Anasayfa / Manşet / Karışık Pizza (1998, Umur Turagay)

Karışık Pizza (1998, Umur Turagay)

Tarantinesk Bir Gangster Filmi

Giriş

Hollywood’da 80’lerden itibaren başrolünde kadınların yer aldığı polisiyeler çekilmeye başlanmıştır: Freudyen temaları Hitchcockyen kişilik araştırması ile buluşturan House of Games (1987, Oyun Evi, David Mamet) ile meşum dişiliğin doğasını takip eden Black Widow (1987, Karadul, Bob Rafelson) söz konusu filmlerden sadece ikisi. Yine 80’lerden başlayarak femme fatale’in loser’ı kurban ettiği örneklere rastlıyoruz ki bu, sinemasal olarak, Freud’un deyişiyle “karanlık kıta”ya, yani kadınlara erkek-öznenin klasik rolünün benimsetildiği Mulveyci feminist okumaya (1) uygun düşen oyunsu bir sinemasal parametredir. James M. Cain uyarlaması Double Indemnity’nin (1944, Çifte Tazminat, Billy Wilder) ardılı Body Heat (1981, Vücut Isısı, Lawrence Kasdan), femme fatale’in kent ve taşra arasındaki ölümcül serüvenini takip eden The Last Seduction (1994, Son Tahrik, John Dahl), daha çok yoğun erotizmiyle anımsanan popüler anlatı Basic Instinct (1992, Temel İçgüdü, Paul Verhoeven), lezbiyen femme fatale’lerin serüvenine odaklanan Bound (1996, Tuhaf İlişkiler, Wachowski Kardeşler), 70’lerin black cinema’sının tandık yüzü Pam Grier’in başrolde göründüğü Jackie Brown (1997, Quentin Tarantino) örneklerindeki gibi çeşitli tartışmalar yaratıp yankı uyandıran; aynı zamanda yoğun ölçüde topa da tutulan filmler sözünü ettiğim öbeğe dâhildir. Kör parmağım güzüne, işte bu filmler feminist filmler, kadınların yanında saf tutan filmler, demek size de komik gelmiyor mu? Aslında bahis konusu filmler, dişiliğin yırtıcı manzarasını öyle ya da böyle yineleyen yapıtlardır. Double Indemnity, Out of the Past (1947, Geçmişten Kaçış, Jacques Tourneur) ve The Killers’tan (1946, Katiller, Robert Siodmak) bir farkları varsa o da sayılan bütün filmlerde ölümcül dişilerin eni sonu galip gelmeleri, loser’ı kurban etmeleri, erkek-öznenin tahtını mutlak anlamda ele geçirmeleridir. Bu da az önce çıtlattığım Mulveyci erkek egemen sinema formülasyonuna karşılık gelen bir sinemasal durumdur. Tahmin edilebileceği gibi feminist literatürde kesif eleştirilere uğramıştır. (2)

karisik-pizza-umu-turagay-sanatlog.com

Umur Turagay’ın debut filmi Karışık Pizza (1998) tastamam böyle bir film, denilebilir. Büyük patrona (Sait Ergenç) başkaldıran üçkâğıtçı gangsterleri (Cem Özer ile Erkan Taşdöğen) oyuna getiren kararlı ve kurnaz femme fatale (Meltem Cumbul) parayı alıp tüyen sinemasal arketipin hemen yanına konumlandırılabilir. Out of the Past, The Killers, Atlantic City (1980, Atlantik Şehri, Louis Malle), Body Heat, The Last Seduction, Jackie Brown ve Bound öncellerinden bazıları. Yanlış anlaşılmalar, traji-komik ruh durumları, sıradan insanın başına gelen ilginç olaylar, art arda işlenen cinayetler bütünüyle meşum dişinin kurguladığı entrikanın başat parçaları. Dümenin yürümesini sağlayan asal eleman ise hiç kuşkusuz kara mizah duygusu.

Paranın Gizemli Çekiciliği

Film noir’larda (kara film) kadınlar bahis konusu olduğunda tanıdık bir ruh halidir şu: “İşin içinde her zaman bir kadın vardır.” Fritz Lang’ın The Woman in the Window (1944, Penceredeki Kadın) adlı hoş fantezisinde geçen tümce cinslerarası çatışmanın haletiruhiyesini en direkt bir biçimde özetler: Erkekleri birbirine düşüren (The Killing, Road House, The Woman in the Window, Out of the Past), narsisist (Sunset Blvd., The Maltese Falcon, Double Indemnity), yalancı (Scarlet Street, Lady in the Lake, Pickup on South Street, The Letter, Vertigo, This Gun for Hire, Leave Her to Heaven, The Maltese Falcon), ölümcül (The Lady from Shanghai, This Gun for Hire, Stage Fright, Night and the City, The Strange Love of Martha Ivers, Dead Reckoning, Angel Face, Dark Passage, Deadly Is the Female, The Killers, The Maltese Falcon) dişi, erkek-özneyi iğdiş eden (Gilda, Human Desire, The Naked City, Clash by Night, Out of the Past, Vertigo, Stage Fright, Double Indemnity, Murder, My Sweet), erkeğin aşırılıklarını sergilemesinde bir motivasyon unsuru (White Heat, Deadly Is the Female, Rebecca, The Big Heat, Gilda, Detour, Scarlet Street, Niagara, Affair in Trinidad, The Postman Always Rings Twice), onun tahtını ele geçirmeye çalışan bir suret (Kiss Me Deadly, The Maltese Falcon, They Drive by Night, Double Indemnity, Night and the City) biçiminde tasvir edilegelir. Karışık Pizza’daki Emel de (Meltem Cumbul) kararlı, cesur, fallik, cool ve entrikacı öncelleri gibi eyleme geçer, bağımsızlığını ve oyunsu karakterini vurgular, yalanlar söyler, cinayet işler…

Küçük gangsterler Celal (Cem Özer) ve kafadarını (Erkan Taşdöğen) yönlendiren de, Emel’i motive eden de aynı gizemli, büyülü ve çekici nesnedir: para. Emrinde çalıştıkları büyük patronun yaşlandığını düşünen kurnaz kafadarlar, onun yerini almak arzusundadırlar. Mervyn LeRoy’un gangster anlatısı Little Caesar’da (1931, Küçük Sezar) veya Howard Hawks’ın sansüre takılan Scarface’inde (1932, Yaralı Yüz), sözüm ona gangster anlatıları için prototip yapıtlarda yükseliş ve düşüş öyküleri entrikanın ana hattını oluşturmuştur. Mafya iktidarı el değiştirirken değişmeyen tek şey para ve buna eşlik eden yükselme hırsıdır.

karisik-pizza-film-1998-sanatlog-hakan-bilge

Açgözlü ve hırslı küçük gangsterler babalarını öldürerek onların yerini alan geyrimeşru oğullardır. Cinayet, tehdit ve zorbalık bu uğurda tipik araçlardır. İktidar devralınsa da sadece görünürde bir değişim söz konusudur. Yozlaşma, şiddet, tehdit, şantaj, yıldırma mekanizmaları, mafya savaşları, cinayetler sürgit devam eder. Yozlaşmış şiddet dünyasının görünümü değil, sadece figürleri değişmektedir. Gerek Little Casear, Scarface ve gerekse de The Public Enemy (1931, Halk Düşmanı, William A. Wellman) benzer öykülerin anlatıldığı, yükseliş-düşüş öykülerine odaklanan Hollywood’un klasik gangster anlatılarıdır.

Hayatı Kayan ‘Loser’

Pizza dağıtım işindeki Murat (Olgun Şimşek) dişil entrikanın örgenleştirildiği alanlarda varlığı varla yok arası bir loser’dır. Ne mafya savaşlarından haberdardır, ne Emel’in ölümcül dolaplarıyla ilgili en direkt bir enformasyona sahiptir, ne polislerin asıl suçlaması gereken kişidir, ne de cinayetlerle bir ilgisi vardır.

Kara filmlerin tanıdık şablonlarından bazıları şunlardır:

1) Masum adam iftiraya uğrar (Hitchcockyen tema). Suçsuz adam sıradan bir proleter de olabilir, burjuva sınıfına mensup biri de. Serüveni boyunca polislerden kaçar, suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışır, ölüme teğet geçer. Çoklukla kendisine yardım eden biri veya birileri vardır. Eğer yardımcısı ya da destekleyicisi kadın ise ona âşık olur. Örnekler: The 39 Steps (1935, 39 Basamak), Saboteur (1942, Sabotör), The Wrong Man (1956, Lekeli Adam), I Confess (1953, İtiraf Ediyorum), To Catch a Thief (1955, Kelepçeli Âşık), North by Northwest (1959, Gizli Teşkilat), Frenzy (1972, Cinnet).

north-by-northwest-alfred-hitchcock

2) Yoldan geçen adam (bir hedefe yol alan veya bir şehirden başka bir şehre giden adam) lanetlenmiş gibi hedefinin dışına sapar, büyülenmiş gibi hedefine asla ulaşamaz. Çoklukla başfigür bir anti-kahramandır. Ya karanlık geçmişi onun peşini bırakmaz ya da yoluna bir femme fatale çıkarak onu alıkoyar; onunla ile aşk ilişkisi yaşar. Tanıdık birkaç örnek: James M. Cain uyarlaması The Postman Always Rings Twice (1946, Postacı Kapıyı İki Kere Çalar, tay Garnett), Hollywood eleştirisi Detour (1945, Dolambaçlı Yol, Edgar G. Ulmer), ironik U Turn (1997, U Dönüşü, Oliver Stone).

3) Olaylar beklenmedik şekilde gelişir ve tahmin edilemeyecek biçimde sona erer. The Killers’ta soygun yapan şebeke tek tek öldürülür. Femme fatale (Ava Gardner) ise paralarla birlikte ortadan kaybolur. Olaya tanık olan herkes gizemli biçimde cinayetle yüzleşecektir. Karışık Pizza’daki Emel de paralarla birlikte kayıplara karışır. Arkasında tanık bırakmadan yoluna devam eder.

Her şeyden habersiz Murat da içine sürüklendiği meşum hadiseyle en ufak ilgisi bulunmayan bir ‘yoldan geçen’dir. Emel’in kurguladığı ölümcül oyunun kurbanlarından sadece biridir. Pizza dükkânında, aynanın karşısında dikilip popüler Hollywood filmlerinden replikler apartan, fiziksel olarak çekici ve karizmatik olmamasına karşılık özendiği aktörleri taklit ederek büyülü ve ışıltılı bir yaşama sahip olma arzusunu dile getiren küçük adam Murat, Emel ile karşılaşır karşılaşmaz başka bir dünyaya adım atar; ama bu dünya olmasını istediği ışıltılı ve cezbedici dünya değildir. Özendiği, içinde olmak istediği, arzuladığı dünya ise sadece filmlerde rastlanabilecek yapay bir dünyadır.

Aslında Murat’ın tavrı yönetmen için de geçerlidir: O da Amerikan sinemasına özenerek Tarantinesk bir film yapmak istemiştir.

pulp-fiction-tarantino

Femme Fatale: Hiç Kimsenin Kadını

Mafyatiklerin erkeksiliği, güçlü tavırları, paraya ve iktidara sahip olmaları Emel için geçerli parametreler değildir. Erkek egemen dünyayı alt edip kendisine farklı bir yol açabilmek için onları ekarte etmek zorundadır. Dolayısıyla O hiç kimsenin kadınıdır. Hiçbir erkeğe ait değildir. Girişte de sözünü ettiğim yapıtların tematiği Karışık Pizza’da yinelenir. 1940’lı ve 50’li yılların kara kurmacalarında cezalandırılan (The Maltese Falcon, They Drive by Night, The Letter, The Killers, Black Widow, Sunset Blvd.), intihar eden (Dark Passage, Angel Face, The Strange Love of Martha Ivers, Leave Her to Heaven), öldürülen (Out of the Past, Human Desire, Dead Reckoning, Hangover Square, Black Widow, Deadly Is the Female, Double Indemnity, Criss Cross, Scarlet Street, Murder, My Sweet, The Lady from Shanghai, Niagara), kazaya kurban giden (The Postman Always Rings Twice, In This Our Life, Detour, Kiss Me Deadly) femme fatale’ler, 80’lerde ve sonrasında erkek-özneye karşı mutlak anlamda galip gelecek bir biçimde çizilmeye başlanmıştır. Bazılarını girişte referans gösterdim. Bu yapıtlarda dişil cazibe yırtıcılığını, oyuncu ve şeytansı karakterini muhafaza eder. Anlaşılmazlığını, esrarengizliğini, gizemini de korur. Ama öncellerinden farklı olarak erkek-özneyi iğdiş edip tahtından etmekle yetinmez sadece; yanı sıra nihai zaferini de ilan eder.

Murat da Emel’in hayalindeki erkek değildir elbet. Aksine Murat, Emel gibi çekici bir kadını elde etmek istemiştir. Sıradan, baskın bir özelliği bulunmayan, göze batmayan bir genç adam olarak o da dişil cazibe için bir kurban adayından daha fazlası değildir.

Erkeklerin kontrolündeki tekinsiz yeraltı dünyasında tuzaklarını zekice kurup dişiliğini kullanarak kendine yaşam alanı açan Emel, erkeklere olan bağımlılığına son vererek özgürlüğünün de altını çizer. Mevcut zafer edası öncelleri Basic Instinct, Bound, Jackie Brown gibi popüler anlatılarda da tekrarlanır. Dişinin zaferi kimi sinema eleştirmenlerince feminist bir tavır olarak algılandı ama femme fatale’in erkek rolüne soyunup ölümcüllüğünü koruduğu vurgusu gözden kaçırıldı. Karışık Pizza da aynı sinemasal halkaya dâhildir. Emel, Bound’daki kısık sesli Violet (Jennifer Tilly) ile erkeksi Corky (Gina Gershon), Jackie Brown’daki uyuşturucu kuryesi hostes Jackie (Pam Grier), House of Games’deki dili sürçen psikiyatr-yazar Margaret Ford (Lindsay Crouse), Body Heat’deki baştan çıkartıcı güzellik Matty Walker (Kathleen Turner), The Last Seduction’daki ağzı bozuk vahşi Bridget Gregory (Linda Fiorentino) gibi bağımlı olduğu erkekleri geride bırakarak yeni bir yaşama adım atar. Adını andığım filmlerdeki femme fatale’ler erkeklerin egemenliği altındaki dünyayı geride bırakarak özneleşen, bağımsızlıklarını vurgulayan kadınlardır. Bound kadın-erkek çelişkisi üzerine inşa edilen eskil klişeyi lezbiyenlik açısından çözümleyerek geleneğin dışına çıkar. Jackie Brown’da beyaz erkek (Robert Fortster) ile zenci kadının platonik aşkları yaşama olanağı bulamaz. Jackie ise yoluna, yeni yaşamına yalnız yürür. House of Games’in Margaret Ford’u kendisini özgürleştiren kanun dışı erkeği (Joe Mantegna) öldürerek esas kimliğine ancak kavuşabilir. Matty Walker baştan çıkardığı ve hayatını kaydırdığı loser Avukat Ned Racine’i (William Hurt) içinden çıkamayacağı bir uzama ulaştırır: hapishaneye. Bridget Gregory parasını aşırdığı kentli kocası Clay Gregory’i (Bill Pullman) ve sömürdüğü taşralı âşığı Mike Swale’i (Peter Berg) arkada bırakır. Basic Instinct’in entelektüel seri katili Catherine Tramell (Sharon Stone) arkasında bir yığın ceset bırakır. İlişki kurduğu polis dedektifi Nick Curran’ı (Michael Douglas) öldürüp öldürmediği ise seyircinin yorumuna bırakılır.

basic-instinct-sharon-stone

Emel de arkasındaki cesetlerle kendi yoluna yürüyecektir.

Son Söz

Karışık Pizza eski, çok çok eski Hollywood öykülerini, gelenekselleşmiş temaları alıp yeniden pratize eden bir filmdir; ama yüzü daha çok 1990’lı yılların Amerikan bağımsız sinemasına ve dolayısıyla da Quentin Tarantino’ya dönüktür. Mafya mücadelesi ve yükseliş-düşüş öyküsü, meşum dişilik imajı, loser’ın trajik tasviri beklenmedik şekilde gelişen olaylar çerçevesinde ve kara mizah elementleriyle sentezlenerek görselleştirilmiştir. Aserial kurgu yapısı ise bütünüyle Tarantinesk’tir. Tarantino’nun düzçizgisel anlatı yapısını kıran yapıtlarından (Reservoir Dogs, Pulp Fiction, Jackie Brown) önemli ölçüde etkilenilmiştir. Sıçramalı kurgu hayatın karmaşasını, giriftliğini, altüst olabilirliğini sınamak için başvurulan bir kurgu biçimi olsa da Türk sinemasında pek rastlanmaz. Karışık Pizza’yı özellikle kurgu stili açısından önemsiyorum; temalarının klişe oluşunu göz ardı ederek.

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Yazarın diğer yazılarını okumak için tıklayınız.

Karabatak dergisi, 17. Sayı, Kasım-Aralık 2014

Referanslar

1) Bkz. Visual Pleasure and Narrative Cinema / Görsel Haz ve Anlatı Sineması, Laura Mulvey, 1975

Orijinal metne şu adresten ulaşılabilir: https://wiki.brown.edu/confluence/display/MarkTribe/Visual+Pleasure+and+Narrative+Cinema

2) Konuyla ilgili olarak bkz. Women in Film Noir, E. Ann Kaplan (Ed.), London: British Film Institute, 1978, Revised Edition 1998

Kitapta Double Indemnity (1944, Çifte Tazminat, Billy Wilder), Mildred Pierce (1945, Michael Curtiz), Cat People (1942, Kedi İnsanlar, Jacques Tourneur), Gilda (1946, Charles Vidor), Klute (1971, Fahişe, Alan J. Pakula), The Blue Gardenia (1953, Fritz Lang), The Lady from Shanghai (1947, Şanghaylı Kadın, Orson Welles) gibi örneklerden hareketle kaleme alınmış değerli yazılar var. Sylvia Harvey, Janey Place, Claire Johnston, Pam Cook gibi yazarların yazıları da okunabilir.

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Charles François Jalabeat, Antigone Leads Oedipus Out of Thebes (1849)

Edebiyattan Beyazperdeye Koyu Kırmızı Bir Tabu: Ensest

“Her öyküde arzu ile yasa çatışır ki öykünün temelini de bu çatışma oluşturur.” (A.J. Greimas, ...

2 Yorum

  1. “Sıçramalı kurgu hayatın karmaşasını, giriftliğini, altüst olabilirliğini sınamak için başvurulan bir kurgu biçimi olsa da Türk sinemasında pek rastlanmaz.”

    Hocam tam yerine parmak basmışsınız. Türk sinemasının en büyük sorunu senaryodur, yönetmenlik, oyunculuk veya teknik yetersizlik değil… Daha basit bir senaryo yazılamıyor ki seyirciyi şaşırtacak değişikliklere gidilsin. Bizde akla gelen her “güzel” fikir için bundan iyi film olur denilerek yola çıkılıyor. İyi senaryodan kötü film olur ancak kötü senaryodan iyi film olmaz diye bir söz var ancak yapımcıların bundan haberi yok gibi… Kitap okumanın yasaklandığı, eleştirinin düşmanlıkla karşılandığı ve fikrini ifade etmenin müesses nizamı yıkmakla eşdeğer görüldüğü ülkemizde “birilerinin” her şeyi bildiği ve ona göre gerekli tedbirleri aldığına inanılmaktadır. Hal böyle olunca da kendini futbol-magazin programlarına kaptırmak, TV karşısında saatler geçirmek daha kolay gelmekte ve böyle bir kitleyi kolaylıkla tatmin edebileceğini düşünen yapımcılar için senaryoya para ödemek “aptallık” olarak görülmektedir. Nazım Hikmet’in de dediği gibi “kabahatin büyüğü” aslında seyirciden kaynaklanmaktadır. Seyircinin bu duruma düşürülmesinde de egemen güçlerin parmağı bulunmaktadır ya, neyse…

    2007 yılında Hollywood’da çalışan senaryo yazarları, telif hakları konusunda film stüdyoları ile yaptıkları pazarlıkların sonuç vermemesi üzerine greve başlamış ve grevin maliyeti en az “1 milyar dolar” olarak hesaplanmıştır. Hazırlık aşamasındaki filmler ertelenmiş, dünya çapında izlenen birçok dizi ara vermiş, devam etmeyi göze alanlar ise seyirciyi büyük hayalkırıklığına uğratmışlar ve pişman olmuşlardır. Bakalım, böyle bir aşamaya ulaşabilir miyiz.

  2. Hocam, Türk sineması konusunda kesinlikle benzer şeyler düşünüyoruz. Filmlerini yazıp yöneten, özgün şeyler yapmak isteyen veya auteur anlayışta çalışan yönetmenler haricinde uğraş veren tüm sinemacıların ticari kaygılar taşıdığını düşünüyorum. Elbette her film ticaridir ve her yönetmen filminin daha çok insan tarafından izlenmesini ister, bu da çok doğal bir istektir, ama ticari kaygılarla yola çıkıp, sömürü amaçlı birkaç cinsel sahne çekip montajlayarak, popüler yüzleri filmlerde oynatarak hiçbir yere varılamaz. Yeşilçam bunun somut örneğidir. Kişisel bir bakış, orijinal yaklaşımlar ve senin de vurguladığın gibi iyi senaryolar yazılmadığı müddetçe Türk sineması ancak birkaç yönetmen tarafından temsil edilebilir hale gelir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir