zaman benzersiz, dolayısıyla yeni” olan bireysel yaşantıyı vermeye çalışır.

Eski edebi türlerde, edebi göreneklerin belirlediği bir atmosferde, genel insan tiplerinin hikâyeleri anlatılırken burjuva romanında belirli bir konuma yerleşmiş belirli insan tekleri gereklidir. Eski anlatı türlerinde kişiler, ya mitolojik ya da alegorik olurlardı. Bu iki çeşit tip de zorunlulukla genel ve evrenseldi. Oysa roman için belirli bireyler gerekliydi. Bunun da ilk koşulu, kişilerin gerçek hayattaki insanlar gibi adları olmasıydı.

Eski edebiyat, zaman dışı evrenselliklerle uğraşırken, burjuva romanı, zamanı da bireyselleştirmiş, mitolojik veya dini zamanı bırakıp, tarihi ve maddeci zamana doğru bir adım atmıştır. Mekânı da zaman kadar önemli sayan romanın tanımlayıcı özelliklerinden biri de mekânı ince ayrıntılarına kadar vermesidir.” (Murat Belge, Edebiyat Üstüne Yazılar)

Türk edebiyatında bir döneme damgasını vuran , Orhan Kemal ve Yaşar Kemal “Üç Kemaller” olarak adlandırılmıştır. Benim bu “Kemallerden” ilk tanıştığım, Sarı Sıcak ve Teneke kitaplarını okuduğum Yaşar Kemal olmuştur. Bekir Yıldız’ın Kaçakçı Şahan kitabıyla aynı esnada okuduğum için –on, on bir yaşlarında olmalıyım- uzun bir süre hem kitapları hem de olayları birbirine karıştırmıştım. Sarı Sıcak’ı Bekir Yıldız’ın, Kaçakçı Şahan’ı Yaşar Kemal’in zannettiğimi fark ettiğimde hayli şaşırmıştım. Ortadirek, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez Otu, İnce Memed, Demirciler Çarşısı Cinayeti romanlarını okurken kâh kimselerle konuşmayan Meryemce, bana babaannemi hatırlatır -bizlerle konuşuyor olmasına karşın içinden Meryemce ile benzer şeyleri geçirmiş olabileceğini düşünürdüm-, kâh İnce Memed ile birlikte Abdi Ağa’nın karşısına dikilir, kâh öldürecekleri adamı beklerken karıncaları seyre dalan adamlar gibi hayallere kapılırdım.

“Kemallerden” diğeri ilk olarak hangi romanını okuduğumu bilemesem de Eskici ve Oğulları ile Bereketli Topraklar Üzerinde’yi çocukken okuduğumu çok net olarak hatırladığım Orhan Kemal olmuştur. Müfettişler Müfettişi ise yazarın bilinçli olarak okuduğum ilk romanı olmasına karşın bir süre Bereketli Topraklar Üzerinde isimli romanını Yaşar Kemal’in yazdığını zannediyordum. Üç Kemallerden şu an okumadığım ve kütüphanemde kitabı olmayan tek kişinin Orhan Kemal olduğunu söylemeliyim.

Kemal Tahir bu “Kemaller” içerisinde en son tanıştığım ancak en çok sevdiğim yazar oldu. Bunda benimsediği fikirleri savunmaktan vazgeçmemesi, her insana, her topluma rahatlıkla uygulanabilecek şablonlar içinde kalıp gününü gün etmek yerine insanı ve toplumunu tanımak için çaba göstererek özgün bir sentez oluşturmaya çalışması, mücadelesini eyleme dökmesi, haksızlığa uğrayarak yıllarca hapiste yatması, kısaca sırça köşkte oturarak “ahkâm kesmemesi” etkili olmuş olabilir diye düşünüyorum. Aylarca elimden bırakamadığım ve ilk okuduğum kitabı Büyük Mal olmuş, ardından Devlet Ana gelmiştir.

İlk Türk romancıları pek çok zorluk yaşamalarına karşın yüz yıldan uzun bir süredir iyi kötü bir geleneğin oluştuğu edebiyatımızda günümüz romancıları hâlâ kendi insanını tanımak yerine Batı’nın değer yargılarıyla hareket etmekte, romanlar Türk halkına değil Batılı eleştirmenlere, editörlere veya kendileri gibi düşünen bir avuç kitleye yönelik yazılmakta, herkesin birbirinin sırtını sıvazladığı yarışmalar, ödüller ve dergiler aracılığıyla “büyük yazar” imgesi sürekli pompalanmakta ancak halkta karşılığını bulmamaktadır. Bütün bunlara karşın Türk edebiyatında roman yazmış veya yazmaya çok yaklaşmış yazarlar deyince aklıma ilk gelenlerin Ahmet Hamdi Tanpınar, Aziz Nesin, Hakan Günday, Halid Ziya Uşaklıgil, Hasan Ali Toptaş, Hüseyin Rahmi Gürpınar, İhsan Oktay Anar, Kemal Tahir, Nahid Sırrı Örik, Oğuz Atay, Reşat Nuri Güntekin, Sabahattin Ali ve Yaşar Kemal olduğunu söylemeliyim.

“Roman türü İngiltere’de doğmuş, Fransa’da ise uzun süre gelişememişti. Orada da büyük ustaları olan önemli bir sanat türü olması için burjuva devriminin tamamlanması gerekmişti. Türkiye için de böyle bir durum söz konusudur. Tanzimat’la birlikte Türkiye burjuva düzenine bilinçli şekilde yönelinceye kadar roman yazılamadı. Bu düzene yöneldikten sonra da kolay olmadı roman yazılması, çünkü birçok koşullar henüz hazır değildi. Türkiye’de Batılılaşma akımının kendine özgü yapısı dolayısıyla, roman, belirli bir okur kitlesinin beğenisine ve gereksinmelerine cevap vermek üzere değil, Batı’da yazıldığı için yazıldı.

Böylece, gerek gerçekçi anlatım, gerekse insan yaratma bakımından yararlanacağı yerli kaynaklar olmayan Türk romancısı, Batı’dan edindiği bilgiyi, olabildiği kadar, Türkiye’ye uygulamaya başladı. Ama edebiyat tarihi bilgisi çok yetersiz, çok yüzeyde olduğu için tam anlayamadı, değerlendiremedi yaptığı işi. Öyle bir durumdaydı ki Türk romancısı, roman yazabilmek için insan yaratmalı, ama insan yaratmak için de önce o insanı tanımalıydı. Ve bunun için yararlanabileceği hiçbir yerli kaynak yoktu. Dolayısıyla ilk Türk romanlarındaki kişiler inandırıcılıktan hayli uzaktır. Zaten o kişilerin çevresinde, gerçekçi, inandırıcı bir bağlam da kurulamamıştır.” (Murat Belge, Edebiyat Üstüne Yazılar)

Kemal Tahir’in gazetelerde tefrika olarak yayımlanan romanlarının 1947–1951 yıllarını kapsayan birinci cildi Nisan 2013 tarihinde, 1937–1949 yıllarını kapsayan ikinci cildi Şubat 2014 tarihinde İthaki Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Gazetelerde kalmış, unutulmuş, günümüzde kimselerin bilmediği, biliyor olsa da okuma imkânından mahrum kaldığı bu romanları bir araya getiren ve bunu bizlere ulaştıran Özgür Günay’a ve İthaki Yayınları’na teşekkürlerimi sunarım. Her iki kitapta birbirinden güzel toplam 14 roman yer alıyor.

İkinci ciltte yer alan ve 12 Mart 1937 tarihinde yayımına başlanan “Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır” isimli romanında yer alan, Cumhuriyetin ilk yıllarını anlamak, “Bay müdür” ve “Bayan Hatice” gibi günümüzde bilinmeyen bay ve bayan hitaplarının kullanımını okumak,  yabancı kelime kullanımının toplumu saran etkilerini kavramak, fabrikaların insanlıktan çıkaran çalışma şartlarını ve kapitalizmin her yanı sarmaya başlamasıyla doğduğu toprakları bırakarak göç etmek zorunda kalan halkın durumunu görmek, toplumsal adaletin ve eşitliğin halktan uzaklaşmaya başladığını henüz 27 yaşında olmasına karşın muhteşem bir gözlem gücüne sahip ve olabildiğince sade bir dil kullanan yazardan okumanın muhteşem bir deneyim olduğunu söylemeliyim.

Romanda olaylar İstanbul’daki bir fabrikanın etrafında dönmektedir. Okuyamamış, çocukluğunu yaşayamamış, küçük yaştan beri annesine, yatalak kız kardeşine, sarhoş babasına bakmak zorunda kalan ve hayatın bütün yükünün çocuk yaşta üzerine çöktüğü Nazlı bu fabrikada çalışan işçilerden biridir. Gündüz fabrikanın, gece evinin işlerini yapan ancak gezmek, dolaşmak, saçına tarak, ayağına ayakkabı almak, güzel yemekler yemek, yumuşak yataklarda uyumak isteyen ve İstanbul’da yaşadığının bilincinde olmayan Nazlı bu romanın kahramanlarından biridir.

“Günün bazen on, bazen on iki, hatta on dört saatinde durup dinlenmeden muayyen beş, on hareket yapmak için kiralanmış olan bu insanlar, makineden adamlara ne kadar benziyorlar. Onları makinelerden, makineleri onlardan fark etmenin imkânı yok. Bu insanlar kendilerini, tık nefes göğüsler gibi, hırlıya hırlıya çalışan makinelerin ahengine o kadar uydurmuşlar ki, her şeyi, hatta insan olduklarını unutmuşlar gibi…” (Kemal Tahir, Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır)

1937 yılında 27 yaşından olmakla 2014 yılında 27 yaşında olmak arasında dağlar kadar fark vardır. “Halkçı” olduğunu iddia edilen yazarların yozlaşmış burjuva ahlakını anlatmasının meziyet sayıldığı, burjuva çocuklarının hiçbir utanma belirtisi göstermeden “devrimci” olduğunu iddia edebildiği, halkın yetiştirdiği hayvanlarla kıyaslanarak aşağılanmasının doğal görüldüğü günümüzde 27 yaşında olanların çoğunluğunun değil yukarıdaki gibi bir parça yazmayı, hak nedir, halk nedir, eşitlik nedir kavramlarından dahi habersiz olduğunu düşünüyorum. Engels’in 1844’teki gözlemlerinden yola çıkarak yayımladığı, Kemal Tahir’in bu romanını yazdığı sırada okumamış olduğu İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu isimli kitabındaki şu paragraf ile karşılaştırınca Kemal Tahir’in yazar, düşünür ve gözlemci olarak büyüklüğü görülecektir:

