Anasayfa / Sinema / Magazin & Popüler Kültür / Popüler Kültür Analizleri (2) – Kemal Sunal ve Popüler Filmler Üzerine Notlar

Popüler Kültür Analizleri (2) – Kemal Sunal ve Popüler Filmler Üzerine Notlar

“Aşırı esinlenme” ile “intihal” arasında pek fark göremiyorum. Yazınsal alanda olduğu gibi sinemasal haritada da örnekleri bir hayli çok. Türk sinemasının ise söz konusu mevzuda kabahati daha da çok. Bir tür ikâme sorunu yaşadık Tanzimat’tan beri. Alıp yerine koyma, inşa etme… Fakat sinema söz konusu olunca durum çok daha vahim. 60’lı ve hassaten 70’li yıllarda çekilen westernler, absürd bilimkurgu filmleri, trash fantastik örnekler Türk sinemasının tecimsel anlamda nasıl bir yol izlediğinin kanıtı olarak önümüzde durmaktadır. Dar bir kadro ve düşük bütçelerle kısa zamanda kotarılan bu “iş” filmleri, enflasyonist bir sinema yaratmış, bu filmlerden geriye ise koskoca bir çöplükten maada hiçbir şey kalmamıştır… Bir haftada nasıl film ürettiklerini röportajlarında gülerek anlatan Çetin İnanç gibi dumur isimler, az para kazandıkları için kendini acındıran figüran-aktörler, aynı anda 15 metni birden kaleme aldıklarını gururla ifade eden senaryo yazarları, biraraya geldiklerinde birbirlerini Alain Delon’larla, Ingrid Bergman’larla kıyaslayan ezik jön eskileri ve aktrisler… Ve daha niceleri o günlerin Yeşilçam’ını mumla arasalar da, bir daha açılmamacasına çoktaaan kapandı o eski defterler…

Sırf “intihal” mi, “hırsızlık” mı?

Bir de Hollywood’da (veya Avrupa’da) çekilmiş düzeyli sinema yapıtlarının eğilip büküldüğünü; sinema tarihinde önemli bir yeri olan belli başlı yapıtların enflasyonist bir anlayışla ele alındığını ve tamamen fabrikasyon üretim tarzıyla harcandığını görüyoruz. Birkaçına yakından bakmakta yarar var. Charlie Chaplin filmlerinin 80’lerin tecimsel seri üretimine kurban edildiğini anarak başlayabiliriz öyleyse…

Şarlo’nun sessiz sinemanın çocuk yıldızı Jackie Coogan ile birlikte oynadığı sessiz sinema klasiği The Kid (1921, Yumurcak), 1986’da Memduh Ün tarafından “Garip” ismiyle çekilmiştir ve aynen ismi gibi garip bir filmdir!… İki filmi karşılaştırma cesaretine girişmeyeceğim elbette; fakat Türk Şarlosu olarak anılan Kemal Sunal’ın bu filmdeki rolüyle sinema adına ne tür bir yenilik getirmiş olabileceğini sormak istiyorum. Aynı şekilde Memduh Ün’ün bu filmle yönetmenlik sanatına nasıl bir katkıda bulunduğu da sorulabilir. Peki, amaç ne o vakit? Bu filmlerin çekilmesinin amacı ne? Cevabı basit. Ticaret. Bütün bunlar bir yana, Kemal Sunal sinemasının toplumsal sorunları kaba bir anlayışla, absürd bir mizah anlayışıyla ele alışının kurbanı olmuştur The Kid. Kemal Sunal sineması aptal yan karakterleri (“Şaban” tiplemesi de aptaldır keza), çiğ müziği, mutlu sonla biten absürd senaryoları ve basbayağı kötü teknik kadrosu (yönetmeninden set âmirine) ile seyirciyi memnun etme telaşında olan bir sinema olmuştur hep. Seyirciye oynayan bir sinemadır bu. Maalesef Türk sinemasına yeni bir açılım getirdiği, yeni bir ufuk kazandırdığı iddia edilemez. Bu sinemadan geriye çok az nitelikli film kalabilmiştir…

Bir başka “Şaban” harikası da (!) Chaplin’in City Lights (1931, Şehir Işıkları) adlı başyapıtından uyarlanan 1983 yapımı “En Büyük Şaban” adlı filmdir. “Şaban” serisinin bir başka korkunç filmi ve bu kez yönetmen Kartal Tibet. Bu film de The Kid uyarlaması “Garip” gibi neredeyse kare kare çekilmiştir. Birçok plan ve sahnede Chaplin’in kemiklerinin sızladığı aşikâr! Üstelik bu filmde toplumsal sorunları yansıtma çabası sezilse de tribünlere oynandığı ve Chaplin’in eleştirel derinliğine ulaşılamadığı kesindir. Teknik meknik hak getire! Anglosaksonlarca, Fransız Yeni Dalgacılarınca ve birçok Amerikalı eleştirmence bütün zamanların en iyi yapıtlarından biri kabul edilen City Lights, sözün özü, yönetmen olduğu su götürür Kartal Tibet tarafından linç edilmiştir…

Kemal Sunal ile birçok filmde birlikte çalışan jön eskisi Kartal Tibet’in komedi türünde verdiği yapıtlarının tamamı piyasa işidir ve Türk sineması açısından herhangi bir öneme haiz değildir. İkilinin birlikte çalıştığı bir başka film de, Amerikalı yönetmen Sydney Pollack’ın Tootsie (1982) filmini çağrıştıran içler acısı film “Şabaniye”dir (1984). İsme bakın: Şabaniye! “Şaban” fırtınasının estiği yıllarda bu isim de anormal olarak karşılanmayacaktı. İlginçtir, birçok değerli sinema oyuncusunu sinemadan el çektiren porno film istilasından etkilenmeden filmler çekebilen ve bunları izletmeyi başarabilen bir oyuncuydu Kemal Sunal. Sinema işleri ölmeye yüz tuttuğunda bu kez video filmleri çekerek ülkenin büyük birkısmını o kendine özgü absürdizmi ile meşgul etmeye başarabildi. Alan da memnun satan da misali 70’li ve 80’li yıllarda bu filmler büyük rağbet görmüş, geniş kitlelerce izlenmiştir. Bu filmler daha düne kadar –dizi enflasyonu başlamadan evvel– prime time kuşağında defalarca kez sunuluyordu. Deyim yerindeyse geniş kitleler adeta Kemal Sunal manyağı yapılmıştı…

Şunu soralım ilkin: Charlie Chaplin’i oynamak için insanı hangi cahil cesareti motive edebilir? Esprileri, mimikleri ve jestleri ile Şaban, hep o bilindik Şaban’dır ki Chaplin’i taklit ettiği filmlerde de klişelerini kaba bir şekilde pratize eder. O kendine özgü “hihihi” şeklindeki gülüşü, olur olmaz sakarlıkları ve az çalışan beyniyle Şaban tiplemesi şu günlerde eskiye nazaran popülaritesini muhafaza edemese de Kemal Sunal filmleri haşmetli kapitalist tüccarlarca “klasik” olarak addedilmektedir.

Madalyonun öteki yüzü ise kuşkusuz seyirci profili / psikolojisidir (Siz “sürü psikolojisi” olarak okuyun!). Bir toplumun neye güldüğü ile ilgili şu eski klasik sorun… Soru: Chaplin’e gülebilen biri Şaban’a gülebilir mi? Marx Kardeşler’e gülen seyirci, Woody Allen’a da aynı iştahla gülebilir mi? Harold Lloyd ve Buster Keaton’a gülenler Recep İvedik ya da Ata Demirer karşısında kahkaha atabilir mi? Tamam tamam, sadece şaka yapıyorum. Sorularımı geri alıyorum… Ama şunu da ekleyeceğim: Bütün bu komedyenlere gülen ve üstüne bir de Şaban karşısında gülerek karnı yarılanlara bir sözüm yok; fakat Kemal Sunal ile büyüyen, televizyonda onu gördüğünde kumandayı yastığın altına saklayan pijamalı amcalarımın kültürel vizyonu Chaplin’e, Keaton ya da Max Kardeşler’e bir hayli yabancıdır. Zaten Kemal Sunal sinemasının hitap ettiği veyahut hedef aldığı kitleler, intelijansiya değil; bilakis köy romanlarında bahsedilen “halk”tır. Ne idüğü, kim olduğu belirsiz ve her daim romantize edilegelen “halk.” Bu müphem “halk” sözcüğünün Borges okuyan, Godard izleyen, Beethoven dinleyen “halk” olmadığı kesindir. Bu ifadelerim ayrımcılık ve elitizm kokuyor olabilir; fakat Şabaniye’yi ben yönetmedim!… “Özalisyon” dönemlerinde halkı uyuşturan o salak komedileri ben çekmedim!… Bu filmler, 12 Eylül iktidarının pekiştiricisi / tamamlayıcısı / genelleştiricisi Özal hükümetinin politikalarına koşut “okunduğunda” ne demek istediğim daha net anlaşılacaktır. 1970’lerde ülke 12 Eylül’e doğru yuvarlanırken erotik-pornografik patlama yaşanmıştı Yeşilçam’da. Sonra bu dalga soft ve hard porno sinemasına evrildi. Kimileri televizyonun yaygınlaşmasının Yeşilçam’ı böyle bir anlayışa sevkettiği yönünde görüş beyan ediyor. Olabildiğince dar bir bakış açısıdır bu. Unutulmamalı ki, Amerika Birleşik Devletleri’nde “Büyük Buhran” (Great Depression) baş gösterdiğinde fantastik filmler çekiliyor (King Kong gibi), Bay ve Bayan Amerikalılar uyuşturulmaya çalışılıyordu. Konjonktür de, siyasal-toplumsal-ekonomik durum farklılık gösterse bile benzer bir durum Türkiye’de de yaşanmıştır. 70’lerdeki siyasal kargaşa (ki her gün cinayetler işleniyor, aydınlar sokak ortasında öldürülüyor, öğrenciler kurşunlanıyordu…) hızla yükselirken, polis devleti kan kusarken; erotik-pornografik furya da sinirleri gergin “halk”ı yumuşatmıştır!… Siyasal örgütler de cellâtlıklarına daha rahat devam edebilmişlerdir… Sonraları, 12 Eylül silindir gibi ezip geçtiğinde, “Özal Gençliği” diye tabir edilen depolitik bir gençlik yetiş(tiril)miştir. Anımsatmakta yarar var: Politikadan uzak, kültüre sırtını dönmüş, kitap okumayan, araştırıp kafa yormayan, kısacası düşünmeyen insanlar, iktidarların her zaman hoşuna gitmiştir. Eh, bugünkü manzara en azından budur.

12 Eylül Darbesinin olduğu yıl Devlet Kuşu (1980, Yön: Memduh Ün) gibi filmler çeken Şaban’a veda edip başka örneklere geçelim…

Yeşilçam’da bir başka kare kare çekilen film de “Şeytan”dır. Orijinal filmden (The Exorcist, William Friedkin) bir yıl sonra, yani 1974’te Metin Erksan tarafından çekilmiştir. William Peter Blatty’nin Hıristiyan uygarlığı üzerine kurguladığı senaryoyu İslam terminolojisine ikâme etmeye çalışan senarist Yılmaz Tümtürk, gerçekten de komik sahneler yazmış, “şeytan çıkarma” seremonisini hayli renklendirmiştir! Amerikan pazarında “Turkish Exorcist” ismiyle marka olan film, küçük çaplı bir efsane yaratmayı başarmıştır! Kuşkusuz Erksan, Türk sinemasında sayısı çok az olan auteur’lerin önde gelenidir ve o da özellikle 70’lerdeki işleriyle tamamen piyasaya hizmet etmek zorunda kalmış, filmografisine böyle sorunlu bir film eklemiştir. Orijinal filmde, Ingmar Bergman filmlerinden tanıdığımız Max von Sydow’un oynadığı Peder Merrin rolünü üstlenen tiyatro kökenli oyuncu Agâh Hün’ün replikleri literatüre girecek cinstendir. Basit oyunculuklar, kötü işçilik gibi kusurları bir yana, Şeytan’ın asıl sorgulanması gereken niteliği –bir niteliği var denebilirse tabii– Hıristiyan kültürünü İslam formuna giydirmeye çalışmasıdır. Filmin dinsel kaygılar güttüğü ve birtakım kavramsal analizlere soyunduğu da söylenemez; zira ticari kaygılarla çekildiği apaçıktır. Geriye, Agâh Hün’ün inanılmaz replikleri (“Nankör şeytan!” naraları özellikle…) dışında, ruhuna şeytan giren genç kız rolünü üstlenen Canan Perver hanımefendinin yara bere içindeki suratı ve dik dik bakan gözlerinin komik görüntüsü kalmıştır… Ve her daim yakınılan konulardan biri de Türk sinemasının neden korku filmi üretemediği meselesidir. Gerçekten de her janra bulaşan zanaatkâr film adamları korku janrına pek bulaşmamışlardır. Kuşkusuz, insanın “iyi ki de bulaşmamışlar”, diyesi geliyor…

Şimdi, kalabalık kadrolu komedilerin popüler ismi Ertem Eğilmez’e bakalım…

Kemal Sunal’a göre daha nitelikli filmler çeken Şener Şen de bir vakitler Şaban’ın yanında yan rolde görünse de sonra sonra daha ciddi yapımlarda yeteneğini gösterebilmiştir. Fakat 1985’te Ertem Eğilmez yönetiminde rol kestiği “Âşık Oldum” filmi, Mel Brooks komedilerinden tanıdığımız Amerikalı oyuncu ve yönetmen Gene Wilder’ın hem yönetip hem oynadığı The Woman in Red (1984, Kırmızılı Kadın) filminden araklamadır. (Hoş, bu film de bir Fransız filminden uyarlamadır. “Taklidin taklidi” bir filmle karşı karşıyayız.) Bu film de handiyse plan plan çekilmiş; 60’larda göz yaşartıcı melodramlar (“Ben Bir Sokak Kadınıyım” ve “Sevemez Kimse Seni” filmlerini anımsayın), 70’lerde kalabalık kadrolu güldürüler (“Hababam Sınıfı” serisini anımsayın) ve 80’lerde de içinde kendisinin de yer aldığı Yeşilçam’ı sorgulayan (“Arabesk” filmini anımsayın) filmler çeken, bu filmlerin aynı zamanda yapımcılığını da (Arzu Film) omuzlayan Ertem Eğilmez’in filmografisine bir başka ticari film olarak altın harflerle yazılmıştır! Eğilmez’in halkı anlayan, gözlemleyen, ona içerden yaklaşan bir isim olduğu sıklıkla dile getirilmiştir. Bu noktada şu soru: “Hangi halk?” Kolaycı sinema yazarları kıvıramadıkları durumlarda, “realist film”, “çok gerçekçi bir film”, “bu film bizi anlatıyor” demeyi çok severler… Ama biri çıkıp da “Sanat ve yaşam aynı noktada kesişmek zorunda mı?” diye sormaz. “Sanat ayrı gerçeklik, hayat ayrı gerçekliktir.” demez. “Sanatın gerçekliği kurmaca (fiction) gerçekliktir.” demez.

