Anasayfa / Edebiyat / Deneme / Selanik’te Sonbahar / Sonbaharda Edebiyat

Selanik’te Sonbahar / Sonbaharda Edebiyat

-Edebiyattan daha ucuz ne olabilir ki?-

“Romantik yazar” ve de, son dönemde, kendi kendine biçtiği misyonu ve sıfatı ile, “ulusal solcu” Tuna Kiremitçi(Tk); geçtiğimiz Mayıs’ta yayınlanan son romanı Selanik’te Sonbahar ile, yine, her zaman olduğu üzere, “best seller” listelerinin en üstlerindeki yeri ile anılıyor şu günlerde. Güzel, kazansın elbette; modern zamanlarda paranın yokluğu, parayı kazanma umudu besliyordu yaratıcılığı, şimdi ise, eldeki, garanti meblağlar aldı bunun yerini.

Yazar, kitabına dair, bir yerde, ilk kez gerçekten bir aşk romanı yazdığını söylüyordu: “Aslında ilk kez aşk romanı yazdım. Daha önce yazdıklarımı hep başkaları aşk romanı diye adlandırmıştı. Bazen kategorize etmek, bazen de küçümsemek için… Ama bu sefer kasten romantik olmak istedim. Hatta romantizmi mesele haline getirmek. Tarihsel boyut da buna dayanıyor. Bir kadına ve vatana duyulan aşkın romanı.”(Buket Aşçı, VatanKitap, 9.5.2011) Önemli bir itiraftır. Bugüne kadar, Tk’nin başka bir içerikle kitap yazmadığını düşünürsek, denilebilir ki, Tk, ilk kez bir roman, bir kitap yazmıştır. Tabii, bu, yazarın iddiası; bunun somut karşılığı var mıdır, orası apayrı bir konu!

Bununla beraber, hemen her yerde, Selanik’te Sonbahar’ın, politik bir kitap olduğu da söylendi, kitap, böyle değerlendirildi. Yazarın da buna bir itirazı yok. Hoşuna gidiyor bu. Bugüne dek yazdıklarına, en olumlu anlamda, “romantik ironi” denilen ve ne olduğunu bilmediğimiz bir türe sokulan Tk, elbette artık farklı değerlendirilmekten memnun olacak, olmalı da.

Zaten, Tk, son dönemdeki köşe yazılarında olsun, kitap vesilesi ile verdiği mülakatlarda olsun; fırsat buldukça ve yeri geldikçe, siyasi laflar ediyor, dikkatleri çekmiştir muhakkak. Mustafa Kemal, ulusal çıkarlar, ulus bilinci, bağımsızlık vb. sözcükler, yazarın önemli bulduğu ve üzerinde durduğu kavramlar. Az evvelde söyledik, Tk, son birkaç yılki değişimleri gözlemleyip ulusal solculuğa terfi etti.

Ve Selanik’te Sonbahar, bu terfinin, manifestosu olarak yazılmış, ilgili kamuoyuna sunulmuştur. Peki, kitapla ilgili olarak sürekli vurgulanan aşk mevzuu, neden bu kadar ön planda? Basit; değişim, dönüşüm; kolay işler değil, hele ki, Aydın Doğan’ın kanatları altında, hiç değil.

Tk, konuya dair, cesur bir laf eder etmez, bunu geri alma, olmadı, yuvarlama telaşında, aynı yerden iki alıntıya dikkat edilsin: “Bizler, Atatürk Cumhuriyeti’ne yararlı olalım diye büyütüldük. Ama yararlı olabilecek hale gelene kadar her şey yıkıldı ve yeni bir cumhuriyet kuruldu. Bunu kuranların da bize değil, kendi yetiştirdikleri insanlara ihtiyacı vardı. Hatta, bizim ortalarda dolaşmamızdan hoşlanmıyorlardı.” Devam: “Öncelikle, ilk kez, ‘Romantik bir şey yazmak istiyorum’ diye oturdum masaya. Gençken, genellikle kendi kuşağımın dertlerini, varoluş acılarını falan yazmaya çalışmıştım. Onlara da ‘aşk romanı’ diyenler çıktı. Ben de itiraz etmedim. Ama bu sefer, kasten bir aşk romanı yazdım.” (Ayşe Arman, Hürriyet, 7.5.2011)

Selanik’te Sonbahar; politik bir roman mı; yoksa aşk romanı mı? Romantik politik bir eser mi ya da politik romantik mi? Anlamak pek mümkün değilse de; romantik, politik ve “ironik” deyip geçelim.