“İşçiler arasındaki moral bozukluğunun bir başka kaynağı, çalışmaya mahkûm oluşlarıdır. Nasıl ki gönüllü, üretken etkinlik insanoğlunun tattığı en üstün haz ise, zorunlu çalışma da en haşin ve aşağılayıcı bir cezadır. İnsanın kendi iradesine karşın, her gün, sabahtan gece vaktine kadar, belli bir şey yapmakla sınırlanmasından daha dehşet verici bir şey yoktur. Ve işçi kendisini ne kadar daha çok insan hissederse, işi ona, o kadar çok nefret edilesi görünür; çünkü sınırlanmışlığı görür, işin kendisi için amaçsızlığını görür. Peki, neden çalışır? İş aşkı uğruna mı? Doğal bir dürtüyle mi? Hiç değil. Para için, işin kendisiyle hiçbir biçimde ilişkisi olmayan bir şey için çalışır; o kadar uzun üstelik kesintisiz bir tekdüzelik içinde çalışır ki, azıcık insansal duyguları varsa, ilk haftalar içinde işi onun için bir işkence haline gelir. Zorunlu işin hayvani astına etkilerini, işbölümü daha da çoğaltmıştır. Birçok alanda işçinin etkinliği, küçük ve salt mekanik bir el hareketine, her dakika yinelenen, yıllar boyu değişmeyen bir el hareketine indirgenmiştir. Çocukluk yaşından itibaren her gün, günde on iki saat iğne ucunu sivrilten ya da dişlileri eğeleyen ve başından beri İngiliz proletere zorla kabul ettirilmiş koşullar altında yaşayan bir insan, otuzuncu yılında insansal duyguyu ve yeteneği ne kadar koruyabilir ki? Buharın sanayide kullanılışından beri hep aynı işçinin işi kolaylaşmıştır, kas gücünden tasarruf edilmiştir, ama işin kendisi, başından sonuna, anlamsız ve tekdüze hale gelmiştir; zihin çabasına yer veren hiçbir alan kalmamıştır; yalnızca, işçiyi başka şey düşünmekten alıkoyacak yeterlikte bir dikkat gerektirir o kadar. Ve böyle bir işe mahkûmiyet, onun tüm zamanını alan, yemek ve uyumak için bile pek az zaman bırakan, açık havada yürüyüş yapması ya da doğanın tadına varması için hiç vakit bırakmayan bir işe mahkûmiyet, zihinsel çalışma için çok az zaman bırakan bir işe mahkûmiyet insanı hayvan düzeyine indirgemez de ne yapar? Yineleyelim, işçi seçimini yapmalıdır; ya kaderine razı olmalıdır, “iyi” bir işçi haline gelmeli, burjuvazinin çıkarlarını “sadakatle” gözetmelidir — böyle bir durumda kesinlikle bir hayvan haline gelir; ya da isyan etmeli, insanlığı için sonuna kadar savaşmalıdır, bunu da ancak burjuvaziye karşı savaşarak yapabilir.” (Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu)

“O zaman tek ferdin dejenere fantezilerini ballandıran dejenere romancılardan cüce ruhunun bir avuç karanlığından şikayet eden züppe şairlere kadar bütün palavracı, hasta, sarsak sesler susar.” diyerek halktan kopuk, halkını tanımayan, halkının acılarını anlatmayan, onlara el uzatmayan, onların insanileşme mücadelesine destek olmayan ve taklit etmeyi üretmek zanneden “sanatçıların” eleştirisini aşağıdaki gibi yapar Kemal Tahir:

“Çakır Adviye, erkeklere arkasını dönmeye lüzum bile görmeden esvabının önünü açtı. Ve bu aralıktan çıkan şey nedir? Hiçbir çıplak kadın resminde ve çıplak kadın heykelinde buna benzer bir şey görülmemiştir. Acaba hiçbir ressam, hiçbir heykeltıraş böyle bir kadın göğsü görmemiş midir? Çakır Adviye’nin yaralı, çıbanlı çocuğuna uzattığı şey bir kadın göğsüdür. Fakat bu göğüs bir kadın memesine değil pis ve kirli paçavralardan dikilmiş ıslak ve içi boş bir keseye benziyor. Ve ondan süt alacağını ümit eden bebek, aradığını bulmak için onu beyhude yere küçücük ağzıyla çekiştirdikten sonra bir şey bulamamaktan doğan hırçınlıkla bir keçi yavrusu gibi bağırmaya başlıyor.” (Kemal Tahir, Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır)

