Anasayfa / Sinema / Klasik Filmler / The Tall Men ve Clark Gable Üzerine

The Tall Men ve Clark Gable Üzerine

The Tall Men

Nella Turner: Sen hiç âşık oldun mu?
Ben Allison: Sanırım oluyorum…

The Tall MenGangster filmlerinden hafif komedi ve serüven filmlerine, western filmlerinden sert film noir’lara dek birçok türde ürün vermiş janr sinemasının usta ismi Raoul Walsh’ı izlemek apayrı bir keyif. 1955 yapımı sinemaskop western filmi The Tall Men de (Dev Adam) böyle keyifli bir film; fakat pek bilinmeyen, ustanın diğer filmleri arasında kıyıda köşede kalmış diyebileceğimiz filmlerinden.

The Tall Men’de karlarla çevrili sert dağları aşarken Nella Turner (Jane Russell canlandırıyor) ile karşılaşan Ben Allison rolünde Clark Gable’ı görüyoruz. Ve handiyse bu filmlerin olmazsa olmazı diyebileceğimiz bir rakibi izliyoruz: Nathan Stark rolünde Robert Ryan’ı. Zorlu doğa mücadelesinin akabinde üçlüyü Amerikan çöllerinde, sözümona western motifleri içerisinde, ölümcül kanun kaçakları, olası bir Kızılderili tehlikesi ve iç rekabet sarmalında buluyoruz. Bütün zor doğa şartları, ölümün kimi kez yokladığı bu insanları birbirlerine yaklaştıracaktır. Doğaya karşı verilen amansız mücadele aynı zamanda mezkûr üçlü arasındaki rekabete karşılık gelecek ve Clark’ı ne Kızılderililer, ne hapishane kaçakları ne de zor doğa şartları durduramayacaktır.

The Tall Men

The Tall Men

Evet, Clark’ı yine o hiç de yabancı olmadığımız serüvenci kompozisyonlarından birini omuzlamış olarak görüyoruz. Filmde Nathan’ın talimatları doğrultusunda Nella’yı giydiren modacı kadının Gable hakkında söyledikleri salt The Tall Men’deki Clark’ı değil, hiç abartısız, beyaz perdedeki Clark efsanesini özetler nitelikte bir argüman olarak karşımızda beliriyor. Şu:

O sadece sever ve savaşır. Başka hiçbir şeye vakti yoktur.

Centilmen, nazik, kararlı, güçlü, korkusuz, çapkın serüvenci Clark…

Hikâyenin henüz başında Nella’nın “Bu uzun bir yolculuktu. Lütfen botlarımı çıkarır mısın?” yollu ricasına Clark hemen olumlu yanıt veriyor. Dahası, kadının ayaklarını da ısıtıyor 🙂 Evet, sözgelimi, aynı eylemi Bogi’nin (Humphrey Bogart) yaptığını göremezsiniz. Clark öyle bir centilmen…

The Tall Men

The Tall Men

Clark, rakibi Nathan’a şöyle diyor:

– Büyük hayallerin büyük paraya ihtiyacı var. Nella sana öğretir. Benim küçük hayallerim var.

Burada Clark’ın Nathan ve Nella’dan farkı da iyice çizilmiş oluyor. Nathan, Clark’a göre zengin bir beyefendidir esasen. Onun mutlak rakibidir. Her şeye sahip olmaya alışmıştır. Kaybetmeye yabancı bir tip… Ortak yönleri ise kararlılıkları (ki bu da bir yere kadar) ve Nella’ya olan zaaflarıdır. Aşk ve romantizm oyunlarında Nathan daha ısrarcı iken, Clark hep bir adım geriden takip ediyor. Kendisinin Nella’ya yaklaşıtığı kadar onun da kendisine yaklaşması gerektiğini biliyor olmalı! Şu eski erkek taktiği… Elbette bu taktik bir erkeği daha gizemli kıldığı gibi bir beyaz perde efsanesi olarak Clark’ın vazgeçilmezliğini de iyice vurguluyor.

The Tall Men

Nathan, Nella’ya bir hayli “edebi” asılıyor:

– Gökkuşağı sen nerede istersen orada olabilir. Kar fırtınasının içinde bile

The Tall Men

The Tall Men

Bu romantik sözler Nella’yı bir dereceye kadar etkiliyor belki ama Clark’ın gizemi, Nathan’a nazaran daha güçlü ve cesur oluşu etki alanını çokça daraltıyor. Yine de Nathan’ın sözleri, güzel bir kadının sağaltıcı “aura”sını çok yerinde ifade ediyor.

The Tall Men

Dobra ve aksi Nella, erkeklerin yönettiği, kuralları kendilerinin belirlediği sert erkeklerin dünyasında, güzelliği ve asiliği sayesinde ayakta kalıyor; ama daha çok arzu nesnesi olmasından… Sahip olunmak istenen kadın olmasından…

The Tall Men

Büyük hayvan sürüsü ile birlikte Amerikan arazilerini kat eden kalabalıktan biri, Nella için şöyle diyor: –ki bu sahnede Clark da var–

– Bayanın burada olması bence uğursuzluk getirecek…

Hazırcevap Nella hemen yanıtlıyor:

– Siz iki salak kovboyculuğunuza devam etsenize!

Evet, kimi kez gülümsememize neden olan bir kadın… 🙂

The Tall Men

Öykünün giderek (ikinci paragrafta çıtlattığım gibi) Nella ve Clark için kurulmuş devasa bir dekor olduğunu anlamakta gecikmiyoruz. Geniş western peyzajı, renkli görüntüler, kimi kez doruğa çıkan tehlikeden mütevellit gerilim, ikili arasındaki aşk ve sevgi sınavının nabzını ölçmek için bir arka plan olarak beliriyor. Neredeyse bütün öykü boyunca Clark’a naz yapan ve fakat alttan alta ilgisini de üst seviyede tutmaya çalışan; yanı sıra Nathan ile de vakit geçirmeyi ihmal etmeyen Nella bunda başarılı da oluyor. Peki, bu aşk sınavının kazananı kim?

The Tall Men

Gable mı, Ryan mı?

Sanırım cevabı biliyorsunuz 🙂

Hakan Bilge 

[email protected]

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Dressed to Kill (1980, Brian De Palma)

Alfred Hitchcock’un ve filmlerinin Hollywood’u hatta dünya sinemasını nasıl etkilediği malum. O etkilenmeden en çok ...

9 Yorum

  1. Her ne kadar yakışıklı olmasa da yürüyen “karizma”dır benim için Clark Gable 🙂 Walsh-Gable ikilisinin “The King and Four Queens” filminden de aynı keyfi aldım diyebilirim…
    Ama Gable’ı hafızama kazıdığım film, favori filmim olan “Gone with The Wind”daki Rhett Butler karekteridir… Bu filmi kaç kere izlediğimi söylersem, bana gülebilirsiniz 😀

    Çok güzel yazı olmuş, kalemine sağlık 😉

  2. Bugün de TRT’de pazar günlerini bekliyorum. Önüme hangi filmi koyarlarsa izliyorum. Ve bize aşk sarmalında hoş bir nostalji yazısı sunmuşsunuz teşekkürler..

  3. Hakan sadece ele aldığı filmi incelememiş, bu türün prototipini çıkarmış gibi… Okuması zevkli bir yazıydı. Ellerine sağlık dostum.

  4. hocam senden bir western yazısı görmeyi beklemiyordum açıkçası, ama iyi alınmış ve izlenmesi gereken bir film olduğuna inanıyorum. sergio leone dışında amerikan westernlerinden pek haz almam açıkçası. büyük bir ustanın çektiği bir film değilse genelde izlemem. sanırım listeme bir western ekleme zamanı gelmişti.

    arigato gozarimasu sensei

  5. Filmi henüz izlemedim ama ilk fırsatta izlemeyi düşünüyorum. Eline sağlık Hakan.

  6. Arada bunları da yazalım değil mi ya 🙂 Raoul Walsh’ın gangster filmlerini nasıl olsa yazarız…

  7. Western filmlerine de ağırlık vermenizi önerebilir miyim? John Ford’dan, Sergio Leone’den, Corbucci’den… Çok teşekkürler.

  8. Howard Hawks ve Anthony Mann gibi western de çekmiş yönetmenlerin filmleri de ele alınabilirse iyi olur. Tanıtım için teşekkürler, en kısa zamanda izleyeceğim.

  9. Evet, arkadaşlar, western filmlerini ihmal ettiğimizi biliyoruz. Bu daha çok psikolojik ve toplumsal kökeni ve siyasal açılımı / uzantısı olan filmlerin bir öncelik olarak site yazarlarınca seçilmesi ve analiz edilmesi sebebiyledir. Bunu da anlayışla karşılamak gerek; çünkü söz konusu bu filmlerin genel anlayışımız çerçevesinde daha çok yazılması, daha fazla irdelenmesi hep arzu ettiğimiz bir şey olmuştur. Elbette western filmlerinde de mutlak ölçüde bu tarz tematik açılımlar olagelmiştir; fakat western dekoru içinde temel fikriyatın eridiği de bir gerçektir. Sözgelimi bir linç güruhunu, linç psikolojisini adalet mekanizmasına yayarak işleyen William Wellman filmi The Ox-Bow Incident, western literatüründe önemli yere sahip bir filmdir. Burada temel mesele, taşra psikolojisinin adalet ahlakını ele almaktır. Dekor ise vahşi Batı olarak belirlenmiştir. Fred Zinnemann’ın High Noon adlı western filmi de bilindiği gibi, kara listeye alınan Amerikan sosyalistlerinin isyan çığlığı olmuştur! Yalnız ben o kadar emin değilim. Bir western filmi olarak iyi bir filmdir High Noon; ama sırf filmin senaryo yazarı öyle dedi diye politik bir film olmuyor, olamıyor. Sanırım ne demek istediğimi anladınız… 🙂

    Zamanla SanatLog’da, bütün bu isimlerin filmlerinden örnekler de okuyabilirsiniz. Leone ve Hawks günleri yakındır… 🙂

    Selamlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

kuşadası escort
bursa escort
ümraniye escort
çankaya escort
escort izmir