İroni yapıyor değiliz; sadece, bir kafa karışıklığından, bir ürkeklikten, bir telaştan bahsediyoruz. Bunu da Tk’ye kişisel gıcıklığımızdan falan değil; AKP diktası yerleşirken, bir küçük burjuva ve Kemalist aydının yaşadığı zorlukları, bilinçaltını resmetmeye çalıştığımızdan yapıyoruz. Bu nedenle de, bunu, biraz daha irdelemekte fayda görüyoruz.

Tk’nin ulusal sol algısı, takdir edileceği üzere, henüz tam bir politik hatta oturmuş, olgunlaşmış ve pratiğe dökülmüş değil. Tk, bir yandan, çok doğru ve net analizleri araştırıyor, okuyor, öğreniyor ve de karşı-devrim sürecini dile getiriyor: “Şu anda yaşadığımız, yeni bir cumhuriyetin inşası. 1923 cumhuriyetinden bahsettiğimiz gibi, 2002 cumhuriyetinden de bahsedebiliriz. 1923 cumhuriyeti 80 darbesiyle felce uğratıldı, 90’lı yıllarda terör, mafya ekseninde bitkisel hayata sokuldu, 2001 kriziyle çökertildi. 2002 yılında iktidara gelenler yeni bir cumhuriyetin inşasına başladılar.”(Ayça Örer, RadikalKitap, 20.5.2011) Diğer yandan ise, modern politika bilimine uymayan laflar ediyor: “Zaten Batı’daki, bütün aklı başında aydınlara bak, hepsi bir noktada ulusalcıdır. En solcusu da, dincisi de öyledir. Merkeze kendi ulusal kimliklerini koyar, evrenselliğe buradan yürürler. Solcu mu sağcı mı yoksa futbolcu mu olacağımız ondan sonraki iş.” (Ayşe Arman, Hürriyet, 7.5.2011)

Yazarın mevcut kafa karışıklığı ortada; ulusal solcuyum deyip sol-sağ meseleleri ikinci plandadır tespiti yapmak, mevzuya içeriden bakmamanın sonucudur. Bir aydın bilinci taşımamanın, hep ilişik ama eğreti durmanın neticesidir. Tk, bunu aşmak derdinde midir peki, asıl önemli şey ise budur. Her ne kadar politik bilinç edinmeye başlamış da olsa, verilecek cevap, yazar için, “hayır”dır. Seçim öncesi, sol kamuoyuna yayın yapan bir Tv kanalına çıkıp üç gün sonra Kenan Erçetingöz’le evvela politika konuşup sonra eski sevgililerden bahsetmek, pek de “evet”e müsaade etmiyor zira.

Her ne ise, benim hem manifesto olarak gördüğüm hem de yazarının, yukarıda gösterdiğimiz nedenlerle, bu manifestoya layık olamadığını düşündüğüm romana bakalım. Ama en baştan, içeriğin de yapısal açıdan ve şeklen, bu manifestoya yetmediğini belirtelim.

Selanik’te Sonbahar, ilk olarak, bir fikir biçiminde yazarın kafasında şöyle doğuyor: “Kıvılcımı çakan Tarık Günersel’in 90’larda İstanbul Bienali için yazdığı kısa bir metin. Galiba Express’te yayınlanmıştı. O yıllarda kuantum ve paralel evrenlere taktığım için hatırlıyorum. O metinde benim için Osmanlı’nın sürmesinden çok ‘paşa’nın unutulmuş olması ilginçti.” (Buket Aşçı, VatanKitap, 9.5.2011) Biraz açalım. Temel şey şu: Atatürk olmasaydı, ne olurdu? Evet, ne olurdu? Ne olacağına dair, bu soruya verilecek cevap milyonlarcadır; ancak, kategorik olarak iki türlüdür. Bu türü belirleyen de siyasi görüşlerdir. Yani bir kısım diyecektir ki, iyi olurdu, diğer kısım da, kötü olurdu.

