Anasayfa / Sinema / Klasik Filmler / Alfred Hitchcock Klasikleri (6) - Rebecca (1940)

Alfred Hitchcock Klasikleri (6) - Rebecca (1940)

Alfred Hitchcock İngiltere’de yakaladığı başarıdan sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne gider ve 1940’ta oradaki ilk filmini çeker: Rebecca. Film, İngiliz yazar Daphne du Maurier’in 1938 tarihli romanından uyarlanmıştır. (Daha sonra aynı yazarın adına, Kuşlar filminin öyküsünde de rastlayacağız.) Du Maurier’in romanı Charlotte Bronte’nin Jane Eyre adlı romanından esinlenerek yazılmış. Filmde oynayan Joan Fontaine, aynı zamanda 1944 yapımı Jane Eyre’de de başrol oynamıştır. Film aynı sene 9 dalda Oscar adayı olur, 2 dalda da bu ödülü kazanır. Bunlara en iyi film de dahildir. Ama Hitchcock, en iyi yönetmen ödülünü Gazap Üzümleri filmiyle John Ford’a kaptırmıştır.

 

 

 

Filmin kısa öyküsünü alıntılayalım.

 

 

 

 

 

Rebecca, Güney Fransa’da bir tatil yöresinde karşılar izleyicisini. Mrs. Van Hopper’ın kişisel hizmetçisini oynayan ve filmin iki temel kahramanından biri olan genç kız (evlenene kadar genç kız olarak kalacaktır, ismine ise ancak kutsal bağdan sonra kavuşacaktır) yine yüksek sosyeteden olan, zengin, yakışıklı ama kalbi kırık Mr. de Winter’le tanışır. Tanışmanın ardından tatilini bir talihsizlik sonucu hasta yatağında geçirmek zorunda kalan orta yaşlı Mrs. Van Hopper, de Winter’in acı dolu geçmişini bizimle paylaşır. De Winter’in güzel, sosyetede herkes tarafından sevilen, kusursuz, hayat dolu eşi Rebecca Hindreth, trajik bir bot kazasında boğularak ölmüştür, üstelik çok iyi bir yüzücü ve ünlü bir yelkenci olduğu halde… Film, sahnede asla göremeyeceğimiz ama ismi geçtikten sonra bizden hiç ayrılmayacak olan Rebecca hayaletini önce gizler ve kısa süren bir aşk masalına dönüşür. Güzel hizmetçi, Mrs. Van Hopper’ın da hasta olmasıyla eline geçirdiği tüm boş vakitleri de Winter’le geçirmeye başlar ve bu ilişki Mrs. Van Hopper’a bir hizmetçiye mal olur. Çünkü sisler içindeki saraydan bozma İngiliz malikanesi Manderley’in yeni hanımı genç bayan Mrs. de Winter olacaktır.

 

 

 

Öykünün asıl odağı, bu anlatılanlardan sonrasıdır aslında. Filmin ilk yarısı boyunca ilgilenmemiz istenilen kişi Joan Fontaine’in canlandırdığı “genç kız”dır. Bir çeşit köyden indim şehire durumu içinde kalan kızımız, zengin oğlan fakir kız edebiyatının fakir kız tarafında duruyor gibidir. Filmin bu romantik ve karakter odaklı kurulumu uzun süre işlevini korur, çünkü “genç kız”ın yeni evinde kendisini nasıl da evden uzakta hissettiği, ana gerilim (ya da rahatsızlık) unsurudur. Bu Hitchcockvari olmayan öykü kurulumunda Amerikalı yapımcıların payı olduğu kesin. Daha da ilginç olanı öykünün romantik oluşunun, melodrama doğru kaymaması. Aksine psikolojik bir derinlik kazanması ve daha sonra gerilim ve merak duygusunu da içermesi. Tüm bunlardan iyi bir film yaratması, Alfred Bey’in yeteneği konusunda o zaman da bir fikir vermiş olmalı. Tabii bu başarıda Benjamin Linus’vari Bayan Danvers rolüyle Judith Anderson başta olmak üzere oyuncuların da katkısı büyük.

