Anasayfa / Sinema / Klasik Filmler / Belle de jour (1967, Luis Buñuel)

Belle de jour (1967, Luis Buñuel)

Edebiyat ve Psikolojinin Birey Kavrayışındaki Farklılıklar Üzerine Bir İnceleme: Gündüz Güzeli

Varlık dilsizdir ve zihin gevezedir.
Bunun adına bilmek denir. –
Cioran

Yaşam tasarlanmamış ve planlanmamış bir kendiliğindenlik üzerine tutkuyla yaşandığında, içerisinde binlerce gizem, heyecan, haz ve keder taşır. Varlıkla hemhal olduğumuz her randevusuz karşılaşma, geçmiş yaşantıların biricikliği üzerine inşa edilen her yeni deneyim biriciktir, kendine özgüdür. Ancak bu her an heyecan ve korku dolu, her an yeniden keşfedilen yaşam oldukça tekinsiz gelmiş olmalı ki, insanlar daha güvenli ve öngörülebilir bir evren tasavvuru yaratmak adına akıllarını devreye sokmuş, bilimlerin temelini atmışlardır. Bu bağlamda felsefi ve bilimsel bir kavrayış olarak soyutlama, yaşadığımız deneyimlerden ortak olanı çekme, onları bazı temel direkler üzerine indirgeyerek olgular türetme etkinliğidir. Varlığın gizini keşfetme ve geleceği öngörebilme adına giriştiğimiz bu akıl yürütmelerle artık yaşantımız yavaş yavaş biricikliğini yitirmiş, kavramların tornasından geçerek herhangi birisinin yaşadığı “benzer” bir deneyimin yanına yerleştirilmiştir. İşin ilginci bu soyutlama sadece bilim ve felsefede değil, sözüm ona en biricik mistik duygulanımların hissedildiği düşünülen dinlerde de etkisini göstermiştir. Yaşamı binlerce tanrı boyunca kavrayan bir ilkel kabile üyesinin tanrıları, zamanla bazı soyutlamalara maruz kalmış, benzer özellikler gösteren tanrılar aynı potada eritilerek bir üst başlığa indirgenmiş ve giderek azaltılan tanrı sayısı nihayetinde tek bir Tanrı’da vücut bulmuştur.

Bireyin iç dünyası ve duygulanımlarını da dilin kılıcıyla ölçüp biçen ve onu anlamaya çalışan iki temel düşünsel etkinlik olarak edebiyat ile psikolojiyi sayabiliriz. Ancak karakterlerinin iç dünyalarındaki labirentlerde dolanmaktan yorulmayan ve olayları bezeyen yüzlerce değişkeni büyük bir keyifle metne taşıyan edebiyat, dilin kılıcını psikoloji kadar hoyratça kullanmamıştır. Hatta o çoğu zaman varlığı incitmemek adına, ürettiği kavramlarla kılıcını törpülemeyi bilmiştir. Edebiyatın aksine daha çok farklılıkların benzerliği üzerinden temellenen psikoloji ise iç dünyamızın en gizli köşelerinde sakladığımız yaşantılarımızı oradan çekip kopararak, bizi o duygulanımların biricik olmadığına inandırır ve bunlar üzerine ürettiği kuramlarla iç dünyamızı hesaplanabilir kılar.

İşte, edebiyat ve bir sosyal bilim olarak psikoloji arasındaki bu kavrayış farklılığını örneklendirmek ve detaylandırmak adına Joseph Kessel’ın Gündüz Güzeli (Belle de jour) romanı ile bu romanın Luis Buñuel tarafından sinemaya uyarlanmış halinin kıyaslanmasının oldukça besleyici olacağını düşünüyorum. Deneyimin biricikliği üzerine inşa edilmiş bir roman karakteri olarak Gündüz Güzeli ve psikolojide klinik bir tip olarak işlenen Gündüz Güzeli…

belle-de-jour-gunduz-guzeli-filmi_sanatlog-com

Tarafların Kavrayışı

Joseph Kessel’ın 1928 yılında yayımladığı roman, ismini gündüzsefası bitkisinden almaktadır –ki bazı yayınevleri tarafından da bu isimle Türkçeye çevrilmiştir. Gündüzsefası, ışığı seven, sadece gündüzleri açan bir bitki türüdür. Ayrıca Fransızcada fahişeleri adlandırmak için bir metafor olarak kullanılan “belle de nuit” (gece güzeli) kavramına da bir gönderme yapılmıştır.

Roman, başkarakter Séverine’in küçükken yaşadığı bir taciz olayı ile başlar. Evlerinin banyosunda çalışan bir işçi, etrafta kimselerin olmamasından istifade ederek kendisini izleyen Séverine’i yanına çekip geceliğinin altından kızı okşar ve boynundan öper. Bu taciz olayında işçinin kirli sakalları, üzerinden gelen ağır havagazı kokusu ve güçlü yapısı Séverine’in iç dünyasına derinden işler. Yazar bu küçük anekdottan sonra direkt günümüze geçer ve bu yarım sayfalık girişle okuyucuya karakterin ilerideki eylemleri hakkında akıl yürütebilme imkânı tanır. Bahsi geçen olay birçok açıdan yorumlanabilir ancak bu incelemede Kessel ve Buñuel’in kavrayışlarını kıyaslama bakımından en kapsayıcı iki yorum üzerinde durulacaktır. İlki günlük yaşamın naifliğinde sıkça hissettiğimiz bir yorum: Her deneyimin birey üzerinde bıraktığı etki eşit ölçüde değildir, bazı deneyimler diğerlerinden daha çok derine işler ve o düzlemdeki diğer duygulanımların bir artalanı olarak onlara eşlik eder. Bu bağlamda insanların çoğu zaman yaşadıkları ilk cinsel deneyimler de, sonraki cinsel yaşamlarında nesne tercihlerini ciddi biçimde etkiler. Koşullanma olarak tanımlanabilecek bu durum, haz veren eylemi tekrar etme arzusu, hazza eşlik eden değişkenlerin hazzı çağrıştırma ve arzuyu kamçılaması olarak tanımlanabilir. Bu tanımlama eylemin biricikliğine halel getirmez, çünkü her haz deneyimi ve ona eşlik eden değişkenler özneldir. Kessel’da Séverine’in sonraki arayışlarında sürekli olarak bu ilk ve güçlü cinsel yakınlaşmanın etkilerini hissettirir.

İkinci bir açıklama ise Freud’dan:

“Çocuğun, bir ayartma sonucunda çok biçimli bir sapık haline gelebildiğini ve her türlü bozukluklara götürüldüğünü ortaya çıkarmak ilgi çekicidir. Demek ki buna önceden eğilimlidir. Sapık eylemler, direnmelere, kurulmamış ya da ancak kurulma yolunda olan cinsel aşırılıklara karşı koyacak psişik setlere (utanma, ahlak) rastlar. … Buna yatkın bir kadın kuşkusuz, yaşamının her zamanki koşulları içinde cinsel olarak normal kalabilir fakat usta bir ayartıcının güçlü etkisi altında bütün bozuklukların zevkini alacak ve bunu artık cinsel etkinliğinde kullanacaktır. Fahişe, bu çok biçimli ve dolayısıyla çocuksu eğilimi mesleğinin yararına kullanır.”1

Görüldüğü üzere Freud, çocuklukta yaşanan ayartmanın tam da o dönemde kurulmaya başlayan süper egoyu devre dışı bırakabileceğinden ve çocuğun sapıklığa meylettikten sonra bunun tatmini için fahişeliği bir meslek olarak seçebileceğinden dem vurur. Kendi döneminde birçok düşünür ve sanatçıyı etkilemiş olan Freud’un etkilediği büyük isimlerin başında Salvador Dali gelir. Dali, Freud’un bilinçdışı kavramı ve onun dışavurum biçimlerinden oldukça etkilenmiş ve bunu resimlerinde bolca işlemiştir. 1917 yılında Madrid’e taşınan Buñuel, burada Garcia Lorca ve Salvador Dalí ile tanışarak avantgarde çevrenin bir parçası haline gelmiş ve sinemaya büyük bir tutku beslemiştir. 1928 yılında Dali ile beraber çektikleri “Bir Endülüs Köpeği” filmi sürrealist sinemanın en büyük temsillerinden birisi olmasının yanı sıra içerisinde bolca freudyen ögeler taşımasıyla bilinir. Buñuel’in daha sonra çektiği filmlerde de bu Freudyen etki çok net biçimde görülür. Bu bağlamda yakın arkadaşı Jean-Claude Carrière ile birlikte gerçekleştirdiği Gündüz Güzeli uyarlaması da ileride örneklerle temellendirileceği üzere bu düzlemde okunabilir.