“Sokaklarda emperyalist orduların zabitleri parlak çizmelerini kaldırımlara vurarak gidiyor. Avrupa sermayedarlarının mallarını satacak Pazar aramak için insanlık körü körüne dört yıl boğuşmuştu. Beş yüz kişinin hırsı için bütün dünya dört sene bir volkan gibi tutuşmuş, insanlığın kızıl kanı lav renginde akmıştı.” diyen Kemal Tahir emperyalist savaşın hâlâ sürdüğünü ve Batı’nın “insan” deyince yalnızca kendisini gördüğünü şöyle yazar: “İşletme müdürünün vazifesinin sonunda unutamadığı bir kayıt daha vardı: Bu kayıt iki çizgi arasına yazılıyordu ve şöyleydi: İki demir traversi bir işçi taşır ama bu yalnız Türk işçisi için böyle hesaplanabilir. Avrupa işçisi iki demir travers birden taşımaz.” Türk işçisinin günümüzdeki durumunda bir parça iyileşme olmuş olsa bile dünyanın diğer halkları örneğin Çinli işçiler ile Avrupalı işçiler arasındaki benzer ayrım sürmüyor diyebilir miyiz?

“İşçi sınıfının sefil durumunun nedeni, o ufak tefek yakınma konularında değil, ama kapitalist sistemin kendisinde aranmalıdır. Ücretli işçi, emek-gücünü, belli bir gündelik karşılığı kapitaliste satar. Bu gündeliğin karşılığı olan değeri, birkaç saatlik bir çalışmayla üretmiştir; ama sözleşmeye göre, işgününü tamamlamak için daha bir dizi saat çalışmak zorundadır; bu ek artı-emek saatlerinde ürettiği değer, kapitaliste hiçbir maliyeti olmayan, ama yine de onun cebine giren artı-değerdir. Uygar toplumu, bir yanda bütün üretim ve geçim araçlarının sahipleri bir avuç Rothschildsler’le Vanderbiltsler’e, öte yanda emek-güçlerinden başka hiçbir şeye sahip olmayan çok büyük sayıda ücretli işçilere bölme eğilimi taşıyan sistemin temeli budur.” (Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu)

Fabrika’da çalışırken kaza geçirdiği için bir bacağı kesilen ve çalışırken sakatlandığı için tazminat isteyen Arif diğer roman kahramanıdır. Yoksul, gariban, çaresiz ve hakkını aramaktan aciz Arif bir umut diye geldiği İstanbul’da bir ayağını bırakarak alacağı parayla köyüne dönecektir ancak fabrika müdürü tazminat ödememek için uğraşmaktadır. O dönemde belki de Hitler’e ve ülkedeki faşistlere nispetle Almanca konuşan fabrika mühendislerinden bir soysuz şöyle der (Henüz İkinci Dünya Savaşı başlamamış, Hitler gemi azıya almamış, ülkedeki faşistler kafalarını henüz çıkartmamışlardır. Oysa usta gözlemci Kemal Tahir olan biteni genç yaşta görebilmiştir):

“Genç mühendis cebinden çıkardığı bir puroyu ağzına götürürken;

— Azizim size bir şey söyleyeyim mi, diyor, ben kendi hesabıma bu nevi sosyal yardımların yapılmasına katiyen aleyhtarım… Çünkü bu hareketlerle memlekette şimdiye kadar, kendi mevcut olduğunu, hakları bulunduğunu bilmeyen bir kütleye fena fikirler aşılamış olacağız, memlekette sınıf çıkaracağız.

— Bir memlekette sınıf çıkarılmaz, ya mevcuttur yahut da tebellür eder. Olmayan bir sınıfı bir iki kişiye şu veya bu hakkı vererek yaratma imkânı yoktur.

— Azizim, işçilerin arasında şuurun uyanması felakettir. Bunun böyle olduğunu gören büyük adamlar bak ne yaptılar?

— Kimdir bu büyük adamlar?

— Hitlerler, Mussoliniler… Memelekette işçi kütlelerine göz açtırıyorlar mı?” (Kemal Tahir, Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır)

Fabrika müdürü para vermemek için oyaladığı Arif’ten kurtulabilmek adına eline birkaç kuruş verir ve “benden haber bekle” diyerek bir yoksullar evine gönderir. Hak araması için kimseciklerin yanında durmadığı, sesini duyurmasına yardımcı olmadığı medyaya miras kalan aşağılık davranışlarının kökenini de görmüş oluruz.

“Ve işte böylece bu elliliklerden bir tanesi olan Arif, elli insanın içinde bir insan, yirminci asrın ortalarına doğru, içinde himayeyi hayvanat cemiyeti bile mevcut olan İstanbul şehrinde, en işlek bir semtte açlıktan, sefaletten can verdi.

Bunu bir gazete idarehanesinden duydular.

Mesele enteresandı. ‘Açlıktan ölen adam’ diye ne güzel ballandırdılar.

Gazetenin röportajını yapan gazeteci bayanın yanına fotoğrafçıyı kattılar. ‘Bol resimli, dokunaklı’ bir röportaj ısmarladılar.” (Kemal Tahir, Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır)

Kemal Tahir deyince hapse girmesine sebep olan ve ‘’Donanmayı İsyana Sevk’’ suçundan yargılandığı davadan söz etmemek olmaz. Burada da sözü kendisine bırakmanın uygun olacağını düşünüyorum:

“1938′de Nâzım’la tutuklanıp Yavuz zırhlısını kaçırma meselesinde ‘Erkin’ gemisine kapatılmıştık. Erkin, Marmara açıklarına zincir döküp demir atmış, çelikten bir dağ gibi güneşin altında duruyordu. Duruşma, genişçe bir salonda yapılıyordu. Benim suçum, kardeşim Nuri Tahir’e ve bir arkadaşına, her yerde satılan kitapları okumak için vermemden ibaretti. Bahriyedeydiler ve hafta başı izinli çıktıkları zaman bana geliyorlar, benim kitaplığımdan seçtikleri kitapları gemide okumak için alıp gidiyorlar, ertesi hafta kitapları, yenileriyle değiştiriyorlardı. Çoğu zaman, hangi kitapları aldıklarını bile bilmezdim. Ben, okuryazarlığa sıvanmış bir delikanlı olduğum için, kitaplığımda Atsız’ın kitapları da vardı. Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali’nin kitapları da…

Derken bir gün tutuklandım. Benimle beraber kardeşim Nuri ve onun bir iki arkadaşı da tutuklandılar. Kardeşim, Yavuz Zırhlısında assubaydı. Beni de, Nazım’ı da Yavuz’a götürüp kapadılar. Küçücük bir hücrede yaşıyor, sorguya götürülüp getiriliyorduk. O zaman suçumun kitap vermek olduğunu öğrendim! Kitap vermek suç olunca, gerisi sorulamaz. Kaderime katlanmak zorundayım!

Aylar süren bu işkenceden sonra, duruşmalar yine Erkin gemisinin bir salonunda başladı. Erkin, bütün gün güneşin altında kızıyor; içerisi, bildiğin ekmek fırını gibi yanıyordu. Bizi muhakeme eden subaylar, amiraller de salonda idiler ama onların tepesinde vantilatörler dönüyor, buzlu sürahilerin içinde limonataların biri gidip biri geliyordu. Sıcaktan, dilimiz damağımıza öylesine yapışıyordu ki, konuşamıyorduk. Onlar da bize bir yudum su bile vermiyorlardı.

Başta Nazım olmak üzere, ben, kardeşim ve arkadaşları bir hizada sıralanmış taburelerde oturuyorduk. İki yanımızda da iki bahriyeli er nöbetçi olarak dikiliyordu. Savcı ve hâkimler, karşımızda yüksek bir yerde idiler. Dehşet bir sıcak vardı. Oturduğumuz yerde tere batmıştık. Gemideki sıcaklık, belki 45, belki 50 dereceydi.

Yani, yaşamadığımız türde bir sıcaktan iyice bunalmıştık. Birden, benim yanımda duran er’in, durduğu yerde, depremde tavan lambası gibi sallandığını fark ettim. Besbelli, bayılmak üzereydi, düşecekti. Nitekim arka üstü devrildi de… Hemen yerimden fırlayıp başının yere çarpmasına engel oldum ve dizime yerleştirdim. Birden cıyak cıyak bir ses salonu doldurdu: “Bırak onu orda, dokunma!”

Baktım, bana söylüyordu. Zavallı er’in düşüp kafasını parçalamasına engel olmuştum; ama savcı, benim ona yardım etmemi bile hoş görmüyordu. Hiç oralı olmadım. Yanıma bir arkadaşı gelince, er’i, ona teslim ettim ve yerime oturdum. Oturmadan, Savcı ile göz göze geldik. Hayır, ‘göz göze’ demek yanlış bir iş… Çünkü savcınınkiler göz değil, iki leş böceği gibiydi.

Sonunda hüküm okundu: “Tan gazetesi yazı işleri müdürü Kemal Tahir, kitaplar vasıtasıyla fikri telkinlerde bulunduğu ve bu suretle maznunun, askeri, isyana teşvik suçunu işlediğine tam vicdani kanaat hâsıl edilmiştir. İstihsal edilmek istenen neticenin vahameti, takdiri şiddet sebebi addiyle, takdiren on altı yıl müddetle ağır hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve hidematı ammeden müebbeden mahrumiyetine…”

İşte bu karar, bir zulüm belgesidir. Fakat bu karar, beraat kararı da olabilirdi. O zaman da içeriği değişmezdi kararın… Çünkü yargı biçimi, kararın meşruiyetini yok etmiştir. Hem davaya başlarken ‘duruşmanın herkese açık olduğunu’ söyleyeceksin, hem de kimsenin yanından bile geçemeyeceği bir zırhlıda veya ıssız bir adada duruşmaları sürdüreceksin, bu, olası değildir. Kararı doğrudan doğruya etkiler ve içeriğini değiştirir.” (İsmet Bozdağ, Kemal Tahir’in Sohbetleri)

Birinci cildinin 600, ikinci cildinin 1050 sayfa tuttuğu seksen yıl önce yazılmış olmasına karşın sade dili ve akıcı üslubuyla Kemal Tahir’i tanımayan okurlar tarafından bile rahatlıkla okunacağı ve “Kemal Tahir’in serüvenine eşlik etmek isteyen herkesin başvuracağı’’ Biz Böyle Delikanlılar Değildik kitaplarını herkese tavsiye ederken, yazımı Engin Ardıç’ın sözleriyle bitirmek istiyorum:

“Fakat İthaki Yayınları’na ve bu tefrikaları sararmış solmuş eski gazetelerden titizlikle derleyen Sayın Özgür Günay’a bir şey sormak isterim:

Hani, “Halk Plajı”nın yeni baskısı nerededir? Bu bir tefrika değil, rahmetlinin Samim Aşkın takma adıyla yayınladığı “olgunluk dönemine geçiş” eseridir, Refik Erduran’la Ertem Eğilmez Çağlayan Yayınları’ndan basmışlardı.

“Mayk’ları”yayınladınız, tamam, elinize sağlık da, hani rahmetlinin Peter Cheyney’den F.M.İkinci takma adıyla çevirdiği o tadına doyulmaz casus romanları nerede? Hani, Georges Arnaud’dan Celal Dağlar takma adıyla yaptığı o müthiş “Dehşet Yolcuları” nerede? Hani, o unutulmaz “Kastil Büyücüsü” nerede?”

salimolcay@hotmail.com.tr

Yazarın diğer yazılarına şuradan ulaşılabilir.

Biz Böyle Delikanlılar Değildikkemal tahir kitaplarıtğrk romanı
PAYLAŞ