Kuşkusuz, örnekler çoğaltılabilir. Bugün kimilerinin özlemle yâd ettiği, bir sinema nostaljisi olarak benimsenegelen Yeşilçam, öyle yutturulmaya çalışıldığı gibi elzem bir sinema olmamıştır. Bu sektörde tutunmaya çalışan (Lütfi Akad veya Metin Erksan), kendi deyişiyle, “iyi filmler çekebilmek için kötü filmlerde oynamak zorunda kalan” (Yılmaz Güney), kurt prodüktörlerin gölgesinde sinema yapmaya çalışan (Şerif Gören veya Zeki Ökten) tek tük örnekler ve elbette bu dönemde zorlukla çekilebilmiş kimi başyapıtlar (Erksan’ın başyapıtlarından “Sevmek Zamanı”nın talihsizliği anılabilir burada) dışarıda bırakılırsa, Yeşilçam ve temsil ettiği değerler afyon misali uyuşturucu bir etkiye sahiptir. Bu dünyaya ait olmayan salon melodramları, “genç kız âşık olur” temalı içler acısı trajediler ve popüler roman uyarlamaları, zengin erkek-fakir kız edebiyatı hiç de göründüğü kadar masum değildir ve bu alt yapısı sıfır filmlerden geriye sinema mirası adına elle tutulur bir şeyler kalmamıştır. Bugünün izleyicileri, yanılsamalı bir sinema nostaljisi yaşamaya çalışacaklarına, sahneyi oyun yetenekleri ile değil de yakışıklı jön duruşları ile doldurmaya çalışan oyuncuları idolleştirmeye uğraşacaklarına keşfedilmeyi bekleyen “esas” Türk filmlerini izlemeli ve anlamaya çalışmalılar, diye düşünüyorum. Kanun Namına, Susuz Yaz, Sevmek Zamanı, Kurbanlık Katil, Hudutların Kanunu, Haremde Dört Kadın, Gurbet Kuşları, Umut, Arkadaş, Gecelerin Ötesi, Yol, Sürü, Suçlular Aramızda, Kızılırmak-Karakoyun, Kuyu, Kırık Çanaklar, Duvar, Ölüm Perdesi, Linç, Düşman, Hakkâri’de Bir Mevsim, Namus Uğruna, Muhsin Bey, Ah Güzel İstanbul, Aşk ve Kin, Üç Arkadaş, Bereketli Topraklar Üzerinde, Kadın Hamlet, Aaah Belinda, Yusuf ile Kenan, Gizli Yüz ve daha niceleri keşfedilmeyi bekleyen başyapıtlar olarak izleyicilerini bekliyor… Bu açıdan en mantıklı olanı, yönetmenler üzerinden giderek bir izleme / okuma prosesi geliştirmektir. Ancak bu çabanın sonucunda Türk sinema tarihi yeterince iyi algılanabilir ve bir Türk sinema birikimi elde edilebilir. “Statik kamera”nın tiyatral temsilcisi Muhsin Ertuğrul ve “geçiş dönemi” sinemacısı Faruk Kenç’in yapıtlarını bulmak, izlemek neredeyse imkânsız gibi. Bu minvalde “sinemacılar kuşağı” yönetmenleri başlangıç için yerinde gibi görünüyor. Yani Lütfi Akad, Metin Erksan, Atıf Yılmaz, Halit Refiğ, Yılmaz Güney…şeklinde bir rota çizilmeli. Bu yönetmenleri keşfedenler zaten ardından nereye bakacaklarını çok iyi öğrenmiş olacaklar…

Türk sinemasının bugün hâlâ uluslararası düzeyde zincirlerini tam anlamıyla kıramamasında deminden beri sözünü ettiğimiz ticari anlayışın ve ikâme edilen filmlerin olumsuz anlamda katkıları büyüktür. Eğer Türk sineması kendisine bir çıkış yolu arıyorsa, çıkış yolunu iddia edildiği gibi ulusal öyküler anlatarak değil, üslûp duygusu olan filmler üretmeye çalışarak bulmalıdır.

Şimdilerde “Şaban” karakterinin bir başka uzantısı sayılabilecek hastalıklı figürler ticari kaygıların unsurları olarak piyasada varlıklarını hissettirmeye çalışmaktadır. Recep İvedik gibi kepaze bir figür, “halk”tan bir figür olarak lanse ediliyor; filmin teknik ekibi ve oyuncu kadrosu, popülerliğinden dolayı basında ilgi görüyor, konuşuluyor, burjuva televizyon kanallarını meşgul ediyor. Yahşi Batı’nın (Cem Yılmaz) ya da Eyvah Eyvah’ın (Ata Demirer) ekibi televizyon televizyon geziyor… Kuşkusuz 60’lı ve 70’li yıllardaki piyasa filmi mantığının başka görünümler altında sürdüğü / sürdürüldüğü açıktır. Nasıl ki “Şaban filmleri” Türk sinemasına ve Türk sinema anlayışına yeni ve derinlikli bir katkı sağlamadıysa, sözüm ona bu filmlerin de bir katkı sağlamadığı / sağlayamayacağı açıktır.

Türk komedi sineması –tüm çabalara ve emeklere rağmen– gelecekte de sorunlarını aşamayacak gibi gözükmektedir. Film sayısındaki artış ise sadece niceliksel bir meseledir. Buna koşut bir niteliksel artıştan söz edemeyiz bile. Üç film çekeni “auteur” ilan eden zavallı bakış açısı, yani “popüler eleştirmeci”ler, bunu canlanma olarak, Türk sinemasının şahlanışı olarak gösterseler de, kuşkusuz zaman bunun yanıtını daha iyi verecektir…

Hakan Bilge

Yazarın diğer yazılarını okumak için bakınız.

[email protected]

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Dressed to Kill (1980, Brian De Palma)

Alfred Hitchcock’un ve filmlerinin Hollywood’u hatta dünya sinemasını nasıl etkilediği malum. O etkilenmeden en çok ...

21 Yorum

  1. Yeşilçam hakkında aklımdan geçen ne varsa hepsini yazmışsınız. Altına imzamı atarım, çok beğendim gerçekten de.

  2. miraclehunter

    Büyük oranda iştirak ettiğim bir yazı olmuş hocam, tebrik ederim. Bu sanırım sinemanın dejenerasyonu. Özürlü filmlerin kirliliği. Çok çok teşekkürler ufkumuzu genişlettiğiniz için.

  3. Türk sinemasında yaşanan çöküşle politik çöküş (politik olaylar ve 12 Eylül faşizmi) arasında kurduğun ilişki bence yazının en can alıcı kısmı! Diğer gelişmeler az çok belli zaten. Bir de;

    “Gülmek” için ne gerekir? “Komedi” evrensel midir, ulusal mıdır? Neye güleriz veya gülmeyiz? gibi birçok çetrefil soruyu düşünmemi sağlayan bir yazı olduğu için de sevdim.

  4. Kemal Sunal’ın oyunculuğunu hiç sevmem. Komik olduğunu da düşünmüyorum. Hatta gerçek hayattaki (filmlerdeki personasının sahte olduğunun altını kalın bir çizgiyle çizmek istermiş gibi) korkunç soğukluğu da bende itici etki oluşturmuştur.

    Taklit sinema konusunda sana katılıyorum Hakan. Taklitçiliğin iyi niyetli olduğunu da zannetmiyorum. Yeşilçam endüstrisinin, hem izleyiciyi hem de emekçilerini sömürdüğü görüşündeyim.

    Yazında katılmadığım ve ileride de katılamayacağım bazı unsurlar var:

    “Kolaycı sinema yazarları kıvıramadıkları durumlarda, “realist film”, “çok gerçekçi bir film”, “bu film bizi anlatıyor” demeyi çok severler… Ama biri çıkıp da “Sanat ve yaşam aynı noktada kesişmek zorunda mı?” diye sormaz. “Sanat ayrı gerçeklik, hayat ayrı gerçekliktir.” demez. “Sanatın gerçekliği kurmaca (fiction) gerçekliktir.” demez.” Bu sözlerin gerçekten çok sıkıntılı. O zaman Nuri Bilge Ceylan’ın sinemasından veya minimalist sinemadan hoşlanmadığın fikri ortaya çıkıyor. (Minimalist ve gerçekçi sinemanın Fransız temsilcisi Bruno Dumont’a sormuşlar neden Humanité filminizde bir adamın elma yiyişini 1 saat vermişsiniz diye. İyi de yaşam filmlerdeki gibi hızlı akmıyor demiş! Bu adam haklı mı haksız mı?)Ha onu demeye çalışıyorsan, evet, ben de sinemanın aşırı gerçekçi olması taraftarı değilim. Fakat biraz üstteki açıklamalarında bu tür popüler filmlerin insanı gerçek hayattan kopardığını ve izleyicilere sahte bir dünya sunduğunu eleştirmişsin! “12 Eylül Darbesinin olduğu yıl Devlet Kuşu (1980, Yön: Memduh Ün) gibi filmler çeken Şaban” demişsin mesela. Kemal Sunal’ın oynadığı ve dönemin “kısa yoldan yırtma” histerisine gayet acıklı bir biçimde yaklaşan, bir tür dönem analizi yapan “Yoksul (1986)” veya “Düttürü Dünya (1988)”ya neden değinmemişsin anlayamadım. Bence gerçek hayatın sinemada yansımasının sınırlarını kendince belirtmeliydin. Siyah-beyaz yok; gri var…

    Ben iyi bir sinemaseverin (sinemacının demiyorum, dikkat) sadece “kaliteli” filmleri izlemesini, geri kalan “kalitesiz” filmlerden zevk almamasını sağlıklı bulmam. En lezzetsiz filmde bile okunacak birşey vardır, eğer amacımız analizse.

    Bence Türk sinemasının en büyük eksiği kendi tarzını yaratamamasıdır. Şu dönemde uluslararası festivallerde ödüller alan yönetmenlerimizin tarzı çok mu özgün? Yoksa iyi bir “festival izleyicisi” mi kendileri? Üstelik bunu kendileri de itiraf ediyor. Evet film kopyalanmamalıdır, tarz kopyalanmalıdır…mı?

    Ha bu arada “Eyvah Eyvah”ın sulu bir komedi olduğunu hiç düşünmüyorum. Sadece suya sabuna dokunmuyor diye sulu komedi kefesine konması da düşündürücü ayrıca. Siz o filmde herhangi bir abartı mı gördünüz? Ha devamı çekilmeli miydi? Kesinlikle hayır. Bu endüstrinin bir oyunudur.

    Endüstriye karşıyım. Hatta yaşasın anarşi!

    Kral da çırılçıplak dolaşıyor ama siz onu izleyenlere bakıyorsunuz.

    Bu tartışma uzar… 🙂

  5. Dostum, aslında birkaç tümceyi cımbızlayıp değerlendirmektense, bütünlüklü baksak, sence de daha anlamlı olmaz mı varacağımız nokta? Kirli Harry yazımda da böyle olmuştu. Yazının bütününe bakmaktansa, iyi oyuncu-kötü oyuncu gevezeliğinde meselenin özünü unutmuştuk orada. Burada da aynısı olmasın derim. Şimdi, konu genel olarak komedi filmleri ve popüler filmler. “Yoksul” veya “Düttürü Dünya”nın komedi olduklarını zannetmiyorum. İçinde kara mizah (black komedy) ögeleri de bulunan taşlamalar odluklarını düşünüyorum. Öte yandan; Kemal Sunal’ın “Şaban” yönünü eleştirdiğim bir yazıydı bu. “Şaban” olmadığı filmlere eleştiri getirdim mi bu yazıda? Hayır. Zaten “Yoksul” ve “Düttürü Dünya” Sunal’ın “Şaban” olmadığı filmler senin de çok iyi bildiğin gibi… “Şaban” filmlerine göre de gişede iyi iş yapmamışlardır…

    Siyah-beyaz’a karşıyım aslında ben de. Popüler eleştirmecilik yapıyor bunu bilhassa. “Şaban”ın bizden biri olduğunu, bizi anlattığını söylüyorlar. Ben de soruyorum: 12 Eylül yaşanırken “Şaban” neredeydi? “Şaban” bizi nasıl anlatıyor? Hangi yönümüze bakıyor? Senin de vurguladığın üzere “Şaban” olmadığı zaman, bizi anlatmaya çalışıyor O. “Yoksul”da proleterin burjuvaziye terfisi örneğin… “Düttürü Dünya”da gecekondu sorunu ve proletaryanın genel sorunları mesela…

    Yani ki kastettiğim mesele, minimalizm ve gerçeklik (reality) paradigması değil. Ama tabii yazı içinde bu fikirleri uzun uzadıya yazmak mümkün olmadığından farklı anlaşılabiliyor… Bu bağlamda farklı ve ayrı düşündüğümüzü en azından ben zannetmiyorum.

    Basbayağı kötü filmler bunlar. İzledim ve yazdım birçoğunu 🙂 Kötü film izlemiyorum diye bir şey yok yani. Elbette gri’ler var, flu olanlar var. Kötü filmler, en iyi filmlere bakmak için de bir merkez noktası. “Seks ve Cinayet” adlı yazımda da bunu ayrıca vurguladım. Argento ve Giallo’da da bir kötü filmi eleştirmiştim hatırlayacaksın… Yani illa majör filmleri ele alalım, onları yüceltip kötü filmleri batıralım diye garip bir saplantım yok. Benim her zamanki derdim popülizmi, şiddeti, faşizmi, emperyalizmi, tüccar zihniyetini ve kapitalizmi eleştirmek. Ama iş geliyor farklı konulara dayanıyor. İyi oyuncu-kötü oyuncu, iyi film-kötü film sularında boğulmayalım derim…

    Minimalizmi; özelde de Robert Bresson’u, Bruno Dumont’u, Yasujiro Ozu’yu, Abbas Kiarostami’yi, Nuri Bilge Ceylan’ı da severim ben 🙂

