Anasayfa / Sinema / Kült Filmler / Wild at Heart (1990, David Lynch)

Wild at Heart (1990, David Lynch)

Filmin yönetmeni David Lynch’i biraz tanıyanların bile aklının köşesine yazdığı anlaşıl(a)mama izlenimleri kısa filmleri ve ilk uzun metraj film denemesi Eraserhead’den bu yana izleyicilerin en sevdiği özelliği ya da en nefret ettiği de olabiliyor. 9 yapımlık filmografisini dikkatli incelediğimizde sadece üç film dışında farklı yapıda sinema dilini icra etmiştir. Farklı olmaları karakterleri ve hikayeyi gerçekçi temellere oturması dışında, yönetmenin bir filmini izleyenin bile uçarı ya da sorunlu karakterlerden tanıyabileceği yapıdır. Rivayete göre annesinin hamileyken filin altında ezilmesinden dolayı deformasyona uğramış insanın yaşadıklarını konu alan The Elephant Man. Hasta kardeşini görmek uğruna çim biçme makinesiyle uzunca bir yol kat eden yaşlı Alvin’in hikayesi The Straight Story ve son olarak Cannes’da en iyi film ödülü açıkladığında olay yaratan Wild at Heart (Vahşi Duygular). Vahşi Duygular’da, yedi sene sonra Lost Highway’in senaryosunu Lynch’le birlikte yazacak Barry Gifford’ın filmle aynı ismi taşıyan romanından, yönetmenin kendine has üslubunun da etkisiyle karakterleri iç dünyalarıyla baş başa bırakarak şiddet ve erotizmle örülü bir yol teması sunulmakta.

Sailor ve Lula birbirlerine âşık genç bir çifttir. Sailor yılan derisi ceketi, taranmış saçlarıyla karizma kişilik; Lula ise sarı saçları ve kırmızı rengi kendine yakıştıran alımlı bir genç bayan. Hikayeleri beraber çıktıkları parti sırasında Lula’nın ilişkisini çekemeyen annesinin, Sailor’ın 22 aylık ceza almasını sağlayacak saldırıyı kışkırtmasıyla kesintiye uğrayacaktır. Sailor cezaevinden çıkışta Lula’nın kendisini arabayla karşılaması, bağlılığı kopmayan hikayelerini yeniden alevlendirmeye fazla yeterli. Bu sırada Lula’nın kötü yürekli annesi, kızının evine geri dönmesi için elinden gelecek her türlü bağlantıyla iş birliğine giriyor. Tek isteği Sailor’ın ölmesi uğruna mafyanın kirli ellerine teslim olmak dahi olsa.

Wild at Heart, daha çok çocuk masallarının sinemadaki örneklerinden sayılan aslında yol filmlerinin ilk örneği diyebileceğimiz Wizard of Oz (Oz Büyücüsü) filminin hikayesine karanlıklık unsurlar eklenmiş hâli sayılabilir. Wizard of Oz’u izlemeseniz bile hikayesi ters-yüz edilerek sinema tarihinde onlarca defa karşılaştığınızı veya yönetmenin sineması üzerinde etkileri olduğu izlenimine kapılmak da olası. Aslında Oz Büyücüsü, çocuk masalı hikayesi altında her yaştan insana değeri hiçbir zaman yitirilmeyecek öğütlerini Lynch’in kendi Oz’una göre inşa etmesiyle filme birçok göndermenin olması da doğaldır. Buradan hareketle küçük Dorothy’nin Oz macerası sadece evine dönüş için tek bilet değil sarı taşlı yolda davranış ve kişilik olarak büyümesiyle de orantılarsak, Wild at Heart’ta evinden kaçan 20 yaşındaki Lula, Doroty’miz; annesi Marietta da emellerini gerçekleştirmek için küresini kullanan doğunun kötü cadısı. Dorothy, cadı, küre gibi benzerliklerinden filmle bağlantısının sinema tarihinin sıradan göndermelerinden öteye geçemeyeceği fikrine kapılmış olabiliriz, ama Lula, Bobby Peru’nun tacizinden sonra kırmızı ayakkabılarını birbirlerine vurarak geri dönme isteğini sıradan bir gönderme olarak görmemiz de imkânsız.

Film, kibritin ateş alması daha sonra yangına dönüşmesi şeklinde açılır. Daha ilk dakikalardan aklımıza soru işareti oluşturacak başlangıç, ilerleyen bölümlerde sahne geçişleri için de kullanıldığını görüyoruz. Yönetmenin filmlerini takip edenler bilir ki birden fazla izleyiciye gösterilen yaşanmış ya da yaşanacak olayların ilk bağlantısıdır bundan hareketle hikayeyi parçalara ayırınca en altta temele atılan ilk tuğla gibi selam vermişçesine durur. Ateşin filmdeki özelliği Lula’nın annesi Marietta’nın, Marcelles Santos ile iş birliği sonucunda kocasını canlı canlı yakılmasını planlayanlardan biri olduğu, bağlantının bununla kalmayıp Sailor’ın da yangınla direkt bağlantısının bulunmasa bile alevlerin karşısında müdahale edemeden durup, Marcelles Santos’un yaktığı evden gelmesini bekleyen şoför olduğunu da öğreniriz.

İkinci Dünya Savaşı’nın etkileri savaş alanıyla sınırlı kalmadı elbet. Amerika’da yani sinemanın kalbi Hollywod’da halkın karamsarlığının bir yansıması gibi şaşalı, eğlenceli, müzikal filmler azalmış; onlar yerine sosyal görünümden de beslendiği anlaşılan karamsar tablolu klasik kara filmlerde patlama oldu. Kara film kalıpları sinemayı beslenen akımların da etkisiyle her dönemde farklılığa uğramıştır. Burada Wizard of Oz ‘un kalıbını alıp onu tam tersinden seyreden şablona oturtuluyor. Yönetmen böylelikle kara filmi kendine göre modernize edip izleyiciye aktarıyor. Bu kendisinin birkaç filminde de göreceğimiz modelleme olup daha sonraki filmlerinde tavan yapmış hâlleriyle karşımıza çıkmıştır. Lula ve Sailor’ın arabalarıyla seyahatleri (kaçışları) çürümüş dünyanın gerçekleriyle baş başa kalmalarıdır. Arabayla yol alırlarken radyoda duyulan sözler, ahlâki çöküntü ve sosyal duyarsızlığın toplumları ne hâllere getirdiğinin örnekleridir. “Boşanma yüzünden çocuklarını vurdu.”, “Bir hâkim, sanık John Roy’u övdü, ancak cesetle seks yaptığını duyunca sert çıkıştı.”, “Geçen Ekim ayı içinde resmi idareler 500 kaplumbağa Ganş nehrine kirliliği azaltmak için bıraktılar. Şimdi ise, Hintlilerin cesetleri için timsahlar salınacakmış …” Nasıl bir dünyada yaşıyoruz ki her tarafıyla kokuşmuş olabilir. Bu türden haberler halka aktarılmıyor mu yoksa bunlara kulaklarımızı tıkadığımız için mi duymuyoruz? Kutuplarda buzullar eriyorken daha olana ağlayamadan zengin devletler kullanılmamış petrol yatakları paylaşmak uğruna neler yapmıyor ki. Ne hayvanların soylarının tükenmesi ne de para hırsı uğruna hayatlarını tehlikeye atmaları nasıl açıklanmalı. Sailor ve Lula’nın yolda geçirdikleri zaman iç dünyalarıyla hesaplaşmalarını sağlayıp morallerini bozabilir, ama gerçeklerden uzak kalmaları dışarının zorluklarını sineye çekmeden sağır taklidi yapmaları, “Yaşayan ölülerin gecesinde” olmadıklarını bilmelerinden daha kolay olmalı. Ana karakterlerin beraber gittiği barda ve arabada kullanırlarken radyodan duydukları sözler üzerine kendilerinden geçercesine anlamsız figürlü dans etmeleri kendi özgürlüklerini hissetmenin en büyük dayanaklarıdır. Amerika kıtasının gerçek sahipleri Kızılderililer ise doğanın sunduklarına, güneşin ışınlarının besinlerini geliştirmesine karşılık ateşin etrafında dans etmeleri Sailor ve Lula’nın anlamsız figürlerine benzer nitelikte olduğunu hatırlayalım.. İkisi arasındaki ortak nokta hayatlarını kendi özgür tercihlerine, barış dolu bir dünya isteğiyle yaşamalarıdır. Barış demişken doğmadan önce evlatlarının ismi de bellidir “Pace”. Barış kelimesinin İngilizce karşılığı “Peace” olduğuna göre… Kara film kalıbı ve birbirinden sorunlu karakterler yapımda cirit atabilir ama filmin asıl derdi kişisel özgürlük ve aşktır. Bu iki naif kelimenin gerçek dünyada yaşamını sürdürebilmesi anca olumsuzluğun altında ezilmeyecek “vahşi yüreklere” bağlıdır.

Wild at Heart’ın ana öğelerinden biri kuşkusuz film boyunca kullanılan müzik ve şarkıların sahnenin uyumuna, karakterin yerine konuşmasına ve anlatılanı desteklemeye etkilerinin olduğudur. Özgürlüklerini simgeleyen ilginç dansları sırasında çalan metal şarkı, Lula’ya aşkını haykıran romantik şarkılar, filmin orijinal müziklerinin sahibi Angelo Badalamenti’nin tınıları… Hepsi de filmin tamamlayıcılık görevini başarıyla üstlenir. Sailor’ın Lula’ya Elvis’in “Love me” şarkısını söylerken duyulan binlerce kızdan çıkmış çığlık seslerinin filmde de olması Sailor’ı Oz ülkesinin Elvis’i (lakabı Kral) olduğudur. Yine Sailor’ın “Love me Tender”’ı söylemesi görüntülere eşlik eden tek sözler oluyor, şarkının asıl özelliği ise Sailor’ın gerçek aşkı bulduğunu ve kötü cadı olarak gördüğümüz Lula’nın annesinin çiftin arasındaki bağı koparamayacağını anlatan resminin buharlaşmasıyla açıklanır. Şarkıları filme yedirme ustası Lynch, Chris Isaak’ın duygusal sözlü şarkısı Wicked Game’ini gece araba yolculuğu sırasında zaman zaman oluşan gerçek üstü havaya en iyi hizmet eden müziklerden birini büyülü atmosfer yaratmak için enstrümantal şekilde filme ekliyor. Kısa magazinsel bilgi olarak Isaak’ın şarkısı bu filmde duyulduktan sonra satışlarının patlama yaşadığını not düşeyim.

“Bütün dünyanın vahşi bir kalbi var ve her şey bir garip. Ah, ne kadar isterdim, gökkuşağının üzerinde bir yerde olmayı.”

Sıradan hikayesini farklı yapan temel unsurlardan biri Lynch’e özgü karakter yazılımları, metaforlar, düşsel ve gerçekliğin kesiştiği sekanslar göze çarpan basit detaylardır. Lula’nın annesi yüzünü ve ellerini kırmızı rujuyla boyaması Oz’daki Doğu’nun kötü cadısına doğrudan bir gönderme olup sadece rengi farklıdır. Kırmızı kötülüğün ve kıskançlığın doruğa çıktığı dakikalarda gözükmesi anne karakterini Şeytan’a benzetmekte olası. Filmin en psikopat karakteri Bobby Peru kirli dişleri, zarar verecekmişçesine gülüşü, acımasız tavrıyla kameraya her girişinde tüyleri diken diken ediyor. Lula’yı tacizinden sonra Sailor’ın yanında kendini bulması en sorunlu adam ödülünü haklı olarak vermemi sağladı. Bir başka sahnede, barda çiftimizin yanına gelen 50’li yaşlardaki adamın “Güvercinler hastalık ve dağınıklık yaratıyor” sözleri de filmin ilginçliğine katkı sağlamakta. Ses tonu güvercinlerin dili olsa da konuşsa desek, adama tam uyacaktır. Kamera Sailor’ı gösterdiğinde görünüşü, yılan derisi ceketinin yakalarını kaldırmış, arkaya taradığı saçlarıyla tam olarak kobra yılanı izlenimi uyandırıyor. Bu sahnenin filmin gelişimine bir katkısı yoktur ama Lynch bu, aklından ne geçtiği belli olmaz.

Filmin tüm sorunu, genişleteyim Lynch’in tüm sorunu iyiyle kötüyü savaştırıp bir galibin ortaya çıkıncaya dek sürdürmesidir. Savaşın galibinin geçmişlerindeki travmaları görmezden gelirsek, iyinin mutlak üstünlüğüyle son bulması bir teselli gibi görünebilir. İyi olarak gördüğümüz karakterinde, kötününde geçmişlerinde çeşitli tacizlere, baskılara uğraması gelişimleri için sekte de olabilir unutulmaya yüz tutmuş hatıra da. Filmin Lula’sının cinsellikle tanışması (!) 13 yaşındayken Pooh amcasının tecavüzüyle olur. Yolda geçirecekleri zaman annesinin zalimliğinden kaçıştan ziyade tecavüzü belliğinden tekrar hatırlamasını sağlamıştır. Arabayla kimselerin geçmediği yolda ilerlemelerini anılarına giden patika olarak da düşünürsek Lula’nın kötü anısı tekrar hatırlatılarak kendi kendine psikanaliz olanağı sağlamıştır. Yaşadığı kötü olaylarda gözünü kapatıp duraksaması kendi dünyasının hâlâ daha kötülükten uzak bir kaçış merkezi göreviyle hizmet verdiğidir. Filmin kötü karakteri Bay Reinder’sa (Marcello Santos’un posta kutusuna işinin görülmesi için gümüş dolar bıraktığı) tuvaletteyken bile kendisine çıplak kadının eşlik ettiği hasta düşünceli adamdır. Kadının çıplaklığı Reinder’ın kendi fetiş duygularını tatmin etmek için anlamı çıkabileceği gibi dünyanın zenginlerin her istediğini yapacağı yer hâline dönüştüğü eleştirisi de vardır. Parası olanın tüm ahlâki değerlerden habersiz istediği gibi davranmasının önünde hiçbir engelin bulunmadığı, baştan aşağı çürümüş gezegende soyları eksilmeden mantar gibi çoğalırlar ve nasıl düzeltilmesi gerektiği de bilinmiyordur. Yönetmen, sorunlu adam karakterini yazarken Hollywood’da duyduklarından esinlenmiş olduğu da söylentiler arasındadır.

Filmde Lula karakterini canlandıran Laura Dern, yer aldığı tüm Lynch filmlerinde oyunculuğunun zirvesindedir. Bunları kendisinden nelerin istenildiği açıkça anlatılmış olmasına bağlıyorum.

Sailor’ı karakterne ise Nicolas Cage hayat veriyor. Cage’in en iyi filmlerini 80’lerin sonunda ve 90’ların başında oynamıştır. Burada yılan derisi ceketiyle özenilesidir.

Bobby Peru’yu canlandıran Willem Dafoe hiçbir filmde bu kadar çirkin olmamıştı. Karakteri neyi elveriyorsa eksiksiz yerine getirmekte. Lynch filmleri içinde Blue Velvet’in Frank’inin ardından en sorunlu karakterdir. Her sahnede devleşiyor.

Filmi Lula ve Sailor’ın aşk hikayeleriyle sınırlamadan sosyal bilince sorumlu bakış, özgürlüğün yiyecek gibi değerli olduğuna, hayatın yaşamak için çok vahşi olduğunu izleriz. Belki Lula kendi Oz’unu yaratmakla saflığını götürecek yeri bulmuş… Bizler kendi dünyası olmayan çarkın dişlilerinde dolaşanlar ondan neyimiz eksik. Keşke herkesin bir Oz’u olsa.

Süleyman Keskin

[email protected]

Yazarın öteki yazıları için şu sayfaya göz atınız. 

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Dressed to Kill (1980, Brian De Palma)

Alfred Hitchcock’un ve filmlerinin Hollywood’u hatta dünya sinemasını nasıl etkilediği malum. O etkilenmeden en çok ...

Bir Yorum

  1. Wild At Heart’ta vurgulanan bir diğer unsurun da anne-kız ilişkisi olduğunu belirtmek gerekir. Annenin kıskançlığı, korumacı bir kılıfla örtülmüştür. Yakışıklı Sailor’ın kızıyla birlikteliğini kaldıramaz; kızı genç, güzel ve çekicidir; oysa anne yaşlanmakta ve cazibesini kaybetmektedir. Sailor’ı ortadan kaldırma girişimleri ancak kızı da anne olduktan sonra/olgunlaştıktan sonra ortadan kalkar. Kızının anne olgunluğuyla doğru ve net, Özgür iradesiyle, kararlılıkla Sailor’a aşkını sürdürmesi de bu durumda etkilidir. Bir diğer “anne” vurgusu da Sailor ve Lula’nın kaçışları sırasında tanık oldukları araba kazasında gördükleri yaralı genç kız üzerinden yapılır. Ölmesine ramak kalmış bu kız, durumun şokuyla annesinin kızmasından korktuğu için çantasını/cüzdanını bulma telaşındadır. Son nokta da Sailor’ın iki kere anne-baba iradesinden yoksun büyüdüğünü belirtmesiyle karşımıza çıkar. Anne iradesi/figürü olmadığı için baskı da yoktur hayatında, anne kısıtlayıcı figür olarak çıkmamıştır karşısına. Bu nedenle son sahnede “iyi cadı” görür. “Kötü” kadın/anne/cadı yaşamında bir iz bırakacak biçimde var olmamıştır çünkü.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

kuşadası escort
bursa escort
ümraniye escort
çankaya escort
escort izmir