 

rebecca 3

 

 

 

“Genç kız”, Bayan de Winter oluşunun ardından, evlilik günlerine hiç de parlak bir giriş yapamaz. Film başladıktan 35-40 dakika kadar sonra yeni evini ve yeni hayatını tanımaya başlarız. Filmin bu bölümü “mükemmel” bir hayat önerirmiş gibi görünen malikanenin, aslında nasıl da sıkıştırıcı olabildiğinin iyi bir anlatımıdır. Bu kusursuz yaşama mekanı, klostrofobi yaratır. Bayan Danvers, Bayan de Winter’ın yardımcılarından biridir. Ama yardımcı olmak bir yana onun bu ruh halini daha şiddetli yaşamasına vesile olur. Bayan de Winter beklediğinin aksine daha da yalnızlaşır, ev ve koridorları onun için neredeyse bilinçaltını keşfettiği bir labirent halini alır. Burada filme adını veren ama hiç görmeyeceğimiz Rebecca, güçlü bir baskı unsuru olacaktır. Bu duyguyu yeni Bayan de Winter, o kadar şiddetli bir biçimde hisseder ki, biz de ona eşlik edemeden duramayız.

 

 

 

 

Filmin en güçlü sahnelerinden biri de bu bölümdedir. Bayan de Winter, Rebecca’nın hayaletinin (mecazi anlamda tabi) etkisi altına girmiştir ve merak ettiği odasına gizli bir ziyarette bulunur. Ama asıl hayalet Bayan Danvers o kadar iyi bir kaybolup belirme ustasıdır ki, bunu üstün konuşma gücü ve korkutucu bakışlarıyla birleştirince Bayan de Winter’ın ödünü patlatmaktadır. Zaten yetersizlik duygusu içinde boğulan çaresiz hanımımız bu gizli oda keşfinin, Bayan Danvers tarafından fark edilmesiyle suçüstü yakalanmıştır. Söylediği yalan anında aleyhinde koz olarak kullanılır. Bu ruh halini iyi bir fırsata çevirmesi kaçınılmaz olan Bayan Danvers, Rebecca’nın odasını, eşyalarını Bayan de Winter’e gösterir. Zira bu oda Rebecca’nın ölümünden bu yana hiç bozulmadan korunmuştur. Bayan Danvers’ın asıl ustalığı, Bayan de Winter’ın yalanını bulmak değildir. Onu olmaması gerektiği bir yerde bulmak hiç değildir. Onun ustalığı Rebecca’yı, zaten aralarında ulaşılmaz bir mesafe olduğunu düşünen Bayan de Winter’den daha da uzaklaştırmaktır. O idealdir ve asla onun gibi olunamayacaktır. Giysileri, yürüyüşü, zarafeti, günlük davranış planı bizimkinden o kadar uzaktır ki, bu uzaklık zaten suçluluk ve eksiklik duygularıyla kıvranan zavallı gelinimizi, daha da yerin dibine batırmaktadır. Zaten kendisini kaybetmiş olan birisidir, Rebecca gibi olmak da mümkünatsızdır. Bu sahne yeni gelinin duygularını en iyi şekilde hissettiğimiz sahnedir. Burada birbirine kavuşmanın imkansızlığından söz edilmez. Zaten birliktelik kurulmuştur, evlenilmiştir bile. Ama asıl sorun bu birliktelik şöyle ya da böyle kurulduktan sonra olacaklardır. Bu ilişki yürüyecek midir? Rebecca gibi olunamayacaksa ne yapılmalıdır? Ait olmadığı bir yerdedir, ait olmadığı insanlarladır, ait olmadığı bir evlilik yapmıştır. Bu kapandan nasıl çıkılacaktır?

 

 

 

 

Oysaki bir başka kapan daha vardır.

 

Filmin ikinci yarısında ise eksen, Bay de Winter’in iç dünyasına kayar. Gelin de Winter, daha sert bir tavır takınmaya karar aldığı sırada, beklenmedik bir olay, rutini kırar. Oysaki film romantik bir açılış yapmış, psikolojiye doğru evrilmişti. Şimdi işe polisiye de karışmış bulunmakta. İşin iyi tarafı, bu romantik ve psikolojik altyapının da polisiyenin içinde yer alması. Çünkü karakterlerimizi iyice tanımış bulunmaktayız ve sorunlar ve çözümleri konusunda da Winter’larla neredeyse aynı bilgi düzeyindeyiz. Bu eşitlik bizi filmin içinde kılıyor.

 

Filmin; polisiye heyecan, merak ve savunma duyguları yaratan bölümleri hakkında detay vermeyelim. Burada söyleyebileceğimiz şey yine bu bölümlerin de ustaca işlendiği izlenimi ile sınırlı olsun. İlginç olanın bu sefer derinleşen tarafın Bay de Winter olması ve Bayan de Winter’la birlikte savunma içine giren taraf olmaları. Artık konu ikilinin birbirleriyle (romantik ya da değil) ilişkisi değil, ikilinin, diğerleriyle ilişkisi. Ortada aydınlatılmayı bekleyen bir durum vardır ve bizim bu durumun aydınlatılmasını istememiz de ayrıca ilgiye değer. Finalde ise bizi yine birden fazla sürpriz beklemektedir. Bu sürprizlerin başında ise Rebecca üzerine filmin içerisinde değişen algımızın bir kez daha değişmesi var diyelim ve izlemeyenler için keyif kaçırıcı bilgilerden uzak duralım.

 

Konuyu bağlayabilmek için Truffaut-Hitchcock söyleşisinden daha iyi bi kaynak olamaz diyip, sözü söyleşinin ilgili ve canalıcı bölümlerine bırakalım.

 

 

T: Rebecca’yı beğenmiş miydiniz?
H: Bir Hitchcock filmi sayılmaz; gerçekte bir uzun öykü. Modası geçmiş bir öyküsü var. O dönemde kadın edebiyatı çok gözdeydi ve buna karşı olmamakla birlikte, öykünün mizah yönü eksikti.
T: Olabilir tabii, ama filmde son derece değerli bir sadelik vardı. Joan Fontaine, Laurence Olivier ve Judith Anderson ilginç bir üçlü oluşturmuşlar…
Her neyse, bu sizin Amerika’daki ilk projeniz olmuştu. Bu filmi çekme fikrinden biraz da olsa korku duyduğunuzu sanıyorum.
H: Pek değil. Nedeni de aslında tümüyle İngiliz filmi olması. Öykü, aktörler ve yönetmen, hepsi ingiliz. Bazen, bu film aynı kadroyla İngiltere’de yapılsaydı, nasıl bir şey ortaya çıkardı diye merak ederim. Aynı yöntemle ele alacağımdan pek emin değilim. Filmdeki Amerikan etkisi son derece belirgin. Öncelikle yapımcısı Selznick’ti. Sonra senaryoyu yazan da oyun yazarı Robert Sherwood’du. Getirdiği bakış açısı, İngiltere’de olabileceğinden çok daha genişti.
T: Çok romantik bir konu.
(120-121)

 

T: Anlıyorum. Uyarlama, romanın aslına sadık kaldı mı?
H: Evet, son derece sadık olarak romanı izliyor, çünkü Selznick tam o günlerde Rüzgar Gibi Geçti’yi (Gone with the Wind) tamamlamıştı. Selznick’in kuramına göre, romanı okuyan kişilerin, eğer bu roman perdede değiştirilmişse keyifleri kaçıyordu. Bu teorisinin Rebecca’da uygulanması gerektiğini söyledi. Belki şu iki keçinin öyküsünü bilirsiniz. Hani şu, best-seller kitaptan uyarlanmış filmi kutusuyla birlikte yiyen keçileri. Biri ötekine «şahsen, ben kitabı tercih ederim» der.
T: Bu öykünün çok çeşitli versiyonları var. Yapılışından 28 yıl sonra bugün bile Rebecca’nm hâlâ çok modern ve sağlam olduğunu söylemeliyim.
H: Evet. Yıllara iyi dayandı. Nedenini bilmiyorum.
T: Bu filmi yapmak sanıyorum bir tür meydan okumaydı. Her şey bir yana romanın kendisi sizin için uygun değildi, bir «thriller» olmadığı gibi gerilim unsuru da taşımıyordu. İlk kez gerilim unsurunu, kişiliklerin çatışmaları içine rastgele serpiştirerek verdiğiniz psikolojik bir öyküydü. Sanıyorum bu deneyiminiz, daha sonra yaptığınız filmlerinize de yansıdı. Filmlerinizin çoğunu, ilk kez Daphne du Maurier’in romanında keşfettiğiniz psikolojik katkılarla zenginleştirdiğiniz doğru değil mi?
H: Evet doğru.
T: Örneğin kadın kahramanın ilişkisi… Adı neydi onun?
H: Hiç ismi olmadı.
T: Her neyse, kahya kadın Bayan Danvers’le olan ilişkisi, çalışmalarınıza getirdiğiniz bir yenilikti. Ve bu yenilikle daha sonra öteki filmlerinizden bazılarında da sık sık karşılaşılıyor, hem de yalnız senaryolarda değil, görsel olarak da: İki yüz, biri ölüymüş gibi donuk, sanki ötekinin korkusuyla besleniyormuş gibi; kurban ve işkenceci aynı görüntüde çerçevelenmiş…
H: Kesinlikle öyle. Rebecca’da bunu son derece temkinli yapmıştım. Bayan Danvers’i yürürken görmek hemen hemen mümkün değil, hareket halindeyken de çok nadir gösterilmişti. Eğer, kadın kahramanın olduğu odaya giriyorsa, olayı kadının ansızın bir ses duyması ve Bayan Danvers’i bir anda yanında ayakta duruyor görmesi şeklinde veriyorduk. Bu yöntemle tüm durum, kadın kahramanın bakış açısından yansıtılıyordu; kadın Bayan Danvers’in ne zaman ortaya çıkıvereceğini hiç bilemiyordu ve bizatihi bu, korkutucu bir durum oluşturuyordu. Bayan Danvers’i yürürken göstermek onu insancıllaştırmak olacaktı. (122-123)

 

 

Yazan: Erkan Erdem

 

Kaynaklar:

http://www.film.com.tr/film.cfm?fid=1046
http://www.imdb.com/title/tt0032976/
http://tr.wikipedia.org/wiki/Rebecca_(film)

Hitchcock, François Truffaut, Afa Sinema, 1987

 

Alfred Hitchcock-François Truffaut söyleşisi Daphne du Maurier Gone with the Wind Joan Fontaine Judith Anderson Laurence Olivier Robert Sherwood Selznick

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.
@hakan_bilge

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Dressed to Kill (1980, Brian De Palma)

Alfred Hitchcock’un ve filmlerinin Hollywood’u hatta dünya sinemasını nasıl etkilediği malum. O etkilenmeden en çok ...

6 Yorum

  1. Alışıldık bir senaryo (benim kuşak açısından) olmasına rağmen o döneme göre değerlendirince gerçekten etkileyici bir film… Rebecca’nın yüzünü gerçekten merak ettim… Filmin sonuna kadar dikkatle izledim, Hitchcock belki gene seyircinin dikkatini ölçer diye 🙂

  2. En sevdiğim 10 filmi arasındadır Hitchcock’un. Ağızlara layık olmuş. 48 film mi kaldı şimdi? 🙂

  3. Kahya kadının bir hayalet gibi ortalıkta dolaşması (ya da dolaşmaması, aniden belirmesi) ustanın gerilim yaratmakta ne kadar usta olduğunu kanıtlıyor. Kızın adı yok, sadece Rebecca var. Zaten Rebecca filmin baş karakteri; üstelik filmde olmadığı halde! Bir tür tapınma malzemesi haline getirilen Rebecca’nın izleyiciler için bir muammaya dönüştürülmesi; bu histeriye bizim de dahil olmamızı sağlıyor. Hitchcock usta taşın bile suyunu çıkarır. Söyleşide belirttiği gibi, filmin uzun ömürlü olmasına bir anlam verememiş. Zaten ustalığı içgüdülerinden geliyor; bilinçli şekilde yapılsaydı bu kadar etkili olur muydu, bilinmez…

  4. Birden fazla izlediğim Hitchcock filmlerinden. Bu filmi ben de ilk 10’a alırdım…

  5. Harika bir film…

  6. Hitchcock serisine bayıldım gerçekten, çok iyi arkadaşlar. Downhill’i izlemedim ama en kısa sürede izleyeceğim…

    Rebecca; kahya kadının o thrill imajı ve saf kızın tedirginliği ve de gizemli Rebecca…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

kuşadası escort