    Endüstri yok bizde maalesef. Yeşilçam da bir endüstri değildi… Öte taraftan ve sonuç olarak Yeşilçam’dan iyi örnekleri de kötü örnekleri de yazıyorum ben. Ama temel meselem hiçbir zaman iyi film-kötü film, siyah veya beyaz olmamıştır. Bu yazıda gerçekten üstün bazı Yeşilçam klasiklerinin isimlerini verdim. Neden? Popüler eleştirmeciler bu filmleri yazmadıkları için verdim. Gerçekten çoğu kimse bilmedikleri için verdim. Bu eleştirmeciler İvedik’leri, Ata Demirer’leri yazıyorlar değil mi? Hem de “bunlar halktan biri” diyerek yazıyorlar. “Şaban” karşısındaki zavallılıkları bu filmlerde de sürüyor. Ne acı ki hayatında Şaban’ı yazıp ama bir Metin Erksan’ı yazmadan ölüp giden eleştirmeciler var. Yani mesele aslında bu. Yoksa bizde gerçekten de ficton’ın doğası pek tartışılmamıştır. “Bizi anlatan film” denir de çok kereler, “kurmaca film” sıfat tamlaması neredeyse hiç kullanılmaz. Görülebileceği gibi ben bir anlayışı eleştiriyorum. Hayatı anlatan filmlere karşı olmak diye bir şeye inanmıyorum. Yazdığım filmler hayatın dışında mı sence? Hayatın dışında, hayatı anlatmadığı iddiasında olan bir film var mıdır gerçekten? “Sanat yol boyunca gezdirilen bir aynadır.” ama aynı zamanda da gerçekliği kendi imajları doğrultusunda biçimlendirir. Ona yeni bir biçim verir. Onu dönüştürür, değiştirir… Ayrıca yukarıda isimlerini verdiğim filmler bizatihi hayatın içinden çıkan filmler. “Yol”, “Sürü”, “Suçlular Aramızda”, “Kanun Namına”, “Umut” gibi filmler böyle filmler örneğin… İşte bu yüzden kızıyorum biraz da. “Şaban” bizi anlatıyor, halkın içinden çıkıyor, hayatı anlatıyor türünden yutturmacılar Yeşilçam’ın sorunudur ve sanatsal anlamda “gerçekçi” değildir. Gerçekçiliği ticaret uğruna kullanan bir mantığın ürünüdür.

    Evet, uzun bir konu ama deştiğimiz de iyi oldu bir anlamda. Çünkü açıklığa kavuşturmuş olduk bazı şeyleri 🙂

    M & S, miraclehunter ve Okan’a da (operadaki sessizlik) teşekkür ediyorum…

  6. Öncelikle güzel bir yazı ama bir o kadar da başka yönlere kaydırılmaya ve başka alanlarda tartışılmaya müsait bir yazı. Ki bu bir anlamda zihin açıcı bir okuma yapılacağı gibi tartışmanın merkezinde de neyin sorgulanması gerektiğini zorlaştırıyor.

    Türk sineması hiçbir zaman var olmamıştır, Yeşilçam sineması dediğimiz kavram ise içi boşaltılmış birbirini tekrar eden filmlerden oluşan (her zaman yaptığımız gibi parantez içine ‘bir kaç eser dışında”yı ekleyelim) çöplük görüntülerden başka bir şey değil. Türk sineması neden varolmamıştır, çünkü kendisini besleyen tiyatro bağlarından kendini hiçbir zaman koparamamıştır. Her ne kadar ilk dönem filmlerini izlemesek de bu Türk sineması dediğimiz şeyin aslında tiyatro oyuncularının oynadığı, ucuz figürasyonların ve suya sabuna dokunmayan yapımlar olduğunu biliyoruz.

    Genel anlamda baktığımızda ise bu zihniyetin hiçbir şekilde değişmediğini görüyoruz. Tiyatro sanatçıları yine başroldeler. Kemal Sunal, Tarık Akan, Kadir İnanır vs vs. gibi aktörler hiçbir zaman tiyatro oyuncusu değildiler, bunlar aksine sinema oyuncularıydı. Bunların ayrı ayrı oynadıkları filmlere baktığımızda özellikle Kemal Sunal’ın Şaban tiplemesi oldukça sivrilen bir tipleme, ancak Şener Şen’i yan rollerde gördüğümüz filmlerinin çok daha başarılı olduğunu ve gerçek anlamda Hakan Hocam’ın bahsettiği üzere biraz daha politize ya da Türkiye gerçeklerini yansıtan filmler olduğunu görüyoruz. Kibar Feyzo, Davaro, Çöpçüler Kralı gibi.

    Kemal Sunal’ın bunun dışında oynadığı sulusepken filmler toplumun sorunlarını ne kadar yansıtıyor, bu toplum kendini bu filmlerde ne kadar buluyor sorusu ya da Kemal Sunal’a atfedilen veya sırtına yüklenen misyon ne kadar yerinde bu tartışmaya açık bir soru. Burada asıl problem toplumun gerçek anlamda Kemal Sunal’ın Şaban tiplemesi tam da bu toplumun ihtiyacını hissetiği basit gaglar veya saçma sapan esprilerle gülme, bir anlamda sinemayı eğlence, vakit geçirme, biraz da üst perdeden bir kaç soruna değindiğini düşünmelerini sağlamaktır.(Yüz Numaralı Adam gibi).

    Sanat ne olmalıdır, nasıl olmalıdır tartışmasına gerek kalmadan, iyi oyuncu kötü oyuncu tartışmasına gerek kalmadan şunu söyleyebiliriz. Yeşilçam sineması Türk sineması adına ne derseniz diyin sürekli kendini tekrar eden bir sinema. Recep İvedik ya da başkası bu tür filmler Kemal Sunal’ın ipe sapa gelmez filmlerinin izinden ilerleyen (maalesef Kemal Sunal’ın filmleri böylesine bir oluşumun öncülüğünü yapmıştır, Kemal Sunal olmasaydı bu başkası olacaktı, ve aynı şekilde bu minvalde devam edeceğe benzeyen bir dönem) filmler. Açıkçası Kemal Sunal’ın da sonu -cı, ci,cu (Tokatçı, Davacı, Postacı) ekleriyle biten filmlerinin ya da sadece belli bir kitleye (Öğretmen, Düttürü dünya, Postacı, Kiracı vs). hitap eden filmlerinin oldukça başarısız olduğunu düşünüyorum.

    Bu filmler neden mi başarısız? Çünkü hiçbir zaman sorunların sistemden kaynaklı olduğunu, her zaman iktidar egemen bir zihniyetten kaynaklandığını belirtmemişlerdir. Ben bunu 30’ların Amerikan sinemasındaki gang filmlere benzetiyorum. Sistem nasıl ki 1929 ekonomik krizinde sorunu kendinden uzaklaştırıp kendine sahte gangsterler, içki kaçakçıları, dolandırıcı tipleri yaratıp sorunun kaynağını başka yerlere çektiyse, Kemal Sunal filmleri de aynı şekilde bundan yeterince payını almıştır.

    Açın izleyin Kemal Sunal’ın oynadığı mesleki ve belli bir zümreye hitap eden filmlerin hepsi sistemi eleştirmez, sistemin kıyısından köşesinden geçerek kendine yeni düşmanlar seçer. Kiracı filminde bu ev sahibidir, Bekçiler Kralı’nda bu bir devlet amiri olan Şener Şen olmasına rağmen, sorun ortada dönüp duran Ayşen Gruda aşkı ve mücadelesidir. Postacı örneğinde açın izleyin sorun Şaban’ın yine evlenme, kız alamama durumu anlatılır ve sonunda ona sahip olmak için saçma sapan yarış yapılır. Yakın bir dönemden örnek verelim, Ken Loach’ın Looking For Eric (2009) filmini hatırlayacak olursak postacıların nasıl bir araya gelebildiği ve proletarya ile burjuvazinin nasıl hangi alanlarda mücadele ettiğini görmek mümkündür. Bunu Kemal Sunal’ın en sosyal dediğimiz filmlerinde görmek maalesef mümkün değildir.

    Ve bana sorulduğu zaman Kemal Sunal popülizmi ile ilgili en iyi film hangisi ya da tartıştığımız bu konu içerisinde değerlendirebileceğimiz en iyi yapıtı hangisi deseler. Bu Kibar Feyzo filminden başkası olamaz.

  7. Bekçiler Kralı yerine Çöpçüler Kralı olacaktı. Kaptırdım kendimi gittim. Ayşen Gruda için girişilen mücadele Çöpçüler Kralı filmindeydi 🙂

  8. Doğru, Orhan. Aslında bunu eleştiri olarak da alabiliriz. Belki biraz dağınık bir yazı oldu. Gerekli yerleri de açmadığım, genişletmediğim için belkide meramı ve isteği de karmaşık bir yazı oldu. Zaten Murat’ın yorumundan hareketle de buna ucundan değinmiş olduk. Değişik meseleleri tartışmak içinse senin de belirttiğin üzere zihin açıcı bir durum bu.

    Söylediklerine de katılmaktayım tabii. “Türk sineması varolmadı” tarzındaki yargı belki çok acımasız ama ne dediğini iyi anlıyorum. Özgünlüğü vurguluyorsun sanırım. Otantikliği, evrensel anlamda bir üslup duygusunu ima ediyorsun… O açıdan haklısın. Belki Yeşilçam bize özgü bir sinemaydı ama “yalancı” ve “bu dünyaya ait almayan” bir sinemadır. Ticaridir, yüzeyseldir, kopyacıdır, apartmacıdır, hırsız bir sinemadır. En iyi filmlerde başka filmlerden aşırma müzikler vardır… Murat da, sen de, ben de bu konuda hemfikiriz. Elbette hayati önem arz eden filmleri, belli başlı isimleri dışarda tutarak söylüyorum bunu.

    1929 ekonomik krizine ben de vurgu yapmıştım, King Kong bağlamında. Gangster filmleri de bu açıdan böyledir, aynen altına imzamı atıyorum. O filmlerde suçlu ve suçlu patolojisi yeterince derinlikli kavranamadı. Topu sistemden çok suçun kendisine atan bir bakış açısı var o filmlerde. Kirli Yüzlü Melekler ya da ilk Scarface filmi böyledir. Public Enemy böyledir. Kapitalizmden bir rahatsızlık duyulmaz. Sadece kapitalist sistemde suçlular vardır, o kadar… Bu bağlamda bizim Yeşilçam da sistemle derdi olmayan sahte bir sinemadır. Yığınla sadistik film var bizde ama gerçekten, sistemdeki sıkıntı ve açmazları derinden kavrayan filmler yok gibidir. Kemal Sunal sineması da işte bu anlayışın bir uzantısıdır. İsmini verdiğin filmler böyle filmler. Sistemle, kapitalizmle derdi ve sorunu olmayan filmler. Bir de hep “mutlu son” vardır “Şaban” filmlerinde. Genel olarak diğer Kemal Sunal filmleri de “mutlu son”la biten filmlerdir. Zengin kaybeder ama fakir oğlan kazanır. Patrona karşı proleter adam haklıdır ve kavgasını kazanır. “Fakir ama gururlu” edebiyatı yapılır. Samanlık seyrandır. Vs. vs.

    Kibar Feyzo prototip olarak iyi bir örnek. O filmde politik meseleler, proletaryanın uyanışı, ağalık ve toprak sorunu vb. gibi olgular var ise de “avradın koynuna girmek” meselesi sürekli vurgulanmıştır 😀 Bu konu filmde belirgin olsa da konjonktürel olarak birçok yaraya parmak basılmıştır. Davaro filminde de benzer şeyler vardır. Burada da Şener Şen, avradının koynuna girmek için her haltı yer…

    Ben şu fikrimi yinelemek isterim: Yeşilçam içindeki ayrıksı filmleri bulup izlemek gerekiyor. Geçenlerde yazdığım “Aşk ve Kin” mesela. Ya da yukarıda ismini verdiğim yapıtlar… Bize kazanç olarak geri dönecektir. Bu filmler aynı zamanda üslup duygusu olan filmler bence.

  9. Hakan, seni tanıyorum ve neler yapabileceğini biliyorum. Fakat konuya tanjansiyel yaklaşmanı istemiyorum. Bıçağı tam konunun kalbine sokmanı istiyorum. O yüzden kışkırtıcı yazıları tercih ederim.

    Yazındaki dalgalanma ve duygusal akıma dikkat ettim; yavaş bir kreşendo yaptın ve yazının en heyecanlandığı ve pik yaptığı yer o “cımbızla çektiğim” bölümlerdi. Yani yazının duygusal olarak can alıcı bölümleri bu saptamalardı. Hepimiz konuya aşinayız zaten. Hepimizin bildiği ve hak vereceği şeyler değil benim istediklerim. Saptamalar istiyorum senden. Yazından ayıkladığım şeyin bir saptama olduğunun altını çizmek istiyorum.

    Mesela “çok güzel bir yazı olmuş” deyip geçseydim acaba yukarıdaki “canalıcı” yorumlar gelecek miydi?

    Daha önceki iyi oyunculuk kötü oyunculuk sorunsalında da yaptığım gibi konuyu merkeze çekmeye çalışıyorum (belki orada yaptığım gözden kaçmıştır).

    Kemal Sunal’ın oyunculuğu veya filmlerinin kalitesi beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Zaten sorun o da değil. İnsanların içinin bu şekilde boşaltılması sorun. Sorun bize birilerinin “siz aslında böylesiniz. Hepiniz Şaban’sınız” demesi. Ne zaman başımızdaki padişahlar daha fazla domalmamızı istedi (ki içimize daha rahat girebilsinler) o zaman televizyonlarda (hatırlayınız 90’ların sonuna doğru) Şaban filmleri hortlatıldı. Halk geğire geğire bu ucuz esprilere gülerken birileri bize tecavüz etti. Bir şeyler unutturuldu (o yüzden onların ne olduğunu hatırlayamıyoruz). Şu anki durumumuz çok mu iyi. Herkes, her şeyin yolunda gittiği hezeyanıyla hayatına devam ediyor ve haline şükrediyor. Baştan acıtan şey artık hoşumuza gidiyor. Bir yerde büyük bir organizasyonla birileri toplanıyor ve boykot ediyor. Ve buna hiç kimse; ne bir televizyon ne bir gazete yer vermiyor. Kimse onların ne dediğine bakmıyor. Çünkü basında da “Şaban”lar var. Sistemler değiştiriliyor ve devlet büyükleri televizyona çıkıp “Kimse değiştireceğimize inanmıyordu. Hani?” diye gevrek gevrek sırıtırken insanlar bunu kılları kıpırdamadan izliyor. Niye? Çünkü içimizde “Şaban”lar var. Ve kimse bana “Şaban” filmlerinin komik olduğunu söylemesin. Şaban filmlerine gülen erişkin bir insan geri zekalıdır! Evet bunu güvenle söyleyebilmemiz lazım.