belle-de-jour-jean-sorel_sanatlog-sinema

Séverine’deki Tutkunun İfşası

Séverine yakışıklı, zengin ve onu çok seven Pierre isimli bir kocaya sahiptir. Muhtemelen çevresindeki herkesin gıptayla baktığı bu ilişkide Séverine de kocasını oldukça sevmekte, ona karşı derin saygı beslemektedir. Ancak olaylar ne zaman onları cinsel bir birleşmenin eşiğine getirse, Séverine frijit bir kadın olup çıkmakta, yataktan kaçıp bu işkence dolu anlardan kurtulmak için can atmaktadır. Kendisini Pierre’in gövdesine her gömmek istediğinde karşısında gördüğü o minnet duygusu ve masumluk onu Séverine’in gözünde adeta bir kardeşe dönüştürmektedir.

Séverine bu şekilde günlerini kendisini Pierre’e adamak için çabalayarak geçirirken, duyduğu bir dedikodu yaşamında ciddi kırılmaya sebep olur. Yakın arkadaşları Henriette bir genelevde çalışmaya başlamıştır; onlarca tanımadığı erkekle para karşılığında birlikte olmakta ve hoyratça kullanılmaktadır. Bunu ilk duyduğunda tamamen tepkisiz kalan Séverine, adımını eve atar atmaz aynanın karşısına geçip kendisiyle yüzleşme ihtiyacı duyar. Ancak aynanın karşısında gördüğü o korkulu haline dayanamayan karakterimiz, odadan kaçmak isterken farkında olmadan “Saklamak istemişim demek” diye mırıldanır. Yani Séverine’in dedikoduyu duyduğu andaki tepkisizliği olayı umursamamasından değil, içerisinde uzun zamandır bastırmaya çalıştığı bir şeylerin gün yüzüne çıkmasından duyduğu korku yüzündendir. Séverine’in kökenine tam sızamadığı bu derinlerden gelen korku, günden güne katlanarak ilerler. Ta ki bu yüksek gerilime dayanamayıp yatağa düşene kadar. İçinden yükselmeye çalışan derin arzularla baş etmeye çalışarak kıvrandığı bu dönemde gördüğü bir gündüz düşü, bize korkuların kaynağını anlamamız için müthiş bir imkân sunar:

“Bütün o saatler boyunca aynı hayal karmakarışık zihnini kurcaladı durdu. Bu hayali, nekahet döneminin başlarındaki belirsiz mutluluk içinde zevkle ürpererek gözünün önüne getirmişti. Yüzünde ateşli bir arzu okunan bir erkek, sefil, pis bir mahallede kovalıyordu onu. Séverine adamdan kaçıyor, ama onun kendisini gözden kaybetmemesine de özen gösteriyordu. Derken bir çıkmaz sokağa giriyordu. Erkek üzerine doğru geliyor, genç kadın onun ayakkabılarının gıcırdadığını işitiyor, sık soluğunu duyuyordu. Bir kaygının, adını bilemediği bir zevkin bekleyişi içindeydi.”2

belle-de-jour-catherine-deneuve

Freud, Düşlerin Yorumu adlı eserinde gündüz düşleri üzerinde özellikle durur. Çünkü bireyin bastırarak bilinçdışına itmeye çalıştığı bazı arzular kontrolsüzce gelişen gündüz düşlerinde, hayaller aracılığıyla kendisini dışarıya vurur. Séverine’in de gördüğü bu gündüz düşü aklımıza ister istemez onun ilk deneyimini getirmektedir. Zira onu taciz eden işçinin de, yüzünde ateşli bir arzu okunuyordu. Olayın sefil, pis bir mahallede geçmesi, Séverine’in muhtemelen işçinin yaşadığı yer olarak tasavvur ettiği mekândır. Özellikle ona yaklaşırken duyduğu ayak gıcırtısının üzerinde oluşturduğu gergin ve zevkli bekleyiş de, Séverine’in ilk deneyimine oldukça uymaktadır. Séverine her ne kadar bilinç düzeyinde tamamen bu durum ile hesaplaşmasa da artık arzularının yöneldiği tarafın farkındadır. Yaşadığı bu çatışmalar, onun daha önceden adresini öğrendiği genelevin yolunu tutmasına sebep olur. Ancak tüm bunlar bilinçli olarak düşünülüp tartışılmış kararlar değil, tamamen yıllarca bastırılmış arzuların ipleri ele geçirmesiyle gerçekleşen olaylardır.  Séverine, birkaç denemeden sonra genelevden içeri adımını atar ve buranın patronu Bayan Anais ile tanışır. Anais onu işe ısındırmaya çabalar ve Séverine’den orada çalışma sözü alır. Yalnız Séverine kocasının işten döndüğü saati düşünerek en fazla saat 5’e kadar orada çalışacağını bildirir. Bunun üzerine Anais, “Nasıl istersen yavrum. İkiyle beş arası iyi bir zamandır. Gündüz Güzeli olacaksın yani. Yalnız, vaktinde gelmen gerek, yoksa bozuşuruz. İşin saat beşte biter. Seni bekleyen bir sevgilin var, değil mi? Ya da kocan…”3 diyerek hem Séverine’in iş yaşamındaki ismini koyar hem de onun temel çelişkisini gün yüzüne çıkarır. Bir yanda tamamen hayvani bir şehvetle arzuladığı o kaba saba erkekler, diğer yandan mükemmellik abidesi olan ve ihanet etmek istemediği bir koca…  Séverine’in içerisindeki bu derin arzunun verdiği acı, kocasının yaptığı her iyiliği, her sevgi gösterisini hatırladığında katlanarak artmaktadır. Her ne kadar rasyonel olarak düşündüğünde kocasından daha iyisini bulamayacağına emin olsa da, bedeninin derinlerinde yatan o ilkel güdülere söz geçirememektedir. Çünkü Nietzsche’nin de deyimiyle akıl, gövdenin küçük bir aracı ve oyuncağıdır.4 Nitekim yazar Kessel da aynı doğrultuda Séverine’in ruh ve ten arasındaki uçurumda çırpındığından dem vurur ön sözünde. Tamamen hayvani bir şehvetle çırpınan bir bedene hapsolmuş, ahlaki bir ruhun kıvranımlarıdır Séverine’in acı kaynağı.

Bu kısma kadar Kessel ile Buñuel arasında yorumlama bakımından çok ciddi bir fark göze çarpmamakta. Ancak Séverine’in neden fahişeliği tercih ettiği konusundaki yorum, Buñuel’in romandan çok farklı bir yol izlemesine sebep olmaktadır.

belle_de_jour_film-elestirisi_sanatlog-com

Edebi Karakter ve Psikolojik Tip

Romanda ilerlediğimizde Séverine’in neden fahişeliği tercih ettiği, yaşadığı bir deneyimle gün yüzüne çıkar:

“Başını kaldırdı… Hemen yakınında, kendisine dokunacak kadar yakınında bir adam duruyordu. Hummalı çırpınışları arasında onun geldiğini duymamıştı. Çıplak boynu güçlüydü, geniş ve sakin omuzları vardı. Pont-Neuf’ün yakınına yanaşmış olan o nehir gemilerinden birinde ateşçilik ediyor olsa gerekti. Mavi iş gömleğinin üstünde ve yüzünde is ve kurum lekeleri vardı çünkü. Ucuz tütün, makine yağı kokusu ve güç fışkırıyordu her yerinden. Adam genç kadının kendisinde uyandırdığı arzunun belki farkında olmadan, gözlerini dikmiş ona bakıyordu. … Séverine’ in umutsuzlukla özlediği teması duyabilmesi için adamın elini uzatması yeterliydi. Fakat bu yürekliliği gösteremeyecekti, gösteremezdi…Séverine ani ve korkunç bir açık seçiklikle: ‘Virene sokağındaki evde (genelevde) olsaydım, otuz frank karşılığında…’ diye düşündü.”5

Görüldüğü gibi Séverine yıllarca farkında olmadan ilk cinsel deneyiminin izlerini sürmüştür ve Virene sokağındaki genelev de bunun tatmini için biçilmiş kaftandır. Çünkü arzusunu kurduğu bu kaba ve güçlü erkekler ancak orada doğal bir biçimde, toplumsal hiçbir statü ayrımı gözetmeksizin aynı çocukluğundaki işçi gibi onun üzerinde hâkimiyet kurabilirler. Zaten romanın ilerleyen kısmında Séverine’in kalbini fethedenlerin ona fahişeliği tattıran herkes değil, özellikle kaba, kirli işlerle uğraşan, onun üzerinde hâkimiyet kurmayı başarabilen güçlü erkekler olduğunu görürüz. Ancak Buñuel, kadının neden fahişelik yaptığını bir psikanalist edasıyla, hatta bazı diğer psikanalistler aracılığıyla yeniden düzenleyerek kurgular ve psikanalizme uygun bir tip türetir. Gündüz düşlerinde Séverine’i sürekli bir mazoşist fantezi alanının içerisine sürükler ve fahişeliği tercihinin altında bu alanı görür.

Örneğin filmin bir sahnesinde görülen gündüz düşünde, Pierre arkadaşı Husson ile dağ başındadır, beraber yemek yedikten sonra Husson önündeki kovaya bataklıktan çıkardığı pisliği doldurur ve iplerle bağlanmış olan Séverine’in suratına atar. Pierre’in gözleri önünde gerçekleşen bu eylemden gizli bir haz aldığı belli olan Séverine, inandırıcı olmayan bir biçimde Pierre’e bu olayın son bulması için yalvarır. Yani Séverine’deki cinsel arzu Buñuel tarafından aşağılanma ihtiyacı içerisindeki mazoşist tipolojiyle açıklanmıştır. Filmin giriş sahnesinde görülen bir başka gündüz düşü de bunu pekiştirir. Yine romanda olmayan bir sahnedir bu. Pierre ile beraber at arabasında yolculuk eden Séverine, kocası tarafından arabadan indirilir ve seyisler tarafından elleri bağlanır. Öncelikle bu seyisler tarafından kırbaçlanarak zevk alan Séverine, daha sonra kocası tarafından seyislere sunulur. Buradaki kırbaçlanma sahnesi de Séverine’i mazoşist tipe indirgeme eğilimindendir. Ayrıca her iki durumda Pierre’in bu olaylara eşlik etmesi ve Séverine’in özellikle Pierre’den af dilemesi, mazoşistin acı çekme eğiliminin bir arınma eylemi olduğu yönündeki psikanalist yorumun dışavurumudur.

belle-de-jour-luis-bunuel-catherine-deneuve-sanatlog-com-sinema

Bütün gündüz düşlerine eşlik eden bağlanma arzusunu ise yine psikanalist ekol üzerinden okuyabiliriz. Erich Fromm mazoşist karakteri betimlerken bu eğilimi şöyle açıklar:

“Korkmuş birey, kendisini bağlayacak bir kimse ya da bir şey arar; artık kendi bireysel beni olmaya dayanamaz ve panik içinde ondan kurtulmaya, bu yükü, yani benliğini yok ederek yeniden güvenlik duymaya çabalar.”6

Zaten filmin başrol oyuncusu olarak Catherine Deneuve de bu mazoşist karaktere oldukça uygun bir oyunculuk sergiler. Zira psikanalist Lowen erken yaş travmaları sonucu oluşan karakterleri sınıflandırırken mazoşist karakteri şöyle betimler: “Genelde, böyle bir birey duygularını sınırlamaya eğilimlidir ve sonuçta oluşan gerilim kollar ve bacaklardaki gergin kaslarda görülebilir. Gözler genelde acı çeker gibi bakar ve kişinin sızlanan bir ses tonu vardır.”7 Filmde yaratılan Séverine karakteri de bu tanımlamaya tıpatıp uyar ve tüm bu detaylar uyarlamanın özellikle psikanalizmin tarif ettiği mazoşist tip referans alınarak yapıldığını destekler.

belle-de-jour-luis-bunuel

Ancak Buñuel’in aksine Kessel, romanın ön sözünde Séverine hakkında şunları söyler: “Bana birçok kez: “Amma da olağandışı bir konuyu ele almışsınız” diyenler oldu ve kimi hekimler de romanın kahramanı Séverine gibi kadınlara rastladıklarını söylediler. “Gündüz Güzeli’nin başarılı bir patolojik gözlem olduğunu düşündükleri açıkça belli oluyordu. Oysa benim tam istediğim de böyle bir kanı uyandırmamak. Bir aykırı yaratığı, çok başarılı biçimde de olsa betimlemek, hiç mi hiç ilgilendirmez beni.”8 Yani Kessel’ın benzerleri içerisinde farklılıklarla bezeyerek yarattığı karakter, Buñuel’in elinde farklılıkların benzerliği temel alınarak psikanalizmin sınıflandırdığı mazoşist tipe indirgenmiştir.

Romanda Séverine’in özellikle arzuladığı o ilk cinsel deneyimdeki hazzı bulabilmek adına fahişeliği tercih ettiğini belirtmiştik. Peki ama Buñuel’in gözünde mazoşist bir sapkın olan Séverine’e özellikle fahişeliği yaptıran şey nedir? Séverine sadece aradığı erkekleri orada bulduğu için mi fahişelik yapmaktadır? Bu noktada ise Buñuel’in sınıfsal tavrıyla, yani burjuva ahlakına olan nefretiyle karşılaşırız. Çünkü romanda merkeze alınan, otoriter ve güçlü erkek arzusu Buñuel tarafından neredeyse görmezden gelinir ve o daha çok burjuva dünyasının gizli cinsel sapkınlıklarını serimlemekle uğraşır. Sado-mazoşist fantezilerden tutun ölü-seviciliği (necromania) fantezisine kadar romanda bahsi bile edilmeyen birçok farklı fantezide kullanır Séverine’i. Bu fantezileri gerçekleştiren erkekler de istisnasız burjuva sınıfından zengin insanlardır. Her ne kadar bir gerçeklik olarak Amerikalı sosyologların yaptığı davranış gözlemleri, insanın sosyal sınıfı yükseldikçe cinsel çiftleşme biçimlerinin, fantezilerinin çeşitlendiğini gösteriyor olsa da9 bu romanın ilgi alanı içerisine girmemektedir. Zaten Kessel, Séverine’in durumunu biricik kılmak için onu özellikle bu tarz sınıflandırmalardan uzaklaştırmaya çalışmıştır.

Buñuel’in gözünde ise Séverine’in fahişeliği tercih etmesi, muhtemelen mazoşist tipin acı çekme ve aşağılanma arzusunu tatmin ettiği ortam olmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü G. Simmel’in de bahsettiği gibi “fahişeliğin bünyesindeki korkunç aşağılanma en keskin ifadesini paraya olan eşdeğerliğinde bulur. Bir kadın için en mahrem ve kişisel olan şey, ancak sahici bir bireysel itki temelinde ve ancak karşıdaki adamdan da (adam için bunun anlamı farklı olsa bile) orantılı bir kişisel katkı geldiği zaman verilmesi gereken şey, böyle bütünüyle gayrişahsi, dışsal ve nesnel bir telafi karşılığı sunulduğu zaman, insan haysiyetinin en alt basamağına inilmiş olur.”10 Yani bir kadın mazoşistse genelevde fahişelik yapmasından daha doğal bir şey yoktur. Kessel’a göre bedeni hazzın doğrudan tatminine imkân tanıyan ortam, Buñuel’in gözünde Séverine’in kendini aşağılayarak mazoşist hazza ulaştığı bir ortamdır.

luis-bunuel-filmleri

Sonuç olarak her okuyucunun bir edebi eseri kendince alımlama hakkı vardır hatta bu birey öyle olmasını istemese de karşı koyamayacağı bir okuma biçimidir. Buñuel’in kendince alımlayarak yeniden yarattığı karakter tutarsız ya da alttan alta işlediği temalar anlamsız değildir. Hatta aksine bu tutarlılık ve anlam bütünlüğü belki de filme en çok övgü getiren özelliklerindendir. Ancak bu, Buñuel’in romanda kendi kalıbına sığmayan parçaları, teorinin kılıcıyla bölüp parçalayarak bir kenara attığı gerçeğini değiştirmez. Özellikle, Gündüz Güzeli’nin erotik yönü göz önünde bulundurulursa Battaile’in bu konudaki düşünceleri oldukça aydınlatıcıdır: “Bilim ayrı ayrı konuları inceleyen, uzmanlaşmış araştırmalar birikiminden oluşur. Oysa kanımca, erotizm, insanlar için, bilimsel yöntem kapsamının çok dışında kalan anlamlar içermekte. Böyle olunca da erotizm, ancak “insanın” bütün yönleriyle ele alınıp irdelenmesiyle anlaşılabilir.”11 Bu bağlamda karakterleri soyutlayarak kategorize etme ile bütün yönleriyle ele alarak betimlemeye çalışma psikoloji ve edebiyat arasındaki bir ayrım olarak göz önünde tutulmalıdır. Nitekim Buñuel’in üst bir teorik perdeden bakarak yarattığı tip, Kessel’ın kendi fenomenal alanı içerisinde deneyimlediği ve sevgiyle bağlandığı bir insandır. Bu gerçeklik, roman için yazdığı önsözün sonunda en net biçimde ifadesini bulur:

“Séverine’e acıyan, onu seven yalnız ben mi olacağım acaba?”

Ömer Mızrak

mr.mzrk@gmail.com

Notlar

1 Freud, S. (2012). Cinsiyet Üzerine, (A. Avni Öneş, çev.) İstanbul: Say s. 74-75

2 Kessel, J. (1989), Gündüz Güzeli (Samih Tiryakioğlu, çev.) İstanbul: E Yayınları s. 46

3 Age, s. 48

4 Nietzsche, F. (1964), Böyle Buyurdu Zerdüşt (Turan Oflazoğlu, çev.) İstanbul: MEB

5 Kessel, J. (1989), Gündüz Güzeli (Samih Tiryakioğlu, çev.) İstanbul: E Yayınları s. 50

6 Fromm, E. (2011), Özgürlükten Kaçış, (Şemsa Yeğin, çev.) İstanbul: Payel s. 128

7 Sharf, R. S. (2014), Psikoterapi ve Psikolojik Danışma Kuramları, (N. Voltan Acar, çev.) Ankara: Nobel s. 531

8 Kessel, J. (1989), Gündüz Güzeli (Samih Tiryakioğlu, çev.) İstanbul: E Yayınları s. 8

9 Akt. Vassaf, G. (2013), Cennettin Dibi, İstanbul: İletişim s. 219

10 Simmel, G. (2009), Bireysellik ve Kültür (Tuncay Birkan, çev.) İstanbul: Metis s. 130

11 Bataille, G. (2006), Cinsellikten Dinselliğe Erotizm, (Bora Akad, çev.), İstanbul: Kelebek Arges, s. 8-9

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

the-us-vs-john-lennon-2006

The U.S. vs. John Lennon (2006, David Leaf, John Scheinfeld)

Richard Nixon ya da bir başkası da olabilirdi, genelde iktidar sahiplerinin paranoyak eğilimlerinin arkaplanını siyasal ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir