Anasayfa / Sinema / Kült Filmler / The Matrix (1999, Wachowski Kardeşler)

The Matrix (1999, Wachowski Kardeşler)

Tavşan deliğinden düşen Alice gibi hissetmek. Deliğin ne kadar derin olduğunu ve sonunda nereye varacağını bilebilmek. Masal dünyasına mı yoksa gerçeğin dünyasına mı? Burada karşımıza ‘gerçeklik’ olgusu çıkıyor. Sahi, nedir gerçeklik? İnanmak istediklerimiz mi, bize sunulanlar mı, ötesini bilmeye cesaret edemeyip yetindiklerimiz mi?

Kant’ın “bilmeye cesaret et” sözünden yola çıkalım… Nedir bilebildiklerimiz? Tadıp koklayabildiklerimiz ise eğer Matrix’e göre yalnızca beyne iletilen elektrik sinyallerinin yorumlanmasıdır ve yoruma oldukça açıktır. Maddeyi her sıfatından soyutladığımızda elimizde kalanı, Platon’un “gerçeğe yalnızca felsefeyle bakıldığında ulaşılabiliriz” düşüncesiyle yorumlamalıyız. Maddenin özüne inmeliyiz, o’nu geçirdiği evrimsel ve tarihsel bağlamından koparmadan ele alarak, o’na “ateşin sahte gölgesinde değil, güneşin kutsal ışığında bakmalıyız (Allegory of the Cave).

“Matrix nedir” sorusu, aslında “gerçek nedir” sorusudur. “Gerçeğin çölüne hoş geldiniz” repliği, Baudrillard’ın Amerika’sındaki çöllere yaptığı göndermedir ve simülasyon kuramına yapılan göndermelerden sadece biridir.

Filmde, 21. yüzyıl başlarında, insanlar var olabilmek için makinelere inanmıştır. Güneş enerjisinin tükenmesi insanlığın sonuna işaret olarak görüldüğünde, insan kimyasındaki maddelerin gezegeni ısıtabilecek bir güce sahip olduğu anlaşılınca insana özgü, insanca bir yaşamdan vazgeçip insan tarlaları oluşturulur. Bu enerjiden fazlasıyla yararlanabilmek için insanların itiraz edemeyecekleri bir ortam olan tüpün içine yerleştirilerek rüya âlemine bırakılır.

Platon’un mağara metaforundaki gibi, gölgeleri gerçek sanan insanlar ile Matrix’te yaşayan insanlar aslında aynı kişilerdir. Matrix aslında bir illüzyondur, Neo ve gemideki diğer arkadaşları ise tavşan deliğinin ne denli derin olduğunu öğrenmeye cesaret edenler ve kaybettikleri gerçeğe erişebilenlerdir.

Feuerbach’ın yabancılaşma kuramında, zaten kendimizde olan özellikleri başka bir varlığa atfederek,  örneğin Tanrı’ya,  insanlık özelliklerimize yabancılaşırız. Matrix’te yaşayan insanlar, zamanında zaten kendilerinde olan özellikleri makinelere atfederek onların esiri durumuna gelirler ve gerçeklikten uzaklaşırlar.

Filmde birçok filozoftan alıntılar olduğu aşikâr ve bunlardan biri de Hegel. Filmdeki Oracle (kâhin), Neo’ya “everything that has a beginning has an end” (her başlangıcı olan şeyin bir sonu vardır) der.  Şeyleri oluş halinde bilebileceğimizi öngören Hegel, hareket olmadan devinimin olamayacağını, denge bozulmadan ilerlenemeyeceğini söyler; şeyler kendilerini redderek ilerler ve her şey kendi sonunu kendi içinde barındırır.

Ramayana Destanındaki Videha’nın Kralı Janaka, bir seferinde rüyasında bir dilenci olduğunu gördü ve uyanınca gurusu olan Vasishta’ya sordu: “Ben rüyasında dilenci olduğunu gören bir kral mıyım, yoksa rüyasında kral olduğunu gören bir dilenci miyim?”

Guru yanıtladı: “Hiçbiri değilsin ve her ikisisin. Olduğunu zannettiğin şeysin ama değilsin. Öylesin, çünkü ona uygun olarak davranıyorsun, öyle değilsin çünkü o devam etmez. Sen sonsuza dek bir kral ya da bir dilenci olarak kalabilir misin?

Her şey değişmek zorundadır. ‘Sen’ ise değişmez olansın.”

İrem Aydın

[email protected]

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Dressed to Kill (1980, Brian De Palma)

Alfred Hitchcock’un ve filmlerinin Hollywood’u hatta dünya sinemasını nasıl etkilediği malum. O etkilenmeden en çok ...

2 Yorum

  1. Matrix gerçekten beni etkilemişti. İkincisi için aynısını söyleyemeyeceğim. Üçüncüsünü izleyip izlemediğimi bilmiyorum.
    Teknoloji ve yaşam biçimlerimiz değiştikçe Matrix türü sorgulamalar artacak sanırım.
    Paylaşımınız için teşekkürler.
    Saygılarımla.

  2. Öncüllerini gördüğümden, bir türlü hoşlanamadım bu filmden. Ghost in the Shell’den esinlenilmiş, Dark City’den araklanmış gibi gelir hep bana. Büyük büyük kelimelerin arasını dolduran avantür filmlere benzetiyorum bunu. Kendi içindeki ironisini yenememiş, amacından şaşmış bir film, “overrated” bir Hollywood filmi olarak değerlendiriyorum. Örneğin, dünyanın sanallığı üzerine söyleyecek sözü olan bir filmin sanal dünyanın stilize görüntüleriyle süslü bir aksiyona sahip olmaması gerekir felsefik olarak değil mi?
    Sanki bu filmden çok kafamızdaki düşünceleri seviyormuşuz gibi gelmiyor mu size?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

kuşadası escort
bursa escort
ümraniye escort
çankaya escort
escort izmir