    O yüzden bu filmlerin, efendime söyliim, suya sabuna dokunmamasından, devşirme olmasından, sanatsal olmamasından dem vuran bir yazı değil benim istediğim; yapmayın bunu hepimiz zaten biliyoruz. “Şaban” filmlerinin ve onun nezdinde popüler kültür ürünlerinin uyuşturucu etkisi üzerine cayır cayır bir şeyler istediğim için yazdım o cevabı. Hakan dostum sen de bunları demek istedin belki. Ama “demedin”.
    Cevabımı da aldım gibi 🙂

  10. Haklısın dostum. Birçoğumuz biliyoruz bu tartıştıklarımızın aslı astarının ne olduğunu. Ve aslında genel geçer şeyleri yinelemiş olduk. Yine de bu bizim için geçerli bir ortak payda değil mi? Yani aynı şeyleri bilmek ve eleştirmek… Önü sonu herkes bu denli vakıf olmayabilir ama meseleye.

    Yıllardır kuşkuyla baktığımız bir film geçmişi var arkamızda ve konumuz bağlamında Kemal Sunal filmleri de bu düzlemin içinde, hatta belkide tartışmanın göbeğinde. Niye bu sinemayla uğraşıyoruz çünkü uzantıları halen popüler. İsimlerini yazıda zikrettim. Yinelemeye gerek yok. “Şaban” bir şarlatandır. Ve ona gülen yetişkinlerin geri zekalı olduğuna dair fikrin de çok acımasız ama doğru, basbayağı doğru! Komedi kültürü veya neye gülüneceğine dair bariz evrensel şemalar yok elbet; ama mizah salt sakarlık yapmak değildir. Kürt şivesiyle konuşmak değildir. Karadeniz şivesini kullanmak değildir sadece. Kürtlere kuşkuyla bakan insanlar Kemal Sunal, Şener Şen ve İlyas Salman’ın Kürtleri canlandırdıkları filmlere (Davaro, Kibar Feyzo vb.) yuvarlanarak gülüyorlar!

    Ve ima ettiğin politik ortamda, basında, sanatçı bahçelerinde ve içimizde binlerce “Şaban” var. Bunlar belki tam olarak salak değil ama duruşlarıyla, vizyonlarıyla, ideolojileriyle tam olarak “Şaban” sayılabilirler. Çünkü Şaban’ın sistemle, mevcut ideolojiyle bi sorunu olmadı. Bugünkü komedyenlerin de yok. Cem Yılmaz veya Ata Demirer ya da Şahan Gökbakar… Bu popüler simalar, sistemin önlerine atttıkları kemiğin iliğini sonuna değin içen tiplemeler… Ama tabii sorsan, onlardan komiği yok. Gaz versen biraz, Marx Biraderler’le, Charlie Chaplin’lerle yarıştırırlar kendilerini…

    Ve eleştirmen “Şaban”lar da var. Bunlar Mahsun Kırmızıgül’ü de “auteur” ilan edecekler yakında. “Şaban”ı yücelttikleri gibi… Şahan’ı övdükleri gibi… Tespit bolluğu var Murat bu alanda…

    Evet. Konu dışına çıktık ama vallahi yazıyı kaleme alırken “Şaban” tiplemesinin bu denli evrensel olduğunu ben de biimiyordum. Meğer ortalık “Şaban” kaynıyormış 😀

    “Şaban” konusu daha uzar gider hakikaten… 😉

    Herkese teşekkürler…

  11. merhabalar…

    öncelikle görüşlerinizi belirttiğiniz için teşekkürü bir borç bilirim.

    yazıda katılmadığım birçok yer var fakat genel anlamda anlatmak istediklerinizi az çok anladım.

    katılmadığım noktalardan ilki, olaya kemal sunal tarafından yaklaşmanızdı. kemal sunal bu filmlerin hiçbirinde senarist ya da yönetmen olarak bulunmamıştır. bazı filmlerinde yapımcı olmuştur sadece. türk sinemasını kemal sunal üzerinden tartışmak hem kemal sunal’a hem türk sinemasındaki iyi örneklere hem de sinema izleyicisine haksızlık olur.

    sadece türk sinemasında değil, hayranı olduğunuz batı sinemalarında da kötü taklitler oldukça fazladır bildiğiniz gibi. yaratıcılık konusunda türk sinemasının eksiği olduğu bir gerçektir. sinema sanat olmaktan çıkmıştır bu da doğrudur fakat halkın kemal sunal filmleriyle uyutulduğu fikri, farklı olmaya çalışma sonucunda çıkmış bir fikir gibi duruyor. bu filmlerde hitab edilen halk elit olarak nitelendirilen kesim değildir pek tabi. o dönemde halkı herhangi bir ideolojik düşünceye sevk edecek bir film yapmak da pek mümkün değildir takdir edersiniz ki. sansür denen uygulama nedeniyle yakılan binlerce filmden şu an kimsenin haberi yok. bu filmler de o dönemdeki halkı uyandırabilecek, sistemi değil ama, kişileri eleştirerek, tam anlamıyla kişiler üzerinden çarpık sistemi eleştiren ve yerden yere vuran filmlerdir. kemal sunal filmlerinin birçoğu böyledir. örnek vermem gerekirse o hakir gördüğünüz şaban filmlerinden olan “katma değer şaban” adlı filmde şaban’ın kendi tabiriyle “uydurduğu”, “kdv” adlı şarkısında sisteme nasıl “giydirdiğini” görmek çok zor olmasa gerek.bunun gibi birçok filmde kişiler üzerinden sistem eleştirisi yapılmaktadır. çünkü hem 80 öncesi hem de 80 sonrası dönemde mevcut sistemi eleştirinin ödülü festival ödülleri değil, genellikle fişlenme, soruşturma, işkenceler ve hapis hayatı olduğu için bunun başka bir çaresi de yoktur. esas halkı uyutmak için çekilen filmler o dönemdeki seks filmleridir ki bunu siz de gayet iyi biliyorsunuz. bakmakla görmek arasında fark vardır derler ya fark budur. şaban tiplemesi absürd bir tiplemedir. ama şaban asla sadece şaban değildir ve bir sinema entellektüeli olmak için bazı konularda haksız eleştiriler yapmak da pek doğru değildir. bugün sokakta gezerken insanlara kemal sunal filmlerini sevmelerinin nedenini sorsanız size çok farklı sebepler söyleyebilirler. neden güldüklerini sorduğunuzda ise tek bir şey söylerler. işte bu da kemal sunal’ın başarısıdır. kimse o filmleri sinema tekniği veya oyunculuk açısından veya sanatsal açıdan izlemez. bir şeyler anlattığı ve bunu yaparken de güldürdüğü için izlerler. ayrıca tamamen ticari dediğiniz bu filmler neredeyse her gün tvlerde yayınlanmasına rağmen bu filmlere “emek” vermiş insanlara tek kuruş ödenmemektedir. kaldı ki bu filmler gişeye girdiği dönemlerde de çok ciddi paralar kazanmamışlardır. o sebeple evet bu filmler birer sanat filmi değildir ama ticari filmler de değildir kimse kusura bakmasın. en fazla ticari amaçla yapılmıştır. kaldı ki sanatın ticari amaçla yapılması da son derece normal bir durumdur. diğer birçok sanatta bu olurken sinemada olmaması sinema sanatçıları için bir haksızlık teşkil eder.

    kemal sunal filmlerini ve oyunculuğunu sadece “e evet”, “eşolueşek”, “öyleyim di mi” gibi repliklerden ibaret sanmak da cahilce ve sığ bir düşüncedir bana göre. evet kemal sunal oyunculuk anlamında kendisini birçok filmde tekrar etmiştir. çünkü ona dayatılan budur. yoksa farklı projelerde farklı rollerde gösterdiği performanslar çok fazladır. bilmiyorum, oyunculuk tekniği ya da eğitimiyle ilgili herhangi bir kitap okudunuz mu? eğer okuduysanız kemal sunal’ın filmlerini bir kez daha izlerseniz yanıldığınızı göreceksiniz. ayrıca üst taraflarda yorum yapan bir arkadaş kemal sunal’ın sadece bir sinema oyuncusu olduğunu söylemiş. oysa kemal sunal lise çağlarından başlamak üzere aslen bir tiyatro oyuncusudur ve günümüz tiyatrocuları gibi konservatuvar eğitimiyle değil, doğrudan tiyatro geleneğiyle beraber yetişmiştir. amacım kemal sunal’ı veya türk sinemasını savunmak değil, yanlış anlamayın. zira eleştirilmesi gereken çok şey var. charlie chaplin için de haksız eleştiriler yapılsa -ki çok yapılır- aynı şekilde tepki gösterirdim.

    son olarak, geçmiş dönemlerde türk sinemasındaki yönetmenlerin ve teknik ekiplerin gereksiz eleştirilere maruz kalması da beni rahatsız etmekte. zira o dönemdeki imkanlarla charlie chaplin’in döneminde sahip olduğu imkanların karşılaştırılması çok yerinde olmaz. onun dışında türk sinemasının geçmişten günümüze en büyük sorunu yaratıcılık, yani özgün senaryolar ve eserlerle rejisörlüğe farklı yaklaşımlar olduğunu da belirtmek ve tartışmak gerekir. daha yazılacak çok şey var esasında ama maalesef vaktim yok.

    teşekkürler, iyi günler…

  12. Yazıyı okudum, genel olarak yeşilçamla ilgili düşüncelerinize katılıyor olsam da Kemal Sunal ile ilgili görüşlerinize tam olarak katıldığımı söyleyemem. Kemal Sunal yüksek lisans teziyle ilgili araştırma yapmıştım zamanında… Yüksek lisans tezinde kendi filmlerinin sosyolojik incelemesini yaparak iktidarların sanat alanına yaptıkları ideolojik müdahaleyi irdelemiştir. Bu açıdan bakmak gerekir aslında onun filmlerine. Yazınızı okurken şunu fark ettim, “sanat ya da sinema toplum için değil de sanki sanat için yapılmalı” düşüncesi paralelinde bir eleştiri getirmişsiniz. Ben Kemal Sunal filmlerinin sanatsal açıdan çok büyük filmler olduğunu savunmuyorum ama sanatın toplumsal boyutunun da gözardı edilemeyeceğini düşünürsek Kemal Sunal’ın bu alanda sinemaya ya da sanata çok büyük katkılarının; bunun paralelinde de mizah ile eleştiriyi de birleştirerek topluma da büyük fayda sağlamış olabileceğini düşünüyorum. Bugün bile birçok Kemal Sunal filmi izlediğimizde mevcut dönemin toplumsal yaşamı ve halk-iktidar arasındaki ilişki hakkında aklı başında olan her insan fikir edinebilir.. Ben sadece Kemal Sunal hakkındaki düşünceleriniz hakkında yorum yapmak istedim. Yeşilçam ile ilgili diğer düşüncelerinize kısmen de olsa katıldığımı söyleyebilirim. Bu arada benim bu sitedeki ilk yorumum da bu yazıya 🙂

  13. siz kemal sunalın boku bile olamazsınız. önce bir film çekin ondan sonra ağzınızı yıkayıp rahmetliyi eleştirin soysuzlar.

  14. siz kemal sunalın boku bile olamazsınız. rahmetliyle uğraşmayın.

  15. SanatLog birçok olumsuz yorum almıştı ama ilk kez bu denli avam bir yorumla karşılaşıyorum. Kemal Sunal filmlerini yücelten birinden ancak böyle bir üslup beklenebilirdi! Bravo!

  16. Nevhiz Hande Inal Ravaioli

    Bitirmek uzere oldugum master tezimde kullamak uzere, internette Kemal Sunal ile ilgili bir arastirma yaparken, google’a ‘kemal sunal sosyolojik’ olarak arastirma kriterlerini girdigimde sonuclarin arasinda sizin yaziniz da cikti. O sebeple sanatlog’a misafir olup, yazinizi okudum. Bu yaziyi okuduktan sonra bir yorum yazmadan cikip gidemeyecek kadar cok fikir ve gorus usustu aklima. Ama bir yandan da su anda buna ayiracak zamanim olmadigindan hayiflaniyordum ki, sansa Roc nickname’li kisinin yorumunu okudum ve degerli zamanimi harcamadan (neredeyse) butun soylemek istediklerimi kendisinin yazmis oldugunu gordum.

    Kendisine harfi harfine katiliyorum. Ve tesekkur ediyorum.

    Kemal Sunal filimlerine bakis acinizda bir ‘entellektuel’den beklenmeyecek derecede bir siglik oldugunu dusunuyorum. O filimler uzerine ‘siradan ve halktan’ bir vatandasin okuyabildiginden bile az bir okuma kabiliyeti gosterebilmissiniz. Ask olsun!

    Ve yazinizi okuduktan sonra, benim ‘kendine gizli fasist’ olarak adlandirdigim vatandas kategorisinden oldugunuza kanaatim geldi.

    Saglicakla kalin,

    Hande

  17. “Faşist” olarak adlandırılmamak için yapılan her yorumu yayımlıyoruz. Umarım bu cevap yeterli olmuştur.

    Ama şunu bir kez daha anımsatmak isterim: Burada bir oyuncuyu değil, bir anlayışı, Türk sinemasındaki taklitçi zihniyeti eleştirmek istemiştim. Yanlış anlaşıldığımı düşünüyorum. Kemal Sunal’ı değil, “Şaban” figürünü eleştirdiğimi daha ne kadar söyleyeceğim? Ha, sizin bu filmlere gülmenize bir şey diyemem.

    Sanırım yazıda bazı yerleri tam açmadığım için yanlış anlaşıldım, bilemiyorum. Örneğin Chaplin’i örnek verip Sunal’ı hicvetmiyorum. Tam tersi. Bir anlayışı, taklitçiliği, imitasyon tavrı eleştiriyorum.

    Bununla birlikte “entelektüel” olarak nitelediğiniz için teşekkürler. Umarım master teziniz başarılı olur.

  18. sinema tekniği, kamera açısı, seslendirmeler vs. hakkında bir yorum göremedim. yavan bir yazı olmuş. hepimizin bildiği ”arak” meselesini tekrar bize anlatmışsın. ayrıca hababam sınıfı fena bir film değildir. onun dışındaki eleştiriler kabul görebilir.

  19. Hakan hocam bir önceki iletide her türlü yorumu yayımladığını söylese de teklifsiz, samimiyetsiz ve “yorum” sıfatını hak etmeyen zırvalıklarla okurun vaktini boşa harcamamak gerektiğini düşünüyorum.

  20. varlıkDışı

    Kemal Sunal sinemasının “çiğ müzikler” içerdiği iddiasının altının boş bırakılmış olması üzücü. Eserlerin telifsiz kullanılmış olmaları ancak başka bir eleştiri konusu olabilir, çiğ oldukları anlamına gelmez.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

kuşadası escort
bursa escort
ümraniye escort
çankaya escort
escort izmir