Anasayfa / Edebiyat / Deneme / “Yazın”ın Peşinde Yeni Bir Yaklaşım: Biçimcilik

“Yazın”ın Peşinde Yeni Bir Yaklaşım: Biçimcilik

1915 ile 1930 yılları arasında Batı Avrupa’da, sanatta “iyi nedir?” tartışılıyor, “estetik” ve “etik” denilen, anlamları “meçhul” iki kavramın ayrışması ile boğuşuluyorken; Sovyet Rusya’da her iki kavram da genç nesilden bazı araştırmacılar tarafından safdışı bırakıldı. Bu dışlama Rusya edebiyat dünyasında ses getirdi ve yeni yaklaşım her yönüyle eleştirildi. Eleştiri ve cevap diyaloğunda, genç neslin yaklaşımı “Biçimcilik” adıyla anılır oldu.

Rusya’da eleştiriler bitti bitecek denirken, Avrupa da işin içine karışmış bulundu. Biçimcilerin Avrupa’da yol almaya başlamasında, 1965 yılında biçimlerin ifadelerini Théorie de la littératrre adlı bir kitapta toplayıp Fransa’da yayınlayan Todorov etkili oldu. Yıllar geçti, Sovyetler yıkıldı. Ortalık duruldu derken, 1995 yılında Mehmet Rifat ve Sema Rifat ikilisi Todorov’un derlemesini esas alarak metinleri Türkçe’ye çevirdiler ve tartışmayı Türkiye’de de alevlendirmeyi başardılar. Zira Yazın Kuramı adıyla basılan kitabın baskısı 15 senede üç baskı yaptı.

Şurası açık ki, biçimcilerin edebiyat üzerine çıkardıkları sonuçları, kendi yaratımları olan biçimci yaklaşımları içerisinde ölçüp tartmak imkansız olmasa da, çok zorlu olacaktır. Dışarıda bıraktıkları, anlamları meçhul, imge, etik, estetik gibi kavramları, neden dışarıda bıraktıklarını sorgulamak ise günümüzde kifayetsizdir; çünkü bu tartışma biçimciliğin esas getirilerini yok saymaktan öteye geçmez, biçimciliğin sağladığı fırsatları görmezden gelmemize yol açar. Sonuçta, uzaya çıkan adama, “dünya varken neden oralara çıktın” diye sormak abesle iştigal olur. Bunların aksine, okuyucu, ilerleyen sayfalarda biçimciliğin genel ilkelerini bulacak ve bu ilkelerin çıkmazlarını tartışacak. Son bölümde ise, biçimci incelemeler sonucunda üretilen çıkarımlar, başka metodolojiler ile üretilmiş yeni bilgiler ile kıyaslanarak, teorideki açmazların sadece teoride kalmadığı, aynı zamanda incelemelerin ‘geçerli çıkarım’ları sağlamadaki başarızlığına da sebep olabildiği gösterilmeye çalışılacaktır.

Rus biçimciliğinde, sınırları belirli bir metodoloji yerine “birkaç kuramsal ilke” (Todorov 31) öne sürülür. Bu ilkelerin temelinde ise “‘güzel sorunu’, ‘sanatın anlamı’, sorunu gibi çok sayıdaki genel nitelikli sorunu bir yana bıraktıktan sonra, sanat yapıtının incelenmesiyle (Kunstwissenschaft) ortaya çıkan somut sorunlar üstünde” (33) yoğunlaşmak yatar. Sözü edilen temel, daha genel bir kuramsal çizgide “öznel estetik ilkelere karşı, olgular önünde bilimsel ve nesnel bir tutum” (36) olarak belirtilebilir.