Doğrudur, bir şeyin değişmemesi ihtimali hiç yok. Yazar da anlaşılacağı üzere, kötü olurdu, diyenlerden. Bu ise, tek başına elbette bir şey ifade etmiyor ve olaylar, kabaca şöyle doğuyor ve şekilleniyor: Mustafa Kemal, Samsun’a çıkmak üzere tüm hazırlıkları tamamlar ve “o sabah”, evden dışarı, Bandırma Vapuru’na binmek üzere adımını atar atmaz, bir İngiliz ajanınca vurulur, ölmez, felç kalır.

Tabii, böyle olunca da Cumhuriyet ilan edilemez ve Osmanlı yıkılmaz. Burada, devam etmeden birkaç şey söylemek durumundayım. Hem bu, yani M. Kemal olmasa ne olurdu, sorusu; hem de bu minvaldeki değişik sorular, önermeler; ilgi çekicidir. Yani, her konuda bu böyledir. Fakat, bunların özgünlüğü sınırlıdır. Son yıllarda, yazarın da yukarıda söylediği, kuantum, paralel evrenler, kelebek etkisi vb. şeyler etrafında üretilen “varsayım”larla pek çok film de yapıldı. Açıkçası, hiç ilgimi çekmiyorlar; ama dahası, tekrarlıyorum, bu, hiç de özgün bir yöntem değil. Emekçi halkımız, bunu, “halanın bıyığı olaydı…” sözü ile zaten çözmüş, sonuca bağlamıştır.

İkincisi, M. Kemal olmasaydı n’olurdu, sorusu da en az bunlar kadar basit ve anlamsız. Bunu sormak ve verilen cevapla roman yazmaya kalkmak, sadece kısırlığa dalalettir. Osmanlı Cumhuriyeti filmi ile, bunun arasındaki fark, pek de öyle fazla değildir. Üzülerek, değildir.

Devamla, Cumhuriyet kurulmayınca, 1924’te, Osmanlı’yı ABD sömürge yapar. Böylece, “Birinci Restorasyon” dönemi başlar, o neyse artık! Sonra, İkinci Dünya Savaşı başlar, bunu, ülkede bir İç Savaş izler, ardından da ABD’liler, yönetimi “görünürde” Hanedan’a devreder ve gider, “İkinci Restorasyon” başlar.

Tk, bu dönemleri, kendisince, bugüne ve genel olarak Türkiye Cumhuriyeti tarihine gönderme yapmak için, sıralıyor. Örneğin, İç Savaş dediği ile, bizim “sağ-sol olayları”nı anlatmaya çalışıyor, romanda ise, bu, mezhep çatışmalarına dönüşmüş. Yine önemli olarak, bugüne dair, ABD destekli Hanedan denilerek AKP’nin diktası kastediliyor. Açıkça dile getirilemeyenler, “utangaç bir kurgu”ya sevk ediliyor. Bazıları da buna edebiyat diyor.

Bu tarih algısına, M. Kemal’in yokluğunda ortaya çıkan siyasi tabloya, daha tafsilatlı değinmek gerekiyor. Fakat, arada, işin “aşk” kısmına da bakmak lazım geliyor.

Olaylar, doksanlı yıllarda cereyan ediyor. Önemli karakterleri ise, kimileri yaşayan kimileri ölü, Osmanlı’nın dünyaca ünlü pop yıldızı Atilla, takma adı ile “Kemal”; Atilla’nın ölen ve unutulamayan sevgilisi “Fikriye”; Atilla’nın şarkılarını çok seven, onu idol belleyen ve bir uçak kazasında babası ile ölen çocuğunun ruh haletini çözmek için, kendini Atilla’yı bulmaya adayan “Latife”, teşkil ediyor.

M. Kemal’in yaşayamadığı aşk öyküsü, tabii ki güncellenerek, Atilla’ya nasip oluyor.

Paşa ise, her ne kadar ülkesini kurtaramamış ise de, yazdıkları ile, hayat kurtarıyor.

Fikriye ve Latife de, aynen, gerçekte olduğu gibi, bir aşkın iki eşit tarafından biri değil; edilgen bir aşk cümlesinin, bulunmayan nesneleri olarak kalıyor.

Suikasta uğramış, felç olmuş ve Samsun’a çıkamayan Paşa, doğduğu yere, Selanik’e taşınıyor. ABD ve Hanedan, kendisinin o güne dek kazandığı başarıların hepsini tarihten siliyor, ne Libya ne Çanakkale, kitaplarda yer alıyor. Osmanlı’nın gelecek nesilleri, O’nu isyancı, anarşist bir general olarak dahi, tanıyamıyor.

Peki, M. Kemal, olaylara nasıl dâhil oluyor? Şöyle, Osmanlı’nın dünyaca ünlü popçusu Atilla, Paşa’nın akrabasıdır ve Paşa’nın, ölmeden önce adressiz; ama muhatabına önemli şeyler söyleyen, kırklı yılların başında yazılmış mektuplarını, babası aracılığı ile edinir ve okumaya başlar. O güne dek, topluma yabancı, ilgisiz, şöhret batağında uyuşturucu müptelası bir adam olan Atilla, büyük aşkı Fikriye’yi de kaybetmiş olmanın da etkisiyle, Fikriye fazla kokain alarak ölmüştür, Osmanlı yöneticilerine, bir konser esnasında şirk koşmuştur, halkı isyana teşvik etmiştir! Böylece kendi sonunu hazırlamışsa da, bağımsızlıkçı gençlere ilham ve cesaret vermiştir! Güzel.

Bu kısma değinelim, zira, siyasi roman denilen Selanik’te Sonbahar’ın, bizce tek önemli ve güncel bölümleri, bunun etrafında şekilleniyor.

Atilla, Dolmabahçe Stadı’nda veriyor olduğu ve tribünlerin her zamanki gibi tıklım tıklım dolduğu bir konserinde, orkestrasını susturur ve sadece gitarı ile, evvela, Selanik’te Sonbahar şarkısını söyler, sonra da, kitleyi galeyana getirecek o sözleri. Tk, büyük bir titizlikle anlatıyor:

“Atilla, acıları henüz taze iç savaşın, bizi birbirimize düşürmek isteyenler tarafından tezgâhlanmış bir oyun olduğunu anlatıyordu. Osmanlı’nın devrini doldurduğunu, yerine tam bağımsız bir cumhuriyetin kurulması gerektiğini ama kendi çıkarlarını korumaktan başka hiçbir şey düşünmeyen hanedanın buna asla izin vermeyeceğini söyledi. İç savaştan sonra varlığı tartışmalı hale gelmiş hanedana duyulan öfkenin sesi olmuştu.

Hele, ‘Muhtaç olduğunuz kudret, damarlarınızdaki kanda mevcuttur!’ diye bağırınca öyle bir alkış yükseldi ki…

‘Bu ülke dünyanın egemenlerine çoktan satıldı kardeşlerim’ diyordu: ‘Hür ve onurlu bir millet olarak yaşama hakkımız elimizden alındı. Oysa neler yapabilirdik! Bize izin verselerdi, neler yaratırdık! İnanmazsanız şehzadeye sorun!’

‘Memleketin istikbali bir avuç kendini bilmezin gaflet ve dalaletine kurban gidiyor! Buna razı olmayalım!..’” (Sf. 115-116)

Çok sevdiği Fikriye’si artık hayatta olmayan ve Paşa’nın yazdıkları ile başka bir şekilde de olsa hayata tutunmaya çalışan, halkına faydalı olmak için, yaşamını tehlikeye atan, belki de intihar etmeye çalışan; ama bunu insanlara toplumculuk diye yutturan Atilla; bu konser olayından sonra, kendisini bir cenderenin içinde bulur. O güne dek varlıklarından dahi habersiz olduğu ve kendilerine “Tam Bağımsızlıkçılar” adını veren gruplarla temasa geçer ve “ulusalcılık”taki samimiyetini ispat için, onların gecelerinde ücretsiz konserler verir.

Bağlı olduğu uluslar arası müzik şirketinin, gelişmelerden rahatsız olması ve Atilla’nın ölümüne karar vermesi, ayrıca Osmanlı’nın baskıları, popçuyu köşeye sıkıştırır. Atilla, tesadüfen, İstanbul’a yakın bir Ada’ya kaçar ve artık tüm geçmişinden sıyrılarak, amaçsız ve çaresiz, insanlardan uzak, ömrünü tamamlamayı bekler.

Sonrası, bence pek önem arz etmiyor, zaten yazmasak da tahmin edilebilir, gazeteci Latife, ki Fikriye’ye fiziken çok benzer, Atilla’yı bulmak için Ada’ya gider, bulur; ancak, Atilla, O’na soğuk davranır, sonra yakınlaşır, âşık olurlar vs. Çok romantik denilen bu kısımlar, Tk de bu konuda hayli iddialı, bana kalırsa, ne özgün ne de duygusal. Ama buna gelmeden, şunları sormak gerek; Latife, oğlunun çok sevdiği popçuyu görünce, eline ne geçecek? İki, Atilla, Latife ile birbirlerine âşık olmalarını sağlayan, Paşa’nın mektuplarını Latife’ye neden veriyor?

Paşa’nın, insanı yaşama, gerçekten yaşamaya, mücadeleye davet eden mektupları; en sevdiği yakınlarını kaybetmiş, “çok erken” iki ölümle beraber, benzer bir kaderi yaşamaya başlamış iki insanı yakınlaştırabilir; fakat, neden ve nasıl, ve illa ki, ortaya bir aşk çıkıyor? Kaderleri bu idi ise madem; M. Kemal’in mektupları, anında işlevsizleşiyor, kitabın dışına düşmüyor mu?

Sorular gereksiz değil. Zira, kitabın ikinci başlığı olarak da düşünebiliriz, kapakta şöyle deniyor: “Kim ölümden daha romantik olabilir?” Her cümleden bir soru çıkartıyoruz, farkındayım; ancak, romantiklik, kişilere, olaylara rahatlıkla atfedilebilecek bir sıfatken, ölüm, yani yok oluş, nasıl romantik olabilir? Dilsel bir yanlış ortada; ayrıca, bunu geçelim hadi, mantıken ve teknik açıdan, kalanların da ölüm sayesinde bir romantizm yaşamaları mümkün değil.

Kitabı okuyanlardan, Tk’nin ölüme romantizm yüklemesinin bu şekilde basitleştirilemeyeceğini, düşünenler olacaktır. Ben de, bir anlamda buna katılırım; fakat, her iki kahramanın da ölülerle konuşuyor olması meselesi söz konusu edilecekse, ben buna değinmek dahi istemiyorum. Atilla ve Latife’nin ruh hastası olduklarına işaret bu yanları, bence romanın en sırıtan noktalarıdır.

Söylediğim gibi, ben bu aşkta herhangi bir olağanüstülük, romanı yazılabilecek bir farklılık göremiyorum. Ve tekrar, Tk’nin kurduğu tarihsel-siyasi yapıya dönüyorum.

Tarih, toplum, ekonomi, siyaset; çok basit bir kaidedir, birbirlerine bağlıdırlar, birbirleri ile diyalektik bir ilişki içinde akarlar, biçimlenirler. Alt ve üst yapı bileşenleri olarak, zamanın gereğince, öznel müdahalelerle de tabii, şartlar tekâmül edince değişir, dönüşürler. Asıl ve gizemli olmayan kuantum da budur. Yani olmayan da olan da, bir şekilde olanın ve olmayanın etkisi iledir.

Tarihte her şeyin olmak zorunda olduğu için olduğu sözü, bunu anlatır. Tekrar ediyorum, öznel yönlendirmeler, kişisel etkiler de bunun dışında değildir; ancak, tarihin, her şeye rağmen belli bir seyri, mutlaka vardır. Ve de, toplumsal ve siyasi olan her şey, görünmez bir iple değil, görünür, ete kemiğe bürünmüş yasalar sayesinde iç içe geçmiştir.

Örneğin, Osmanlı yıkılmamışsa eğer, Orta Doğu’nun göbeğinde, modern bir ulus-devlet olarak, Türkiye Cumhuriyeti kurulmamışsa, doksanlarda Bosna’da iç savaş olmaz! Suriye’de, İran’da, Irak’ta, bugün yaşananlar yaşanmaz! Tk, tüm bunlardan habersizmiş gibi davranıyor ya da daha kötüsü, tüm bunlardan gerçekten habersiz! Ulusal solcu olma iddiasında bulunan bir yazar, evvela, bu “basit şeyleri” okumalı, öğrenmeli!

Zaten, dedim ya, şu olmasaydı n’olurdu, tipi kurgular, bu yüzden de hoş değil. Bunu yaratıcı hale sokmak, emek ister. Ya beş yılınızı ayırıp Osmanlı olmasaydı, bölgede ve dünyada olacak veya olmayacak her şeyi hesap edip roman yazacaksınız ya da hiç bu işe girip kendinize güldürmeyeceksiniz! Her halükarda eksik olacaktır bu kurgu yine; ama en azından şimdiki gibi “amatör ilk roman” yazarı durumuna düşmekten kurtulursunuz!

Ne kadar yazık, kitapta bu komikliğe örnek o kadar çok şey var ki! Hepsini not almakla uğraşamadım; ancak, ABD sömürgesi Osmanlı’da, Ruhi Su diye bir adam var, iyi mi? Boğaz Köprüsü de aynen yerinde! Hele ki, insanların hala eski yazı öğreniyor olması… Tk, siyasi felsefenin yanı sıra, siyasi tarih de öğrenmeli! İkinci Savaş öncesi, dünyada yaygın görülen klasik sömürgecilikte, emperyalist ülkeler, sömürge halklarına, evvela ana dillerini yasaklar, onları ulusal bilinçten bu şekilde uzak tutmaya çalışırlardı.

Öte yandan, ABD’nin 1924’te bu coğrafyada ne işi var; İngiltere, Fransa gibi dönemin “büyük ülke”leri, henüz silik ABD’yi, nasıl olmuş da buraya sokmuş? Kendileri, o dönem, fiilen işgal ettikleri Anadolu’dan nasıl çıkıp gitmişler? Anlıyoruz evet, Tk, günümüzle ilgili “mesaj verebilmek” için, ABD’yi işin içine sokuyor; ancak, bu seferde ortaya, cehaletle malul bir metin, senaryo çıkıyor.

Bu işin bir yönü, bir de şurası var. Tk’de görülen, yazdıklarından çıkardığım sonuç, tipik bir “Batıcı-laik kafası”dır. Bu kafa da çok tehlikelidir. Örneğin, Fazıl Say, 2001’de, ABD’nin Afganistan’ı bombalamasını, medeniyet adına, olumlu buluyordu. Zira, Batı, Doğu’dan daha ilerici idi. Tk, bu kadar bilinçsiz değil, kabul; ancak, olayları tarihsel, siyasi ve doğal seyir açısından değil de, olağanüstü gelişmelerle okumaya çalışmak da, ülkemizde sık görülen “Atatürkçü” tiplere mahsus bir özelliktir.

Yukarıda, Selanik’te Sonbahar’ın, Tk’nin değişiminin manifestosu olduğunu söylemiştim. Yineliyorum, yazar bunu dile getirmese de, bu böyle. Bir yazarın bu sıçramasını, edebi bir eserle yapmaya çalışması ve bunu halka sunması, gayet anlaşılırdır ve ne olursa olsun, böyle bir çaba takdir edilesidir. Bu sıçramanın teorik altyapısı olarak seçilen ulusal sol da nedir, netleştirmek için, yazarın satırları ile tekrar edelim: “Ulusal sol, memlekete hâkim olan yeni kapitalizmin mağdurlarına sahip çıkmak demek. Onun dayanıştığı küresel sisteme karşı ‘mazlum milletler’ ile dayanışmak demek. Ulusal sol düşüncenin bitmek gibi bir lüksü yok. Hatta duruma bakılırsa, olayı yeni başlıyor.” (Kelebek, 11.7.2011)

Romandan ve röportajlardan çıkanı da, bunu önceleyecek şekilde özetlersek; Tk’nin iddiası şu: 1. Cumhuriyet kurulmayabilirdi, kuruldu; fakat, AKP tarafından yıkıldı, M. Kemal’i ve mücadelesini güncelleyerek ve de ulusal sol anlayış ile, yeniden bir cumhuriyet kurabiliriz. Çözüm yolunun doğruluğu, yanlışlığı bir yana, güzel. Evet, bugüne dek sıradan aşk romanları yazmaya çalışan, gamzeli sevgilileri ile haber olan bir yazarın, kendisine bir yol seçmesi ve kalemini de buna adaması, gayet güzel.

Ancak, bu yola girmiş bir yazarın da, buna uygun davranması gerekli; Tk, önce, kişisel manifestosu da olsa, bir roman yazma iddiası taşıyorsa, buna dikkat etmeli. Tarih ve siyaset bilgisi, edebiyatı besler, ilgili alanlara kafa yormalı. Bu yolda, bu şekilde ilerlemesinin, Kelebek gibi bir yerde de mümkün olmadığını anlamalı. Cumhuriyet gazetesinden kaçıp Aydın Doğan’a sığınmak, hiç de hoş değil. Ulusalını falan boş verin, ben solcuyum diyen birisi, evvela, kariyer hırsını yenmeli, parayı pulu, şöhreti elinin tersiyle itmesini bilmeli. Hoş, bunları, Tk, bizi dinleyecek diye değil, olması gerekeni söyleyelim diye yazıyoruz.

Unutmadan, Tk, bir daha asla, “Romanın tanıtımı için katıldığım söyleşilerde dile getirmeye çalıştığım fikirler meğer birkaç ay önce kitap olmuş. Deneyimli gazeteci Merdan Yanardağ ‘1. Cumhuriyetin Sonbaharı’ adlı kitabında 1923 Cumhuriyetini sona erdirmek için yapılanları anlatıyor.” gibi saçma sapan sözler sarf etmemeli. Merdan Yanardağ ve pek çok önemli devrimci-sosyalist yazar, bunları zaten yıllardır anlatıyor; böyle bir laf, Tk’nin sadece okumazlığını, cehaletini belgeliyor.

Manifesto konusunu, daha da özelleştirerek sürdürüyorum. Kitapta, tasasız popçu Atilla, Paşa’nın mektuplarını okudukça ayılıyor ya, sonrasında, yavaş yavaş özeleştiri yapmaya başlıyor: “İnsanlar müziğimi günlük dertlerinden ve hayatın keşmekeşinden kaçmak için dinlerdi. Kafalarını rahatlatmak, fazla düşünmemek için. Bunlar ancak uyumak isteyen bir bebeğin annesinden isteyebileceği şeylerdi… O güne kadar siyasetle ilgilenmeyecek kadar politik olmayı bir şekilde becermiştim.” (Sf. 248)

Bir tane daha: “Bugüne kadar çerez niyetine şarkılar söylemiş bir gerzek olabilirim. Ama bundan sonra bambaşka şeyler yapacağım, emin ol.” (Sf. 261) Ben bu satırları okuduğum anda, konuşanın Atilla değil, Tk olduğunu anladım. Evet, dikkat edilsin, Vatan’daki, Kelebek’teki köşelerinde; incir çekirdeğini doldurmayacak cümlelerin yazarı Tk, nedametini paylaşıyor bizimle. İyidir, hatasını anlamışsa eğer, iyidir. Ancak dediğim gibi, çok çalışmak gerek, çok.

Başlarken, Tk’nin, ilk romanını yazdığını itiraf ettiğini söylemiştik. Bu, kendi iddiasıydı, yazıda bunu sorgulamaya çalıştık. Ortada, yine, pek de başarılı bir üretimin olduğunu söyleyemiyoruz. Bunca yıldır kalem oynatan birinin, henüz, içinde “ne… ne…” bağlacı olan bir cümlenin yükleminin olumsuz olmaması gerektiğini, öğrenemediğini görüyoruz. Üzülüyoruz. Ama seviniyoruz da, en azından yazar, artık, Bu İşte Bir Yalnızlık Var adlı çalışmasındaki gibi, “31 çekmenin tek kötü yönü, yalnızlığı sevdirmesidir,” tipi “vecize”ler üretmiyor.

Buna ek, Tk’nin, kendisini geliştirmeye yönelik tüm eylemlerinden dolayı, kendisini kutluyoruz. Pamuklara, Eliflere, Cananlara teslim edilen ve de ülkemiz gibi sonbaharını yaşayan Türk edebiyatının, bu eylemlere dahi uzak kaldığını düşünürsek, Tk alkış bile hak edebilir.

Son olarak, Tk’ye, Politzer’in, Felsefenin Temel İlkeleri kitabını, veya ona muadil bir eseri, tavsiye ediyoruz; kabul buyursun.

28 Tem’11

Alper Erdik

[email protected]

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu İsimli Romanı Üzerine

Harry Haller; yolunu şaşırıp kendi habitatından ayrı düşmüş, kazârâ bir kente inip sürüye karıştığına inandığı ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

kuşadası escort
bursa escort
ümraniye escort
çankaya escort
escort izmir