Dışavurumcu Alman Sineması

Almanya, diğer Avrupa ülkelerine göre daha geç bir ulusal birlik oluşturdu. 1848–1871 yılları arasında yaşanan süreçle bu birliği sağlayan Almanya, kısmen sanayileşme ve gelişmede de geri kalmıştı. 1871’den sonra Bismarck döneminde sanayileşmede sıçrama yapan Almanya 1890’da sona eren bu otoriter yönetimin sonunda sanayisi gelişen ancak, ekonomik açmazlara saplanan bir ülkeydi. Dünya pazarları ve sömürgeler paylaşılmıştı. Dış dünyada önü tıkanmıştı.

20. yy.’a bu sıkıntılarla giren Almanya’nın otokratik ve militarist bir siyasal yapılanması vardı. Almanya yeni pazarlar arıyordu, geniş kara ve deniz gücüne ve pangermanizm ruhuna sahipti. Sonuçta Avrupa devletleri, yeniden paylaşım yolunu seçtiler ve I. Dünya Savaşı başladı. Savaş, Almanya’nın yenilgisiyle sonuçlandı.

Savaş sonrası Almanya’da “kazayla” ilan edilen cumhuriyet, ilk seçimleri 1919’da yaptı. Kadınların da ilk kez oy kullandıkları bu seçimden demokratlar galip çıktı. Hem demokrasi yolunda attıkları adım, hem de Wilson İlkeleri ışığında Ocak 1919’da toplanan Paris Konferansı’na umut bağlayan Almanya, bu oluşuma ancak Nisan ayında çağrıldı. Ancak sonuç Almanya açısından umulanı vermedi ve Versailles Antlaşması ile her bakımdan eli kolu bağlandı.

Ağustos 1919’da kabul edilen Weimar Anayasa’sı, demokrat bir yapıdaydı. Ancak 1920–23 yılları bunalım yılları oldu. Ekonomik çöküntü, anlaşmaya duyulan nefretle birleşti ve bu tepki demokratlara yöneldi. Başarısız da olsa peş peşe sağcı darbeler yapıldı. Seçimlerde demokratlar oy kaybına uğradı.

(), 1900 başlarında Almanya’da ortaya çıktı. Bu akım İzlenimciliği, Gerçekçiliği ve Doğacılığı reddetti ve öznel ya da içsel gerçeğin yansıtılmasını savundu. Almanya’da bütün dallarında etkili olan bu akım, hem sanatta hem de toplumda kabul görmüş biçimlere ve geleneklere başkaldırdı. Toplum dışına itilenlerin yanında yer aldı ve yerleşik kurumlara karşı çıktı. Özellikle yaratıcı yetenekteki sanatçılara, yeni bir düzenin ve yeni bir insanın yaratılmasında öncülük yapma görevi yükledi.

Weimar Cumhuriyeti döneminde altın çağını yaşadı. Dışavurumculuk akımı bu dönemde sinemaya sıçramıştı. Dışavurumcu için dekorlar, makyaj ve aydınlatma büyük önem taşıyordu. Biçim, her zaman içerikten önce geldi. Doğaüstü olayları, kişilik değişimlerini ve ruhsal çatışmaları konu edindi. Doğal mekanlar yerine stüdyoları, çarpıtılmış gerçek dışı dekorları, tüm kuralları alt-üst eden perspektifi ve alışılmamış bir aydınlatma tekniğini tercih etti. Bu akımın aydınlatma tekniklerine getirdiği yenilikler tüm dünyayı etkiledi ve özellikle korku filmlerinin temel aydınlatma prensiplerini oluşturdu.

Dışavurumcu Alman sinemasının ilk örneği olarak, Das Kabinett des Dr. Caligari (Dr. Caligari’nin Kabinesi–1919)’yi verebiliriz. Bir mimar olan ’nın yönettiği filmin dekorlarını dışavurumcu ve kübist ressamlar hazırladı. Bu dönemin diğer örnekleri ise, Dr. Mabuse, Golem, , Gölge Kurucusu, Mumyalar Müzesi ve Die Nibelungen’dir.

1925 yılına kadar etkinliğini sürdüren Alman Dışavurumculuğu, Nazizmin yükselişiyle dejenere bir sanat anlayışı olarak mahkûm edildi. Giderek yerini daha gerçekçi bir anlatıma bıraktı.

Frankfurt Okulundan Siegfried Kracauer “Caligari’den Hitler’e” adlı kitabında, Dışavurumcu Alman sinemasının faşizmin habercisi olduğunu belirterek, Caligari ile Hitler’i özleştirir. Nazizm tarafından dejenere ilan edilen bir akımın böyle nitelendirilmesi ancak, dışavurumcuların yaratıcı sanatçılara uygun gördükleri yeni bir insan yaratma misyonuyla açıklanabilir.

I. Dünya Savaşından yenik çıkan Almanya, kendini ekonomik ve siyasal açılardan bir bunalımın içinde bulmuştur. Bu tür bir alt yapının etkileşimiyle doğan Dışavurumcu o dönemin çözülen insanlarını, karmaşık bir ruhsal yapıyı ve kimlik arayışlarını yansıtarak, gerçeklere sırt çevirmiş ve gerçeği çarpıtmıştır. İnsanlara, toplumu ve doğayı yeniden biçimlendirebileceği mesajını aktarmaya çalışan bu akım, karamsar ruhların kimi zaman şiddet içeren anlatım aracı olmuştur.

Sinema ve toplum ilişkisini ele aldığımızda, bunların birbirlerini etkileyen bir döngü içinde olduklarını görüyoruz. Ekonomik alt yapının kültürel üst yapıyı oluşturması, sanatın tüm dallarında olduğu gibi sinema ve medya için de geçerlidir. Toplum sanatı, sanat da toplumu etkiler. Ancak çoğu zaman sanat, toplumun beklentilerine, düşlerine veya karabasanlarına sözcülük etmiştir. Aslında gözler önünde olan ama bakıldığı halde görülmeyen birçok şeyi sanat, kimi zaman kafalara vura vura anlatmış ve nasibine düşen karşı çıkışları, yasakları ve sansürleri bulmuştur. Sinemanın bir sanat olması da ancak bu haykırışlarla mümkündür. Aksi halde sinema, eğlence dünyasının bir unsuru olmaktan öteye işlevi bulunmayan bir gösteriye dönüşür.

Yazan:

4 Yorum

  1. Akımın lokomotif filmi Dr. Caligari’nin Muayenehanesi’ni izlemek, akım hakkında genel bir fikir edinmek açısından önemli diye düşünüyorum. Gölgeler, yaratılan atmosfer,çekim teknikleri bugün izlendiğinde bile hala inanılmazdır. Kusursuzdur. Fritz Lang’ın Metropolis filmini de ayrıca önermek istiyorum. Faşizan açılımlar bulabilirsiniz bu filmde ama bir sanat yapıtı olarak ele alırsanız mükemmel tekniğine yakından tanık olacaksınız.

  2. Dışavurumculuk aslında modern sanata ilk adım gibi bir şey. O zamana kadar sanatçılar doğayı yorumlamada değişik yollar bulurken, ekspresyonizmle benmerkezciliğe geçilmiş. Hepimiz sinemanın bir ifade aracı olduğu konusunda hemfikirsek, bu akımı güle oynaya özümsememiz gerekir. Arkadaşımız tarihi fonuyla paralel giderek konuyu gayet iyi anlatmış. Ellerine sağlık.
    Fakat bu filmlerde benim hissettiğim bir ortak konu var. Bu iç sıkıntısı, o dönemin korkularından kaynaklanıyor ve hemen hepsinde “kontrol edilme” “öz kontrolü kaybetme” ve “aklını yitirme” korkusu mevcut. Bu dönemin Hitler gibi bir adam çıkarması bana çok garip geliyor. Bir puppetmaster, yeniden yaratan bir faşist…

  3. Ekspresyonist sinemanın Hitler Nazizmi ile son bulması çok üzücü. Adolf Hitler döneminde Leni Riefenstahl ve Veit Harlan gibi abartılı dekorların içine faşist ideolojiyi sığdıran yeni bir sinema anlayışı başladı çünkü…

    Teşekkürler Ayşegül.

  4. Gayet aydınlatıcı, eline sağlık.

    Dr. Calighari ile Hitler özdeşleştirmesi aslında Lang filmlerinde daha belirgin. Das Testament des Dr. Mabuse filmindeki Dr. Mabuse bunun en klasik örneğidir.

Yorum bırakın