“Olgular önünde bilimsel ve nesnel” yaklaşımı -“hakikatin deneme ve gözlemle elde edilebileceği görüşünde olan felsefi doktrin”e (Doğan 821)- olguculuğa, dayanır. Her türlü olguculuk, ceteris peterus, yani “diğer tüm durumlar sabitken” (A & Black Publisher 36), analiz biçimini de beraberinde getirir. Nitekim Eyhenbaum, “‘Biçimsel Yöntem’in Kuramı” adlı makalesinde biçimcilerin karşı çıktığı şeyin “yöntemlerin kendisi değil, farklı bilimlerin ve farklı bilimsel sorunların sorumsuzca birbirine karıştırılması” (Todorov 36) olduğunu açıkça belirtir. Ortaya atılan ilkenin kesin biçimi Jakobson’ın sözleriyle şudur: “Yazın biliminin konusu yazın değil, ‘yazınsallık’tır”. Kısaca diyebiliriz ki varılan nokta, diğer tüm her şey dışarıda bırakılıp (bir anlamda hepsinin sabit olduğu önvarsayımı ile), yazının kendisinin incelenmesi gerektiğidir (66). Her ne kadar ilerleyen satırlarda örneklerini vereceğim incelemelerde yazın dışında kalan her şeyin dışarıda bırakıldığına dair bir belirtme bulunmasa da çıkarılan sonuçların “bu dışarıda bırakma” ya da “geri kalan her şeyin sabit olması” üzerine kurulduğunu görmek zor olmayacaktır. Şimdilik, ceteris paribus analizinin tüme varırken yetersiz kaldığı noktaları örnekleri inceleme aşamasına bırakarak, biçimciliğin temel ilkelerininin genelgeçer bilgilere ulaşırken geliştirdiği, belki de eklediği, diğer iki ilkeyi gözden geçirmeliyiz.

Eyenbahum “‘Biçimsel Yöntem’in Kuramı” adlı makalesinde, Rus biçimcilerin olgucu yaklaşım ile vardıkları sonuçları bir anlatı halinde sunarken, “biçimselliğin kendi iç ilkeleri” dışında birbirine sıkı sıkıya bağlı iki temel ilkeye daha varır. Bunlardan ilki daha sonra Bakhtin, Buber, Rosenzweig gibi teoristlerin ayrıntılandıracağı dialogic sürecin en temel önermesidir. Bu dialogic sürecin ham önermesi Eyhenbaum tarafından şöyle dile getirilir: “Ortaya yazınsal yapıtın yalıtılmış bir olgu olarak algılanmadığı; biçimin, kendinde değil başka yapıtlarla ilişkisi içinde hissedildiği gerçeği çıkmıştı” (49). “Gerçek” olarak adlandırılan bu dialogic sürecin ilkesel önermesi, iletişim halinde olan ‘yazın’ların biçimlerinin diyalektiği ile dizildiğini söylemek için kullanılır (64-65) ve diyalektik de ilkeler kervanına katılmış olur. Bu noktada diyebiliriz ki diyalektik yaklaşım, olgucu yaklaşımlardaki tümevarım zorluğundan dolayı ortaya çıkar, ancak olgucu bir perspektifte kullanılması tartışmalıdır. Olgulara dayalı herhangi bir inceleme, doktrin gereği ancak ve ancak diğer her şey sabitken, şu şöyledir veya şu şuna bağlıdır (a, b’dir veya a, b’ye bağlıdır) gibi önermeler ortaya çıkarabilir. Evrenselliği ceteris paribus’a bağlıdır. Bu önermeler üzerine kurulu diyalektik çıkarımlar(veya başka rasyonel çıkarımlar) kimi zaman hakikate yaklaşır, kimi zaman ise sadece spekülasyon olarak kalır. Çıkarımların hakikat olup olmadığı ise olgular üzerine yapılan başka çalışmaların sonuçları ile bağdaşıp bağdaşmadığına bakılarak sürekli kontrol edilir. Bağdaştığı sürece evrenselliklerini korurlar, ancak bağdaşmadığına dair bilgi üretimleri arttıkça geçerliliklerini yitirirler. Böylesi bir kontrol için Eyhenbaum’un incelemelere dayanarak ortaya attığı aşağıdaki fikirler kullanılabilir:

“ Bir önceki gelenek kurallara bağlanıp benimsendiği an, alt katmanlar yeni biçimler üretirler: gençlerin çizgisi ‘yaşlıların yerini alır, vodvil yazarı Belopiyatkin, Nekrasov’da yeniden dirilir (O. Brik’in incelemesi), XVIII. yüzyılın doğrudan mirasçısı Tolstoy yeni bir roman yaratır (B. Eyhenbaum), Blok çingene romasının temalarını ve ritmlerini kurallara bağlar, Çehov da Budil’nik’in (Çalar Saat) Rus yazınına girmesini sağlar’.” (65)

Aslında bu çıkarımlar Moretti’nin Bir Edebi Teoriye Soyut Modeller adlı kitabında, form olarak belirlediği “tür”lerde bulmuş olduğu 25-30 yıllık dönemlerle bağdaşır (Moretti 23). Moretti’nin bulgularına göre 1740 ile 1840 yılları arasında türler belirli bir süre hakim oluyor ve bir kuşaklık (25-30 yıllık) zaman içerisinde düşüşe geçip yerini yeni bir türe bırakıyordu. Yani Eyhenbaum’un daha önce belirtmiş olduğu gibi gençlerin çizgisi yaşlıların yerini alıyordu. Aynı şekilde Moretti türleri form olarak kabul edip birinin diğerinin yerine geçişini Şklovski’nin “yeni form, sanatsal yarar açısından miadını doldurmuş eski formun yerini almak üzere ortaya çıkar” sözü ile ilişkilendirir ve bulguları ile Şklovski’nin diyalektiğini, tam bir tekabüliyet arz ettirmese de, onaylar (15). Fakat şu unutlmamalıdır ki, Moretti’nin bulguları verilerin sınırlandırıldığı 1740 ile 1840 yılları arası için geçerlidir. Sonraki yıllar içinde kuşak deviniminin sürüp sürmeyeceği başka koşullara bağlıdır. Daha doğrusu ancak ve ancak tüm diğer koşullar sabit kalırsa, bu devinim devam edecektir. Yani Eyhenbaum’um söyledikleri teorik olarak 1740 ile 1840 yılları için “şu anda” geçerli gibi görünüyor, ama daha sonra yapılacak başka çalışmalar bu geçerliliği zorlayabilir hatta yıkabilir.

Rus biçimciliğinde önem arz eden Şklovski’nin “Teknik Olarak Sanat” incelemesindeki çıkarımlar ise aynı kontrole tabii tutulduğunda ceteris paribus faktörünün gözardı edilmesinden ötürü sallantıda kalır. Şklovski bu yazısında sanatın tekniğini “nesneleri farklılaştırma (yabancılaştırma), biçimi anlaşılmaz kılma, algılamanın güçlüğünü ve süresini arttırma” (Todorov 78) olarak belirler. Bu belirlemeyi, yazılı kültürde var olan düşünmenin cebirsel özelliği ile ortaya çıkarır. Araştırma alanı ise 19. yüzyıl yazarı olan Tolstoy’un metinleridir. Fakat daha sonra bu koşulları sabitlikten çıkarır ve yabancılaştırma tekniğini daha çok sözlü kültür ürünü olan bilmecelerde ve masallarda arar. Nitekim bulur da! Erotik betimlemelerde “cinsel organların kilit ve anahtar, dokuma aletleri, yay ve ok, ya da Staver bilinasındaki gibi yüzük ve çivi biçiminde” (85) betimlenmesini gösterir. Bu betimelemeleri ataerkil bir dile bağlamak yerine, edebi bir işlevin sonuçları olarak görür. Elbette kültürel açıklamanın dışarıda bırakılması durumu Eyhenbaum’un daha önce öne sürdüğü “farklı disiplinleri sorumsuzca kullanmama” ilkesiyle uyuşuyordur, ancak günümüze dek ulaşan bir ataerkil dil kullanımının edebi bir işleve bağlanması, günümüzün yeni yaklaşımlarına uymuyor. Özellikle 1970’ler ile başlayan antropolojik çalışmalardaki dönüşüm, söylem analizlerinin iktidar ilişkilerine dair yarattığı yeni analiz biçimi, Post-yapısalcıların çalışmaları dil ve tarih üzerine yeni yaklaşımlar masallar üzerine farklı şeyler söylerler. Mesela Bottigheimer basılı kitap üzerine yapılacak bir “masal tarihi”ne karşı çıkar (Bottigheimer 114-115). Zira elimizde olan basılı kitapların, elimizde olma sebepleri, masalın içeriğini de bir şekilde belirlemiş olur. Denilmek istenen şu ki, masallar günün ekonomik, politik ve sosyal anlayışları içerisinde seçilip kitaplaştırılmıştır. Eğer dönem içerisinde, erotik imgelerin yasaklanması gibi bir yaklaşım mevcutsa (Viktoryan dönemi gibi), bu imgelerin başka kelimelerle ifade edildiği masallar seçilip basılmıştır. Sanatta bu durum Pompei kalıntılarının kataloglanmasında olmuş, Arkeolojik kazı alanındaki tüm pornografik öğeler kilit altına alınmış, ve ancak günümüzde ortaya çıkabilmişlerdir (Bailey). Diğer yandan Kahlo, Nitschke ve Scherf masalların hem anlamsal hem de biçimsel olarak değişmeden kalmadıklarını ve bu değişimin de ideolojik olduğunu gösterirler. Yani Şklovski’nin masallarda bulduğu erotik imgelerin saklanması, masalı masal yapan öğelerden biri olmayabilir. Muhtemeldir ki bu imgelerin başka nesnelerle ifade edilmesi yabancılaştırma tekniği değil, dönemin erotizme bakış açısıdır.

Sonuçta söylenebilir ki, edebiyat incelemelerinde, “Rus biçimciliği” dikkatimizi öznel yargılardan daha nesnel bilgilere yönlendirerek yeni bir boyut açmıştır. Ancak kendisine temel aldığı ilkelerin zorunlu kıldığı “evrenseli bulma”, “genelgeçer yasalar yaratma” noktasında tıkanmış, bu tıkanıklığı diyalektik ile çözmeye çalışmış, ancak olguculuğun “göreli (sabitliklere dayalı)” bilgiler üretmesi ile diyalektiğin rasyonel zorunlulukları arasında sıkışıp kalmıştır. Bu nedenle bazı bulguları geçerli olabiliyorken, bazıları geçersizleşebiliyor. Fakat buna rağmen, edebiyata kattıkları olgucu yaklaşım, yeni neslin edebiyatı her açıdan bilimsel olarak inceleyebilmesine olanak sağlamıştır.

Kaynaklar

A. and C. Black Publishers. Dictionary of Economics. Huntingdon: A & C Black, 2006. p 34. http://site.ebrary.com/lib/bilgi/Doc?id=10196626&ppg=34

Bailey, Fenton, yön. Pornography: the secret history of civilisation. DVD. Channel Four Television Corporaton, 2006.

Bottigheimer, Ruth B. Fairy tales : a new history. New York: State University of New York Press, 2009.

Doğan, D. Mehmet, haz. Büyük Türkçe Sözlük. Ankara: Birlik Yayınları, 1986.

Eyhenbaum, Boris. “ ‘Biçimsel Yöntem’in Kuramı”. Todorov 31-70.

Moretti, Franco. Bir Edebi Teoriye Soyut Modeller. Çev. Ebru Kılıç, Nurçin İleri ve Esin Düzel. İstanbul: Agora Kitaplığı, 2006.

Şklovski, Viktor. “Teknik Olarak Sanat”. Todorov 71-90.

Todorov, Tzvetan, der. Yazın Kuramı: Rus Biçimcilerinin Metinleri. Çev. Mehmet

Rifat ve Sema Rifat. Cogito 36. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1995.

Emin Saydut

[email protected]

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu İsimli Romanı Üzerine

Harry Haller; yolunu şaşırıp kendi habitatından ayrı düşmüş, kazârâ bir kente inip sürüye karıştığına inandığı ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir