Anasayfa / Sinema / Modern Klasikler / La fille sur le pont (1999, Patrice Leconte)

La fille sur le pont (1999, Patrice Leconte)

“Sana bir hikâye anlatacağım: Uzun zaman önce sokağın çift tarafında, 22 numarada kalırdım. Sokağın karşısındaki tek numaralı evlere bakar; orada oturan insanların daha mutlu, odalarının daha güneşli, partilerinin daha eğlenceli olduğunu düşünürdüm. Aslında onların odaları daha karanlık ve küçüktü. Sonra onlar da sokağın karşısına gözlerini diktiler. Çünkü biz şansı hep sahip olmadığımız şeyler olarak düşünürüz.”

la-fille-sur-le-pont-1999-patrice-leconte

Köprüdeki Kız, Monsuier Hire (1989) ve Ridicule (1996, Gülünç İlişkiler) filmleriyle tanıdığımız Patrice Leconte’un yönettiği, senaryosunu Serge Frydman’in yazdığı, Hicaz Oyun Havası’yla açılan, final sahneleri Türkiye’de çekilmiş, başrollerinde Vanessa Paradis ve Daniel Auteuil’in oynadığı ve Cesar’da en iyi erkek oyuncu ödülünü aldığı, Siene Nehri’nde başlayıp Galata Köprüsü’nde son bulan, tamamı siyah beyaz çekilmiş, romantik komedi, dram türünde 1999 Fransa yapımı film.

Açık açık göstermeye gerek duymadan aşkı da, cinselliği de, tutkuyu da, öfkeyi de, ayrılığı da anlatabilen ve hissettirebilen, yerinde kullanılmış mizah ve şiirsel diyaloglarıyla başarılı bir sanat filmi.

la-fille-sur-le-pont-koprudeki-kiz

Fransız sinemasından alışık olduğumuz kırılmış, yaralanmış, herhangi bir ortamda karşılaşıp bağlandığı bir adam olan, trajik bir kadın karakter çıkıyor karşımıza. Adele’e tam bir tutunamayan dersek haksızlık etmiş olmayız çünkü bahtsız, hiç mutlu olamamış ve şansı hiç yaver gitmemiş bir kadın. Birlikte olduğu her erkek tarafından kandırılmış ve her ilişkisinden yara alarak çıkmış. Sevgiye aç ve bir seks bağımlısı. Hayatının seviştiğinde başlayacağını düşünmüş ve bu yüzden okulunu bırakmak ve ailesini terketmek gibi hatalar yapmış. Bu hatalar sonucunda ise başı talihsiz olaylardan ve kişilerden bir türlü kurtulamamış, henüz 22 yaşına bile girmemiş olmasına rağmen kendisini yaşlı hisseden bir karakter.

la-fille-sur-le-pont-film-elestirisi_sanatlog-com

Film, Adele’in (Vanessa Paradis) psikanalitik bir biçimde kendisini ve hayatını anlattığı bir sahne ile başlıyor. Yüzünü görmediğimiz bir kadının sorular sorduğu bir söyleşide Adele başından geçen talihsizlikleri anlatıyor. “Daha önce yaptığım hatalardan ders almam gerekirdi. Yapamadım. Hiçbir zaman belli bir amaca hizmet edemedim. Hiçbir zaman mutlu olamadım. Gerçek mutluluğu hiçbir zaman yakalayamadım.” diyerek tüm hayal kırıklıklarını, sevilme arzusu ile yaşadığı kalp kırıklıklarını, hatalarını, içine sürüklendiği buhranı, umutsuzluğunu ve her seferinde hata yapmaya devam ettiğini bu 6-7 dakikalık sahnede net bir şekilde öğreniyoruz. Her seferinde içinden geldiği gibi yaşamış ama gençliği ve tecrübesizliğinin de etkisiyle rüzgâr nereye eserse oraya savrulmuş.

la-fille-sur-le-pont-daniel-auteuil

Sonraki sahnede ise köprüde ve atlamak üzereyken Siene Nehri’nde buluyoruz Adele’i. Yanına Gabor (Daniel Auteuil) yaklaşıyor ve Adele’i atlamaktan vazgeçirmeye çalışıyor. Gabor, orta yaşlı ve hayatını kabare sirklerinde gösteri tahtasına bağladığı kadınlara bıçak atarak geçiren bir adam. Hedef tahtasındaki kadınlar ise Gabor’un genelde köprülerde bulduğu umutsuz ve kırılmış kadınlar. Bu kadınları kendisiyle çalışmaya ikna ediyor. Bir prensibi var ki, bu kadınların hiçbiriyle yatmıyor.

Gabor, Adele’i ikna edemiyor ve Adele kendini sulara bırakıyor. Arkasından Gabor’da suya atlayarak Adele’i kurtarıyor. Sonrasında ise Adele, Gabor’la çalışmayı kabul ediyor ve birlikte yolculuğa çıkıyorlar. Gabor, Adele’deki ışığı keşfediyor ve onu ne kadar şanslı olduğuna inandırmaya çalışıyor. Bir yandan da Adele’den büyülenmiş vaziyette ama ona belli etmiyor. Adele hayatının erkeğini aramaya devam edip ayaküstü seksler yaşamaya çalışırken Gabor’un tek isteği Adele’in onun yanında kalması. Birlikte bir sürü gösteriye çıkıyorlar. Özellikle Marianne Faithfull’un Who Will Take My Dreams Away şarkısı eşliğinde Gabor’un Adele’e bıçak fırlattığı sahnede ikilinin arasındaki tutkuyu, heyecanı ve aşkı o kadar net görüyoruz ki, tüm bu duygular bu kadar farklı bir eylemle başka türlü nasıl bu kadar iyi anlatılabilirdi diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Hep savunduğum bir şey var ki, o da sevişmenin tensel dokunmadan çok önce başladığı. Adele ve Gabor’un yaşadığı şey tam da bundan ibaret ve aslında sevişmenin sadece iki tenin birbirine dokunmasından daha öte bir şey olduğunun da ispatı.

la-fille-sur-le-pont-vanessa-paradis

Birlikteyken şansları yaver giden ve kumarda dahi kazanan bu çift, ayrı düştüklerinde talihsizlikler silsilesi ikisinin de yakasını bırakmıyor. Paris’ten İtalya’ya, İtalya’dan Yunanistan’a ve Yunanistan’dan da İstanbul’a kadar sürükleniyorlar bir şekilde.Ve hayat bu kez Seine Nehri’nde değil Galata Köprüsü’nde Gabor hayatına son vermek üzereyken buluşturuyor onları tekrar.

patrice-leconte-filmleri_sanatlog

″Ben küçükken tek istediğim büyümekti. Olabildiğince hızlı büyümek. Bunların bir öneminin olduğunu göremiyorum, artık göremiyorum. Yaşlanıyorum. Geleceğimi, büyük bir tren istasyonun bekleme salonunda görüyorum. Dışarıdaki kalabalık insan topluluğu, beni görmeksizin geçip gidiyor. Hepsinin acelesi var, trenlere ve taksilere biniyorlar. Onların gidecek bir yerleri, buluşacakları birileri var. ben öylece orada oturuyorum.″ diyen Adele’in aşkı bulma ve kendini keşfetme, Gabor’un ise attığı her bıçak darbesinde Adele’in vücudunda açtığı yaraları yine kendisinin kapattığı gerçek bir hikayesi Köprüdeki Kız. Bizim için de böyle değil mi aslında? Hayatımızda yara açan kim varsa, o açtığı yarayı yine o kapatsın istemiyor muyuz?

Filmin siyah beyaz olması çok güzel bir ambiyans yaratmış. Eğer renkli çekilmiş olsaydı aynı hissiyatı bu denli iyi veremezdi diye düşünüyorum. Sahnelerin birinde çıkan gökkuşağı ise sanki hayattaki renkli olan tek şeyin aşk olduğunu vurgular gibiydi.

Filmi izledikten sonra düşünmeden edemedim. Belki de gerçekten ruh eşi diye biri vardır. Sizi iyi anlayan, sizdeki potansiyeli keşfeden, sizi şanslı olduğunuza ya da neye ihtiyacınız varsa ona inandıran, size güzel şeyler hissettiren ve yaşatan ve en önemlisi onun yanında olmayı istediğiniz, kendinizi bir şekilde onun yanında bulduğunuz biri. Ne dersiniz?

Eda Demir

edademir88@gmail.com

Yazarın diğer yazıları.

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

noah-russell-crowe

Noah (2014, Darren Aronofsky)

Marc Forster’ın World War Z’sini (2013, Dünya Savaşı Z) izlerken de benzer duygulara kapılmıştım: Yetenekli ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir